
158.9K
Downloads
264
Episodes
Ehli Sünnet Alimlerinin Hayatları
Episodes

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
17 min
Evliyânın büyüklerinden. Kadirî yolunda idi. Babası Muhammed Behâeddîn-i Veled hazretleri; Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) rü’yâda medhettiği ve “Sultân-ül-ulemâ= Âlimlerin sultânı” ismini verdiği pek kıymetli bir âlim ve evliyâ idi. Hazreti Ebû Bekr Sıddîk’ın ( radıyallahü anh ) soyundandır. Annesi Mü’mine Hâtun, sâliha ve veliyye bir hanım olup, İbrâhim Edhem hazretlerinin torunudur. Asıl ismi Muhammed, lakabı Celâleddîndir. Horasan’ın Belh şehrinden olduğu hâlde, Rum diyârı olan Anadolu’ya hicret etmelerinden dolayı “Rûmî’ diye anıldı. Ünvânındaki “Mevlâ” efendi, “Mevlânâ” efendimiz demektir.
Ayrıca; “Hüdâvendigâr”, “Sultân-ül-âşıkîn”, “Sultân-ül-Mahbûbîn”, “Molla Hünkâr” diye de anıldı.
604 (m. 1207) senesinde Rebî’ul-evvel ayının altıncı günü Belh’de doğdu. Beş yaşlarında iken, melekler ve Allahü teâlânın ricâl-i gayb ismi verilen evliyâ kullarının rûhları kendisini ziyâret ederlerdi. Onlarla konuşur, arkadaşlık ederdi. Zâhiren tanımadığı bu kimselerin böyle sık sık görünmelerinden dolayı, mübârek benizleri sararıp solardı. Babası Sultân-ül-Ulemâ, renginin bu değişikliğinin, meleklerin ve evliyâların oğlunu ziyâret etmeleri sebebiyle olduğunu bildiği için müteessir olmaz, hattâ memnun olurdu. Ancak, aklına bir noksanlık gelmesin diye, talebelerinden bir kaçını oğluyla meşgûl olması için vazîfelendirip buyurdu ki: “Oğlum Muhammed’e görünen şahıslar, Allahü teâlânın çok sevdiği velî kullarıdır. Şefkat ve merhametleri sebebiyle oğluma görünüp, onunla sohbet ediyorlar. Kendi hâllerini ona öğretiyorlar, melekler âlemini gezdirip gösteriyorlar. Her ne kadar bunlar iyi şeyler ise de, oğlum daha küçüktür. Kendisini zaptedemeyip, aklına bir arıza gelmesinden korkarım. Bunun için sizler, onun heyecanlanmasına engel olun.”
Sultân-ül-Ulemâ hazretlerinin talebelerinden Bedreddîn anlatır: “Hocam Muhammed Behâeddîn-i Veled’in mübârek el yazısından bir sâhifede şöyle yazılıydı: Belh’te, oğlum Celâleddîn Muhammed beş yaşında iken, Cum’a günleri bizim evlerin damları üzerinde dolaşır, dâima Kur’ân-ı kerîm okurdu. Belh’in büyüklerinin oğulları da, her Cum’a hazır bulunur, onunla sohbet ve ülfet ederlerdi. Namaz vaktine kadar onun yanında kalırlardı. Birgün onların arasında bir çocuk ötekine; “Gel de bu damdan öteki dama atlayalım” deyip ve bunun için de bahse tutuşurlar. Oğlum onlara gülümseyerek; “Ey kardeşler! Bu türlü hareketi, kedi, köpek ve diğer canlılar da yapar. Allahü teâlânın şerefli kulu olan insana, hiç böyle şeylerle uğraşması yakışır mı? Eğer rûhanî kuvvetiniz ve candan isteğiniz varsa, geliniz göklere uçalım, Melekût âleminin konaklarını dolaşalım” diye cevap verir. Hemen o anda gökyüzüne doğru uçarak, o topluluğun gözünden kaybolmağa başlar. Çocuklar bu hâl karşısında feryâd edip çığlık koparırlar. Nihâyet herkesle birlikte ben de bu hâdiseyi işittim. Çocukların yanına gittim. Biraz sonra Celâleddîn’in rengi uçmuş, mübârek vücûdunda da bir değişme olduğu hâlde tekrar dönüp geldi. Bütün çocuklar, Celâleddîn’e sarılıp tebrik ettiler. Oğlum onlara dönüp, “Sizinle konuştuğum anda yeşiller giymiş, ba’zı kimseler beni aranızdan aldı. Gökyüzünün tabakalarında dolaştırdı, melekler âleminin görülmemiş şeylerini bana gösterdiler. Sizin çığlığınız kulaklarıma gelince, tekrar beni buraya getirdiler” dedi. “Eğer sizin üzüntünüz ve babamın bana olan şefkat ve muhabbeti olmasa idi, bu alçak âleme geri dönmezdim” dedi.
Babası Sultân-ül-Ulemâ, ba’zı sebeblerden dolayı üçyüz kadar yakınıyla birlikte Belh’ten ayrılıp, Nişâbûr’a doğru yola çıktılar. Nişâbûr’a geldiklerinde, Ferîdüddîn-i Attâr hazretleri kendilerini karşıladı. Onlara izzet ve ikramlarda bulundu. O sırada beş yaşlarında olan Celâleddîn Muhammed, bir rü’yâ gördü. Rü’yâsında nûr yüzlü bir ihtiyâr, kendisine altı tane dalı olan bir gül verdi. Bu rü’yâyı babasına anlattığında, Sultân-ül-Ulemâ rü’yâyı şöyle ta’bîr etti: “Altı tane dalı olan gül, senin altı cildlik bir kitap yazacağına işârettir.” O anda orada hazır bulunan Ferîdüddîn-i Attar da; “Altı dallı güle kavuşuncaya kadar bu kitap ile meşgûl olursunuz” diyerek, “Mantık-ut-tayr” isimli kitabı Celâleddîn’e hediye etti. Meğer rü’yâda görülen ve kendisine gül veren kimse, Ferîdüddîn hazretleri imiş.
Ferîdüddîn-i Attâr, Mevlânâ’yı sevip okşadı ve yaşını sordu. Üstün bir kabiliyete sahip olan Mevlânâ; “Hudâdan bir yıl önce doğdum” diyerek, Arabca Huda kelimesinin ebced hesabiyle 605 senesinde doğduğunu söylemek istedi. Bunları işiten Ferîdüddîn-i Attâr kendisine çok duâ etti.
Nişâbûr’dan Bağdad’a gelip, Müstensıriyye Medresesi’ne yerleştiler. Âdet olduğu üzere medresenin kapıları her gece kilitlenirdi. Mevlânâ gece yarısı eline abdest ibriğini alıp, medresenin kapısına geldiği zaman, Allahın izni ile kapı açılır, o da ibriğini Dicle nehrinden su doldurup abdest için babasına getirirdi. Bir defasında kapıcı bu hâdiseye vâkıf oldu. Ba’zı kimselere de söyledi. Mevlânâ’nın babası bunu duyunca, o kapıcıyı çağırıp: “Bu hâli kimseye açma, yoksa helak olursun” dedi.
Daha sonra Bağdad’dan, Mekke-i mükerreme ve Medîne-i münevvereye geldiler. Sonra Şam’a ve Erzincan’a, oradan da Larende’ye (Karaman’a) gelip yerleştiler.
Larende beyi Emîr Mûsâ, kendilerine bir medrese yaptırdı. Burada da Mevlânâ’yı, babası Sultân-ül-Ulemâ zâhirî ve bâtınî ilimlerde çok yükseltti. Bu sırada evlenme çağına gelen Mevlânâ’yı, babası, Seyyid Şerâfeddîn Semerkandî Lala hazretlerinin kerîmesi Gevher hanımı nikâh ederek evlendirdi. Larende’de, Mevlânâ’nın muhterem annesi Mü’mine hâtun ve ağabeyi Muhammed Alâeddîn vefât etti. Bunun akabindeki yıllarda Mevlânâ’nın, Sultan Veled ve Alâeddîn Çelebi isimlerinde iki oğlu dünyâya geldi. Larende’de geçirdikleri bu yedi yıl zarfında, Sultân-ül-Ulemâ hazretlerinin ismi, Selçuklu Devleti’nin her köşesinde duyuldu. Konya’da oturmakta olan Sultan Alâeddîn Keykûbâd, Sultân-ül-Ulemâ’yı Konya’ya da’vet etti. Mevlânâ’nın babası, 628 (m. 1230) senesinde yakınlarıyla berâber Konya’ya hicret etti. Sultan Alâeddîn, Konya’da onlara bir medrese yaptırdı. Mevlânâ hazretleri, burada da babasından ilim öğrenmeye devam etti. Konya’da iki seneyi doldurduğu sıralarda, babası büyük âlim ve velî Sultân-ül-Ulemâ hazretleri vefât etti. O zaman Mevlânâ yirmiyedi yaşında idi. Mevlânâ’nın çocukluk yıllarında mürebbîsi olan ve kendisini ilk defa zâhirî ve bâtınî ilimlerde yetiştiren Seyyid Burhâneddîn Tirmîzî hazretleri, babası Sultân-ül-Ulemâ’nın ileri gelen talebesiydi. Tirmîz şehrinde yaşardı. Birgün talebeleriyle sohbet ederken birden, “Eyvah! Eyvah! Hocam Sultân-ül-Ulemâ vefât etti. Haydi namazını kılalım” diyerek, talebeleriyle gıyaben hocasının cenâze namazını kıldılar. Ondan sonraki gecelerden birinde, rü’yâsında hocasını gördü. Hocası Sultân-ül-Ulemâ; “Burhâneddîn! Oğlum Celâleddîn Muhammed’e ilim öğretmeye devam et!” emri üzerine, yollara düştü. Konya’ya geldi. Bu sırada Mevlânâ, Larende’de bulunan kayınpederinin yanına gitmişti. İlk hocasının Konya’ya geldiğini duyunca, derhal Konya’ya dönüp tahsiline devam etmeye başladı. Seyyid Burhâneddîn, zâhirî ilimlerde kemâl derecesine yükselen Mevlânâ’yı, ma’rifet (Allahü teâlâyı tanıma) ilminde de en yüksek seviyeye çıkarmak için Mevlânâ Celâleddîn’e riyâzet ve mücâhede yaptırmaya başladı. Bir müddet sonra Haleb’e ve Şam’a gidip, oradaki âlimlerden de ilim öğrenmesi gerektiğini Mevlânâ’ya anlattı. Mevlânâ’yı Haleb’e ve Şam’a gönderdi. Kendisi de Kayseri’ye gitti.
Mevlânâ Şam’a giderken, Nusaybin’de hıristiyan papazlarının toplantısına rastladı. Papazlar ba’zı olağanüstü şeyler gösteriyorlardı. Mevlânâ’yı görünce, bir oğlanı havaya uçuruverdiler. Mevlânâ bu işe ilgi göstermeyip murâkabeye vardı. Oğlan, havada olduğu yerde kaldı. “Beni kurtarın, yoksa düşüp öleceğim” dedi. Papazlar ne yaptılarsa bir çâre bulamadılar. Nihâyet oğlan; “O yanınızdaki zâtın murâkabesi yüzünden ben bu hâle düştüm. Onun yardımı olmazsa, muhakkak helak olurum” dedi. Papazlar, ister istemez Mevlânâ’ya yalvardılar. Mevlânâ; “Onu birşey kurtaramaz, ancak Kelime-i şehâdet kurtarır” buyurdu. Oğlan bunu duyunca, hemen Kelime-i şehâdet getirdi ve kolayca yere indi. Mevlânâ’nın ellerini öptü. Bu hâli gören papazların hepsi de müslüman olmakla şereflendiler.
Haleb’de ve Şam’da; Muhyiddîn-i Arabî, Sa’deddîn-i Hamevî, Osman Rûmî, Evhâdeddîn Kirmânî gibi zamanın âlim ve evliyâsıyla sohbet edip, onlardan da ilim öğrendi. Onların teveccühlerini kazanan Mevlânâ Celâleddîn, Şam Medresesi’nde zaman zaman Hızır aleyhisselâm ile görüştü. Tasavvuf ilminde bir müşkili olursa, Hızır (aleyhisselâm) ortaya çıkıp mes’elelerini hallederdi. Tefsîr, hadîs, fıkıh, mantık, usûl, meânî, edebiyat, matematik, fen, tıb gibi pekçok zâhirî ilimlerde mütehassıs oldu. Gündüzleri ilim öğrenir, gecelerini ibâdet ederek, Allahü teâlâyı zikrederek, Kur’ân-ı kerîm okuyarak geçirirdi. Fecir vakitlerinde tövbe ve istiğfar ederek çok ağlar, gözyaşları sel gibi akardı. Allahü teâlânın muhabbeiyle yanar, O’na kavuşmak arzusuyla tutuşurdu. Tasavvuf ilminde de pek büyük derecelere kavuşan Mevlânâ Celâleddîn Muhammed Rûmî, hocalarından icâzet (diploma) alıp, önce Kayseri’ye hicret eden Seyyid Burhâneddîn hazretlerini ziyâret etti. Onun feyz ve teveccühlerine kavuşup, duâsını aldı. Oradan beraber Konya’ya döndüler.
Seyyid Burhâneddîn hazretleri, Mevlânâ’nın dört senelik Haleb ve Şam tahsilinde bir hayli ilerlemiş olduğunu gördü. Tasavvuf yolunda riyâzete ve mücâhedeye devam ettirdi. Mübah olanları azaltıp, zarûret miktarı kullandırdı. Buyururdu ki; “Karnınızı aç tutunuz. Bunun için de çok oruç tutunuz. Çünkü oruç, hikmet hazînelerinin anahtarıdır. Oruç tutmak; Kalb gözünün açılmasına, kalbin rikkate gelmesine sebeb olur.” Rivâyet edildiğine göre, Seyyid Burhâneddîn hazretlerinin, onbeş gün ağzına hiç lokma koymadığı zamanlar olurdu. Nefsinin istediklerini yapmamak için kapıda köpekler için hazırlanan yemek artıklarının yanına gider, nefsine; “Ey nefs! Bana istediklerini yaptırıp, rûhumu emrin altına almak mı istiyorsun? Arzunun yerine gelmesini istiyorsan, önce yemek artıklarını yemen lâzım! Ya ye, veya beni bu hâlimle kabûl et!” diyerek nefsiyle mücâdele ederdi. Böylece nefsinin isteklerini hiç yapmaz, onu rûhuna köle ederdi. Mevlânâ Celâleddîn Rûmî hazretleri, işte böyle bir rehberin terbiyesi altında yetişiyor, olgunlaşıp pişiyordu. Böylece aylar birbirini kovaladı. Mevlânâ hazretlerinin iyice olgunlaştığını anlayınca, Seyyid Burhâneddîn birgün ona; “Evlâdım! Şimdiye kadar bildiğim ne varsa hepsini sana öğrettim. Bundan sonra senin daha da olgunlaşman, pek büyük mertebelere kavuşman Tebrîz’li Şems’in (Şems-i Tebrîzî’nin) gelmesine bağlıdır. Onun şefkat kanatları altında aşamadığın engelleri aşar, ma’nevî hâllere kavuşursun. O, seni tasavvufun en mahrem noktalarına çeker, sen de ona, aynı âlemi anlatırsın. Bu şekilde birbirinizi tamamlar ve yeryüzünün en büyük iki dostu olursunuz. Ben de Kayseri’ye gidip ömrümün sonlarını orada geçiririm” buyurdu. Mevlânâ hazretleri hocasına, Kayseri’ye gitmeyip beraber kalmaları için çok ısrar ettiyse de kabûl ettiremedi. Mevlânâ, Seyyid Burhâneddîn hazretlerini Kayseri’ye uğurladı. Kayseri’de bir müddet yaşayan Seyyid hazretleri, birgün abdestini alıp hizmetçisine; “Git kapıyı kapa ve dışarıda, “Seyyid Burhâneddîn vefât etti” diye bağır” buyurdu. Hizmetçi dışarı çıkınca, Seyyid hazretleri secdeye kapanarak; “Yâ Rabbî! Seni ve Resûlünü çok seviyorum. Sana kavuşmak arzum son haddîne ulaştı. Beni bu sevgime ve arzuma bağışla. Lâ ilahe illallah, Muhammedün Resûlullah” dedi ve rûhunu teslim etti. Hizmetçinin haberi üzerine Kayseri bir anda ana-baba gününe döndü. Mevlânâ Celâleddîn Rûmî hazretlerine haber salındı. Cenâze hazırlıkları yapılıp kefenlendi. Namazı kılınıp, defn işleri halledildi. Mevlânâ hazretleri haberi işitince Kayseri’ye gitti. Hocasının kabri başında Kur’ân-ı kerîm okuyarak mübârek rûhuna bağışladı. Seyyid hazretlerinin kitaplarını Mevlânâ’ya teslim ettiler. Bu kitaplar arasında Şems-i Tebrîzî’nin hazırladığı meşhûr “Makâlât” isimli eseri de vardı.
Mevlânâ hazretleri, Konya’da bulunan zamanın en büyük kelâm ve tasavvuf âlimlerinden olan Sadreddîn-i Konevî hazretlerinden de ilim öğrendi. Onun feyz ve teveccühlerine mazhar oldu, ma’nevî yolda yüksek derecelere kavuştu. Sadreddîn-i Konevî anlatır: “Rü’yâmda Fahr-i kâinat efendimizi ( aleyhisselâm ) gördüm. Yanlarında Eshâb-ı Kirâm ile medreseye teşrîf etmişlerdi. Sofanın ortasına oturdular. Bu sırada Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî de oraya gelip uygun bir yere oturdu. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ), Mevlânâ’ya çok iltifât ettiler ve Hazreti Ebû Bekr’e dönerek, “Yâ Ebâ Bekr! Ben Celâleddîn ile, diğer peyamberlerin arasında öğünürüm. Çünkü onun öğrendiği ilim, işlediği amelin feyz ve nûru ile ümmetimin gözleri aydın olur. O benim oğlumdur” buyurdular. Mevlânâ’yı sağ tarafına oturttular. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ), bu rü’yâ ile, talebelerimden Mevlânâ’nın derecesinin yüksekliğine işâret buyurdular. Bu durumu diğer talebelere anlattım ki, onun hatırını gözetip, ilminin yüksekliğini anlasınlar.”
Birgün büyük bir ilim meclisi kurulmuş ve Konya’nın büyükleri orada toplanmışlardı. Sadreddîn-i Konevî de orada bir seccade üzerinde oturuyordu. Mevlânâ içeri girince seccadeye oturmasını teklif etti. Bunun üzerine Mevlânâ; “Terbiyesizlik edip sizin seccadenize oturursam, kıyâmette bunun hesabını nasıl verebilirim?” deyince, Sadreddîn hazretleri; “Senin oturmakta fayda görmediğin seccade bize de yaramaz” buyurup, seccadeyi oradan kaldırdı.
Mevlânâ Celâleddîn hazretlerinin hocalarından biri de Şems-i Tebrîzî’dir. “Şems-i Tebrîzî=Tebrîz’in Güneşi”, seyahat ettiği yerlerde, uğradığı memleketlerde iyi bir dost bulabilmek için duâ ederdi. Israrla yaptığı bu duâların neticesi olarak rü’yâsında, Konya’da bulunan Celâleddîn-i Rûmî’ye gidip onun yetişmesinde yardımcı olması icâbettiği bildirildi. Şems-i Tebrîzî, Allahü teâlâya şükür ederek; “Böyle dosta canım feda olsun” dedi. Konya’ya gelip. Şekerciler ismindeki hana indi.
Günlerini orada geçirirken, birgün kapıda oturmuş, Allahü teâlânın mahlûkâtı hakkında tefekkür ediyordu. O sırada Mevlânâ hazretleri talebeleriyle oradan geçerken, kapı önünde tefekkür hâlinde duran, kıyâfetinden yabancı olduğu anlaşılan Şems-i Tebrîzî hazretlerine baktı, ona selâm verdi ve yoluna devam etti. Kendi kendisine de; “Bu yabancı bir kimseye benziyor. Buralarda böyle birisini hiç görmedim. Ne kadar da nurlu bir yüzü var” diye düşünürken, aniden atının yularını bir elin tuttuğunu gördü. Mevlânâ hazretleri, atı durduran elin sahibinin o yabancı olduğunu görünce; “Buyurunuz! Bir arzunuz mu var?” dedi. O kimse; “İsminizi öğrenmek istiyorum?” deyince, o da; “Mevlânâ Celâleddîn Muhammed” diye cevap verdi. Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî; “Bir suâlim var. Acaba Muhammed aleyhisselâm mı, yoksa Bâyezîd-i Bistâmî mi büyüktür?” diye sordu. Böyle bir soruyu ilk defa duyan Mevlânâ hazretleri, “Elbette ki Muhammed aleyhisselâm efendimiz büyüktür. Bütün mahlûkât ve Bâyezîd, O’nun hürmetine yaratıldı” buyurdu. Bu cevâbı bekleyen Şems-i Tebrîzî, “Peki Muhammed aleyhisselâm, “Biz seni lâyıkıyla bilemedik yâ Rabbî!” dediği hâlde, niçin Bâyezîd-i Bistâmî; “Sübhânî” “Benim şânım ne yücedir” diye söyledi. Bunun hikmetini söyler misiniz?” diyerek tekrar sordu. Mevlânâ hazretleri buna da şöyle cevap verdi: “Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) mübârek kalbi öyle bir derya idi ki, ona ne kadar ma’rifet, aşk-ı ilâhî tecellî etse, ne kadar muhabbet, Allahü teâlânın sevgisi dolsa onu içine alır, onu kuşatırdı. Hattâ daha çoğunu isteyip, “Yâ Rabbî! verdiğin bu ni’metleri daha da artır” der idi. Fakat, Bâyezîd-i Bistâmî’nin kalbi, o kadar geniş olmadığı için, ilâhî feyzlere tahammül edemiyerek tecellî ile dolup taşardı”. Bu izahata hayran kalan Şems-i Tebrîzî, “Allah” diyerek yere yığıldı. Bayılmıştı. Mevlânâ hazretleri, hemen atından inerek Şems-i Tebrîzî’yi kucakladı, ayağa kaldırdı. Bu nûr yüzlü zâta o kadar ısınmıştı, kalbinde o kadar muhabbet hâsıl olmuştu ki, ayılınca büyük bir hürmet ve edeble evine götürdü. Bu zâtın, ilk hocası Seyyid Burhâneddîn hazretlerinin geleceğini söylediği Şems-i Tebrîzî olduğunu öğrenince, “Ey Muhterem efendim! Gerçi evimiz size lâyık değil ise de, zât-ı âlînize sâdık bir köle olmaya çalışacağım. Kölenin nesi varsa efendisinindir. Bundan böyle bu ev sizin, çocuklarım da evlâtlarınızdır” diyerek hizmetine koşmaya başladı. Gece-gündüz hiç yanından ayrılmayıp, onun sohbetlerini büyük bir zevk içinde dinliyordu. Ondan hiç ayrılmıyor, talebelerine ders vermeye, insanlara câmide va’zü nasihate gitmiyordu. Yanlarına dahî, hizmetlerini görmek üzere büyük oğlu Sultan Veled girebilirdi. Hergün Şems-i Tebrîzî ile sohbet ederler, Allahü teâlânın yarattıkları üzerinde tefekkür ederler, namaz kılarlar, cenâb-ı Hakkı zikrederek muhabbetlerini tazelerlerdi.
Birgün Şems-i Tebrîzî hazretleri, havuzun başında Mevlânâ ile sohbet ediyordu. Mevlânâ bir hizmet için oradan ayrıldı. Şems-i Tebrîzî de Mevlânâ’nın kitaplarını havuza attı. Bir değnek ile de suyun dibine bastı. Mevlânâ hazretleri oraya geldiğinde kitapları suda görünce çok üzüldü ve “Diğerleri ne ise, Ferîdüddîn-i Attâr hazretlerinin hâtırası olan “Mantık-ut-tayr” kitabı ıslanmasaydı” diyerek ah etti. Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî hazretleri, kolunu sıvayarak havuza soktu. Kitabın birisini sudan çıkardı. Çıkan kitap “Mantık-ut-tayr” idi ve hiç ıslanmamıştı.
Bu hâdise, diğer bir rivâyette de şöyle anlatılır: Birgün, Mevlânâ havuz kenarında idi. Yanında kitaplar vardı. Şemseddîn gelip, kitapları sordu. Mevlânâ; “Sen bunları anlamazsın” dedi. Şemseddîn, kitapları suya attı. Mevlânâ; “Ah! Babamın bulunmaz yazıları gitti!” diyerek çok üzüldü. Şemseddîn, elini uzatıp herbirini aldı. Hiçbiri ıslanmamış görüldü. Mevlânâ; “Bu nasıl iştir?” dedi. O da; “Bu zevk ve hâldir. Sen anlamazsın.” buyurdu. Mevlânâ, Şems-i Tebrîzî’nin bu kerâmetini görünce ona olan bağlılığı daha da artıp, sarsılmaz, bir kale gibi oldu. Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled, onların hâllerini şöyle anlatır: “Ansızın Şems-i Tebrîzî hazretleri gelip babam ile görüştü. Babamın gölgesi, onun nûrundan yok oldu. Onlar birbirlerine öyle muhabbet gösterdiler ki, etrâflarında kendilerinden başkasını görmüyorlardı. Şems-i Tebrîzî babama ma’rifetten, Allahü teâlânın zâtına ve sıfatlarına âit ince bilgilerden ve O’na muhabbetten bahsediyor, babam da bunları büyük bir haz ile dinliyordu. Eskiden herkes babama uyardı, şimdi ise, babam Şems’e uyar oldu. Şems, babamı bu muhabbete da’vet ettikçe babam. Allahü teâlânın muhabbetinden yanıp kavrulurdu. Babam artık onsuz yapamıyor, yanından bir an ayrılmıyordu. Şu şekilde aylarca sohbet ettiler. Böylece babam, pek büyük ma’nevî derecelere yükseldi.”
Mevlânâ Celâleddîn ile Şems-i Tebrîzî hazretlerinin zâhirî ve bâtınî çalışmaları devam ederken, onların bu sohbetlerini hazmedemiyen ve Mevlânâ’nın kendi aralarına katılmamasına üzülen ba’zı kimseler, Şems-i Tebrîzî hakkında uygun olmayan sözler söylemeye başladılar. Bu söylentiler, Mevlânâ’nın kulağına kadar geldi. Diyorlardı ki: “Bu kimse Konya’ya geleli, Mevlânâ bizden tamamen uzaklaştı. Gece-gündüz hep birbirleriyle sohbet ediyorlar da, bizlere hiç iltifât göstermiyorlar. Yanlarına oğlu hâriç kimseyi de almıyorlar. Mevlânâ, Sultân-ül-Ulemâ’nın oğlu olsun da, Tebrîz’den gelen, ne olduğu belli olmayan bu kimseye gönül bağlasın. Onun için bize sırt çevirsin. Hiç Horasan toprağı ile (Mevlânâ hazretlerinin memleketi) Tebrîz toprağı bir olur mu? Elbette Horasan toprağı daha kıymetlidir.” Bu söylentilere Mevlânâ; “Hiç toprağa i’tibâr olunur mu? Bir İstanbullu, bir Mekkeliye galip gelirse, Mekkelinin İstanbulluya tâbi olması hiç ayıp sayılır mı?” diyerek cevap verdi. Fakat söylentiler durmadı. Şems-i Tebrîzî hazretleri artık Konya’da kalamıyacağını anladı. O çok kıymetli dostunu, o mübârek ahbabını bırakarak Şam’a gitti.
Şems-i Tebrîzî’nin gitmesi, Mevlânâ’yı çok üzdü. Günler geçtikçe ayrılık acısına sabredemiyordu. Ayrılık, kendisinde tahammül edecek bir hâl bırakmıyordu. Şems’in ayrılık hasreti ve muhabbeti ile yanıyordu. “Şems, Şems!” diyerek ciğeri yakan kasideler söylüyor, göz yaşlarıyla dolu yazdığı mektûpları Şam’a, Şems-i Tebrîzî hazretlerine gönderiyordu. Eğer bir kimse “Şems’i gördüm” diye yalan söylese, ona müjdelik olarak üzerindeki elbisesini verirdi. Bir defasında birisi; “Şems-i Tebrîzî’yi Şam’da gördüm. Sıhhati yerindeydi” dedi. Mevlânâ, ona elinde bulunan ne varsa hepsini verdi. Orada bulunan diğer bir kimse; “O, Şems-i Tebrîzî’yi görmedi, yalan söylüyor” deyince, Mevlânâ da; “Ona verdiğim bu elbiseler, sevdiğimin yalan haberinin müjdesidir. Onun hakîkî haberini getirene canımı veririm” diye cevap verdi. Böylece aylar geçti. Mevlânâ, artık dayanamıyacağını anlayınca, oğlu Sultan Veled’i Şam’a göndermeye karar verdi. Oğlunu çağırıp, “Sür’atle Şam’a varıp, filanca hana gidersin. Şems-i Tebrîzî hazretlerinin o handa bir genç ile sohbet ettiğini görürsün. O genci küçümseme sakın! O, Allahü teâlânın sevdiği evliyânın kutuplarından biridir, selâmımı ve duâ isteğimi kendilerine bildir, içinde bulunduğum şu vaziyetimi, hasretimi dile getir. Buraya acele teşrîflerini tarafımdan istirhâm et!” dedi. Sultan Veled hemen hazırlıklarını tamamlayıp yola çıktı. Şam’da, babasının ta’rîf ettiği handa Şems-i Tebrîzî’yi bir gençle konuşuyor buldu. Durumu dilinin döndüğü kadar anlattı. Konya’da bu hâdiseye sebep olanların tövbe ettiğini ve Mevlânâ’dan çok özürler dilediklerini de sözlerine ekledi. Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî, Konya’ya tekrar gitmeye karar verdi. Hemen yola çıktılar. Sultan Veled, Şems hazretlerini ata bindirdi, kendisi de arkasından yaya olarak yürüyordu. Şems-i Tebrîzî, Sultan Veled’in ata binmesi için ne kadar ısrar ettiyse de O; “Sultânın yanında, hizmetçinin ata binmesi bizce yakışık almaz. Hizmetçilerin, efendisinin arkasında yürümesi gerektiğini öğrendik” diyerek ata binmedi. Sultan Veled, Konya’ya yaklaştıklarında babası Mevlânâ’ya haberci gönderip, Konya’ya girmek üzere olduklarını bildirdi. Mevlânâ hazretleri müjdeyi getirene o kadar çok hediye verdi ki, o kimse zengin oldu. Konya’da tellâllar bağırtılarak, Şems’in Konya’ya teşrîf etmek üzere olduğu bildirildi. Konya’nın başta sultan olmak üzere ileri gelen vezirleri, hâkimleri, zenginlerinin yanısıra, bütün halk yollara döküldü. Büyük bir bayram havası içinde, mübârek velî Şemseddîn Tebrîzî hazretlerini karşılamaya çıktılar. Öğleye doğru Şems-i Tebrîzî ile Sultan Veled güründüler. Sultan Veled atın yularından tutmuş, Şems de atın üzerinde başı önünde ağır ağır ilerliyorlardı. Bu muhteşem manzarayı seyredenler büyük bir heyecana kapıldılar. Mevlânâ koşarak ilerledi, atın dizginlerine yapıştı. Göz göze geldiler. Şems’in attan inmesine yardım eden Mevlânâ, üstadının ellerini sevinç gözyaşları arasında doya doya öptü. Bu arada yanık sesli hafızlar Kur’ân-ı kerîm okumaya başladılar. Herkes büyük bir haz içinde Kur’ân-ı kerîmi dinledikten sonra, sıra ile Şemseddîn-i Tebrîzî hazretlerinin ellerini öptü. Sonra Mevlânâ’nın medresesine geldiler. Şems-i Tebrîzî. Sultan Veled’in kendisine gösterdiği hürmeti ve yaptığı hizmetleri Mevlânâ’ya anlattı. Bundan çok memnun olduğunu bildirerek; “Benim bir serim (başım) birde sırrım vardır. Başımı sana feda ettim. Sırrımı da oğlun Sultan Veled’e verdim. Eğer Sultan Veled’in bin yıl ömrü olsa da hepsini ibâdetle geçirse, ona verdiğim sırra ya’nî evliyâlıkta ilerlemesine sebep olduğum derecelere kavuşamaz” dedi.
Mevlânâ Cclâleddîn ile Şems-i Tebrîzî. Eskisi gibi yine bir odaya çekilip sohbete başladılar. Hiç dışarı çıkmadan, yanlarına oğlundan başka kimseyi almadan, ma’nevî bir âlemde kendilerinden geçtiler. Halk, Şems gelince Mevlânâ’nın sâkinleşeceğini, aralarına katılıp, kendilerine nasihat edeceğini, sohbetlerinden istifâde edeceklerini ümîd ederlerken, tam tersine eskisinden daha fazla Şems’e bağlandığını ve muhabbetinin ziyâdeleştiğini gördüler.
Şems-i Tebrîzî hazretleri, Mevlânâ’yı evliyâlık makamlarının en yüksek derecelerine çıkarmak için elinden gelen bütün tedbirlere başvuruyor, her türlü riyâzet ve mücâhedeyi yaptırıyordu. Günler bu şekilde devam ederken, halk, Mevlânâ’nın hiç görünmemesinden dolayı Şems’e kızmaya başladılar. Birgün bu söylenenleri, Şems-i Tebrîzî işitince. Sultan Veled’e dedi ki; “Ey Veled! Hakkımda yine sû-i zan etmeye başladılar. Beni, Mevlânâ’dan ayırmak için söz birliği etmişler. Bu seferki ayrılığımın acısı çok derin olacak!” 645 (m. 1247) senesi Aralık ayının beşine rastlıyan Perşembe gecesiydi. Mevlânâ ile Şems hazretleri yine odalarında sohbet ediyorlar, Allahü teâlânın muhabbetinden ve çeşitli evliyâlık makamlarından anlatıyorlardı. Bir ara kapı çalındı ve Şems hazretlerini dışarı çağırdılar. Dışarıda bir grup kimse, bir anda üzerine hücum ettiler. Şems-i Tebrîzî hazretlerinin “Allah!” diyen sesi duyuldu. Mevlânâ hemen dışarı çıktı. Fakat hiç kimse yoktu. Yerde kan lekeleri vardı. Derhal oğlu Sultan Veled’i uyandırıp durumun tetkikini istedi. Yapılan bütün araştırmalarda, Şems-i Tebrîzî hazretlerinin mübârek cesedini bulamadılar. Bir gece Sultan Veled, rü’yâsında Şems-i Tebrîzî’nin cesedinin bir kuyuya atıldığını gördü. Uyanınca yanına en yakın dostlarından bir kaçını alarak, gördüğü kuyuya gittiler. Cesed hiç bozulmamıstı. Cesedi alıp Mevlânâ’nın medresesine defn ettiler.
Şems-i Tebrîzî hazretlerinin bu ayrılığına, Mevlânâ pekçok üzüldü. Ayrılığın verdiği hasret ile pekçok beyitler, kasideler söyledi. Evliyâlık hâllerini, derecelerini nazım ile öyle güzel anlattı ki, o zamana kadar öylesini hiç kimse söyleyemedi. Hazreti Ali’den ( radıyallahü anh ) gelen feyz ve bereketleri, vilâyet yolunu, onun kadar açıklayan bulunmadı. Şems-i Tebrîzî’ye olan muhabbetinden dolayı eserinde “Şems” ve “Hâmûs” kelimelerini mahlas olarak kullandı.
Mevlânâ hazretleri, artık talebeleri arasına karışmaya, onlara ders vermeye başladı. Pekçok evliyânın yetişmesine sebep oldu. Bunların arasında en meşhûru, Hüsâmeddîn Çelebi idi. Câmilerde cemâate nasihat etmeye başladı, İnsanların hasta olan kalblerine, tatlı, serin şerbetler vererek şifâ olmaya çalıştı.
İlim ve fazileti sebebiyle az zamanda, o derece şöhret bulmuşdu ki, ilim talebesi, her taraftan huzûruna kavuşmak için acele ediyordu. Her zaman etrâfında dört-beşyüz dinleyici bulunurdu. Evine gider gelirken de, etrâfını sarıp, çeşitli suâller sorar, müşkillerini çözerlerdi.
Mevlânâ, kitâb ve sünnetten zerre kadar ayrılmıyarak, tasavvufda emsalinden üstün oldu. Binlerce talebesi oldu. Onları büyük bir i’tinâ ile yetiştirmeğe çalıştı. Zamanla talebe sayısı arttı, medreseler çoğaldı. Büyük âlimler yetişti.
Şemsi Tebrîzî anlattı ki: “Hocam Ebû Bekr Sellebâf hazretlerinin hizmetinde çok yüksek kerâmetlere nail olmuştum. Fakat bende mühim olan husûsî bir hâl var idi ki, bu sırrın keşfinde hocam âciz kalırdı. İşte ben de Mevlânâ hazretlerinin gizli hâllerini bilmekte âciz oldum. Zîrâ çok evliyâ, keşke biz de Mevlânâ’nın ziyâretine yetişmiş olsaydık diye arzu ederlerdi.” Yine Şems-i Tebrîzî anlatır: “Her kim “Âlimler, peygamberlerin vârisleridir” hadîs-i şerîfinin sırrına vâkıf olmak isterse. Mevlânâ’nın hareketlerine, ahlâkına, davranışlarına baksın. Onun gibi olmaya çalışsın. Onu sevsin. Onda enbiyâ ve evliyânın makbûl bütün âdet ve vasıfları toplanmıştır. Her fende emsalsizdir. Şimdi Cennet onun rızasında, Cehennem onun gazâbındadır. Kısaca ben ona ulaşmış olmasaydım, mahrûm olurdum. Fakat Mevlânâ’nın sırrı, âlemde gizli kaldı, onu kimse keşfedemedi.
Mevlânâ Celâleddîn Muhammed Rûmî’nin talebelerinin en önde gelenlerinden biri, Selâhaddîn Zerkûb idi. Selâhaddîn, önceleri kuyumculuk yapardı. Birgün Mevlânâ, Selâhaddîn’in dükkânının önünden geçerken, içerden, altına şekil vermek için vurulan her çekicin; “Allah, Allah!” diye ses çıkardığını kalb gözüyle anladı. Bu hâl çok hoşuna giderek, dükkân sahibi olan Selâhaddîn’i medreseye da’vet edip, iltifâtlarda bulundu. Selâhaddîn, Mevlânâ’nın sohbetlerinden çok haz, duyduğundan kuyumculuğu bıraktı. Artık hergün medreseye gidiyor, hocası Mevlânâ’nın sözlerini sahrada susuz kalan kimse gibi, damlasını telef etmiyerek adetâ içiyordu. Mevlânâ da bu yeni talebesini çok sevip, bütün feyz ve teveccühlerini onun üzerine çevirdi. Selâhaddîn’i, kısa zamanda evliyâlık derecelerine yükseltti. Ona olan sevgisinden dolayı oğlu Sultan Veled’e, Selâhaddîn’in kızını istiyerek nikâh yapıp akraba oldu. Selâhaddîn, on sene Mevlânâ hazretlerinin sohbetiyle ve hizmetiyle şereflendi. Selâhaddîn, Mevlânâ’nın sağlığında vefât etti. Selâhaddîn’in vefâtına çok üzülen Mevlânâ hazretleri, talebelerinden Çelebi Hüsâmeddîn üzerinde çok durarak, onu kendisine vekîl olacak şekilde yetiştirdi. Çelebi Hüsâmeddîn’in, Mevlânâ’ya en mühim yardımı Mesnevî’yi yazması oldu. Mevlânâ hazretleri, Mesnevî’nin ilk onsekiz beytini kendisi yazdı, diğer beyitleri ise, kendisi söyleyerek Çelebi Hüsâmeddîn’e yazdırdı. Böylece daha bir benzeri yazılmamış olan Mesnevî-i şerîf meydana geldi.
Şemseddîn Attâr anlatır: Mevlânâ birgün câmide va’z ederken, mevzû; Hızır ile Mûsâ aleyhimesselâmın kıssasına gelmiş idi. Bu kıssayı, öyle fesahat ve belagat ile anlatıyordu ki, herkes nefesini kesip, can kulağı ile dinliyordu. Benim yanımda bir şahıs başını önüne eğmiş birşeyler mırıldanıyordu. Kulak verdim, dediklerini anladım. Şöyle diyordu: “Sanki yanımızda idin, sanki üçüncümüz sen idin” diyordu. Bunun Hızır olduğunu anladım. Yanına sokuldum. “Anladım, sen Hızırsın, ne olur, bana ihsân eyle!” dedim. Cevaben: “Burada hazret-i Mevlânâ varken, benim sana ihsânda bulunmam deniz yanında teyemmüm gibi olur. Senin bütün müşkillerini o halleder” deyip, gözümden kayboldu. Ben bu hâli Mevlânâ hazretlerine anlatmak için yanına gittiğimde, ben söze başlamadan, o; “Ey Attâr. Hızır aleyhisselâmın sözleri doğrudur” diyerek benim sözümü kesti.
Mevlânâ birgün meclisinde bir gencin, bir ihtiyârın üst tarafında oturduğunu görür. O gence bir şey söylemeden, hazret-i Ali’nin sabah namazına giderken önünde yürümekte olan yahudî bir ihtiyârı, yaşına hürmeten geçmediğini, bu sebeble namaza geç kalınca, birinci rek’atın rükû’unda Cebrâil aleyhisselâmın Resûlullahın sırtına lutf ile elini koyup durdurduğunu ve hazreti Ali’nin yetiştiğini anlatıp; “Yahudi ihtiyâra hürmet edilince, müslüman ihtiyâra daha çok hürmet edilir.” Hele ömrünü dîne uymakla geçirmiş ihtiyârlara saygı ve hürmet gösteren gençlerin. Allahü teâlâ katında ne kadar yüksek mertebe kazanacağını düşünmelidir” buyurdu. Bu nasihati dinliyen genç, mükemmel bir ders alıp, bir daha büyüklerin üst tarafında oturmadı.
Bir yerde büyük bir cemiyet tertîb edilmişti. Âlimlerden biri, bugün Mevlânâ, bu mecliste ne söylerse, karşı gelip, ters cevap vereceğim dedi. Sadreddîn Konevî ona çok nasihat etti ise de, o sözünde ısrar etti. O sırada Mevlânâ kapıdan içeri girip, söze başladı: “La ilahe illallah Muhammedün Resûlullah, söylüyorum. Bana karşı çıkıyorsan çık, ters cevap verebiliyorsan ver” buyurdu. Bu hâli gören o kibirli adam, tövbe edip Mevlânâ’nın elini öptü, sâdık talebelerinden oldu.
Sultan Rükneddîn’in hanımı anlatır: “Birgün Mevlânâ hazretleri aniden aramızda peyda olup. “Acele bu evden çıkın, çabuk olun, evi boşaltın” buyurdu. Biz hemen evden çıktık. Çıkar çıkmaz ev yıkıldı. Hepimiz kurtulduk. Mevlânâ’nın bu kerâmetinin bir şükrânesi olarak. Sultan Rükneddîn, bin altını Mevlânâ’nın medresesinde okuyan, talebelere dağıttı.
Ba’zı beyler, Sultan Rükneddîn’i Aksaray’a da’vet ettiler. Mevlânâ gitme dedi. İkinci da’vette sormadan gitti ve orada öldürüldü.
İmâm İhtiyârüddîn anlatır: “Birgün Mevlânâ ile ikimiz Hüsâmeddîn Çelebi’nin bağına gidiyorduk. Ben. Mevlânâ’nın ardından yavaş yavaş giderken, onun bir arşın kadar yüksekten havadan gittiğini gördüm. Hayretimden kendimden geçmişim. Ayıldığımda gördüm ki, Mevlânâ hazretleri gitmiş. Acele ederek kendilerine yetiştim. Kulağıma eğilerek: “İnsan oğlu bir kuştan daha mı âciz ki, havaya kalkmasına hayret ediyorsun?” buyurdu. Bağa vardık. Sohbet esnasında Mevlânâ, Hüsâmeddîn Çelebi’ye; “İsterim ki, Şeyh ziyâeddîn’in dergâhı bizim Hüsâmeddîn Çelebi’nin olsun” buyurdu. Hüsâmeddîn Çelebi; “Efendim! Başkalarının makamında gözüm yoktur” dedi. Mevlânâ, “İyi ama benim gönlümden öyle geçti” buyurdu. Sonra sohbet bitti. Ertesi sabah şehirden gelenler. Şeyh Ziyâeddîn’in dergâhında aniden öldüğü haberini getirdiler. İki-üç gün sonra da Hüsâmeddîn Çelebi oraya müderris olarak ta’yin edildi.”
Mevlânâ, Allahü teâlânın yarattığı bütün mahlûkâta merhamet sahibi idi. Birgün Nefîsüddîn Sivâsî’ye bir kuruş verip ekmek aldırdı. Ekmeği eline alıp bir viraneye gitti. Nefîsüddîn de gizlice onu ta’kibe başladı. Gördü ki, Mevlânâ o ekmeği yeni yavrulamış bir köpeğe kendi elleriyle yediriyor. Mevlânâ dönüşünde, Nefisüddîn’in kendisini ta’kib ettiğini anlayıp ona dedi ki; “Bu hayvan yedi gündür açtır ve yavrularına şefkatle bakmış ve hiç yanlarından ayrılmamıştır. Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde; “Merhametlilerin en büyüğü olan Rahmân, kullarından merhametli olanlara merhamet eder. Ey ümmet ve Eshâbım! Siz de O’nun yarattıklarına merhamet ediniz ki, size de semâ ehli merhamet etsin” buyurdu. Nefîsüddîn bu sözler üzerine ağlayarak Mevlânâ’nın ellerini öptü ve hayvanlara bile bu kadar merhametli olan siz, tabiatiyle ahbâb ve dostlarınıza da merhamet edersiniz” dedi. Bunun üzerine Mevlânâ; “Evliyâullahın merhameti pek çoktur; bütün mahlûkâta ve ahbâblarına da şüphesiz merhamet eder” buyurdu.
Bir gece Mevlânâ’yı dostlarından kırk kişi ayrı ayrı kendi evlerine da’vet ettiler. O da aynı saatte herbirinin da’vetinde bulunup, herbiriyle sohbet etti. Ertesi sabah herbiri, dün gece Mevlânâ hazretleri bizde idi ve sohbet etti dediler. Hâlbuki Mevlânâ, o gece kendi husûsî odasında idi ve sabaha kadar ibâdetle meşgûl olmuş idi.
Hanımı anlatır: “Birgün Mevlânâ evden kayboldu. Hiçbir yerde bulamadık. Bir ara uyumuşum. Uyandığımda Mevlânâ’yı namaz kılarken gördüm. Mübârek ayakları tozlu idi. Sonra ayakkabılarını çevirmek istedim, onlarda kırmızı kumlar gördüm. Sorduğumda; “Mekke’de bir velî dostum vardır. Biraz onunla sohbet ettim. O kum, Hicaz’ın kumudur” buyurdu. Bu kadar kısa zamanda oralara gidip gelmek nasıl olacağı aklıma geldi. Hemen anlayıp buyurdular ki: “Allahü teâlânın velî kulları gönül gibi, bir anda her yeri dolaşabilir.” Böylece tayy-i mekânı ta’rîf ettiler. Ya’nî kısa zamanda uzak yerlere gitmeyi ve çok iş yapmayı anlattılar.”
Oğlu Sultan Veled şöyle anlatır: “Birgün babamla beraber halvethânede otururken, yeşil cübbeli üç kişi gelip selâm verdiler ve oturdular. Bunlar çok nâzik ve pek nurlu kimselere benziyorlardı. Biraz konuştuktan sonra, babam onlara; “Uygundur” dedi. Onlar gittikten sonra babama; “O sözünüzden bir şey anlıyamadım, o üç kişi kimler idi?” dedim. Buyurdu ki: “Bunlar ricâl-i gayb denilen evliyâların kırklar zümresindendirler. İçlerinden birisi vefât etmiş, bizim sakayı istediler, ben de o cevâbı verdim.” Hakîkaten o günden sonra sakayı evde göremedim. Diğer talebeler de onu aradılar, fakat bulamadılar. Babamın vefâtında o saka bizlere başsağlığına geldi ve o zaman hâllerini anlattı. Sonra yine kayboldu.”
Mevlânâ’yı çok sevenlerden biri, vefât etmeden yaptığı vasıyyetinde; kabrine Mevlânâ hazretlerinin gelip, Kur’ân-ı kerîm okumasını istirhâm etti. O zât vefât edince vasıyyeti Mevlânâ’ya bildirdiler. Mevlânâ da memnun olup, onun kabrinde Kur’ân-ı kerîm okudu. Vefât eden kişinin çocuklarından biri, rü’yâsında babasının çok iyi bir hâlde olduğunu görünce; “Babacığım! Bu dereceye nasıl vâsıl oldunuz?” diye sordu. Babası da; “Beni kabre koyunca Münker ve Nekir melekleri suâl sormaya gelirken, oraya çok güzel sûretli bir melek geldi. Onlara; “Allahü teâlâ bu zâtı Mevlânâ’ya bağışladı. Onu bırakınız! dedi. O günden beri hamdolsun hâlim iyidir diye cevap verdi.
Mevlânâ’nın ileri gelen talebelerinden Muhammed anlatır: “Konya’nın o soğuk kış günlerinde, herkes sıcak evinden çıkmaz iken, hocam Mevlânâ hazretleri medresede geceleri sabaha kadar namaz kılardı. Hattâ ellerinde ve ayaklarında ökçelerinde soğuktan dolayı meydana gelmiş çatlaklıklar zaman zaman kanardı. Bunu gören talebeler çok üzülürler hocalarının bu durumuna gizli gizli ağlarlardı.
Mevlânâ’nın mübârek hanımı anlattı: “Mevlânâ hazretleri, birgün namaza durdu. Sükûnet ve tevâzu içinde ta’zim ile Kur’ân-ı kerîm okuyor, bir taraftan da gözlerinden yaşlar akıtıyordu. Evde bulunanlarla birlikte Mevlânâ’nın bu hâlini görüyor, hayretle ona bakıyorduk. Namazdan sonra her zamanki gibi tesbihini çekip, cenâb-ı Hakka uzun uzun yalvarıp yakararak duâsını yaptı. Onun bu hâli bana çok te’sîr etti, ağlamaya başladım. Sonra; “Ey efendi! Dünyâda ve âhırette biz günahkârların ümîdi sensin. Bu kadar çok ibâdetinle, böyle korkar, ağlar, yalvarırsan, biz bu tenbel hâlimizle kıyâmet gününde ne yaparız?” diye sordum. Yemîn ederek buyurdu ki: “Allahü teâlânın bana verdiği ni’metlerin, ihsânların yanında benim yaptığım ibâdet, yalvarışlar ve bütün hareketlerim ziyâde kusur ve nihâyetsiz eksiklikten başka birşey değildir. Bütün bu korku ve yakarışlarımla; “Ey Kerîm olan Allahım! Benim gibi bir âcizin, bir çaresizin kuvveti ve takati ancak bu kadardır, ma’zûr buyur yâ Rabbî!” demek istiyorum. Yoksa O’na lâyık bir ibâdeti kim yapabilir?”
Mevlânâ hazretleri, müslim veya gayr-i müslim herkese karşı yaptığı iyi muâmele ve güler yüz ile her tarafta, meşhûr oldu. O zamanlar Konstantiniyye’de (İstanbul’da) bulunan meşhûr bir hıristiyan papaz, merak edip Mevlânâ’yı görmek istedi. Yollara düşüp Konya’ya geldi. Konya’da yaşayan hıristiyanlar onu karşıladılar. Yolda giderken Mevlânâ’yı gördüler. Papaz sür’atle yetişip, Mevlânâ’ya çok ta’zim ve hürmet gösterdi. Mevlânâ da onu iyi karşıladı, çok tevâzu gösterdi. Papaza, papazın yaptığından daha fazla iltifâtta bulundu. Papaz ve orada bulunan diğer hıristiyanlar, Mevlânâ’nın bu iltifâtı ve tevâzusu karşısında ve bu olgunluğu yanında dayanamayıp, Kelime-i şehâdet getirip müslüman oldular.
Mevlânâ, oğlu Sultan Veled’e buyurdu ki: “Oğlum! Eğer Cennette olmak istersen, herkes ile dost geçin, hiç kimseye kin tutma, herkese tevâzu göster. Zîrâ alçak gönüllü olmak asıl sultanlıktır.”
Mevlânâ, ezân-ı şerîf okunmaya başladığı zaman, ya ayakta durur, veya dizi üstüne oturarak huşû’ içinde dinlerdi. Bitince de ezân-ı şerîf duâsını okuyup, salevât-ı şerîfe söylerdi. Sonra namaza kalkar, talebelerine, namazı vaktinde kılmalarını tavsiye ederdi. Buyururdu ki: Belh şehrinde bir kimse vardı. Her ne zaman ezan okunmaya başlasa bütün işini bırakır, iki dizi üstüne gelerek otururdu. Ezanı, mütevâzi bir hâlde dinler, bitince salevât-ı şerîfe getirir, ezan duâsını okurdu. Sonra araya bir iş karıştırmadan hemen namazını kılardı. Bu kimse devamlı böyle yapar, hiç bu âdetini, bozmazdı. Nihâyet birgün bu kimse vefât etti. Cenâzesini teneşirde yıkarken ezân-ı şerîf okunmaya başladı. Cenâze birden doğruldu, ezan bitinceye kadar diz üstü oturarak hareketsiz bekledi. Sonra tekrar yattı. Cenâzeyi kabre koyduklarında, suâl melekleri geldiler. Bu sırada onlara Allahü teâlâdan bir hitâb geldi ki: “O kulum. İsmim anıldığı zaman. İsmimi azîz tutarak hürmetle beklerdi. Siz de onu ziyâret edip azîz tutun.”
Selçuklu Sultânı Rükneddîn, Mevlânâ’ya beş kese altın gönderip almasını arzu etti. Talebelerinden Mecdüddîn, Mevlânâ’ya altınları arz edince; “Beni hakîkaten seviyorsanız, bu altınları dışarıdaki çamurun içine atın” buyurdu. Talebeleri de bu emri derhal yerine getirdiler. Dünyâya kıymet veren ba’zı kimseler, bu altınları almak için çamurun içinde aramaya başladılar. Fakat üstleri, başları, yüzleri çamurdan görünmez hâle geldi. Mevlânâ, talebelerine onların bu vaziyetlerini göstererek; “Bu altınlar, şu gördüğünüz dünyâ ehlinin üstünü başını batırdığı gibi, âhıret ehli olanların da kalbini karartır, kirletir. Çeşitli günahlara sevkedip, ibâdetlerden alıkoyar. Bu sözlerimi yanlış anlamayınız. Dünyâ için çalışmayınız demek istemiyorum. Dünyâ malının muhabbetini kalbinize koymayınız diyorum. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyâya, yarın ölecekmiş gibi âhırete çalışmak lâzım geldiğini herkes bilir. Burada dikkat edilecek nokta; hırs ve tama’ yapmadan kanâat üzere bulunmaktır. Dünyâda, âhıret saadeti için çalışmalı, kazanmalı, niyeti düzeltmelidir. Çünkü İslâmiyet, insanlara faydalı olmayı emreder. En büyük saadet, en büyük sermâye, helâlinden kazanıp, hayır ve hasenat yaparak âhırete göndermektir. Buna rağmen asıl sermâye, mal, mülk, para sahibi olmak değil, ilim, amel, ihlâs ve güzel ahlâk sahibi olmaktır” buyurdu.
Mevlânâ, başkalarından birşey istemeyi talebelerine yasak ederek buyurdu ki: “Başkasına el açıp ondan birşey isteyen, bizim talebemiz değildir. Ona dünyâda da âhırette de şefaat etmeyiz, ondan uzak dururuz. Biz, talebelerimize dâima vermeyi, ihsân ve ikramlarda bulunmayı, herkese karşı tevâzu üzere bulunmayı, tatlı sözlü, güler yüzlü olmayı tavsiye ediyoruz. El açıp istemek bizim yolumuzda yoktur.”
Sultan Veled anlatır: “Ben, beş yaşında idim. Birgün babamın, talebelerine şöyle dediğini duydum: “Ben yedi yaşımda iken, nefsim tamâmiyle rûhuma tâbi oldu. Nefsî isteklerimden kurtuldum.” Bunu dinleyen talebelerden biri; “Efendim! Biz, sizi devamlı olarak nefsinizle mücâhede eder hâlde görüyoruz. Bu sözünüzü nasıl anlamak icâbeder?” dedi. Bu suâle; “Nefs, yaratıkların içinde en ahmak olanıdır. Hep kendi zararını ister. Onun yakasını bırakmağa gelmez. Çünkü en büyük düşman nefstir. Büyüklerimiz, ölünceye kadar nefsle mücâdele etmiştir. Biz de onlara ittibâ ederek, uyarak, son nefesimize kadar riyâzet ve mücâhedeye devam ederiz” diye cevap verdi.
Önceleri Mevlânâ hazretlerinin büyüklüğünü anlıyamıyan, onun devamlı aleyhinde söz söyleyen bir kimse, birgün rü’yâsında gördüklerini şöyle anlattı: “Rü’yâmda Karatay Medresesi’ndeki dershânenin ortasında, Peygamber efendimizi ( aleyhisselâm ) oturur hâlde gördüm. Sanki güneş gökten inmişti. Nûrundan gözler kamaşıyor, Eshâb-ı Kirâm da (r.anhüm) hizmet ediyorlardı. Ben huzûruna doğru ilerleyip kendilerine selâm verdim. Selâmımı aldılar ve yanlarında bulunan tabak içindeki yahniden bir parça sundular. Yahniyi alarak “Yâ Resûlallah! Etlerin en lezzetlisi, en güzeli hangisidir?” diye sordum.
Buyurdu ki: “Etlerin en iyisi, kemiğe bitişik olanıdır.” O anda uyandım. Her tarafımı nûr kaplamıştı. Büyük bir sevinç içinde Karatay Medresesi’ne gittim. Dershânenin ortasında, Peygamber efendimizi gördüğüm yerde Mevlânâ hazretleri oturuyordu. Hayretle yanlarına yaklaştım ve selâm verdim. Selâmımı tebessüm ederek aldı. Daha ben rü’yâmı anlatmadan buyurdu ki: “Sevgili Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) “Etlerin en iyisi, kemiğe bitişik olandır” buyurdu.” Mevlânâ’nın rü’yâmdan haberdâr olduğunu anlayınca, düşüp bayıldım. Ayıldığımda büyük bir sevgiyle ellerini öpüp, talebeliğe kabûl edilmemi taleb ettim ve sarsılmaz bir i’tikâd ile kendisine bağlandım.”
Bir kimse rü’yâsında Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimizi görüp, huzûruna vararak hürmetle selâm verdi. Peygamberimiz ise, mübârek yüzlerini öbür tarafa çevirdiler. O zât, öbür tarafa dolanıp tekrar selâm verdi. Yine mübârek yüzlerini çevirip, iltifât etmediler. O zât çok üzülerek ağlamaya başladı ve sebebini suâl etti. Peygamber efendimiz buyurdular ki: “Sen, bizim dostumuz olan Mevlânâ Celâleddîn Muhammed Rûmî’den yüz çeviriyorsun. Hâlbuki o, bizim çok sevdiğimiz evladımızdır.” O kimse korku ile uyanıp hatâsını anladı. Kendi kendine; “Ey bedbaht! Şimdiye kadar yarasa gibi güneşin ziyasından kaçtın. Bundan sonra bari Mevlânâ hazretlerinin huzûruyla şereflenip dünyâda ve âhırette saadete kavuş” dedi. Hemen Mevlânâ’nın medresesine doğru, onun talebesi olmak için büyük bir ihlâs ile yola koyuldu. Kapıya geldiğinde, Muhammed ismindeki talebeyle karşılaştı. Talebe, bu şahsa; “Beni hocam Mevlânâ hazretleri gönderdi. Bize kalbinde sevgi hâsıl olan bir kimse geliyor, onu kapıda karşılayın” dediler. “Haydi içeriye buyurun” dedi. O kimse içeri girip Mevlânâ’nın elini öpüp, talebesi olmakla şereflendi.
Talebelerinden birine, bir kimse güç bir suâl sordu. Talebe, bu suâlin cevâbını çok aramasına rağmen bulamadı. Nihâyet rü’yâsında Mevlânâ’yı gördü. “Halledemediğin o mes’ele. Hidâye isimli kitabın otuzüçüncü sahifesinde yazılıdır. Oraya bakarak cevâbını verirsin” dedi. O talebe sabahleyin Hidâye kitabının otuzüçüncü sahifesini açtığında, aradığını orada yazılı görünce, hocasına olan muhabbeti ziyâdeleşti.
Sultan Behâeddîn Veled anlatır: “Babam ile birgün Hüsâmeddîn Çelebi’nin bağına gidiyorduk. Babam beni bir katıra bindirdi. Kendisi diğer talebelerle beraber yaya gidiyordu. Ben babamın tam arkasında idim. Bir ara babam Mevlânâ hazretlerinin mübârek vücûdunu, Allahü teâlânın izniyle büyük bir nûrun kapladığını gördüm. Etrâfa güneş gibi ışık saçıyordu. Hemen aklıma babamın büyüklüğünü inkâr edenler geldi. “Böylelerine şaşıyorum, niçin kötü düşünüyorlar?” diye düşünür iken, babam geriye dönerek; “Ey Behâeddîn! Sen babanı inkâr edenleri bırak da, kendi nefsini yola getir. Sakın ucb ve kibir hastalığına yakalanmıyasın. Herkes yaya yürürken, sen binek üzerindesin. Bu kadarcık gönül yüksekliği, insanı ucba; kendini beğenmeye götürür, nefsinin ve şeytanın eline düşürür. Onlara hizmet ettirir” buyurdu.
Konya’nın eşrafından Mu’înüddîn Pervâne isminde birisi, şehrin ileri gelen zâtlarını yemeğe da’vet etti. Da’vetliler arasında Mevlânâ hazretleri de vardı. Herkese yemekler geldi. Mevlânâ’ya husûsî olarak altın bir tabak içerisinde, bir kese altın konulmuş ve üzerine pirinç pilavı doldurulmuş bir hâlde arz olundu. Mevlânâ, tabağı görünce yüzünü çevirdi ve elini uzatmadı. Ev sahibi yemesi için; “Helâl lokmadır, buyurunuz efendim” diye ısrar edince, Mu’înüddîn’e; “Mekrûh tabak içinde altın kesesi saklıyarak bizi imtihan mı ediyorsun? Bir de yememiz için ısrar ediyorsun, bu size yakışır mı?” dedi. Bu sözleri duyan ev sahibi, pek mahcup olarak Mevlânâ’nın ellerine sarılıp öptü ve kendisini talebe olarak kabûl etmesini istirhâm etti. Mevlânâ’ya öyle bağlandı ki, onun himmetleri ve teveccühleri ile en önde gelen sâdık talebelerinden oldu.
Bir defasında Mu’înüddîn Pervane, Konya’nın hatırı sayılır zâtlarını yemeğe da’vet etti. Hocası Mevlânâ hazretleri de meclisi şereflendiriyordu. Yemek yenildikten sonra, sohbet odasına geçildi. Herkesin önüne, bir tabak içinde en iri ve güzelinden birer mum yakılarak konuldu. Mevlânâ’ya ise daha iri ve altınla süslenmiş bir mum koydular. Bunu gören Mevlânâ; “Önüme koyduğunuz bu mumu kaldırıp, yerine küçük bir mum getiriniz” dedi. Küçük bir mum yakılarak getirildi. Ba’zıları mumun küçüklüğüne bakarak, kalblerinden; “Mevlânâ riya ediyor” diye geçirdiler. Allahü teâlânın izniyle bunu anlıyan Mevlânâ; “Bu gördüğünüz küçük mum, sizin iri mumlarınızdan daha iyidir ve onların canıdır, isterseniz deneyelim” diyerek elini salladı. Hâsıl olan rüzgârdan mum söndü. Küçük mum söner sönmez, herkesin önündeki mumlar da sönüverdi. Bunu görenler, birden heyecanlanıp telâşa düştüler. Bunun üzerine Mevlânâ; “Meraklanmayın, tekrar yakarız” diyerek elini tekrar salladı ve mumların hepsi birden yanıverdi.
Emîr Ahmed ismindeki talebesi anlatır: “Mevlânâ’nın ismini ve vasıflarını işiterek ona âşık olmuştum. Memletim Diyarbakır’dan Konya’ya gitmeme, annem ve babam müsâade etmiyorlardı. Hergeçen gün ona olan kavuşma arzum artıyor fakat nasıl gideceğimi bilemiyordum. Bir gece iki rek’at namaz kılıp, Allahü teâlânın sevgili kullarını vesile ederek çok duâ ve niyazlarda bulundum. Sonra En’âm sûre-i şerîfini okuyarak uyudum.
Rü’yâmda Mevlânâ hazretlerini gördüm. Simâsı bana anlatılanlara aynen uyuyordu. Bizim eve gelmişti. Onu görünce koşarak huzûruna yaklaştım ve hürmetle ellerinden öptüm. Beni kucaklayıp alnımdan öptü. Eline aldığı bir makas ile alnımdan bir miktar saçımı keserek; “Bu, Mesnevî âlimi olacak” buyurdu. Uyandığımda, saçlarım ve makas yastık üzerinde duruyordu. Bu rü’yânın te’sîri altında idim.
Annem ve babam, ısrarlarıma dayanamıyarak izin verdiler. Doğruca Konya’ya gittim ve Mevlânâ’ya talebe olmakla şereflendim. Mesnevî üzerinde çalışmamı emir buyurdular. Kısa zamanda Mesnevî hakkında sorulan her soruyu cevaplandıracak hâle geldim.”
Bedreddîn Tirmizî isminde bir kimse simya ile uğraşırdı, Mevlânâ’nın ismini duyarak Konya’ya ziyâretine geldi. Önce oğlu Sultan Veled’e uğrayarak, yapacağı Altınlardan hergün bir dirhem Mevlânâ’nın talebelerine vereceğini va’d eyledi. Bu haberi Mevlânâ’ya ulaştırdılar, fakat o hiç cevap vermedi. Birkaç gün sonra Bedreddîn’in laboratuvarına gitti. Bedreddîn simya ilmiyle uğraşarak altın yapmaya çalışıyordu. Mevlânâ’nın geldiğini görünce, ayağa kalkarak hürmette bulundu. Mevlânâ, oradaki demirden, bakırdan ve diğer madenlerden yapılmış eşyaları teker teker alıp Bedreddîn’e vermeğe başladı. Bedreddîn, her eline gelen eşyanın en yüksek ayarda som altından yapılmış olduğunu hayretle gördü. Mevlânâ, Bedreddîn’in şaşkın bir hâlde kendisine baktığını görünce; “Ey Bedreddîn! Sen simya ile uğraşmayı bırak. Çünkü sen âhırete gidince, simya dünyâda kalacaktır. Sen öyle bir simya ile uğraş ki, seninle berâber âhırete gitsin. İşte o da dîn ilmidir. Bu, kalbden mâsivâyı çıkarıp. Allahü teâlânın beğendiği şeyleri kalbe doldurmakla olur” buyurdu.
Kâri (Kur’ân-ı kerîmi ezbere bilen) Muhammed anlatır: “Hacca gidip vazîfemizi yaptıktan sonra Konya’ya dönmüştük. Hacı arkadaşlarımızdan bir delikanlı, diğer arkadaşlarımı zaman zaman Mevlânâ’ya götürüyor, onun sohbetlerine katılmayı teşvik ediyordu. Onun bu hâline şaşıyorduk. Birgün kendisine sebebini sorduğumuzda şöyle cevap verdi: “Hacca giderken bir konakda uyumuşum. Uyandığımda kâfilenin beni unutarak gittiklerini gördüm. Çok üzüldüm, zîrâ yolu bilmiyordum. Cenâb-ı Hakka yalvararak göz yaşları arasında yaptığım duâlardan sonra, herhangi bir istikâmete doğru yürümeye başladım. Bir müddet gittikten sonra, kendimi büyük bir sahrada buldum, ileride bir çadır vardı. Yanına vardım ki, içeride heybetli bir kimsenin helva pişirmekle uğraştığını gördüm. Durumumu ona anlattım ve bu helvayı kime pişiriyorsun? diye de sordum. Bana; “Bu helvayı Sultân-ül-Ulemâ’nın oğlu Mevlânâ için pişiriyorum. Hergün buradan geçip gider. Birazdan gelmesi lâzım. Sabredersen onu görürsün” dedi. Hakîkaten biraz sonra Mevlânâ geldi. İkram edilen helvadan bir miktar yedi, ayrıca bana da verdi. Sonra kendisine durumumu arzedince, kerem sahibi Mevlânâ hazretleri bana tebessüm ederek; “Hiç merak etmeyiniz, yalnız gözünüzü yumup biraz sonra açınız” buyurdular. Ben hemen gözlerimi yumdum. Açtığımda kendimi kâfilenin yanında buldum, işte benim Mevlânâ hazretlerini çok sevmemin ve arkadaşlarıma tavsiyede bulunmamın sebebi budur.”
Mevlânâ’yı çok sevenlerden biri, ticâret maksadıyla İstanbul’a gitmek için Mevlânâ’dan izin istedi. Mevlânâ hazretleri de; “İstanbul’a gitmenize izin verdim. Yalnız İstanbul’da şu adreste bir kilise ve içinde şu vasıflarda bir kimseyi bulacaksın. Ona benden selâm söyle” buyurdu. Tüccâr; “Peki” diyerek yola çıktı. İstanbul’da işini hallettikten sonra, emredilen adrese gidip kiliseyi buldu, içinde ta’rîf edilen kimse vardı. Ona, Mevlânâ’nın selâmını söyledi. O kimse ile konuşurlarken, bir köşede Mevlânâ hazretlerini murâkabe hâlinde oturuyor gördü. Hayretinden aklı gidip oraya düştü bayıldı. Kendisine geldiğinde, kilisede sâdece selâm getirdiği kimse vardı. Ayrılmak için izin istediğinde, o zât da; “Mevlânâ’ya benden selâm söyleyiniz” diye tenbîhte bulundu. Tüccâr oradan ayrılıp, uzun bir yolculuktan sonra Konya’ya geldi. Doğruca Mevlânâ’nın huzûruna gitti, İstanbul’daki kimsenin de kendisine selâmı olduğunu söyledi. Mevlânâ’ya bunu söylerken, Mevlânâ’nın önünde o İstanbullunun diz üstü oturduğunu gördü. Yine hayretinden aklı başından gidip, oraya bayıldı. Ayıldığında, Mevlânâ; “Ey tüccâr! Bu gördüklerini, sağlığımda kimseye söyleme” buyurdu. Bunun üzerine tüccâr, bütün malını İslâmın yayılması için harcadı ve Mevlânâ’nın huzûruna gelip talebesi olmakla şereflendi. Dünyâ ve âhıret saadetine kavuşmaya çalıştı.
Eflâtun kilisesinde bir kimse vardı. Üzerine rahip elbisesi giyer, kiliseye gelenlere İslâmiyetin üstünlüğünü anlatır, konuştuğu kimselerin müslüman olmasına vesile olmaya çalışırdı. Bu arada Mevlânâ hazretlerinin talebelerine de çok saygılı davranırdı. Birgün kendisine; “Senin, Mevlânâ’nın yakınlarına bu kadar hürmetli olmanın, iltifât göstermenin sebebi nedir?” diye sordular. O da cevap olarak dedi ki: “Biz Mevlânâ’nın pekçok kerâmetlerini gördük, isterseniz size içlerinden birini anlatayım. Birgün biz kırk papaz, cümlemiz Mevlânâ’ya bir suâl sormak için giderken, kendisiyle bir fırının önünde karşılaştık. İçimizden biri; “Kur’ân-ı kerîmde, Meryem sûresinin yetmişbirinci âyet-i kerîmesinin meâlinde; “İçinizden, hiçbiri istisna edilmemek üzere, mutlaka Cehenneme varacaktır. Bu, Rabbinin katında kesinleşmiş bir hükümdür” buyuruluyor. Bu âyet-i kerîmeye göre, müslüman olsun kâfir olsun, herkesin Cehennemden geçeceği bildiriliyor. Madem ki herkes Cehenneme girecek, o zaman İslâmiyetin üstünlüğü nereden belli olacaktır?” dedi. Mevlânâ; “Evet, Âyet-i kerîmede bildirildiği gibi, herkes Cehenneme uğrayacaktır. Mü’minler Cehenneme uğradığında, Cehennemin ateşi ona te’sîr etmiyecektir. Hattâ Cehennem; “Ey mü’min, çabuk geç, nûrun ateşimi söndürüyor” diyecektir. Aynı ateş, Allahü teâlânın emriyle kâfiri yakacaktır. Ateş, aynı ateştir, isterseniz deneyelim ve şimdi size bunu göstereyim” dedi. Bizden, üzerimize giydiğimiz gömlekleri çıkarmamızı istedi. Biz çıkardık, kendisine verdik. O da hırkasını çıkarıp, bizim gömleklerimizi içine sardı. Öylece fırının içine attı. Biraz sonra fırının kapağını açıp, elini alevlerin içine soktu. Biz hayretle hâdiseyi ta’kib ediyorduk. Sonra içerden hırkayı alıp önümüze koydu. Hırkada en ufak bir yanık izi yoktu, içini açtığında, bizim gömleklerimizin hepsinin yanıp kül olduğunu gözlerimizle gördük. Sonra Mevlânâ bize dönerek; “Ey rahipler! işte gördüğünüz gibi, biz ateşe böyle uğrarız. Siz de böyle uğrarsınız” deyince, hepimiz insaf edip, Kelime-i şehâdeti getirerek müslüman olduk. Herbirimiz de, bundan sonra İslâmiyetin yayılması için çalışacağımıza, hıristiyanların doğru yola gelmesi için uğraşacağımıza söz verdik. İşte benim Mevlânâ’nın talebelerine hürmet ve iltifât etmemin sebebi budur.”
Mevlânâ’nın Celâleddîn isminde bir talebesi vardı. Ticâretle uğraşır, at alıp satardı. O anlatır; “Birgün Mevlânâ hazretleri sarığını sarıp, Arablar gibi giyinmiş olduğu hâlde, bana bir at hazırlamamı emretti. Ben, atların içinden en güçlüsünü eyerlemek için huzûrundan ayrıldım. Fakat at huysuzluk yapıyor, bir türlü eğerliyemiyordum. Yanıma iki kişi daha alıp, atı zorla eğerledik. Buna rağmen at hâlâ huysuzluk yapıyordu. O haliyle Mevlânâ’nın bulunduğu yere getirip, atın hazır olduğunu bildirdik. Mevlânâ dışarı çıkar çıkmaz at sakinleşti, biraz önceki huysuzluğu kalmadı. Mevlânâ ata binip, kıble istikâmetinde yola çıktı. Ancak akşama doğru, ter içinde toza gark olmuş bir vaziyette döndü. At oldukça zayıflamış görünüyordu. Cesâret edip bir şey soramadık. Ertesi gün yine bir at hazırlamamı emretti. Başka bir atı eğerleyip getirdik. Dünkü gibi gitti, akşama doğru geldi. Üçüncü gün de aynı şekilde gitti. Akşama doğru geldiğinde; “Elhamdülillah! Ey cemâat’ Müjdeler olsun ki, o kâfir, Cehennemin dibini boyladı” dedi. Biz edebimizden yine birşey soramadık. Aradan birkaç gün geçmişti. Şam tarafından bir kâfile gelip, o taraflarda, müslümanlar ile Moğolların yaptığı savaşı anlattılar. Dediler ki; “Düşman askeri oldukça çoktu. Müslümanlar mağlup olmak üzere idiler. Son üç günde, Mevlânâ hazretleri, bir atın üzerinde olduğu hâlde savaş meydanında göründü. En ön safta; “Allah, Allah” nidalarıyla düşmana hücum edip önüne geleni bir vuruşta ikiye bölüyordu. Müslümanlar, Mevlânâ’nın akıl almaz hâllerini ve yardımını görünce, bozulan moralleri düzeldi. Ard arda yaptıkları hücumlarla düşmanı geriye püskürttüler. Mevlânâ hazretleri düşman komutanını öldürünce, kâfirler kaçmaya başladılar.” Ben bu haberi işitince, doğru hocam Mevlânâ’nın huzûruna çıktım. Beni görünce Fârisî olarak:
“An süvûri ki sipeh râşüd zafer, Ehl-i dîn râkîst sultani bin basar.” Ya’nî, “Ey gözümün sultânı! Müslüman askerlere yardım ederek zafere kavuşturan süvari kimdir?” deyince, hemen mübârek ellerini öptüm. Lütfedip buyurdular ki: “Ağlama ey Celâleddîn! Bize cân-ı gönülden hizmet edenler, dünyâda ve âhırette gam ve kederinden kurtulur.”
Kâdı Sirâceddîn ismindeki bir hoca, talebelerine; “Bugün Mevlânâ’ya gidip, onu soru yağmuruna tutalım. Öyle sorular hazırlıyalım ki, hiç birisine de cevap veremesin” dedi. Talebeler soru hazırlamaya koyuldular. Kendisi de çalışmaya başladı. Bir ara Kâdı Sirâceddîn’in yanında Mevlânâ hazretleri tecessüm etti. Kâdı Sirâceddîn’in yüzüne dikkatlice bakıp oradan kayboldu. Kâdı, talebelerine; “Mevlânâ buraya geldi” deyince, talebeler; “Biz görmedik efendim” dediler. Bu hâl Kâdı Sirâceddîn’in zihnine takıldı, düşüncelere daldı. Bir saat kadar sonra Mevlânâ hazretleri tekrar orada göründü. Bunu kadı ve talebeleri gördüler. Hepsine selâm verdi ve oradan ayrıldı. Biraz sonra kadı ve talebeler, namaz kılmak için büyük odaya çıktıklarında, odanın duvarlarında bir takım yazılar gördüler, incelediklerinde, Mevlânâ’ya soracağı sorular ve bu soruların cevapları çok geniş olarak yazılmış idi. Kâdı Sirâceddîn ve talebeleri, hayretlerinden dona kaldılar. Böyle büyük bir âlim ve evliyânın hakkında yaptıkları kötü düşüncelerden dolayı pişman oldular. Hep birlikte gidip Mevlânâ’nın talebesi olmakla şereflendiler.
Salâhaddîn Malatî anlatır: “Gençliğimde İskenderiyye’ye ticâret için gitmiştim. Gemimiz bir girdaba yakalandı, kurtulmamız imkânsızdı. Korku içinde idik. Herkes adaklar adamaya başladılar. Tövbeler ettiler. Helâllaşmaya başladılar. Bu arada bana, kurtulmak için duâ etmemi rica ettiler. Konyalı olmam hasebiyle, aklıma bir anda Allahü teâlânın evliyâ kulu Mevlânâ hazretleri geldi. Hemen; “Yâ hazret-i Mevlânâ! İmdâdımıza yetişmen için yalvarıyorum” diye seslendim. O anda, herkesin gözü önünde, Mevlânâ hazretleri gemimizin yanıbaşında göründü. Gemiye yapışıp girdaptan kurtardı ve kayboldu. İskenderiyye’den sonra Konya’ya gittik. Mevlânâ’nın huzûruna çıktığımızda bize; “Elhamdülillah. Allahü teâlânın sevdiği kullarından birine tâbi olanlar, dünyâda da âhırette de halâs olur, kurtulurlar” buyurdu. Bunun üzerine hepimiz Mevlânâ’ya talebe olmakla saadete kavuştuk.”
Tebrîzli bir tüccâr, ticâret için Konya’ya gelmişti. Konyalı tüccârlara; “Burada evliyâdan bir kimse var mıdır? Bir müşkülüm var. Onu soracağım” dedi. Orada bulunanlar, Mevlânâ’nın kerâmetlerinden bahsettiler. Seni ona götürelim dediler. Tebrîzli de daha önce Mevlânâ’nın nâmını duymuştu. Kabûl edip hemen Mevlânâ’nın dergâhına gittiler. Tüccâr huzûra çıktığında; “Efendim, namazımı kılıyor, Allahü teâlânın emirlerini yapıp, yasaklarından kaçınıyorum. Hayır-hasenâtımı yapıyor, kimseye zararım olmuyor. Ancak, kalbimde ibâdetlere karşı bir soğukluk var. Huzûrum yok. Sebebini de bir türlü bulamıyorum. Bana yardım etmenizi istirhâm ediyorum” dedi. Mevlânâ, şöyle bir murâkabeden sonra buyurdular ki: “Ey Tacir! Sen, Magrib’de bir yol üzerinde, Allahü teâlânın velî kullarından biriyle karşılaştın. Onun dış görünüşünü beğenmedin, hattâ ona hakaret ettin. Sendeki huzûrsuzluğun sebebi budur. İsterseniz şuraya bakın” diyerek, karşıdaki duvarı gösterdiler. Tüccâr duvara baktığında, bir anda duvardan pencere gibi bir boşluğun meydana geldiğini ve bu boşluktan o velî kulun yine bir yol kenarında oturduğunu gördü. Mevlânâ sözüne devam ederek; “Bu huzûrsuzluğunuzun çâresi de, o kimseye gidip, ondan özür dileyip, affına kavuşmaktır” buyurdu. Mevlânâ, tacire daha birçok nasihatler yaptıktan sonra; “Muhakkak onu bul, hakkını helâl ettirip duâsını al. Bizim de selâmımızı söyle” dedi. Tacir; “Peki efendim” deyip yol hazırlıklarını yaptı ve yola koyuldu. Araya araya o mübârek zâtı buldu. Çok özür dileyip Mevlânâ’nın selâmını söyledi. Affetmesini, hakkını helâl etmesini istirhâm eyledi. Bunun üzerine o mübârek zât; “Öyle bir kapıya sığınmışsın, öyle bir kimseden yardım taleb etmişsin ki, reddetmek mümkün değil. Seni Mevlânâ hazretleri hürmetine affettim. Kendisini görmek istersen şuraya bak” deyince, tacir işâret edilen yerde Mevlânâ’yı gördü. Bu hâle gözleriyle şâhid olan tacir, o kimseyle vedâlaşıp, sür’atle Konya’ya gelip Mevlânâ’nın talebesi oldu.
Mevlânâ’nın talebelerinden biri, hac vazîfesini yapmak üzere Hicaz’a gitti. O Hicaz’da iken, evinde hanımı, Arefe gecesi bir tepsi helva yapıp, Mevlânâ’nın talebelerine gönderdi. Mevlânâ, helvayı kabûl edip, orada bulunan bütün talebelerine bizzat kendi eliyle taksim etti. Herkes hissesine düşeni aldığı hâlde, tepsiden hiçbir şey eksilmedi. Alanlar tekrar aldılar, doyuncaya kadar yediler, yine eksilmedi. Bunun üzerine helva dolu tepsiyi Mevlânâ mübârek eline alıp; “Bu tepsiyi sahibine, göndereyim” diyerek dışarı çıktı. İçeri girdiğinde, elinde tepsi yoktu. Ertesi gün helvayı getiren hanım, tepsisini medresenin mutfağında arattıysa da bulamadı. Mevlânâ’yı da bunun için rahatsız etmedi. Aradan günler geçti, hacca gidenler dönmeye başladılar. Bu hanımın da beyi Kâ’be’den dönüp Konya’ya geldiğinde, o tepsi, eşyalarının arasından çıktı. Kadın tepsiyi görür görmez tanıyıp, hayretinden dona kaldı. Beyine; “Ben Arefe gecesi bu tepsi ile helva yapıp Mevlânâ’nın talebelerinin yemesi için göndermiştim. Tepsiyi ertesi günü çok arattığım hâlde bulamadım. Nasıl oldu da bu tepsi senin eline geçti?” deyince, şaşırma sırası hacıya geldi. O da; “Arefe gecesi hacı arkadaşlarımla oturup sohbet ediyorduk. Bir ara çadırın kapısından bir el bu tepsiyi uzattı. Biz de tepsiyi aldık, elin sahibini araştırmak da aklımıza gelmedi. Helvayı yedikten sonra tepsiyi tanıdım. Kimseye vermeyip eşyaların arasına koydum. Başka bir bildiğim yok” dedi. Bunun Mevlânâ’nın bir kerâmeti olduğunu anlayınca, ona olan bağlılıkları daha da arttı.
Mevlânâ’nın Emîr isminde bir talebesi hacca gitti. Hicaz’da her gittiği yerde Mevlânâ ile karşılaştı. Kendisine çeşitli zamanlarda yardımda bulundu. Mekke-i mükerremede, Kâ’be-i muazzamada, Medîne-i münevverede, Minâ’da, Arafat meydanında, ziyâret yerlerinde, velhâsıl her tarafta göründü, müşküllerini halletti. Nihâyet hac vazîfesi bitince Konya’ya döndü. Mevlânâ’yı ziyâret etti. Hacı daha söze başlamadan Mevlânâ hacıya: “Ey Emîr! Allahü teâlânın çok sevdiği kulları olan velîler, cenâb-ı Hakkın kudret deryasında bir balık gibidirler, istedikleri zaman, istedikleri yere giderler. Kendisini sevenler ve talebeleri yardım talebinde bulunurlarsa, onların imdatlarına yetişirler, onları o müşkülden kurtarırlar. Sen Hicaz’a giderken, bize gelip izin istedin ve himmet rica ettin. Biz de sana her tarafta görünerek yardımda bulunduk” buyurdu.
Mevlânâ’yı sevenlerden bir kimse, Mısır’a ticâret yapmak için gitmeye hazırlandı. Akrabası gitmemesi için çok zorladı ise de, onları dinlemedi ve kararından vazgeçmedi. Bunun üzerine yakınları, durumu Mevlânâ’ya bildirip, gitmemesi için tenbîh etmesini istirhâm ettiler. Mevlânâ da, gitme dediyse de, o kimse dinlemeyip gizlice yola çıktı. Gemi ile yolculuk yaparken, bir küffâr gemisi bu gencin bulunduğu gemiye saldırdı. Birçok kimse ile beraber, bu genci de esîr aldılar. Memleketlerine götürüp çeşitli yerlerde çalıştırdılar. Genç, başına gelen felâketlerin sebeblerini, Allahü teâlânın sevdiği bir kulun sözünü dinlememekten olduğunu anlayıp, çok pişman olup, çok tövbe ve istiğfar etti. Bu şekilde kırk gün devam etti. Ertesi gün rü’yâsında Mevlânâ’yı gördü. Ona; “Yarın senden ba’zı şeyler soracaklar. Ne sorarlarsa, biliyorum, de” diye tenbihte bulundu. Bir hastalık ile ilgili ilâç ta’rîf etti. Genç uyandığında sevince gark olup, sabahı iple çekti. Sabahleyin yanına gelenler kendisine; “Doktorlukla ilgili bir bilgin var mı?” diye sordular. Genç de; “Var” deyince, genci alıp o yerin hükümdârına götürdüler. Meğer o yerin hükümdârı hasta imiş. Hiçbir doktor derdine çâre bulamamış, hükümdâr da hastalıktan kurtulamamış. Bu genç, hasta hükümdârı görüp; “Bana, şu şu meyvelerden şu kadar, şu şu otlardan şu kadar getirin” dedi. Kısa zamanda bulup getirdiler. Genç, hepsini güzelce öğütüp karıştırdı ve macun hâline getirerek hastaya yedirdi. Hasta, Allahü teâlânın izniyle bir anda şifâ buldu. Hükümdâr bu hastalıktan ümidini kesmiş iken, birden şifâya kavuşunca, gence; “Bir muradın varsa söyle, yerine getireyim. Mal, mülk istersen seni zengin edelim” diye ısrarla sorunca, genç; “Ben, hiçbir şey bilmeyen bir kimseyim. Ailemden ve hocamdan izinsiz para kazanmak için evden çıktım. Beni yolda esîr alıp, buralara getirdiler. Esîr olunca, başıma gelen bu musibetin sebebini anlayıp, çok tövbe ettim ve hocam Mevlânâ hazretlerinden ma’nen af diledim. Kendisini, kurtulmam için Allahü teâlâya vesile eyledim. Bu akşam hocam Mevlânâ, bana bu size yaptığım şeyleri ta’rîf eyledi. Ben de aynen yaptım. Gördüğünüz gibi, bütün bunlar, hocamın himmeti ve bereketiyle oldu” dedi. Hükümdâr olanları dinleyince, Mevlânâ’nın büyük bir velî olduğunu anladı. Bu genci serbest bıraktı. Çok para vererek zengin eyleyip, memleketine gönderdi. Mevlânâ’ya da pekçok hediyeler gönderdi.
Mevlânâ, talebeleriyle beraber bir da’vete gidiyordu. Yolda bir cellâda rastladılar. Mevlânâ, cellâda o kadar iltifât etti ki, talebeler dahî şaşırdı. Cellâdın yanından ayrıldıklarında, talebeler; “Efendim! Bu kimse insanların ölümüne sebeb olan bir kimsedir. Onunla bu kadar çok ilgilenmenize hayret ettik. Acaba hikmeti nedir?” diye suâl ettiler. Mevlânâ da; “Bu kimse, Allahü teâlânın sevdiği ve insanlar arasında gizlediği evliyâ kullarındandır. Evliyâ olduğunu kendisi dahî bilmemektedir. Benim ona iltifât etmemin sebebi budur” diye cevap verdi. Talebeler, cellâda gidip durumu bildirmeye izin istediler. Hocaları izin verince, cellâda mertebesini bildirdiler. O da, cenâb-ı Hakkın velî kullarından olduğunu öğrenince, derecesiz memnun oldu. Şükür secdesine kapandı. Sonra Mevlânâ’ya gidip elini öptü ve talebeleri arasına katıldı. Mevlânâ da ona, velîlere mahsûs olan bütün gizli sırları bildirdi.
Moğolların Anadolu umûmî vâlisi Baycu Noyan Hân, Konya’yı muhasara etti. Konyalılar gayet sıkıntılı ve ızdıraplı günler yaşadı. Muhasaranın kaldırılması için Mevlânâ hazretlerinin huzûruna çıkıp; “Efendim! Bize merhamet ediniz. Baycu Noyan, bildiğiniz gibi Konya’yı muhasara etti. Çoluk- çocuğumuzla gayet sıkıntıya düştük. Korku içinde yaşıyoruz. Şayet bize yardım etmezseniz, sonumuz felâket olur. Çünkü Baycu Noyan, hangi şehri fethettiyse halkı kılıçtan geçirip, mallarını yağmaladı. Bu işe bir tedbir istirhâm ediyoruz” dediler. Mevlânâ; “Siz Allahü teâlâya tevekkül edin. Doğru bir i’tikâd ile cenâb-ı Hakkın evliyâsını vesile ederek duâ edin. İnşâallah sıkıntınız def olur” buyurdu. Sonra şehirden dışarı çıkıp meydanın ortasında durdu. Kıbleye dönerek namaz kılmaya başladı. Meydanda binlerce Moğol askeri vardı. Baycu Noyan’a kocaman bir çadır kurmuşlardı. Askerler hemen komutanlarına koşup; “Şehirden yaşlı bir kimse çıktı. Mavi kaftanlı, gri sarıklı, heybetli bir kimse...” Meydanda namaz kılmaya başladı. Ne bir korku, ne bir heyecanı var. Askerlerden hiçbiri yanına yaklaşmaya cesâret edemiyor...” dediler. Baycu Noyan, askerlerine; “Ok yağmuruna tutarak derhal öldürün!” dedi. Bu emir üzerine, okçular ellerini sadaklarına atmak için davrandıklarında, herbirinin kolları yerinden kalkmaz hâle geldi. Hiçbirisi ok atamıyorlardı. Bu durumu gören Baycu Noyan, süvarilere; “Atlara binip kılıçla üzerine saldırın!” emrini verdi. Süvariler hemen ata binip sürmek istediler, fakat atların ayakları toprağa battı. Hiçbir at, üzerindeki askeri çekemez hâle geldi. Bunu da hayretle gören Baycu Noyan’ın canı sıkıldı. Kendisi okunu çekip yayını gerdi. Nişan alarak Mevlânâ’ya fırlattı. Attığı üç ok da hedefe değil, Baycu’nun önüne düştü. Bu hâli de gören Vâli Noyan, iyice öfkelenip atını getirmelerini emretti. Atâ bindiyse de, atı bir türlü hareket ettiremedi. Hiddeti ziyâdeleşen Baycu, attan inip yaya olarak hücum etmek istedi. Fakat ayakları tutulup yüzüstü yere düştü. Yüzü yaralanan Baycu, ne yapacağını şaşırdı. Bu olanları şehirden ta’kib eden halk, hayretten hayrete düştüler, hep bir ağızdan tekbîr getirdiler. Nihâyet Baycu Noyan hiçbir şey yapmaya kadir olamıyacağını ve Mevlânâ karşısında acizliğini anlayınca; “Bu kimse, şimdiye kadar karşılaştığım insanların hiçbirine benzemiyor. Bunun, Allahü teâlânın himâyesi altında olan kimselerden olduğu anlaşılıyor. Bu kadar askerî gücümle, değil kendisiyle mücâdele etmek, üzerine doğru bir adım bile atamadık. Dolayısıyle bununla iyi geçinmekte, anlaşma yapmakta fayda vardır” diyerek, askerini toplayıp muhasaradan vaz geçti.
Asker Celâleddîn isminde bir talebesi anlatır: “Hocam Mevlânâ, beni Kayseri’de bulunan Emîr Pervane’nin vazîfesine ta’yin etti. Bir de mektûp vererek, Emîr’e vermemi tenbîh eyledi. Huzûrundan ayrılacağım sırada; “Efendim! Emîr Pervane bana birşey sorarsa ona, ne cevap vereyim?” diye suâl ettim. Cevaben; “Şayet birşey sorarsa, hiç cevap verme. Sâdece ağzını aç, gerekeni senin ağzından biz konuşuruz” buyurdu. Ben de “Peki efendim!” diyerek yola çıktım. Kayseri’ye ulaşıp, emânet mektûbu yerine teslim ettim. Emîr, mektûbu okuduktan sonra bana dönerek; “Ey Celâleddîn! Mübârek hocamız nasıllar? Sıhhat ve âfiyetteler mi? Mübârek zamanlarını nasıl geçiriyorlar?” diye sordu. Ben de sâdece ağzımı açtım. Fakat ondan sonrasını hatırlamıyorum, kendimden geçmişim. Ayıldığımda, Emîr Pervane ve talebelerinin ağladıklarını gördüm ve; “Mevlânâ hazretlerinden uzak kalmak, hizmetiyle şereflenememek ne kötü, yazıklar olsun bize” dediklerini işittim. Sonra Emîr Pervane bana; “Ey Celâleddîn! Seninle daha önce de konuşurduk, fakat bugünkü gibi sözlerinin te’sîr ettiğini hiç hatırlamıyorum. Bugün sözlerinde müthiş bir farklılık, kalblere işleyen bir kuvvet var. Acaba sebebi nedir?” diye sordu. Ben de durumu anlattım. Her biri daha çok hayret ederek; “Allah! Allah! Kendisi Konya’da olduğu hâlde, burada talebesinin ağzı ile konuşuyor. Rabbimizin böyle sevdiği bir kulunu, bizim gibi yarım akıllı kimseler anlıyabilirler mi? Onun üstünlüğünü ta’rîf edebilirler mi?” dediler.
Mevlânâ hazretlerinin hasta kalblere şifâ olan kıymetli sözlerinden ba’zıları şunlardır:
Buyurdu ki: “Ey bizi sevenler! Sevgili Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) gittiği Ehl-i sünnet yolundan yürüyüp, bu yolu ihyâ etmelidir. Allahü teâlânın sevdiği ameller, ibâdetler ile, helâl yollardan çoluk-çocuğunun ihtiyâçlarını kazanarak, râzı olunan kullar zümresine dâhil olmalıdır. Hep helâli istemeli, helâlinden yiyip, helâlinden içmeli ve helâlinden giymelidir. Söylediklerimiz, dinlediklerimiz, düşündüklerimiz hep helâl olmalı. Her hareketimizi Peygamber efendimizin hâl ve hareketlerine uydurmalıyız. Herkes, bir san’ata sahip olmalı ve din ilimlerini iyi öğrenmelidir. Talebelerimden bunu husûsen istiyorum. Bizim yolumuzda olanlara, kıyâmet günü yardımcı olur, yüzlerinin ak olmasına çalışırız. Ancak, edebe riâyet etmeyenler ve Ehl-i sünnet yoluna muhalefet edenler, kıyâmet günü bizi göremiyeceklerdir.”
Birbirleriyle dargın olan iki kimseyi huzûruna getirdiklerinde, onlara barışmaları için buyurdu ki: “Allahü teâlâ, ba’zı insanları su gibi latîf, mütevâzi, dâima aşağıya akıcı ve yumuşak huylu, ba’zılarını da toprak, taş gibi sert mizaçlı yarattı. Su, toprağa karışır, meyvelerin büyümesini, canlıların içerek hayatlarının devam etmesini sağlar. O sulardan rûhlara ve bedenlere gıda te’min edilip, menfaat sağlanır. Su toprağa gitmese, topraktan ve sudan lâyıkıyla istifâde edilmez. Ey Nûreddîn! Bu arkadaşın toprak hükmünde olup, yerinden kalkmaz ve barışmaz ise, sen su gibi tevâzu üzere olup, anlaş. Herkes bilir ki, iki küs olan kimseden hangisi öbüründen önce davranırsa, Cennete ötekinden önce girecektir. Daha çok sevâb kazanacaktır. Dolayısiyle, bu barışdan her ikiniz de istifâde etmiş olacaksınız.” Bunu dinleyen iki küs kimse, daha çok sevâb kazanmak gayretiyle hemen barıştılar.
Bir kimse, geçim darlığından şikâyette bulundu. Bunun üzerine Mevlânâ hazretleri o kimseye; “Eğer sana, a’zâlarından birini kesip, yerine bin altın verelim deseler râzı olur musun?” diye sordu. O da; “Hayır, râzı olmam” diye cevap verdi. Bunun üzerine Mevlânâ hazretleri de buyurdu ki: “Ey kardeşim! Madem ki râzı olmazsın, niçin geçim sıkıntısından şikâyette bulunursun? Fakirim diyorsun, bu kadar altından daha kıymetli a’zâların var iken, vücûdun sıhhatte ve afiyette iken, niçin bunları sana bedavadan ihsân eden Allahü teâlâya şükretmiyorsun? Allahü teâlâ; “Eğer kulum elindeki ni’metlerin şükrünü eda ederse, ben o ni’meti daha arttırırım” buyurdu.
Mevlânâ hazretleri bütün işleri ihlâs ile, Allahü teâlânın rızâsı için yapmak lâzım olduğunu, bir misâl ile şöyle izah ettiler: “Nişâbûrlu bir ilim talebesi ile bir tüccâr yol arkadaşı olurlar. Talebenin, çok fakir olduğu için giyecek bir ayakkabısı yoktur. Bu sebeble talebe, yalın ayak yoluna devam ederken, tüccâr ona bir çift ayakkabı verir. Yolda yürürken tüccâr, talebeye ikide bir; “Ey talebe! Yolun düzgün yerinden yürü... Sivri taşlara basma... Ayaklarını sürüme... Dikenli yerlerden gitme... Ayakkabıyı eskitme...” diyerek talebeyi usandırır. Sonunda talebe dayanamayıp ayakkabıları çıkarır. Tüccârın önüne bırakır ve; “Ben senelerce yalın ayak seyahat ederim. Kimse bana bunun için bir şart koşmuyordu. Şimdi verdiğin bu ayakkabılar için sana mahkûm olamam” der. İşte burada olduğu gibi, yapılan hayır-hasenât karşılıksız olmalı Allahü teâlânın rızâsı için yapılmalıdır. Ancak böyle olursa makbûl olur.”

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
23 min
Osmanlılar zamanında İstanbul’da yetişen evliyânın büyüklerinden. İsmi Mûsâ olup, Merkez Muslihuddîn lakabıyla meşhûr oldu. Denizli’nin Sarhanlı köyünde, 868 (m. 1463) senesinde doğdu, İstanbul’da Molla Hızırbey oğlu Ahmed Paşa’dan okurken, Halvetî tarikatına mensûp olan Sünbül Sinân hazretlerinin yanında yetişti. Önce Koğacı tekkesinde, sonra Eyüb’de Şah Sultan tekkesinde iken, Sultan Süleymân’ın Topkapı dışında vâlidesi nâmına yaptırdığı tekkede yerleşti. Sünbül Efendi 936 (m. 1529)’da vefât edince, onun Koca Mustafa Paşa’daki tekkesine geçti. 959 (m. 1552) senesinde vefât etti.
Merkez Efendi, küçük yaşlarda ilim öğrenmeğe başladı. Kuvvetli bir zekâsı ve ilim öğrenmeye aşırı bir hevesi vardı, önce kendi memleketinde, sonra Bursa’da ve İstanbul’daki medreselerde tahsil yaparak; tefsîr, hadîs, fıkıh ve tıb ilminde yetişti. Kâdı Beydâvî tefsîrinin büyük bir kısmını ezberledi. Medrese tahsiline devam ettiği sıralarda tekkelere gidip, oradaki âlimlerin sohbetlerine de katılırdı. Onların feyz ve bereketlerine kavuştukça, rûhunda bir rahatlama, nefsinde bir ezilme olduğunu görerek sevinirdi. Otuz yaşına geldiğinde, medrese tahsilini bitirdi. Çevresinde sayılan bir alim oldu. Onun ilimdeki yüksekliğini, zamanının âlimleri tasdik ettiler. Nitekim, Şeyhülislâm Ebüssü’ûd Efendi’nin hürmet ve muhabbetini kazandı.
Merkez Efendi, Koca Mustafa Paşa’daki bir tekkede Şeyhlik yapan Sünbül Sinân hazretlerinin şöhretini işitti. Fakat ba’zı kimselerin onun hakkında yaptıkları dedikodular sebebiyle, bir türlü gidip sohbetine katılamamıştı. Birgün rü’yâsında Sünbül Efendi’nin, kendi evine geldiğini gördü. Sünbül Efendi’yi içeri koymamak için hanımı ile kapının arkasına pekçok eşya dayadılar ve üzerine de oturdular. Fakat Sünbül Efendi kapıyı zorlayınca, kapı arkasına kadar açıldı ve arkasındakiler yere yuvarlandılar. Bu sırada uyanan Merkez Efendi, yaptığı hatâyı anladı ve sabahleyin Sünbül Sinân hazretlerinin huzûruna gitmeye karar verdi. Sabahleyin Sünbül Sinân’ın câmiine gidip va’z ettiği kürsînin arkasına o görmeden oturdu. Sünbül Sinân, va’z esnasında Tâhâ sûresinin ba’zı âyet-i kerîmelerini tefsîre başladı. Tefsîrden sonra; “Ey cemâat! Bu tefsîrimi siz anladınız. Hattâ Merkez Efendi de anladı” buyurdu. Sonra aynı âyet-i kerîmeleri daha yüksek ma’nâlar vererek tefsîr ettikten sonra tekrar, “Ey cemâat’ Bu tefsîrimi siz anlamadınız, Merkez Efendi de anlamadı” buyurdu. Merkez Efendi, hakîkaten bu anlatılanlardan birşey anlamamıştı. Sünbül Sinân hazretleri, o gün Tâhâ sûresini yedi türlü tefsîr etti. Merkez Efendi’nin kürsî arkasında olduğunu, zâhiren görmediği hâlde anlamıştı.
Va’z bitti, namaz kılındı, herkes câmiden çıktı. Sâdece Sünbül Efendi kalınca, Merkez Efendi onun huzûruna varıp elini öptükten sonra af diledi. Sünbül Efendi de: “Ey Muslihuddîn Mûsâ Efendi! Biz seni genç ve kuvvetli bir kimse sanırdık. Meğer sen de hanımın da çok yaşlanmışsınız. Akşam bizi kapıdan içeri sokmamak için gösterdiğiniz gayrete ne dersiniz? Fakat neticede kapı açıldı ve ikinizde yere yuvarlandınız!” buyurunca, Merkez Efendi iyice şaşırdı. Pekçok özürler dileyerek ağlamaya başladı, af edilmesi ve talebeliğe kabûl edilmesi için istekte bulundu. Sünbül Efendi, onu kabûl ettiğini, dergâhta hizmete başlamasını söyledikten sonra; “Artık Allahü teâlânın zâtı ve sıfatları hakkında ma’rifet sahibi olmak zamanıdır” buyurdu.
Bundan sonra Merkez Efendi hergün Sünbül Sinân’ın dergâhına gelip, ondan ders almağa ve hizmete başladı. Sünbül Efendi’nin sohbetleri ile pişerek, teveccühleri bereketiyle ma’nevî dereceleri kat etti. Pek zekî olan Merkez Efendi, hocasının terbiyesi altında riyâzet ve mücâhedeler yaparak, ya’nî nefsinin istediklerini yapmayıp, istemediklerini yapmak sûretiyle, kısa zamanda tasavvufta yüksek derecelerin sahibi oldu. Hocasının kendisine icâzet (diploma) verdiği sıralarda, Aksaray’da Kovacı Dede dergâhına hoca olarak ta’yin edildi. Kısa sürede, dergâh talebelerle dolup taştı. Merkez Efendi’nin nâmı her tarafa yayıldı. Merkez Efendi, hocası Sünbül Sinân’ın kızı Rahime Hâtun ile evlenmek isteği olduğunu bildirince, Sünbül Efendi; “Bir deve yükü altın getirebilirseniz kızımızı veririz” dedi. Merkez Efendi, bir devenin üzerine iki çuval toprak doldurdu. Devenin yularını çekerek Sünbül Efendi’nin kapısına getirdi. Çuvalları kapıda boşalttığında, çuvaldan toprak yerine çil çil altınlar döküldü. Sünbül Efendi ve çocukları, altınlara dönüp bakmadılar bile. Fakat hocası Merkez Efendi’ye; “Ey Mûsâ Efendi! Maksadımız altın değildi. Evdekilerin de derecenin yüksekliğini anlamalarıydı, imtihanı kazandın” buyurdu. Sünbül Efendi, çok sevdiği kızı Rahime Hâtun’u, yine çok sevdiği talebesi Merkez Efendi’ye nikâh etti ve evlendirdi.
Düğünden birkaç gün sonra, Sünbül Efendi, kızı Rahime Hâtun’un evine gitti. Evde kızı yemek yapıyordu. Fakat ocakta, odun yerine parmaklarından çıkan alevle yemeğini pişiriyordu. Kızının bu hâlini hayretle gören Sünbül Efendi; “Rahimecik ne yapıyordun?” diye sorunca, o da; “Talebelere çorba pişiriyordum efendim” diye cevap verdi.
Yavuz Sultan Selim Hân’ın kızı Şah Sultan, zevci Sadr-ı a’zam Lütfî Paşa ile Yanya’dan İstanbul’a gelirken, yolda eşkiyanın baskınına uğradı. Bu kötü durumdan nasıl kurtulacaklarını düşünürlerken, o anda Allahü teâlânın izni ile, zamanın evliyâsından Merkez Efendi orada görünüverdi. Önceden orada olmadığı hâlde, bir anda karşılarına dikilen Merkez Efendi’yi gören eşkiyalar, şaşkına döndüler. Eşkiya reîsi, Merkez Efendi’nin heybeti karşısında selâmeti kaçmakta bulunca, diğerleri de kaçarak orayı terkettiler. Eşkiyanın orayı terk etmesiyle, Merkez Efendi de bir anda oradan kayboldu. Bu hâli hayretle seyreden Lütfî Paşa ve zevcesi Şah Sultan, Merkez Efendi’yi tanımışlardı. Şah Sultan, Merkez Efendi’nin bu kerâmetinden dolayı, İstanbul’da Eyüb Bahariye’de onun adına bir câmi ve yanına medrese yaptırdı. Merkez Efendi’yi buraya ta’yin ettiler. Bir müddet orada talebe yetiştiren Merkez Efendi’ye Kanunî Sultan Süleymân Hân, Topkapı surlarının dışında yaptırdığı tekkede vazîfe verdi. Orada talebe yetiştiren Merkez Efendi, Kanunî Sultan Süleymân Hân’ın annesinin isteği ve Sünbül Efendi’nin tenbîhi üzerine Manisa’ya gitti. Vâlide Sultan’ın Manisa’da yaptırdığı imâretin yanındaki dergâhta hocalık yaptı. Tıb bilgisi kuvvetli olan Merkez Efendi, Manisa’da bulunduğu sırada kırkbir çeşit baharattan meydana gelen bir macun yaptı. Bu macunu hastalar yiyerek şifâ bulurdu, ilkbaharda yetişen çiçeklerden de istifâde edilerek yapılan bu macunu almak için, çevre kasabalardan gelirlerdi. Mesîr macunu diye şöhret bulan bu macun, şimdi dahî yapılmaktadır.
Merkez Efendi, talebelerini iyi yetiştirmek için çok gayret gösterirdi. Onlara hem zâhirî ilimleri öğretir, hem de tasavvufta yükseltmek için, bâtın, kalb ilimlerini öğretirdi. Onların nefslerini terbiye etmek için riyâzet ve mücâhedeler yaptırırdı. Çocuklara karşı çok şefkatli idi. Cebinde şeker, yemiş gibi şeyler bulundurur, çocukları gördüğü yerde dağıtarak onları sevindirirdi. Çocuklara buyururdu ki; “Benim için hayr duâ ediniz. Siz günahsız ma’sûmsunuz. Sizin duâlarınızı Cenâb-ı Hak da kabûl eder. Bu yüzü kara, sakalı ak ihtiyâr için duâ ediniz ki, kıyâmette yüzü ak olsun.” Çocuklar duâ edince de; “Yâ Rabbî! Bu ma’sumların duâlarını red eyleme” diye Allahü teâlâya yalvarırdı. Bütün hayvanlara karşı da çok merhametli idi. Merkebe suyunu verir, tavuklara yem atardı.
Merkez Efendi, bülûğ çağına geldiği günden, ömrünün sonuna kadar, hiç cemâatsiz namaz kılmamışlar. Eğer öğle ve yatsı namazlarında cemâate yetişememiş ise, namazını kılmış olanlardan birkaç kimseye; “Hayâtımda hiç cemâatsiz farz namaz kılmadım, İmâm olayım da sizlerle namaz kılalım. Aynı namazı tekrar kılmanın zararı olmaz. Sonra kıldığınız nafile olmuş olur” buyururdu.
Bir tarafa giderken, yolda bir çiftçiyi tarlasında çalışırken görse, yanına varır ve; “Îmânı bilir misin? Namazın farzları hakkında ma’lûmâtın var mı?” der, bilmiyorsa anlatır. “Mü’min ile kâfiri ayıran fark, namazdır” hadîs-i şerîfini naklederdi. Hayvanlara merhamet etmesini, götürebilecekleri kadar yük yüklemesini, onları aç bırakmamasını da tenbîh ederdi. İşe başlarken; “Yâ Rabbî! Bütün müslümanlara faydalı olmak, çocuklarıma helâlinden rızk kazanmak için çalışıyorum” diye niyet etmesini, böyle niyet ederse, her adımına sevâb verileceğini ve günahlarının affolunacağını, yetiştirdiği mahsûlün herbir tanesinin boşa gitmiyeceğini, hepsinin fayda sağlayacağını ve mahsûlün uşrunu vermenin farz olduğunu anlatırdı. Bu şekilde, gördüğü insanlara mesleğiyle ilgili nasihatler ederdi.
İnsanlara va’z ve nasihat verirken gözlerini kapayarak anlatırdı. Fakat orada olanları kalb gözü ile görürdü. Merkez Efendi Balıkesir’e gittiğinde, bir Cum’a günü namazdan sonra kursîye çıkıp va’z etti. Halk, Merkez Efendi’yi tammadıkları için, pek iltifât etmediler. Va’zı dinlemeyip, teker teker câmiden çıkarak gittiler. Ve birbirlerine; “Halvetî yolunun büyüklerindenmiş” diyorlardı. Herkes çıktıktan sonra, müezzin efendi elinde kapının anahtarı olduğu hâlde kürsînin yanına varıp, gözü kapalı olarak konuşan Merkez Efendi’ye; “Hoca efendi! Giderken câmiyi açık bırakma. Anahtarları buraya bırakıyorum. Çıkarken kitlemeyi unutma!” dedi. Merkez Efendi gözünü açmadan; “Müezzin efendi, sen de işine gidebilirsin. Bizim sohbetimizi siz dinlemiyorsunuz, fakat melâike-i Kirâm dinlemektedirler” buyurdu ve va’zına devam etti. Biraz sonra câmiden gidenlerin hepsi geriye döndüler. O kadar çok insan toplandı ki, cemâati câmi almaz oldu.
Mısır defterdarlığından emekliye ayrılan Dehânî-zâde’nin babası Kâtip Mehmed Çelebi anlattı: “Sünbül Sinân Efendi benim hocam idi. O vefât ettikten sonra üç sene, halîfesi olan Merkez Efendi’ye hiç gitmemiştim. Bir gece rü’yâmda hocam Sünbül Efendi’yi gördüm. Buyurdu ki: “Mehmed Efendi! Niçin gaflet edip Merkez Efendi’ye teslim olmazsın? O benden daha üstündür. Hemen var, eksik kalan eğitimini tamamla!” Sabahleyin Merkez Efendi’nin huzûruna gittim. Beni görünce; “Ismarlamayınca gelmezsin. Fakat benden üstündür deyince gelirsin. Hâlbuki hocamızın benden üstündür demesinin sebebi, senin hakkımdaki kötü zannını bertaraf etmek içindir. Yoksa kıyâmet gününde yüksek hocamızın sancağı altında haşrolmayı ümîd ederiz” dedi. Şaşırdım kaldım ve tövbe edip talebesi oldum.”
Merkez Efendi Manisa’da iken, Hocası Sünbül Sinân hazretleri 936 (m. 1529)’da hastalandı. Vefâtından önce talebeleri; “Efendim! Sizden sonra acaba kime tâbi olalım?” diye sordular. Onlara; “Taşradan ilk gelecek olan dostumuz yerimize geçecek” buyurdu. Sünbül Sinân’ın vefâtından sonra, talebeler, merakla taşradan gelecek olan dostu beklediler. Bu sırada Manisa’da bulunan Merkez Efendi’nin gönlüne bir kor düşüp yollara düştü. Hocasının vefâtından on gün sonra İstanbul’a geldi. Sünbül Sinân’ın çok sevdiği talebelerinden Ya’kûb Germiyanoğlu, Sünbül Efendi’nin yerine geçmiş, talebeleri okutmağa başlamıştı. Merkez Efendi, hocasının Koca Mustafa Paşa’daki dergâhına gitti. Dergâhta bulunan yeni talebeler Merkez Efendi’yi tanımıyorlardı. Ya’kûb Germiyanoğlu, Merkez Efendi’yi kendi odasına da’vet etti. O gece Ya’kûb Efendi, Sünbül Efendi’nin yerine kimin geçmesi lâzım geldiğini anlamak için istihâre namazı kılıp duâ etti. O gece rü’yâsında, büyük bir meydana kalabalık bir meclis kurulmuş, Peygamber efendimiz de ( aleyhisselâm ) hazır bulunmaktaydı. Sevgili Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) karşılarında bir kürsî vardı. Kürsînin üzerinde de Merkez Efendi oturmakta ve “Tîn” sûresinin tefsîrini yapmaktaydı. Tefsîri yaparken, başındaki sarığın ba’zan yeşil, ba’zan siyah olduğunu gördü. Yanındakilere bunun ma’nâsını sorduğunda; “Yeşil renk, dînin zâhirî ilimlerinde, siyah renk de dînin bâtınî ilimlerinde kemâl mertebesindeki olgunluğa işârettir” cevâbını verdiler. Ertesi gün Ya’kûb Germiyanoğlu, talebeleri toplayarak rü’yâsını olduğu gibi anlatınca, hepsi Merkez Efendi’ye tâbi olup, hocaları Sünbül Sinân hazretlerinin halîfesi kabûl ettiler. O günden sonra, talebeleri Merkez Efendi yetiştirmeğe başladı.
Merkez Efendi birgün dergâhın bahçesinde namaz kılarken, secdeye vardığı bir sırada, yerden bir ses işitti. Diyordu ki: “Ey Merkez Efendi! Yedi senedir yeryüzüne çıkmak için emrini bekliyorum. Beni bu hapishâneden kurtar. Zîrâ Allahü teâlâ, beni sıtma hastalığına şifâ olarak yarattı.” Merkez Efendi namazdan sonra talebelerine; “Burayı kazınız. Sıtmalılara şifâ olacak bir su çıkacak” buyurdu. Kazdılar, kırmızımtırak bir su çıktı. Kuyu hâline getirdiler. Niyet kuyusu ismi verilen bu kuyudan, sıtma hastaları su alır içerlerdi. Bu suyu içen hastalar, Allahü teâlânın izniyle şifâ bulurlardı.
Merkez Efendi, senelerce o dergâhta talebelere ders vererek, onlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirdi. Zaman zaman İstanbul’un çeşitli câmilerinde halka va’z ve nasihatlerde bulundu. Onun va’zında câmiler dolar taşar, oturulacak yer kalmazdı.
Merkez Efendi’nin ömrü, hep ibâdet etmekle, insanlara hakkı, doğruyu anlatmakla, Ehl-i sünnet i’tikâdını yaymakla, hayr ve hasenat yapmakta halka ön ayak olmakla, fakir ve zayıfları himâye etmekle geçti. 959 (m. 1551) senesi Rebî’ul-âhır ayının onyedisine rastlıyan Perşembe günü, talebelerine son vasıyyetini yaptıktan sonra, kelime-i şehâdet getirerek vefât etti. Cenâzesini Şeyhülislâm Ebüssü’ûd Efendi yıkadı. Cum’a günü Fâtih Câmiinde, misli görülmemiş bir kalabalık toplandı. Ebüssü’ûd Efendi cenâze namazını kıldırdı. “Dünyâda bu kimseyi riyasız olarak görmüştük” dedi. Sonra, kabrine götürülmek üzere omuzlarda taşınmağa başlandı. Herkes, bu âlim ve velîye hizmet edip, âhırette şefaatine kavuşmak aşkıyle tabutu taşımak için birbirleriyle yarış ediyorlardı. Öyle ki, ba’zan kalabalıktan sıkışan, güç durumlara düşenler bile oluyordu. Kalabalığın çok olması sebebiyle, uzun bir sürede, Topkapı surlarının dışında Kanunî Sultan Süleymân Hân’ın vâlidesi nâmına yaptırdığı tekkedeki kabrine Ebüssüûd Efendi’nin bizzat kendi eliyle defni yapıldı.

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
21 min
Osmanlılar zamanında İstanbul’da yetişen evliyânın büyüklerinden. İsmi Mûsâ olup, Merkez Muslihuddîn lakabıyla meşhûr oldu. Denizli’nin Sarhanlı köyünde, 868 (m. 1463) senesinde doğdu, İstanbul’da Molla Hızırbey oğlu Ahmed Paşa’dan okurken, Halvetî tarikatına mensûp olan Sünbül Sinân hazretlerinin yanında yetişti. Önce Koğacı tekkesinde, sonra Eyüb’de Şah Sultan tekkesinde iken, Sultan Süleymân’ın Topkapı dışında vâlidesi nâmına yaptırdığı tekkede yerleşti. Sünbül Efendi 936 (m. 1529)’da vefât edince, onun Koca Mustafa Paşa’daki tekkesine geçti. 959 (m. 1552) senesinde vefât etti.
Merkez Efendi, küçük yaşlarda ilim öğrenmeğe başladı. Kuvvetli bir zekâsı ve ilim öğrenmeye aşırı bir hevesi vardı, önce kendi memleketinde, sonra Bursa’da ve İstanbul’daki medreselerde tahsil yaparak; tefsîr, hadîs, fıkıh ve tıb ilminde yetişti. Kâdı Beydâvî tefsîrinin büyük bir kısmını ezberledi. Medrese tahsiline devam ettiği sıralarda tekkelere gidip, oradaki âlimlerin sohbetlerine de katılırdı. Onların feyz ve bereketlerine kavuştukça, rûhunda bir rahatlama, nefsinde bir ezilme olduğunu görerek sevinirdi. Otuz yaşına geldiğinde, medrese tahsilini bitirdi. Çevresinde sayılan bir alim oldu. Onun ilimdeki yüksekliğini, zamanının âlimleri tasdik ettiler. Nitekim, Şeyhülislâm Ebüssü’ûd Efendi’nin hürmet ve muhabbetini kazandı.
Merkez Efendi, Koca Mustafa Paşa’daki bir tekkede Şeyhlik yapan Sünbül Sinân hazretlerinin şöhretini işitti. Fakat ba’zı kimselerin onun hakkında yaptıkları dedikodular sebebiyle, bir türlü gidip sohbetine katılamamıştı. Birgün rü’yâsında Sünbül Efendi’nin, kendi evine geldiğini gördü. Sünbül Efendi’yi içeri koymamak için hanımı ile kapının arkasına pekçok eşya dayadılar ve üzerine de oturdular. Fakat Sünbül Efendi kapıyı zorlayınca, kapı arkasına kadar açıldı ve arkasındakiler yere yuvarlandılar. Bu sırada uyanan Merkez Efendi, yaptığı hatâyı anladı ve sabahleyin Sünbül Sinân hazretlerinin huzûruna gitmeye karar verdi. Sabahleyin Sünbül Sinân’ın câmiine gidip va’z ettiği kürsînin arkasına o görmeden oturdu. Sünbül Sinân, va’z esnasında Tâhâ sûresinin ba’zı âyet-i kerîmelerini tefsîre başladı. Tefsîrden sonra; “Ey cemâat! Bu tefsîrimi siz anladınız. Hattâ Merkez Efendi de anladı” buyurdu. Sonra aynı âyet-i kerîmeleri daha yüksek ma’nâlar vererek tefsîr ettikten sonra tekrar, “Ey cemâat’ Bu tefsîrimi siz anlamadınız, Merkez Efendi de anlamadı” buyurdu. Merkez Efendi, hakîkaten bu anlatılanlardan birşey anlamamıştı. Sünbül Sinân hazretleri, o gün Tâhâ sûresini yedi türlü tefsîr etti. Merkez Efendi’nin kürsî arkasında olduğunu, zâhiren görmediği hâlde anlamıştı.
Va’z bitti, namaz kılındı, herkes câmiden çıktı. Sâdece Sünbül Efendi kalınca, Merkez Efendi onun huzûruna varıp elini öptükten sonra af diledi. Sünbül Efendi de: “Ey Muslihuddîn Mûsâ Efendi! Biz seni genç ve kuvvetli bir kimse sanırdık. Meğer sen de hanımın da çok yaşlanmışsınız. Akşam bizi kapıdan içeri sokmamak için gösterdiğiniz gayrete ne dersiniz? Fakat neticede kapı açıldı ve ikinizde yere yuvarlandınız!” buyurunca, Merkez Efendi iyice şaşırdı. Pekçok özürler dileyerek ağlamaya başladı, af edilmesi ve talebeliğe kabûl edilmesi için istekte bulundu. Sünbül Efendi, onu kabûl ettiğini, dergâhta hizmete başlamasını söyledikten sonra; “Artık Allahü teâlânın zâtı ve sıfatları hakkında ma’rifet sahibi olmak zamanıdır” buyurdu.
Bundan sonra Merkez Efendi hergün Sünbül Sinân’ın dergâhına gelip, ondan ders almağa ve hizmete başladı. Sünbül Efendi’nin sohbetleri ile pişerek, teveccühleri bereketiyle ma’nevî dereceleri kat etti. Pek zekî olan Merkez Efendi, hocasının terbiyesi altında riyâzet ve mücâhedeler yaparak, ya’nî nefsinin istediklerini yapmayıp, istemediklerini yapmak sûretiyle, kısa zamanda tasavvufta yüksek derecelerin sahibi oldu. Hocasının kendisine icâzet (diploma) verdiği sıralarda, Aksaray’da Kovacı Dede dergâhına hoca olarak ta’yin edildi. Kısa sürede, dergâh talebelerle dolup taştı. Merkez Efendi’nin nâmı her tarafa yayıldı. Merkez Efendi, hocası Sünbül Sinân’ın kızı Rahime Hâtun ile evlenmek isteği olduğunu bildirince, Sünbül Efendi; “Bir deve yükü altın getirebilirseniz kızımızı veririz” dedi. Merkez Efendi, bir devenin üzerine iki çuval toprak doldurdu. Devenin yularını çekerek Sünbül Efendi’nin kapısına getirdi. Çuvalları kapıda boşalttığında, çuvaldan toprak yerine çil çil altınlar döküldü. Sünbül Efendi ve çocukları, altınlara dönüp bakmadılar bile. Fakat hocası Merkez Efendi’ye; “Ey Mûsâ Efendi! Maksadımız altın değildi. Evdekilerin de derecenin yüksekliğini anlamalarıydı, imtihanı kazandın” buyurdu. Sünbül Efendi, çok sevdiği kızı Rahime Hâtun’u, yine çok sevdiği talebesi Merkez Efendi’ye nikâh etti ve evlendirdi.
Düğünden birkaç gün sonra, Sünbül Efendi, kızı Rahime Hâtun’un evine gitti. Evde kızı yemek yapıyordu. Fakat ocakta, odun yerine parmaklarından çıkan alevle yemeğini pişiriyordu. Kızının bu hâlini hayretle gören Sünbül Efendi; “Rahimecik ne yapıyordun?” diye sorunca, o da; “Talebelere çorba pişiriyordum efendim” diye cevap verdi.
Yavuz Sultan Selim Hân’ın kızı Şah Sultan, zevci Sadr-ı a’zam Lütfî Paşa ile Yanya’dan İstanbul’a gelirken, yolda eşkiyanın baskınına uğradı. Bu kötü durumdan nasıl kurtulacaklarını düşünürlerken, o anda Allahü teâlânın izni ile, zamanın evliyâsından Merkez Efendi orada görünüverdi. Önceden orada olmadığı hâlde, bir anda karşılarına dikilen Merkez Efendi’yi gören eşkiyalar, şaşkına döndüler. Eşkiya reîsi, Merkez Efendi’nin heybeti karşısında selâmeti kaçmakta bulunca, diğerleri de kaçarak orayı terkettiler. Eşkiyanın orayı terk etmesiyle, Merkez Efendi de bir anda oradan kayboldu. Bu hâli hayretle seyreden Lütfî Paşa ve zevcesi Şah Sultan, Merkez Efendi’yi tanımışlardı. Şah Sultan, Merkez Efendi’nin bu kerâmetinden dolayı, İstanbul’da Eyüb Bahariye’de onun adına bir câmi ve yanına medrese yaptırdı. Merkez Efendi’yi buraya ta’yin ettiler. Bir müddet orada talebe yetiştiren Merkez Efendi’ye Kanunî Sultan Süleymân Hân, Topkapı surlarının dışında yaptırdığı tekkede vazîfe verdi. Orada talebe yetiştiren Merkez Efendi, Kanunî Sultan Süleymân Hân’ın annesinin isteği ve Sünbül Efendi’nin tenbîhi üzerine Manisa’ya gitti. Vâlide Sultan’ın Manisa’da yaptırdığı imâretin yanındaki dergâhta hocalık yaptı. Tıb bilgisi kuvvetli olan Merkez Efendi, Manisa’da bulunduğu sırada kırkbir çeşit baharattan meydana gelen bir macun yaptı. Bu macunu hastalar yiyerek şifâ bulurdu, ilkbaharda yetişen çiçeklerden de istifâde edilerek yapılan bu macunu almak için, çevre kasabalardan gelirlerdi. Mesîr macunu diye şöhret bulan bu macun, şimdi dahî yapılmaktadır.
Merkez Efendi, talebelerini iyi yetiştirmek için çok gayret gösterirdi. Onlara hem zâhirî ilimleri öğretir, hem de tasavvufta yükseltmek için, bâtın, kalb ilimlerini öğretirdi. Onların nefslerini terbiye etmek için riyâzet ve mücâhedeler yaptırırdı. Çocuklara karşı çok şefkatli idi. Cebinde şeker, yemiş gibi şeyler bulundurur, çocukları gördüğü yerde dağıtarak onları sevindirirdi. Çocuklara buyururdu ki; “Benim için hayr duâ ediniz. Siz günahsız ma’sûmsunuz. Sizin duâlarınızı Cenâb-ı Hak da kabûl eder. Bu yüzü kara, sakalı ak ihtiyâr için duâ ediniz ki, kıyâmette yüzü ak olsun.” Çocuklar duâ edince de; “Yâ Rabbî! Bu ma’sumların duâlarını red eyleme” diye Allahü teâlâya yalvarırdı. Bütün hayvanlara karşı da çok merhametli idi. Merkebe suyunu verir, tavuklara yem atardı.
Merkez Efendi, bülûğ çağına geldiği günden, ömrünün sonuna kadar, hiç cemâatsiz namaz kılmamışlar. Eğer öğle ve yatsı namazlarında cemâate yetişememiş ise, namazını kılmış olanlardan birkaç kimseye; “Hayâtımda hiç cemâatsiz farz namaz kılmadım, İmâm olayım da sizlerle namaz kılalım. Aynı namazı tekrar kılmanın zararı olmaz. Sonra kıldığınız nafile olmuş olur” buyururdu.
Bir tarafa giderken, yolda bir çiftçiyi tarlasında çalışırken görse, yanına varır ve; “Îmânı bilir misin? Namazın farzları hakkında ma’lûmâtın var mı?” der, bilmiyorsa anlatır. “Mü’min ile kâfiri ayıran fark, namazdır” hadîs-i şerîfini naklederdi. Hayvanlara merhamet etmesini, götürebilecekleri kadar yük yüklemesini, onları aç bırakmamasını da tenbîh ederdi. İşe başlarken; “Yâ Rabbî! Bütün müslümanlara faydalı olmak, çocuklarıma helâlinden rızk kazanmak için çalışıyorum” diye niyet etmesini, böyle niyet ederse, her adımına sevâb verileceğini ve günahlarının affolunacağını, yetiştirdiği mahsûlün herbir tanesinin boşa gitmiyeceğini, hepsinin fayda sağlayacağını ve mahsûlün uşrunu vermenin farz olduğunu anlatırdı. Bu şekilde, gördüğü insanlara mesleğiyle ilgili nasihatler ederdi.
İnsanlara va’z ve nasihat verirken gözlerini kapayarak anlatırdı. Fakat orada olanları kalb gözü ile görürdü. Merkez Efendi Balıkesir’e gittiğinde, bir Cum’a günü namazdan sonra kursîye çıkıp va’z etti. Halk, Merkez Efendi’yi tammadıkları için, pek iltifât etmediler. Va’zı dinlemeyip, teker teker câmiden çıkarak gittiler. Ve birbirlerine; “Halvetî yolunun büyüklerindenmiş” diyorlardı. Herkes çıktıktan sonra, müezzin efendi elinde kapının anahtarı olduğu hâlde kürsînin yanına varıp, gözü kapalı olarak konuşan Merkez Efendi’ye; “Hoca efendi! Giderken câmiyi açık bırakma. Anahtarları buraya bırakıyorum. Çıkarken kitlemeyi unutma!” dedi. Merkez Efendi gözünü açmadan; “Müezzin efendi, sen de işine gidebilirsin. Bizim sohbetimizi siz dinlemiyorsunuz, fakat melâike-i Kirâm dinlemektedirler” buyurdu ve va’zına devam etti. Biraz sonra câmiden gidenlerin hepsi geriye döndüler. O kadar çok insan toplandı ki, cemâati câmi almaz oldu.
Mısır defterdarlığından emekliye ayrılan Dehânî-zâde’nin babası Kâtip Mehmed Çelebi anlattı: “Sünbül Sinân Efendi benim hocam idi. O vefât ettikten sonra üç sene, halîfesi olan Merkez Efendi’ye hiç gitmemiştim. Bir gece rü’yâmda hocam Sünbül Efendi’yi gördüm. Buyurdu ki: “Mehmed Efendi! Niçin gaflet edip Merkez Efendi’ye teslim olmazsın? O benden daha üstündür. Hemen var, eksik kalan eğitimini tamamla!” Sabahleyin Merkez Efendi’nin huzûruna gittim. Beni görünce; “Ismarlamayınca gelmezsin. Fakat benden üstündür deyince gelirsin. Hâlbuki hocamızın benden üstündür demesinin sebebi, senin hakkımdaki kötü zannını bertaraf etmek içindir. Yoksa kıyâmet gününde yüksek hocamızın sancağı altında haşrolmayı ümîd ederiz” dedi. Şaşırdım kaldım ve tövbe edip talebesi oldum.”
Merkez Efendi Manisa’da iken, Hocası Sünbül Sinân hazretleri 936 (m. 1529)’da hastalandı. Vefâtından önce talebeleri; “Efendim! Sizden sonra acaba kime tâbi olalım?” diye sordular. Onlara; “Taşradan ilk gelecek olan dostumuz yerimize geçecek” buyurdu. Sünbül Sinân’ın vefâtından sonra, talebeler, merakla taşradan gelecek olan dostu beklediler. Bu sırada Manisa’da bulunan Merkez Efendi’nin gönlüne bir kor düşüp yollara düştü. Hocasının vefâtından on gün sonra İstanbul’a geldi. Sünbül Sinân’ın çok sevdiği talebelerinden Ya’kûb Germiyanoğlu, Sünbül Efendi’nin yerine geçmiş, talebeleri okutmağa başlamıştı. Merkez Efendi, hocasının Koca Mustafa Paşa’daki dergâhına gitti. Dergâhta bulunan yeni talebeler Merkez Efendi’yi tanımıyorlardı. Ya’kûb Germiyanoğlu, Merkez Efendi’yi kendi odasına da’vet etti. O gece Ya’kûb Efendi, Sünbül Efendi’nin yerine kimin geçmesi lâzım geldiğini anlamak için istihâre namazı kılıp duâ etti. O gece rü’yâsında, büyük bir meydana kalabalık bir meclis kurulmuş, Peygamber efendimiz de ( aleyhisselâm ) hazır bulunmaktaydı. Sevgili Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) karşılarında bir kürsî vardı. Kürsînin üzerinde de Merkez Efendi oturmakta ve “Tîn” sûresinin tefsîrini yapmaktaydı. Tefsîri yaparken, başındaki sarığın ba’zan yeşil, ba’zan siyah olduğunu gördü. Yanındakilere bunun ma’nâsını sorduğunda; “Yeşil renk, dînin zâhirî ilimlerinde, siyah renk de dînin bâtınî ilimlerinde kemâl mertebesindeki olgunluğa işârettir” cevâbını verdiler. Ertesi gün Ya’kûb Germiyanoğlu, talebeleri toplayarak rü’yâsını olduğu gibi anlatınca, hepsi Merkez Efendi’ye tâbi olup, hocaları Sünbül Sinân hazretlerinin halîfesi kabûl ettiler. O günden sonra, talebeleri Merkez Efendi yetiştirmeğe başladı.
Merkez Efendi birgün dergâhın bahçesinde namaz kılarken, secdeye vardığı bir sırada, yerden bir ses işitti. Diyordu ki: “Ey Merkez Efendi! Yedi senedir yeryüzüne çıkmak için emrini bekliyorum. Beni bu hapishâneden kurtar. Zîrâ Allahü teâlâ, beni sıtma hastalığına şifâ olarak yarattı.” Merkez Efendi namazdan sonra talebelerine; “Burayı kazınız. Sıtmalılara şifâ olacak bir su çıkacak” buyurdu. Kazdılar, kırmızımtırak bir su çıktı. Kuyu hâline getirdiler. Niyet kuyusu ismi verilen bu kuyudan, sıtma hastaları su alır içerlerdi. Bu suyu içen hastalar, Allahü teâlânın izniyle şifâ bulurlardı.
Merkez Efendi, senelerce o dergâhta talebelere ders vererek, onlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirdi. Zaman zaman İstanbul’un çeşitli câmilerinde halka va’z ve nasihatlerde bulundu. Onun va’zında câmiler dolar taşar, oturulacak yer kalmazdı.
Merkez Efendi’nin ömrü, hep ibâdet etmekle, insanlara hakkı, doğruyu anlatmakla, Ehl-i sünnet i’tikâdını yaymakla, hayr ve hasenat yapmakta halka ön ayak olmakla, fakir ve zayıfları himâye etmekle geçti. 959 (m. 1551) senesi Rebî’ul-âhır ayının onyedisine rastlıyan Perşembe günü, talebelerine son vasıyyetini yaptıktan sonra, kelime-i şehâdet getirerek vefât etti. Cenâzesini Şeyhülislâm Ebüssü’ûd Efendi yıkadı. Cum’a günü Fâtih Câmiinde, misli görülmemiş bir kalabalık toplandı. Ebüssü’ûd Efendi cenâze namazını kıldırdı. “Dünyâda bu kimseyi riyasız olarak görmüştük” dedi. Sonra, kabrine götürülmek üzere omuzlarda taşınmağa başlandı. Herkes, bu âlim ve velîye hizmet edip, âhırette şefaatine kavuşmak aşkıyle tabutu taşımak için birbirleriyle yarış ediyorlardı. Öyle ki, ba’zan kalabalıktan sıkışan, güç durumlara düşenler bile oluyordu. Kalabalığın çok olması sebebiyle, uzun bir sürede, Topkapı surlarının dışında Kanunî Sultan Süleymân Hân’ın vâlidesi nâmına yaptırdığı tekkedeki kabrine Ebüssüûd Efendi’nin bizzat kendi eliyle defni yapıldı.

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
25 min
Osmanlılar zamanında İstanbul’da yetişen evliyânın büyüklerinden. İsmi Mûsâ olup, Merkez Muslihuddîn lakabıyla meşhûr oldu. Denizli’nin Sarhanlı köyünde, 868 (m. 1463) senesinde doğdu, İstanbul’da Molla Hızırbey oğlu Ahmed Paşa’dan okurken, Halvetî tarikatına mensûp olan Sünbül Sinân hazretlerinin yanında yetişti. Önce Koğacı tekkesinde, sonra Eyüb’de Şah Sultan tekkesinde iken, Sultan Süleymân’ın Topkapı dışında vâlidesi nâmına yaptırdığı tekkede yerleşti. Sünbül Efendi 936 (m. 1529)’da vefât edince, onun Koca Mustafa Paşa’daki tekkesine geçti. 959 (m. 1552) senesinde vefât etti.
Merkez Efendi, küçük yaşlarda ilim öğrenmeğe başladı. Kuvvetli bir zekâsı ve ilim öğrenmeye aşırı bir hevesi vardı, önce kendi memleketinde, sonra Bursa’da ve İstanbul’daki medreselerde tahsil yaparak; tefsîr, hadîs, fıkıh ve tıb ilminde yetişti. Kâdı Beydâvî tefsîrinin büyük bir kısmını ezberledi. Medrese tahsiline devam ettiği sıralarda tekkelere gidip, oradaki âlimlerin sohbetlerine de katılırdı. Onların feyz ve bereketlerine kavuştukça, rûhunda bir rahatlama, nefsinde bir ezilme olduğunu görerek sevinirdi. Otuz yaşına geldiğinde, medrese tahsilini bitirdi. Çevresinde sayılan bir alim oldu. Onun ilimdeki yüksekliğini, zamanının âlimleri tasdik ettiler. Nitekim, Şeyhülislâm Ebüssü’ûd Efendi’nin hürmet ve muhabbetini kazandı.
Merkez Efendi, Koca Mustafa Paşa’daki bir tekkede Şeyhlik yapan Sünbül Sinân hazretlerinin şöhretini işitti. Fakat ba’zı kimselerin onun hakkında yaptıkları dedikodular sebebiyle, bir türlü gidip sohbetine katılamamıştı. Birgün rü’yâsında Sünbül Efendi’nin, kendi evine geldiğini gördü. Sünbül Efendi’yi içeri koymamak için hanımı ile kapının arkasına pekçok eşya dayadılar ve üzerine de oturdular. Fakat Sünbül Efendi kapıyı zorlayınca, kapı arkasına kadar açıldı ve arkasındakiler yere yuvarlandılar. Bu sırada uyanan Merkez Efendi, yaptığı hatâyı anladı ve sabahleyin Sünbül Sinân hazretlerinin huzûruna gitmeye karar verdi. Sabahleyin Sünbül Sinân’ın câmiine gidip va’z ettiği kürsînin arkasına o görmeden oturdu. Sünbül Sinân, va’z esnasında Tâhâ sûresinin ba’zı âyet-i kerîmelerini tefsîre başladı. Tefsîrden sonra; “Ey cemâat! Bu tefsîrimi siz anladınız. Hattâ Merkez Efendi de anladı” buyurdu. Sonra aynı âyet-i kerîmeleri daha yüksek ma’nâlar vererek tefsîr ettikten sonra tekrar, “Ey cemâat’ Bu tefsîrimi siz anlamadınız, Merkez Efendi de anlamadı” buyurdu. Merkez Efendi, hakîkaten bu anlatılanlardan birşey anlamamıştı. Sünbül Sinân hazretleri, o gün Tâhâ sûresini yedi türlü tefsîr etti. Merkez Efendi’nin kürsî arkasında olduğunu, zâhiren görmediği hâlde anlamıştı.
Va’z bitti, namaz kılındı, herkes câmiden çıktı. Sâdece Sünbül Efendi kalınca, Merkez Efendi onun huzûruna varıp elini öptükten sonra af diledi. Sünbül Efendi de: “Ey Muslihuddîn Mûsâ Efendi! Biz seni genç ve kuvvetli bir kimse sanırdık. Meğer sen de hanımın da çok yaşlanmışsınız. Akşam bizi kapıdan içeri sokmamak için gösterdiğiniz gayrete ne dersiniz? Fakat neticede kapı açıldı ve ikinizde yere yuvarlandınız!” buyurunca, Merkez Efendi iyice şaşırdı. Pekçok özürler dileyerek ağlamaya başladı, af edilmesi ve talebeliğe kabûl edilmesi için istekte bulundu. Sünbül Efendi, onu kabûl ettiğini, dergâhta hizmete başlamasını söyledikten sonra; “Artık Allahü teâlânın zâtı ve sıfatları hakkında ma’rifet sahibi olmak zamanıdır” buyurdu.
Bundan sonra Merkez Efendi hergün Sünbül Sinân’ın dergâhına gelip, ondan ders almağa ve hizmete başladı. Sünbül Efendi’nin sohbetleri ile pişerek, teveccühleri bereketiyle ma’nevî dereceleri kat etti. Pek zekî olan Merkez Efendi, hocasının terbiyesi altında riyâzet ve mücâhedeler yaparak, ya’nî nefsinin istediklerini yapmayıp, istemediklerini yapmak sûretiyle, kısa zamanda tasavvufta yüksek derecelerin sahibi oldu. Hocasının kendisine icâzet (diploma) verdiği sıralarda, Aksaray’da Kovacı Dede dergâhına hoca olarak ta’yin edildi. Kısa sürede, dergâh talebelerle dolup taştı. Merkez Efendi’nin nâmı her tarafa yayıldı. Merkez Efendi, hocası Sünbül Sinân’ın kızı Rahime Hâtun ile evlenmek isteği olduğunu bildirince, Sünbül Efendi; “Bir deve yükü altın getirebilirseniz kızımızı veririz” dedi. Merkez Efendi, bir devenin üzerine iki çuval toprak doldurdu. Devenin yularını çekerek Sünbül Efendi’nin kapısına getirdi. Çuvalları kapıda boşalttığında, çuvaldan toprak yerine çil çil altınlar döküldü. Sünbül Efendi ve çocukları, altınlara dönüp bakmadılar bile. Fakat hocası Merkez Efendi’ye; “Ey Mûsâ Efendi! Maksadımız altın değildi. Evdekilerin de derecenin yüksekliğini anlamalarıydı, imtihanı kazandın” buyurdu. Sünbül Efendi, çok sevdiği kızı Rahime Hâtun’u, yine çok sevdiği talebesi Merkez Efendi’ye nikâh etti ve evlendirdi.
Düğünden birkaç gün sonra, Sünbül Efendi, kızı Rahime Hâtun’un evine gitti. Evde kızı yemek yapıyordu. Fakat ocakta, odun yerine parmaklarından çıkan alevle yemeğini pişiriyordu. Kızının bu hâlini hayretle gören Sünbül Efendi; “Rahimecik ne yapıyordun?” diye sorunca, o da; “Talebelere çorba pişiriyordum efendim” diye cevap verdi.
Yavuz Sultan Selim Hân’ın kızı Şah Sultan, zevci Sadr-ı a’zam Lütfî Paşa ile Yanya’dan İstanbul’a gelirken, yolda eşkiyanın baskınına uğradı. Bu kötü durumdan nasıl kurtulacaklarını düşünürlerken, o anda Allahü teâlânın izni ile, zamanın evliyâsından Merkez Efendi orada görünüverdi. Önceden orada olmadığı hâlde, bir anda karşılarına dikilen Merkez Efendi’yi gören eşkiyalar, şaşkına döndüler. Eşkiya reîsi, Merkez Efendi’nin heybeti karşısında selâmeti kaçmakta bulunca, diğerleri de kaçarak orayı terkettiler. Eşkiyanın orayı terk etmesiyle, Merkez Efendi de bir anda oradan kayboldu. Bu hâli hayretle seyreden Lütfî Paşa ve zevcesi Şah Sultan, Merkez Efendi’yi tanımışlardı. Şah Sultan, Merkez Efendi’nin bu kerâmetinden dolayı, İstanbul’da Eyüb Bahariye’de onun adına bir câmi ve yanına medrese yaptırdı. Merkez Efendi’yi buraya ta’yin ettiler. Bir müddet orada talebe yetiştiren Merkez Efendi’ye Kanunî Sultan Süleymân Hân, Topkapı surlarının dışında yaptırdığı tekkede vazîfe verdi. Orada talebe yetiştiren Merkez Efendi, Kanunî Sultan Süleymân Hân’ın annesinin isteği ve Sünbül Efendi’nin tenbîhi üzerine Manisa’ya gitti. Vâlide Sultan’ın Manisa’da yaptırdığı imâretin yanındaki dergâhta hocalık yaptı. Tıb bilgisi kuvvetli olan Merkez Efendi, Manisa’da bulunduğu sırada kırkbir çeşit baharattan meydana gelen bir macun yaptı. Bu macunu hastalar yiyerek şifâ bulurdu, ilkbaharda yetişen çiçeklerden de istifâde edilerek yapılan bu macunu almak için, çevre kasabalardan gelirlerdi. Mesîr macunu diye şöhret bulan bu macun, şimdi dahî yapılmaktadır.
Merkez Efendi, talebelerini iyi yetiştirmek için çok gayret gösterirdi. Onlara hem zâhirî ilimleri öğretir, hem de tasavvufta yükseltmek için, bâtın, kalb ilimlerini öğretirdi. Onların nefslerini terbiye etmek için riyâzet ve mücâhedeler yaptırırdı. Çocuklara karşı çok şefkatli idi. Cebinde şeker, yemiş gibi şeyler bulundurur, çocukları gördüğü yerde dağıtarak onları sevindirirdi. Çocuklara buyururdu ki; “Benim için hayr duâ ediniz. Siz günahsız ma’sûmsunuz. Sizin duâlarınızı Cenâb-ı Hak da kabûl eder. Bu yüzü kara, sakalı ak ihtiyâr için duâ ediniz ki, kıyâmette yüzü ak olsun.” Çocuklar duâ edince de; “Yâ Rabbî! Bu ma’sumların duâlarını red eyleme” diye Allahü teâlâya yalvarırdı. Bütün hayvanlara karşı da çok merhametli idi. Merkebe suyunu verir, tavuklara yem atardı.
Merkez Efendi, bülûğ çağına geldiği günden, ömrünün sonuna kadar, hiç cemâatsiz namaz kılmamışlar. Eğer öğle ve yatsı namazlarında cemâate yetişememiş ise, namazını kılmış olanlardan birkaç kimseye; “Hayâtımda hiç cemâatsiz farz namaz kılmadım, İmâm olayım da sizlerle namaz kılalım. Aynı namazı tekrar kılmanın zararı olmaz. Sonra kıldığınız nafile olmuş olur” buyururdu.
Bir tarafa giderken, yolda bir çiftçiyi tarlasında çalışırken görse, yanına varır ve; “Îmânı bilir misin? Namazın farzları hakkında ma’lûmâtın var mı?” der, bilmiyorsa anlatır. “Mü’min ile kâfiri ayıran fark, namazdır” hadîs-i şerîfini naklederdi. Hayvanlara merhamet etmesini, götürebilecekleri kadar yük yüklemesini, onları aç bırakmamasını da tenbîh ederdi. İşe başlarken; “Yâ Rabbî! Bütün müslümanlara faydalı olmak, çocuklarıma helâlinden rızk kazanmak için çalışıyorum” diye niyet etmesini, böyle niyet ederse, her adımına sevâb verileceğini ve günahlarının affolunacağını, yetiştirdiği mahsûlün herbir tanesinin boşa gitmiyeceğini, hepsinin fayda sağlayacağını ve mahsûlün uşrunu vermenin farz olduğunu anlatırdı. Bu şekilde, gördüğü insanlara mesleğiyle ilgili nasihatler ederdi.
İnsanlara va’z ve nasihat verirken gözlerini kapayarak anlatırdı. Fakat orada olanları kalb gözü ile görürdü. Merkez Efendi Balıkesir’e gittiğinde, bir Cum’a günü namazdan sonra kursîye çıkıp va’z etti. Halk, Merkez Efendi’yi tammadıkları için, pek iltifât etmediler. Va’zı dinlemeyip, teker teker câmiden çıkarak gittiler. Ve birbirlerine; “Halvetî yolunun büyüklerindenmiş” diyorlardı. Herkes çıktıktan sonra, müezzin efendi elinde kapının anahtarı olduğu hâlde kürsînin yanına varıp, gözü kapalı olarak konuşan Merkez Efendi’ye; “Hoca efendi! Giderken câmiyi açık bırakma. Anahtarları buraya bırakıyorum. Çıkarken kitlemeyi unutma!” dedi. Merkez Efendi gözünü açmadan; “Müezzin efendi, sen de işine gidebilirsin. Bizim sohbetimizi siz dinlemiyorsunuz, fakat melâike-i Kirâm dinlemektedirler” buyurdu ve va’zına devam etti. Biraz sonra câmiden gidenlerin hepsi geriye döndüler. O kadar çok insan toplandı ki, cemâati câmi almaz oldu.
Mısır defterdarlığından emekliye ayrılan Dehânî-zâde’nin babası Kâtip Mehmed Çelebi anlattı: “Sünbül Sinân Efendi benim hocam idi. O vefât ettikten sonra üç sene, halîfesi olan Merkez Efendi’ye hiç gitmemiştim. Bir gece rü’yâmda hocam Sünbül Efendi’yi gördüm. Buyurdu ki: “Mehmed Efendi! Niçin gaflet edip Merkez Efendi’ye teslim olmazsın? O benden daha üstündür. Hemen var, eksik kalan eğitimini tamamla!” Sabahleyin Merkez Efendi’nin huzûruna gittim. Beni görünce; “Ismarlamayınca gelmezsin. Fakat benden üstündür deyince gelirsin. Hâlbuki hocamızın benden üstündür demesinin sebebi, senin hakkımdaki kötü zannını bertaraf etmek içindir. Yoksa kıyâmet gününde yüksek hocamızın sancağı altında haşrolmayı ümîd ederiz” dedi. Şaşırdım kaldım ve tövbe edip talebesi oldum.”
Merkez Efendi Manisa’da iken, Hocası Sünbül Sinân hazretleri 936 (m. 1529)’da hastalandı. Vefâtından önce talebeleri; “Efendim! Sizden sonra acaba kime tâbi olalım?” diye sordular. Onlara; “Taşradan ilk gelecek olan dostumuz yerimize geçecek” buyurdu. Sünbül Sinân’ın vefâtından sonra, talebeler, merakla taşradan gelecek olan dostu beklediler. Bu sırada Manisa’da bulunan Merkez Efendi’nin gönlüne bir kor düşüp yollara düştü. Hocasının vefâtından on gün sonra İstanbul’a geldi. Sünbül Sinân’ın çok sevdiği talebelerinden Ya’kûb Germiyanoğlu, Sünbül Efendi’nin yerine geçmiş, talebeleri okutmağa başlamıştı. Merkez Efendi, hocasının Koca Mustafa Paşa’daki dergâhına gitti. Dergâhta bulunan yeni talebeler Merkez Efendi’yi tanımıyorlardı. Ya’kûb Germiyanoğlu, Merkez Efendi’yi kendi odasına da’vet etti. O gece Ya’kûb Efendi, Sünbül Efendi’nin yerine kimin geçmesi lâzım geldiğini anlamak için istihâre namazı kılıp duâ etti. O gece rü’yâsında, büyük bir meydana kalabalık bir meclis kurulmuş, Peygamber efendimiz de ( aleyhisselâm ) hazır bulunmaktaydı. Sevgili Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) karşılarında bir kürsî vardı. Kürsînin üzerinde de Merkez Efendi oturmakta ve “Tîn” sûresinin tefsîrini yapmaktaydı. Tefsîri yaparken, başındaki sarığın ba’zan yeşil, ba’zan siyah olduğunu gördü. Yanındakilere bunun ma’nâsını sorduğunda; “Yeşil renk, dînin zâhirî ilimlerinde, siyah renk de dînin bâtınî ilimlerinde kemâl mertebesindeki olgunluğa işârettir” cevâbını verdiler. Ertesi gün Ya’kûb Germiyanoğlu, talebeleri toplayarak rü’yâsını olduğu gibi anlatınca, hepsi Merkez Efendi’ye tâbi olup, hocaları Sünbül Sinân hazretlerinin halîfesi kabûl ettiler. O günden sonra, talebeleri Merkez Efendi yetiştirmeğe başladı.
Merkez Efendi birgün dergâhın bahçesinde namaz kılarken, secdeye vardığı bir sırada, yerden bir ses işitti. Diyordu ki: “Ey Merkez Efendi! Yedi senedir yeryüzüne çıkmak için emrini bekliyorum. Beni bu hapishâneden kurtar. Zîrâ Allahü teâlâ, beni sıtma hastalığına şifâ olarak yarattı.” Merkez Efendi namazdan sonra talebelerine; “Burayı kazınız. Sıtmalılara şifâ olacak bir su çıkacak” buyurdu. Kazdılar, kırmızımtırak bir su çıktı. Kuyu hâline getirdiler. Niyet kuyusu ismi verilen bu kuyudan, sıtma hastaları su alır içerlerdi. Bu suyu içen hastalar, Allahü teâlânın izniyle şifâ bulurlardı.
Merkez Efendi, senelerce o dergâhta talebelere ders vererek, onlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirdi. Zaman zaman İstanbul’un çeşitli câmilerinde halka va’z ve nasihatlerde bulundu. Onun va’zında câmiler dolar taşar, oturulacak yer kalmazdı.
Merkez Efendi’nin ömrü, hep ibâdet etmekle, insanlara hakkı, doğruyu anlatmakla, Ehl-i sünnet i’tikâdını yaymakla, hayr ve hasenat yapmakta halka ön ayak olmakla, fakir ve zayıfları himâye etmekle geçti. 959 (m. 1551) senesi Rebî’ul-âhır ayının onyedisine rastlıyan Perşembe günü, talebelerine son vasıyyetini yaptıktan sonra, kelime-i şehâdet getirerek vefât etti. Cenâzesini Şeyhülislâm Ebüssü’ûd Efendi yıkadı. Cum’a günü Fâtih Câmiinde, misli görülmemiş bir kalabalık toplandı. Ebüssü’ûd Efendi cenâze namazını kıldırdı. “Dünyâda bu kimseyi riyasız olarak görmüştük” dedi. Sonra, kabrine götürülmek üzere omuzlarda taşınmağa başlandı. Herkes, bu âlim ve velîye hizmet edip, âhırette şefaatine kavuşmak aşkıyle tabutu taşımak için birbirleriyle yarış ediyorlardı. Öyle ki, ba’zan kalabalıktan sıkışan, güç durumlara düşenler bile oluyordu. Kalabalığın çok olması sebebiyle, uzun bir sürede, Topkapı surlarının dışında Kanunî Sultan Süleymân Hân’ın vâlidesi nâmına yaptırdığı tekkedeki kabrine Ebüssüûd Efendi’nin bizzat kendi eliyle defni yapıldı.

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
18 min
Evliyânın meşhûrlarından. İsmi; Mehmed Emîn bin Hasen bin Ömer Nakkaş Tokâdî’dir. Azîz Mahmûd Ermevî dervişlerinden bir zâtın oğludur. Lakabı Cemâleddîn, künyesi Ebu’l-Emâne ve Ebû Mansûr’dur. 1075 (m. 1664) senesinde Tokat’da doğdu. 1158 (m. 1745) senesinde İstanbul’da 83 yaşında vefât etti. Kabri Unkapanı’na inen cadde ile Zeyrek yokuşunun kesiştiği tepe üzerinde, Soğukkuyu Pîri Paşa Medresesi kabristanındadır. İstanbul’da medfûn bulunan evliyânın en büyüklerindendir. Kendisini vesile ederek, kabri başında yapılan duâ müstecâbdır, makbûldür. Tanıyıp sevenler kabrini ziyâret ederek feyz almakta, murâdlarına kavuşmaktadırlar.
Mehmed Emîn Tokadî hazretleri, evliyânın meşhûrlarından Ebu’l-Berekât Şeyh Ahmed Yekdest hazretlerinin halîfesidir. Ahmed Yekdest de (rahmetullahi aleyh), Îmâm-ı Rabbanî hazretlerinin üçüncü oğlu Urvet-ül-vüskâ Muhammed Ma’sûm Fârûkî hazretlerinin halifesi olup, onun yetiştirdiği yedibin mürşid-i kâmilden biridir. Mehmed Emîn Efendi, ilim tahsiline memleketinde başlayıp, bir müddet ilim öğrendikten sonra, 1110 (m. 1698) senesinde İstanbul’a geldi. Şeyhülislâm Mirzâ-zâde Şeyh Muhammed Efendi’den uzun müddet ders alıp, ondan ilim öğrendi ve çok iyi yetişti. Daha sonra Mekke’de Ahmed Yekdest Cüryânî hazretlerinden tasavvuf ilmini öğrenip, tasavvufda talebe yetiştirebilecek duruma geldi. İkinci Hicaz seferinde, hadîs âlimlerinden Ahmed Nahlî’den hadîs ilmini öğrenip icâzet aldı. Ayrıca İstanbul’a ilk geldiğinde, ilim tahsili sırasında, hat ya’nî yazı san’atını Yedikule’li hattât Abdullah Efendi’den öğrendi. Değişik hat çeşitlerinde maharet sahibi idi.
Mehmed Emîn Tokadî hazretleri, İstanbul’a ilk geldiğinde, birkaç ay Pîrî Paşa Medresesi’nde ikâmet etti. Bu sırada Başrûznâmeci (Günlük gelir ve masrafların defterini tutan, ayniyat kaydı âmiri) Ali Efendi adında bir zâtın oğluna ders vermeye başladı. Ayrıca kendisine Reîs-ül-küttâb (Hâriciye vekîli) makamının yazı işlerinde kâtiplik vazîfesi de verildi. Bu vazîfede iken Başrûznâmeci Ali Efendi, kendi evinde bir yer ayırıp, kalması için da’vet etti. Bunun üzerine Rûznâmeci Ali Efendi’nin evinde kalmaya başladı. Hem kaldığı bu evde, hem de Şehzâde Câmii’nde talebelere ders vermeğe başladı, İstanbul’da bulunan meşhûr ailelere mensûb kimseler de onun derslerine devam etti. Ali İzzet Paşa ve Yeğen Muhammed Paşa bunlardandır. Etrâfında çok talebe toplandı. Üstün ve olgun hâllerini görenler, ona; “Ârif-i muhlisi” lakabını verdiler.
Kâtiplik vazîfesine ve talebelere ders vermeye bir müddet devam ettikten sonra, Başrûznâmeci Ali Efendi’nin, 1114 (m. 1702) senesinde vazîfeli olarak Edirne’ye gönderilmesi üzerine, onunla birlikte Edirne’ye gitti. Orada ileri gelen birçok kimseyle görüşüp sohbet etti. Edirne’de bulundukları sırada, ders vermekte olduğu Başrûznâmeci Ali Efendi’nin oğlu vefât etti. Bunun üzerine ders vermekten vazgeçerek, bulunduğu vazîfeden de ayrılıp, hacca gitmeğe karar verdi. Karar verdiği günün sabahı, Edirne’de Saraçhâne yakınındaki çalıştığı dâiresine gitmek üzere evden çıkmıştı. Yolu meşhûr Kadirî şeyhi ve büyük bir zât olan Kasab-zâde Şeyh Muhammed Efendi’nin dergâhının önünden geçiyordu. Oraya yaklaşınca, Şeyh Muhammed Efendi’nin oğlu Abdülkâdir Efendi’nin, dergâhın önünde beklediğini gördü. Abdülkâdir Efendi, yanına yaklaşıp; “Babam sizi dergâhda bekliyor, buyursun bir kahve içelim diyor” dedi. Bu da’vet üzerine Şeyh Muhammed Efendi’nin yanına gidip elini öptü. O da; “Safa geldiniz Hacı Emîn Efendi” dedi. Sonra da elinden tutup odasına götürdü. Oturup sohbete başladıkları sırada, Mehmed Emîn Efendi; “Elhamdülillah bizi hacc-ı şerîf ile müjdelediniz” deyince, Şeyh Muhammed Efendi; “Evet, siz bu gece hacca gitmeye niyet ettiniz biz de tebrik ettik” deyip sohbete başladı. Sohbet sırasında Mehmed Emîn Efendi’ye, fıtraten yüksek bir kabiliyete sahip olduğunu ve çok büyük ni’metlere kavuşacağını müjdeledi. Mekke’ye varınca, orada bulunan ve evliyânın büyüklerinden olan Ahmed Yekdest Cüryânî’nin huzûruna gitmesini, kendisinin de selâmını ve hürmetlerini arzederek, onun talebesi olmasını tavsiye etti.
Mehmed Emîn Efendi, bu zâtın yanından ayrıldıktan sonra, Başrûznâmeci Ali Efendi’ye de gidip hacca gideceğini söyledi. Ali Efendi memnun olup, ona yolda harcaması için bir miktar para verdi. Muhammed Emîn Efendi, bundan sonra birkaç gün içinde bütün dostlarıyla vedâlaşıp, İstanbul’a gitmek üzere yola çıktı. İstanbul’a ulaşınca, hacıları götürecek olan gemiye bindi. On günde Kâhire’ye vardı. Oradan da bir kâfile ile Mekke’ye hareket etti. Mehmed Emîn Efendi’nin, hayâtının önemli bir safhası, Mekke’ye bu ilk gidişi ile başladı. Çünkü, orada madde ve ma’nâ ilimlerinde yükselmiş, büyük rehber ve zamanının en kıymetli âlimlerinden biri olan Ahmed Yekdest Cüryânî’yi tanıyıp, ona talebe oldu. Onun derslerine ve sohbetine üç yıl devam edip, kemâle ulaştı. Bu husûsta o zâttan icâzet (diploma) aldı.
Hayâtında önemli bir dönüm noktası olan bu hocasıyla tanışmasını bizzat kendisi şöyle anlatmıştır: “Mekke’ye varınca, ilk gün, Kâ’be’yi tavaf ve ziyâretle geçti. Ertesi gün sabah namazını Harem-i şerîfde (Kâ’be’nin yanında) kıldıktan sonra dışarı çıkacağım sırada, Harem-i şerîfin bir köşesinde otuz kadar kimsenin bir halka hâlinde oturmakta olduklarını gördüm. Niçin böyle halka olmuşlar acaba, ders için hocalarını mı bekliyorlar diyerek yanlarına yaklaşıp oturdum. Baktım ki, hepsi başlarını eğmiş, edeble oturuyorlar. Ben de oturup başımı eğerek bekledim. Bir ara başımı kaldırıp baktığımda, halkanın ortasında duran bir zâtı karşımda gördüm. Dikkatle bana bakıyordu. Bakışlarından ve heybetinden ürperip başımı eğip gözlerimi yumdum. Bir müddet daha öyle durduktan sonra yine gözlerimi dikkatle bana bakmakta olduğunu gördüm. Daha sonra o zât ellerini kaldırıp duâ etti. Duâdan sonra Fâtiha okundu ve herkes kalkıp dağılmağa başladı. Ben de kalkıp giderken o mübârek zât bana doğru yaklaştı, yanıma gelip selâm verdi ve; “Hoş geldin Emîn Efendi” dedi. Hâlimi hatırımı sordu. Sonra beni yanına alıp, Harem-i şerîfin yakınında bulunan evine götürdü. İçeri girip oturduktan biraz sonra hizmetçisi sofrayı kurdu. Sofrada sıcak bir ekmek ve fincan içinde içecek birşey vardı. O mübârek zât ellerini ekmeğe uzatınca, bir elinin bileğinden kesik olduğunu gördüm. Hemen Edirne’deki Şeyh Muhammed Efendi’nin tavsiyesi aklıma geldi ve bahsettiğin bu mübârek zât olduğunu anladım. Fakat o anda selâmını söylemeyi unutmuşum. Yemekten sonra yolculuğumdan, geçip geldiğim yerlerden sorup cevap aldıktan sonra; “Edirne’de size emânet edilen şeyi unuttunuz” buyurdu. Hemen Edirne’deki Şeyh Muhammed Efendi’nin selâmını hatırladım ve söyledim. O da muhabbet ve sürûr içinde selâmı aldı. Artık beni talebeliğe kabûl edip, ders vermeye başladı ve Allahü teâlânın ismini zikretmemi söyledi. Sonra da şu beyti okudu:
“Pes est cihl sal în magnâ muhakkık şud be Hâkânî,
Ki yek dem zikr-i Hak bâyed bih ez mülk-i Süleymânî.”
Bu beyti okuduktan sonra bana tercüme etmemi emretti. Düşünmeden bir anda şöyle söyledim:
“Otuz kırk yıl geçince eylemiş tahkîk Hâkânî,
Ki birdem Hakkı zikretmek değer mülk-ü Süleymânî.”
Bundan sonra ifâdeye gelmeyen hâllere ve ni’metlere kavuştum. Ben Fârisî bildiğim için, ekseriyetle Fârisî kelimelerle konuşurdu. Tatar Ahmed Efendi adında bir zât, benden iki sene önce huzûruna gelmiş olup ona hizmet etmekteydi. Ben huzûruna kavuşunca, Tatar Ahmed Efendi’yi Medine’de bulunan ve orada insanlara rehberlik yapan talebesi Abdürrahîm Buhârî’nin hizmetine gönderdi. Daha sonra benim İstanbul’a döneceğim sırada, Tatar Ahmed Efendi’yi tekrar Mekke’ye çağırıp, icâzet ve hilâfet verip, Anadolu’ya insanları irşâd için gönderdi.
Hicri 1114 (m. 1702) senesi hac mevsiminden, 1117 (m. 1705) senesi hac mevsimine kadar (üç sene), Ahmed Yekdest Cüryânî hazretlerinin hizmetinde, derslerinde ve sohbetlerinde bulundum. Nihâyet hicri 1117 (m. 1705) senesinde hacıların dönmesi sırasında, hocamın izni üzerine İstanbul’a dönüş hazırlığını yaptım. Vedalaşmak üzere huzûruna vardığımda; “Mısır üzerinden mi, Şam’dan mı gideceksiniz” buyurdu. “Efendim bir arkadaşım var. Beraberce Şam hacılarıyla dönmeye niyet ettik” dedim. Bunun üzerine; “Otur bakalım karşıma, gözlerini yum, hangi kâfile ile gitmeniz takdîr olunmuştur” buyurdu. Karşısına geçip gözlerimi yumarak oturdum. Birden kendimi Cebel-i nûr (Hıra Dağı) üzerinde, Mekke’ye karşı oturuyor buldum. Dağ üzerinden Mekke’yi seyrediyordum. Baktım ki, bir kâfile Mekke’den çıkmağa başlayıp Şam tarafına yöneldi. Kâfile yol alıp kısa bir moladan sonra yola devam etti. Bu manzarayı gördüğüm sırada hocam; “Kâfilenin başına bak” buyurdu. Baktım bir şehir göründü. “Bu gördüğün şehir Şam’dır” dedi. Kâfile Şam’a ulaştı. “Sen kâfile içinde var mısın?” buyurdu. “Yokum” dedim. Yine; “Mekke’ye bak” buyurunca, Mekke tarafına baktım. Gördüm ki başka bir kâfile Mekke’den çıkıp ilerledi. Kendimi kâfile içerisinde tanıdığım bir arkadaşımla beraber gördüm. Paçalarımı sığayıp, omuzuma bir tüfek almışım ve yanımdaki arkadaşla sohbet ederek yol alıyoruz. Ben bu hâli seyrederken hocam; “Kendini görebildin mi?” buyurunca; “Evet efendim” dedim. “Kâfilenin baş tarafına bak” buyurdu. Ben de baktım Mısır göründü. Yanımda gördüğüm arkadaşım Mısır’a girmek üzere idi. Bu sırada “Aç gözünü” buyurması üzerine, gözlerimi açtığımda kendimi huzûrunda oturuyor buldum. “Şimdi git, sana yolculukta arkadaş olacak o gördüğün kişiyi bul. Yolculuğunuz Mısır tarafınadır” buyurdu. Huzûrundan çıkıp Harem-i şerîfe giderken, yolda benimle yol arkadaşlığı yapacak olan o kişiye rastladım. Selâm verip elinden tuttum. Beraberce Harem-i şerîfe girip bir kenara çekilerek sohbet etmeye başladık. Sonra onun da Hocam Ahmed Yekdest Cüryânî’nin talebelerinden olduğunu öğrendim. Nihâyet yolculuğumuz husûsunda da görüşüp, Mısır’a gidecek olan kâfile yola çıkmadan yol hazırlığımızı tamamladık. Yolculuğumuzdan birgün önce, hocam Ahmed Yekdest hazretlerinin huzûruna tekrar gittim. Bu sırada; “İstanbul’a varınca nerede kalacaksın” buyurdu. “Efendim, ma’lûmunuz kendi evim yoktur. Siz, nerede kalmamı emrederseniz orada kalacağım” dedim. Bana bir mektûp uzatıp; “Al bunu, İstanbul’da Hâcegân-ı dîvân-ı hümâyûndan Hüseyn Paşazâde Kumul Muhammed Bey vardır. Varınca bu mektûbu ona verirsin. Seni onun sohbetine havale eyledik. Ne buyurursa ona itaat et. Ona teslimiyetin bize teslimiyettir” buyurdu. Bu sırada öyle bir nazar ve iltifât etti ki, o âna kadar kavuştuğum derecelerin ve ni’metlerin binlerce üstünde derecelere kavuştum. O anda nasîb olan müşâhedeler, makamlar, ifâde edilemeyecek kadar fazla idi. Mektûbu aldıktan sonra da; “İnşâallah birkaç sene sonra buraya tekrar gelirsiniz. Fakat bizi bulamazsınız. Bizde olan emânetinizi (yazılı icâzeti), Medîne-i münevverede bulunan Hâce Abdürrahîm’e verdik. Onunla görüşünce sana teslim eder” buyurdu.
Ertesi gün kâfile Mısır’a hareket etmek üzere iken tekrar hocamın huzûruna gidip vedâlaştım. Bana çok duâ edip ikiyüz altın harçlık verdi. Sonra da vedalaşmak üzere dost ve arkadaşlarımın yanına gittim. Beni yolcu etmek ve vedalaşmak için otuz kişi kadar toplanmıştı. Onlardan da ayrılırken bana bir anahtar ve bir liste verip; “Bu, size hediyemiz olan eşyaların ve paraların listesi ve içine koyduğumuz kutunun anahtarıdır. Kutuyu size Mısır’da teslim etmek üzere kervancı başına verdik ve taşıma ücretini de ödedik” dediler. Nihâyet vedâlaşıp yola çıktık. Epey bir yolculuktan sonra Mısır’a vardık. Mısır’da kervancıbaşı; “Efendim bu kutuda size âit olan emânetler var, listenizi çıkarın kontrol edelim ve teslim alınız” dedi. Kontrol edip teslim aldıktan sonra, Mekke’deki dostlarıma verilmek üzere, noksansız aldığımı bildiren bir mektûp yazmamı rica etti. Ben de yazıp kervanabaşına verdim. Bana teslim edilen bu hediyeler içinde öd, anber gibi güzel kokulardan başka, bir kese içinde (o zamanın parasıyla) bin kuruşluk altın, ikibin kuruşluk değerde çeşitli eşyalar vardı. Bunları kimin hediye ettiği belli değildi. Ancak listede dostlarınızın size hediyeleridir yazılı idi.
Mısır’a vardıktan sonra Kâhire’de birkaç ay kaldım. Bu sırada Ezher Medresesi’nde ve diğer yerlerde bulunan birçok âlim ve meşhûr kimselerle görüşüp sohbet ettik. Kâhire’de geçirdiğim günlerde, görüşüp sohbet ettiğim kimselerle mütâlâa ettiğimiz ilmî mes’eleleri yazmak istemiştim. Ancak İstanbul’a gitmem gerektiğinden bu iş için fırsat bulamadım, İstanbul’a gitmekte olan bir kalyona (yelkenli gemi) binip yola çıktım. Kısa zamanda İstanbul’a ulaştım.
İstanbul’a varınca, dostlarımdan Aksaray civarında oturan Kafesdâr Abdülbâkî Efendi’nin evine gittim. Onunla oturup sohbet ettik. O gece orada kaldım. Hocam Ahmed Yekdest hazretlerinin emri üzerine Hüseyn Paşa-zâde Muhammed Efendi’nin yanına gideceğimden evini sorup öğrendim. Bir sabah vakti gelip kaldığı yeri buldum. Binaya girip yukarı çıkarak hazine dâiresini sordum. Beni bir odaya da’vet edip, oturttular. Nereden geldiğimi sorduklarında, Mekke’den geldiğimi ve Muhammed Efendi’ye bir mektûp getirdiğimi söyledim. Hemen hazinedar kalkıp dışarı çıktı ve biraz sonra da gelip; “İsminiz Muhammed Emîn midir?” deyince; “Evet” dedim. Buyurun deyip, beni Muhammed Efendi’nin yanına götürdü. Ben içeri girince, ayağa kalkıp beni kucakladı ve gözlerimden öptü. Ben de mektûbu verdim. Bana yer gösterip oturmamı söyledi. Mektûbu sevinçle alıp okuduktan sonra, hazinedarlarından birini çağırıp; “Emîn Efendi kardeşimize kalacağı yeri gösterin” buyurdu. Hazinedar bana onun odasının yanında bir oda gösterip; “Buyurun” dedi. İçeri girdiğimizde gördüm ki, oda döşenmiş, hazırlanmıştı. Yanımdaki kişi oradaki malzemeyi bir bir gösterip; “Burada istirahat edersiniz, efendimizin emridir” diyerek dışarı çıktı. Ben bir müddet istirahat edip, dinlendikten sonra yemeğe çağırdılar. Sonra namaz kılmağa çıktım. Bu hâl üzere üç gün geçtikten sonra, biri odama gelip; “Emîn Efendi, misâfirliğiniz tamâm oldu. Bugün hocamız Muhammed Efendi sohbete çıkacak. Size de onun huzûrunda parmaklıkların yanına bir minder hazırlanacak, oraya buyurur oturursunuz” dedi. Muhammed Efendi sohbete çıktıkça ben de yanına oturuyor sohbetinde bulunuyordum. Çok kimse gelip sohbetini dinliyordu. Birkaç gün böyle geçti. Yalnız kaldığımızda da bana tasavvufun inceliklerine âit bilgiler anlatırdı. Bir müşkilim ve bir suâlim olunca, ben sormadan bir menkıbe anlatır: anlattıkları ile derhal müşkilim ve suâlim hallolurdu.”
Mehmed Emîn Tokâdî hazretleri, hocası Ahmed Yekdest hazretlerinin sohbetlerinde yetişip, tasavvufda kemâl derecelere ulaştıktan sonra İstanbul’a dönünce, İstanbul’da beş sene daha kaldı. Bu sırada Nakşibendî, Kadirî, Şâzili, Şettârî yollarında yetişmiş bulunuyordu. İstanbul’da kaldığı bu beş sene müddetince Şehzâde Câmii’nde ve Sultan Mahmûd Câmii’nde talebelere ders verdi. Nakşibendiyye yolunun büyüklerinden Mevlânâ Hâce Ziyâuddîn, Halvetî büyüklerinden Mevlânâ Şeyh Îsâ-yı Mahvî ve Sünbüliyye meşhûrlarından Seyyid Nûreddîn Sünbülî ile sohbet etti. Daha sonra Muhammed Kumul Efendi ile Kudüs’e gitti. Bu seferini de şöyle anlatmıştır:
“1122 (m. 1710) senesinde Muhammed Efendi, Habeş eyâletine, sonra da Kudüs-ü şerîf vâliliğine ta’yin edildi. Ben de onunla beraber gittim. Yanında kâtiplik yaptım. Kudüs’de bulunan âlimler ve muhaddisler ile görüşüp ilmî mütâlâalar yaptım. Orada bulunan muhaddislerden Şeyh Ahmed Nahlî Mekkî’den hadîs ilmine dâir icâzet aldım. Bundan başka tasavvuf ehli olan büyük zâtlarla görüşüp, sohbetlerinde bulunarak istifâde ettim. Kudüs’te bir sene kaldıktan sonra, Muhammed Efendi’nin Mekke-i mükerremede su yollarını ta’mir ve onarma vazîfesi ile Mekke’ye ta’yin edilmesi üzerine, ben de yine kâtiplik vazîfesiyle beraberinde Mekke-i mükerremeye gittim. (Mehmed Emîn Tokâdî hazretlerinin bu ikinci gidişinde Mekke’deki hocası Ahmed Yekdest hazretleri vefât edeli dört sene olmuştu.)
Mekke’ye giderken Medine’ye uğradık. Hocam Ahmed Yekdest hazretlerinin vasıyyetine uyarak Medine’de ikâmet eden Şeyh Abdürrahîm Buhârî hazretlerinin yanına gittim. Görüşüp konuştuktan sonra beni Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Kabr-i şerîfini ziyârete götürdü. Ziyâret sırasında koynundan bir kâğıt çıkarıp okuduktan sonra, bana vererek tebrik etti. O sırada yanımızda bulunan bir zât da beni tebrik etti. Bana verdiği bu icâzet, sebebiyle beni kucaklayıp öptü. Ertesi gün tekrar Resûlullahın ( aleyhisselâm ) kabr-i şerîfini ziyârete gittim. Ziyâret sırasında kendimden geçip, yere çöktüm. Bir süre böyle kaldıktan sonra gözlerimi açtığımda, yanımda duran birini gördüm. Bana selâm verip; “Ağa sizi bekliyor buyurun” dedi. “Ağa kimdir?” dedim. “Şeyh-ül-harem, ağa hazretleridir” dedi. Yanına gittiğimde gördüm ki, birgün önceki ziyâretimizde yanıma gelip beni tebrik eden zâttır. Bana dedi ki; “Siz ziyâret sırasında kendinizden geçince, bu hizmetçiyi gönderip, “Yanında bekle, eğer düşecek olursa tut yavaşça yere oturt” dedim. Hamdolsun düşmediniz” dedi.
Bu zâtla oturup sohbet ettikten sonra, hocam Ahmed Yekdest hazretlerinin talebelerinden olduğunu öğrendim. Sonra kalkıp beraberce, tekrar Resûlullahın ( aleyhisselâm ) kabr-i şerîfini ziyârete gittik. Ziyâret edip, birbirimizi unutmamak üzere âhıret kardeşi olduk.”
Mehmed Emîn Efendi’nin âhıret kardeşi olduğu bu zât o zaman Şeyh-ül-harem vazîfesi ile orada bulunan, Dâr-us-se’âde ağası (İstanbul vâlisi) Beşîr Ağa idi. Mehmed Emîn Tokâdî hazretleri Peyamber efendimizin kabr-i şerîfini ziyârete giderken, yolda ve ziyâreti sırasında gayet hoş na’tlar (Resûlullaha ( aleyhisselâm ) medhiye) söyledi. Bu defa altı sene devam eden bu seyahati sırasında, ayrıca Şeyh Ahmed el-Benâî Dimyâtî’den, Mevlânâ Hüseyn Alemî er-Rufâî’den de hadîs rivâyeti icâzeti aldı. Remle şehrinde Kutb-ül-ebdâl Şeyh Cum’a hazretleri ile de sohbette bulundu. 1129 (m. 1717) senesinde Hicaz’dan İstanbul’a döndü. İstanbul’a dönünce Muhammed Kumul Efendi’nin evinde üç sene daha ikâmet etti. Bundan sonra Muhammed Kumul Efendi’nin vefâtı üzerine Filyokuşu’nda bir ev kiraladı ve evlenip orada oturdu. İlim ve ma’rifet yaymaya devam etti. Bir ara Ebû Eyyûb Ensârî hazretlerinin türbesinde türbedarlık yaptı. Bu sırada âlim, fâdıl ve sâlih zâtlar onun sohbetine koştular. Bundan sonra da Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) türbesinde, Ravda-i mutahherada hizmet etme vazîfesi verildi. Bu vazîfeye ta’yin edilince, kavuştuğu ni’mete şükrederek şu şiiri söylemiştir:
“Çûn oldun bende-i çâr-ü-bekşi-yi Sultan-ı kevneyn,
Der vâlâsı ferrâşını Mevlâ eylemez haşir.
O Sultân-ı cihanın beldesini kimse incitmez,
Kapusu bendesi oldun Emînâ bâtın-ü zâhir.”
Şiirin ma’nâsı: (iki cihan sultânının türbesinde bekçi ve hizmetçi oldun, Onun yüksek kapısının süpürgecisini, Mevlâ mahrûm eylemez, zarara uğratmaz. Cihanın sultânı olan Resûlullahın hizmetçisini kimse incitmez. Ey Emîn (sana müjdeler olsun) Resûlullahın ( aleyhisselâm ) kapısında zâhiren ve bâtınen hizmetçi olmakla şereflendin.)
Hicaz’dan İstanbul’a dönüşlerini de şöyle anlatmıştır: “1129 (m. 1717) senesinde, Muhammed Kumul Efendi’nin İstanbul’a çağırılması üzerine İstanbul’a döndük. 1139 (m. 1726) senesinde Muhammed Kumul Efendi başrûznâmeci iken vefât etti. Fındıklı’da deniz sahilinde bulunan Molla Çelebi Câmii’nin yanında, Şeyhülislâm Sadreddîn-zâde Muhammed Sâdık Efendi’nin kabrinin bulunduğu etrâfı çevrili yere defnedildi. Mekke-i mükerremede bir gün gâib namazı kılındığını görenler sorduklarında; “Haremeyn-i şerîfeyne büyük hizmetleri görülen Muhammed Kumul Bey İstanbul’da vefât etti. Onun namazıdır” demişler. O gün tesbit edildiğinde İstanbul’da cenâze namazının kılındığı tam vakte rastladığı anlaşılmıştır.
Muhammed Kumul Efendi vefâtından önce, hasta bulunduğu sırada bana şöyle vasıyyette bulundu: “Şu birkaç cilt kitabı Dâr-us-se’âde ağası (İstanbul vâlisi) Beşir Ağa’ya götür. Bizim duâ ettiğimizi söyle. Bunlar Medînei münevvereye gönderilecek. Bunların konulacağı yeri onlar bilirler. Gönderip bizi duâdan unutmasınlar” dedi. Birkaç gün sonra vefât etti. Vasıyyetleri üzerine o kitapları alıp, vâlilerin toplantı günü olan Çarşamba günü huzûrlarına vardım. Kalkıp kucaklaşarak, yanlarına oturmamı söyledi. Hâl hatır sorduktan sonra, İstanbul’da bulunup, ziyâretlerine fazla gidemediğim için üzüldüğünü söyledi. Merhum Muhammed Kumul Efendi’nin selâmını söyleyip kitapları arzettiğimde, büyük bir üzüntü ve ağlama ile kitapların yerine gönderilmesi için emir verdi. Mecliste bulunanlara beni tanıtıp, âhıret kardeşimizdir dedi veda edip kalktığımda, hizmetçilerine şöyle emretti: “Bize gelenler dünyevî bir iş için gelirler. Bu zâtı iyi tanıyın. Geldiği zaman misâfir var diye bekletmeyin. Zîrâ bunlar bizi Allah rızâsı için ziyârete gelirler” dedi. Koynuma bir kese koydu. Sonra içinde yüz altın olduğunu gördüm. Evime dönüp kendi hâlim ile meşgûl iken, ba’zı dostlar ısrar ederek evlenmemi istediler. Merhum Muhammed Kumul Efendi’nin mahallesi olan Filyokuşu’nda evlendim ve ders vermek, ilim öğretmek ile vakit geçirdim.”
Bunları, Mehmed Emîn Tokâdî hazretlerinin talebelerinden Seyyid Yahyâ Efendi, bizzat kendisinden dinleyip, Seyyid Hasîb Efendi’ye anlatmıştır. O da işittiklerini aynen bir risale hâlinde yazarak nakletmiştir.
Menkıbeleri ve kerâmetleri: Mehmed Emîn Tokâdî hazretlerinin talebelerinin en üstünlerinden olan Seyyid Yahyâ Efendi, O’na talebe oluşunu şöyle anlatmıştır: “1140 (m. 1727) senesinde onaltı yaşında iken babam vefât etti. Ben yetim, kimsesiz ve fakir kaldım. Semtimizde oturan Kâtib-zâde Mustafa Efendi’den hat (yazı) dersi almaya başladım. Sülüs yazıyı öğreniyordum. Koca Mustafa Paşa dergâhına gitmek âdetim olduğundan, yine bir Cum’a günü ezandan yarım saat önce oraya gittim. Şadırvanda abdest tazeleyip etrâfı seyretmeye başladım. Bu esnada mübârek yüzlü bir ihtiyâr geldi. Koynunda yazı cüzdanı vardı. Kollarını sığadı, şadırvandan abdest almaya başladı. Ben de abdest havlumu hazırlayıp, abdest alınca kurulanması için tuttum. Alıp sildikten, sonra bana duâ etti. “Evlâdım kimsin, kimden hat dersi alıyorsun?” diye sorunca, bir miktar konuştuk. Bu sırada ezan vakti yaklaşmıştı. “Evlâdım sana bir şey söyliyeceğim, kabûl eder misin?” dedi. Ben de; “Başüstüne efendim” dedim. “İnşâallah önümüzdeki Pazartesi günü seni, Ayasofya Câmii’nin Meyyit kapısı karşısındaki berber dükkanında, öğle namazından sonra beklerim. Senin din ve dünyân için hayırlı sözlerim vardır” dedi. Sonra veda edip namaz için câmiye girdi.
Pazartesi günü olunca, büyük bir heves ve heyacanla söylenilen yere gittim. Bahsettiği berber dükkanına birkaç adım kala, o görüştüğüm zât berber dükkanından çıkıp yanıma geldi. “Oğlum, senin sahibin, hocan varmış, İnşâallah en kısa zamanda bizden daha üstününe kavuşursun. Kusura bakma sana zahmet oldu. Buraya kadar geldin” dedi. Bunun üzerine ben de elini öpüp geri döndüm.
Aradan bir ay ve birkaç hafta geçti. Bir Salı günü, hat dersi aldığım Kâtib-zâde Mustafa Efendi’den hat ta’limi için derse gittim, içerdeki talebelerin çokluğundan oturacak yer kalmamıştı. Hoca Efendi hat dersi vermekle meşgûl iken, bir ara yanındaki pencereden dışarı baktı. Halîfesi Eniştezâde Ali Efendi’ye; “Emîn Efendi hazretleri geliyor karşılayın!” dedi. Onlar da derhal aşağıya inip karşıladılar. Hürmetle merdivenden çıkarıp odaya getirdiler. İçeri girince hoca efendi elini öptü. Çok kalabalık olduğu için gelen zât, ocağın yanına oturdu. Ben tam karşısına denk geldim. Herkese dikkatle baktıktan sonra, bana da dikkatle bakıp; “Molla Yahyâ gel çubuğumu doldur” buyurdu. Hemen kalkıp elindeki bastonun içinden tütün çubuğunu çıkarıp doldurdum, ellerine verdim. Tekrar yerime oturdum. Sonra kahve geldi kalkıp kahveyi de alıp ikram ettim. Yine yerime oturdum. Hepimiz dikkatle sohbetini dinliyorduk. Sohbet sırasında, Sultan Süleymân Hân’ın İstanbul’a getirdiği lezzetli suyun akıtılması için binlerce kuyu kazdırmasına rağmen muvaffak olunamadığına üzülüp, herkesten himmet ve duâ talebiyle kıyâfet değiştirip dolaştığından bahsolundu. Sultan Süleymân Hân’a, bir zât, ancak bir âşık-ı sâdıkın duâsını almakla bu işin mümkün olacağını, o âşık-ı sâdıkın murâdını yerine getirirse, kendi muradı da yerine geleceğini söylemiş. O da bunu yapıp, âşık-ı sâdık olan zâtın duâsını alarak çok hayra sebep olmuştur diye anlattılar. Sonra sohbete devam etti. Sohbet sırasında küçük-büyük herkes ağladı.
Sonra bana yine önceki gibi; “Gel çelebi çubuğu bastona yerleştir” buyurdu. Ben de çubuğu bastona yerleştirip mübârek elini öperken elimi öyle bir sıktı ki, bu esnada vücûdumda bir ürperme olup, kalbim dahî yanmaya başladı. Bir saat kadar kalbimin çarpması, yanması devam etti. Bu tasarrufunu nice zaman sonra anladım. Kapıdan uğurladıktan sonra, hoca efendi bana; “Bu zât kimdir bilir misin” dedi. Hayır bilmem diyerek öğrenmek istedim. “Bu zât Tokatlı Mehmed Emîn Efendi’dir. Allahın evliyâ kullarından olduğunda kimsenin şüphesi yoktur. Hattâ sana (hiç görmediği ve tanımadığı hâlde) isminle hitâb edip hizmetinde bulundurmasının bir hikmeti olduğuna alâmettir. İnşâallah neticesini görürsün” diyerek beni müjdeledi. İnşâallah deyip safa ile evime gittim. Anneme o mecliste olanları anlatıp; “Bu gün evliyâullahdan bir zâtı gördüm ve hizmetinde bulundum” dedim. Bundan sonra günlerce gönlüm açık ve sürûr içinde dolaştım.
Aradan bir iki ay geçmişti. Birgün semtimizden Bâyezîd’e giderken, yolda Mehmed Emîn Efendi’ye rastladım. Hemen koşup elini öptüm. Hâlimi-hatırımı sorduktan sonra; “Meşke (yazı yazmaya) gidiyor musun, hocana selâm söyle” buyurup yanımdan, ayrıldı. Benim kalbimde yine önceki gibi bir huzûr ve safa peyda olup, bir iki gün böyle devam etti. Bu hâdiseden sonra da aradan bir ay geçti. Bir sabah erkenden çıkıp, mahallemizde bir berber dükkanına girdim. Oturur oturmaz ak sakallı ve burma sarıklı bir zât içeri girip selâm verdi. Yanıma oturup hatırımı sorduktan sonra; “Bir dostunuz size selâm eder ve sizi isterler. Buyurun gidelim!” dedi. “O dostum kim? Sen kimsin?” demek hatırıma gelmedi. O anda içime bir şevk, bir arzu düşüp, hemen kalkıp o zâtla yola çıktım. Zeyrek’de, Çini hamamın önüne gelince, bana; “Siz hamama girip guslediniz, ben sizi kapıda beklerim” dedi. Yine sebebini sormak hatırıma gelmedi. Hamama girip bir müddet sonra çıktım. Tekrar yola devam ettik. Zeyrek ardında, Filyokuşu’nda bir kapıyı çaldı. Bir hizmetçi çıkıp kapıyı açtı. Biz de içeri girdik.
İçeri girdiğimizde, bir zât seccade üzerinde kıbleye karşı oturuyordu. Beni getiren zât karşısına varıp, elini öpünce ben de varıp elini öpmek için elimi uzattım. O anda mübârek gözlerini açıp; “Geldiniz mi?” dediğinde, huzûrunda bulunduğum zâtın, hat dersi aldığım hoca efendinin evinde gördüğüm Muhammed Emîn Efendi olduğunu gördüm. Sevinçle elini öpüp huzûruna oturdum. Beni da’vet eden zâta da; “Gel Hacı Halîl, sen de otur” buyurdu. O da gelip oturunca, ona duâ edip buyurdu ki: “Hacı Halîl Efendi! Bu çocuğu hocasında gördüğüm gündenberi Resûlullahdan ( aleyhisselâm ) bize vermelerini rica ederim. Allahü teâlâya hamd olsun, kabûl ve ihsân buyurup verdiler. Telef olmadı.” Ben o sırada bu sözleri anlayamamıştım. Sonra bunu defalarca dostlarıma anlattığımda anlıyabildik.
Muhammed Emîn Efendi ile beraber yemek yedik. Yemekten sonra ikindi vaktine kadar kaldık. “Senin evinde kimin var?” buyurdu. Cevâbımda; “Efendim, bir sene önce babam vefât etti. Bir annem ve altı yaşında bir erkek kardeşim var” dedim. Bize izin verip; “Yarın sabah gene gel” buyurdu. Elini öpüp ayrıldım. Eve varınca anneme bu hâdiseyi anlattım. Memnun olup; “Hak teâlâ seni yetim ve kimsesiz bırakmaz. Sana bir ata ihsân eylemiş, İnşâallah terbiyeleriyle nasîblenirsin” diye duâ etti.
Ertesi gün annemden izin isteyip huzûrlarına vardım. Annemin bana yaptığı duâyı söyleyip hürmetlerini arzedince, o da ağlayıp vâlidemin duâsının kabûl olunması için duâ buyurdular. İlk günkü gibi ikindiden sonra yanlarından ayrıldım. Hergün sabah erken gelip, ikindiden sonra ayrılıyordum. Böylece aradan kırk gün geçti. Sonra sarf ve nahiv okumaya başlatıp ezberlettiler. O derece hizmetlerine ülfet eyledim (alıştım) ki, sanki on senedir hizmetlerindeymişim gibi idim.
Meclislerinde ekseriyetle bana Reşehât kitabını okutup, dinlerdi. Ba’zan da okunan yerleri açıklar, îzâh ederdi. Ben okurken, ekseriyetle kendisinde istiğrak (kendinden geçme) hâli vâki olurdu. Bu hâl uzayınca, uykuları bastırdı diyerek okumayı keserdim. Derhal gözlerini açıp; “Oku! niçin kesdin?” buyururdu. Bu hâl üzere Reşehât Kitabını yetmiş-seksen defa başından sonuna kadar okuyup bitirdik. Böylece çok yerini ezberlemiştim. Birgün Cum’a namazını kılmak üzere evden çıkıp, beraberce Ayasofya Câmii’ne gittik. Namaz vakti yaklaşmış olduğundan Câmi’ye girdik. Namazı kıldıktan sonra, Câmi’nin Meyyit Kapısı tarafından dışarı çıkıp, hizasındaki berber dükkanına girdik. Dükkanda bulunanlar ayağa kalkıp elini öptüler. Gördüm ki, beni Koca Mustafa Paşa dergâhında görüp, bu berber dükkanına da’vet eden, kalb gözü açık, ihtiyâr zât da oradaydı. O da derhal kalkıp Mehmed Emîn Efendi ile kucaklaşıp müsâfeha yaptı. Herkes oturdukdan sonra daha önce o berber dükkanına çağıran zâta hitaben, beni gösterip; “Azîzim bu genci kapar mıydınız?” buyurdu. O zât da; “Estağfirullah Sultânım! Bu fakîr onu sâhibsiz zannedip, zayi olmasın diye kabûle niyet etmiştim. İstihâreden sonra hâli malûm olunca el çektim. Affınızı ümîd ederim” deyip, elini öptü.
Oradan ayrılıp giderken, yolda; “Efendim, bugün dükkanda latife buyurduğunuz pîr hazretleri kimdir?” diye sordum. Seni Koca Mustafa Paşa dergahında görüp, talebeliğe kabûl için da’vet eden zâttır. Nakşibendiyyenin büyüklerinden Heykel Hüseyn Efendi nâmıyla bilinen zâttır. Edirnevî Arab-zâde Ali Muhammed Efendi’nin talebesidir. Onlar da İskenderî Karaca Ahmed civarında medfûndur. Komşunuz olan bey, 1117 (m. 1705) târihinde vefât eden Ebu Abdüs-Seyyid Muhammed Semerkandî’nin talebesidir. O da Mekke-i mükerremede medfûn ve Muhammed Ma’sûm hazretlerinin talebesi olan Ahmed Yekdest Cüryânî hazretlerinin talebesidir. Bu fakîr, Mekke-i mükerremede Ahmed Yekdest hazretlerinin hizmetinde iken bu tarafta vefât etmiş, görüşmemiz mümkün olmadı” buyurdu) senede bir kere benimle birlikte İskenderiyye’ye teşrîf edip, kabirlerini ziyâret ederek, baş ucunda murâkabe ederdi.
Mehmed Emîn Efendi’ye talebe olmamdan iki ay sonra hocam ahbablarıyla birlikte bizim eve teşrîf etmeye başladı. Bizde bir hafta veya on gün kalıp tekrar evlerine dönerdi. Ben dâima yanında bulunur, hiç ayrılmazdım. Kendilerine mahsûs hizmetlerini görürdüm. Bizim evde veya kendi evlerinde iken, yanında benden başka kimse yatmazdı. Akşam yemeğini takiben birkaç saat istirahat ettikten sonra abdest alır, önce yatsı namazını daha sonra da teheccüd namazını kılardı. Beni uyandırır, ben de derhal kahvesini pişirir, tütün çubuğunu doldururdum. Sonra da huzûrlarında otururdum. Sabah namazı vaktine kadar sohbet eder, müşkillerimizi hallederdi. Eğer arkadaşlarımızdan evde bulunanlar olursa, onlar da gelip sohbetini dinlerdi. Ekseriyetle tarika-i aliyye-i Nakşibendiyyeden bahsolunurdu. Hep İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin ve oğlu Muhammed Ma’sûm hazretlerinin altı cildlik Mektûbât’ından anlatırdı. Buyurdu ki: “Mekke-i mükerremede iken, okuyup mütâlâa ederek, hoş vakit geçirdiğim bu altı ciltlik Mektûbât’tan bir nüshasının, Şeyh Muhammed Murâd hazretlerinin kütüphânesinde mevcût olduğunu işittim. Fakat elde edemedim. İnşâallah sen bir nüshasını bulup tercümesine vesile olursun.” Vefâtından bir iki sene sonra Mektûbât’ın tamâmını elde edip, 1163 (m. 1750) senesinde, arkadaşlarımızdan Müstakim-zâde Sa’düddîn Süleymân Efendi’ye vererek, tercüme edilmesini istedim. 1165 (m. 1752) senesinde tercümeyi tamamladı. Süleymân Efendi’nin yaptığı bu tercümeye; mübârek ve üstün bir zât olan Şeyh Abdullah Kasgârî, hadîs âlimi (Sahîn-i Buhârî’yi ve Sahih-i Müslim’i şerheden) Ebû Abdullah Şeyh Yûsuf Efendi-zâde, Îsâ-zâde Şeyh Muhammed Sâlih Sehâvî Halvetî ve Hâce Muhammed Râsim Efendi takrizler yazdılar.”
Meşhûr Osmanlı âlimlerinden Müstakim-zâde Süleymân Sa’düddîn Efendi, Mehmed Emîn Tokâdî hazretlerinin en meşhûr talebelerindendi. Müstakim-zâde Süleymân Efendi, Mehmed Emîn Tokâdî hazretlerine talebe olmasını şöyle anlatmıştır:
“... Şeyhülislâm Hâmid Efendi Medresesi’nin müderrisi, Hâcegân yolunun büyüklerinden ihtiyâr ve mübârek bir zât idi. Bu zât haftada iki gün medresede ders verirdi. Ondan, “Akâid-i Molla Celâl”i okuyordum. Böylece derse devam ediyordum. Birgün ders sırasında, mübârek bir zât dershâneye geldi. Bu zâtı sâdece şahsen tanıyordum. Bu mübârek zât bize ders veren hoca ile ahbablığı olduğundan, ba’zan medreseye gelirmiş. O içeri girince, bize ders veren hoca ona hürmet göstererek, dersi kesip, te’hîr etti. Sözü o zâta bıraktı. Gelen zât da sohbete başladı. Sohbet sırasında bana iltifât göstererek, tasavvufî bahislerden ve dînin emirlerine uyma husûsunda öyle şeyler anlattı ki, dinleyenler çok istifâde ettiler. Ben sohbet sırasında gözyaşlarını tutamayıp ağlamaya başladım. Nihâyet gelen o mübârek zât sohbetini bitirip, gitmek üzere kalktı ve hürmetle uğurlandı. Ben bu zâta tutulup, hayran oldum, ondan istifâde etmek için kim olduğunu öğrenmek istedim. Dediler ki: “Bu zât Şeyh Mehmed Emin Tokâdî’dir. Çok yüksek bir zâttır.” Meğer Mehmed Emîn Tokâdî hazretleri bizim dersânemize gelmeden biraz önce, kendi evinde toplananlara sohbet etmiş ve onlara şöyle demiş: “Hayli zamandır ortalıkta dolaşan bir av vardır. Onu saadet tuzağına düşürmek niyetindeyiz!” Bu sözü söyleyip bizim medresemize gelerek sohbet ettikten sonra, evindeki cemâat dağılmadan tekrar evine dönmüş. Ben böylece onu tanıyıp iltifâtına mazhar olduktan sonra huzûruna gitmeyi çok arzu ediyordum. Nihâyet 1149 (m. 1736) senesinde Rebî’ül-evvel ayında bir Pazar günü seher vaktinde evine gittim. Kapıyı çalmadan kapıda beni karşılayıp, içeri kabûl etti. Bana çok iltifât gösterip, talebeliğe kabûl etti. Böylece Mehmed Emîn Tokâdî hazretlerine talebe oldum. Bir sene sohbetine gelip gitmek sûretiyle, feyzinden istifâde ederek edeb öğrendim. Bana hâlimi gizlememi emretti. Sonra ikinci seneden i’tibâren altı sene müddetle bana ilim öğretti. Buhârî’yi şerîfi okuttuğu sırada da bana icâzet verdi. Müstakim-zâde Süleymân Sa’düddîn Efendi vasıtasıyla, pekçok kimse Mehmed Emîn Tokâdî hazretlerini tanıyıp sohbetine kavuşmuştur. Pekçok eser yazmış olan Müstakim-zâde Süleymân Sa’düddîn Efendi’nin kabri, hocasının kabri ile aynı yerde olup, ayak ucundadır. Hocasının kabir taşındaki ibâreyi o yazmış ve bu yazı mezar taşı üzerine nakşedilmiştir.
Mehmed Emîn Tokadî hazretlerinin talebesi Seyyid Yahyâ Efendi’den naklen, talebesi Seyyid Hasîb Efendi şöyle anlatmıştır: “Bursa’da bulunan Şeyh İsmâil Hakkı Bursevî hazretleri, vefâtına yakın bir zamanda, talebelerinden; İvaz Mehmed Paşa’yı, Yeğen Mehmed Paşa’yı ve el-Hâc Ahmed Paşa’yı Mehmed Emîn Tokadî hazretlerine gönderip, tasavvufta yetiştirilmesini rica etmişti. Mehmed Emîn Tokâdî (rahmetullahi aleyh) bu ricayı kabûl edip, gönderdiği bu üç talebeyle alâkadar oldu. Bunlardan Yeğen Mehmed Paşa, çeşitli vazîfelerde bulunduktan sonra, 1150 (m. 1737) senesinde Nemçe (Avusturya) seferini yapmakla görevlendirildi. Yeğen Mehmed Paşa bu sırada Sultan Birinci Mahmûd Hân’ın vezîr-i a’zamı idi.
Yeğen Mehmed Paşa, İstanbul’dan hareket etmeden önce, Aksaray civarında oturmakta olan kızının evini Mehmed Emîn Tokâdî hazretlerine tahsis edip, oraya da’vet etti. Mehmed Emîn Tokâdî de kabûl edip, oraya teşrîf etti. Burada ikâmet ettiği sırada Yeğen Mehmed Paşa sık sık ziyâretine gidip, sohbetinde bulunurdu. Huzûruna girerken pâdişâhın huzûruna girer gibi edeb ve hürmet gösterirdi. Mehmed Emîn Efendi, ona latife yollu takılırdı. Fakat o dâima edeb ve hürmetle huzûrunda dururdu. Yeğen Mehmed Paşa, çıkacağı Avusturya seferi ile ilgili yaptığı hazırlıkları anlatıp duâ isterdi. Mehmed Emîn Efendi de, gözyaşı dökerek zafere kavuşması için duâ ederdi.
Yeğen Mehmed Paşa, sefer devam ettiği müddetçe, Mehmed Emîn Efendi’nin, tahsis ettiği evde ikâmet etmesini arzu ediyordu. Sefer için ordunun hazırlanıp, Dâvûd Paşa semtine hareket edeceği sırada, tekrar ziyâretine gelmişti. Mehmed Emîn Efendi, sefer başlayınca kendi evine döneceğini söyledi. Bunun üzerine Yeğen Mehmed Paşa pek ziyâde üzülüp, tahsis ettiği bu evde kalmasını ve sefer boyunca duâ etmesini, böylece zafere kavuşacağını çok ümid ettiğini söyledi. Hattâ, tahsis ettiği bu evden ayrıldıklarını duyduğu yerde, vazîfesinden istifâ edip, seferden de vazgeçeceğini söyledi. Bunun üzerine Mehmed Emîn Efendi, Vezîr-i a’zam Yeğen Mehmed Paşa’yı kucaklayıp bağrına bastı. Bir müddet böylece tuttu. Sonra ağlayarak zafer kazanmaları için duâ etti. Fâtiha-ı şerîf okudu. Bundan sonra biraz daha sohbet ettiler. Sohbet sırasında Yeğen Mehmed Paşa’ya; “Bizi eve da’vet edip getirmeni sana kim tavsiye etti?” dedi. O da; “İşlerin çokluğu sebebiyle benim hatırıma böyle birşey gelmemişti. Fakat Dâr-us-se’âde ağası (İstanbul vâlisi) Beşîr Ağa birâderiniz (âhıret kardeşiniz) hatırlattı” dedi. Yeğen Mehmed Paşa, çok sevdiği hocası Mehmed Emîn Efendi’nin duâsını alarak, Avusturya seferine çıkmak üzere evden ayrıldı.
Osmanlı ordusu, Vezîr-i a’zam Yeğen Mehmed Paşa komutasında Avusturya seferine çıktıktan sonra, Mehmed Emîn Efendi, ordunun zafere ulaşması için çok duâ etti. Hattâ geceleri uyumayıp zafer için duâ edip yalvardı. Bu hâl yirmi günden fazla devam etti. Bu sebeple tedâviye ihtiyâç duyacak derecede rahatsızlandı. Talebesi Seyyid Yahyâ diyor ki “Bir sabah huzûruna gittiğimde, hastalanmış olduğunu gördüm. Benden ilâç istedi, te’min ettim, ilâcı kullandı. Sonra beraberce, talebelerinden Kafesdar Abdulbâkî Efendi’nin evine gittik. Bu talebesi, Mehmed Emîn Efendi’nin neş’eli hâlini görünce bana dedi ki: “Hamdolsun İslâm askeri mansur ve muzaffer olmuştur. İnşâallah birkaç güne kadar fütuhat haberi gelir!” Sonra dostlara ziyâfet ve sadakalar verdi. Dört gün sonra Tatarlar, Ada kalesinin İslâm ordusu tarafından fethedildiği haberini getirdiler. Bundan sonra, İslâm askeri İstanbul’a geldi. Herkes birbirinin gazâsını tebrik etti. Yeğen Mehmed Paşa, Mehmed Emîn Efendi’nin ziyâretine geldi. Ağlayarak mübârek ayaklarına kapandı. Her ikisi de bir müddet ağladılar. Paşa, Efendi’nin âdetini bildiğinden, seferde olanları anlattı. Koynundan iki atlas kese altın çıkarıp, seferde iken fakirlere vermek üzere adadığını bildirdi ve fakirlere dağıtmalarını rica etti. Mehmed Emîn Efendi de onların bu adağını övdü ve netice verdiğini bildirdi. Kendilerinin hâlleri ve meşgûl olmaları dolayısı ile, bunu bizzat kendisinin dağıtmalarının daha çabuk ve kolay olacağını söyledi. “Haftada iki gün tebdîl-i kıyâfetle (kıyâfet değiştirerek) çık. Her çıktığında cebini doldur. Yedikule civarından başla. Orada çok fakir evi vardır. Kapılarını çal. Kim çıkarsa saymadan eline ne gelirse ver. Ve böyle, kapı çalarak devâm et. İnşâallah iki haftada dağıtırsın. Şimdi biz versek, hâlimizce vermemiz îcâb eder. Geç verilir. Çok versek halk alışır. Hep umarlar. Böyle hareket bize yakışmaz” buyurarak, keseleri zorla yine Paşa’ya verdi. Mehmed Emîn Tokâdî hazretleri birkaç gün sonra kendi evine döndü.” Hattat Muhammed Râsim Efendi şöyle anlatmıştır: “Cennetmekân Üçüncü Ahmed Hân’ın vefâtından sonra, şöyle bir rü’yâ gördüm. Geniş bir sahrada orduyu hümâyûn kurulmuştu. Bir tepe üzerinde de sultanlara mahsûs bir çadır, çadırın etrâfında ise büyük bir kalabalık vardı. Kalabalıktan bir kişiye yaklaşıp; “Bu ordunun kumandanı kimdir?” diye sordum. O da; “Âhır zaman Peygamberi Muhammed aleyhisselâmdır” dedi. Cehenneme götürülecek ba’zı kimseler bu büyük çadıra götürülüyor, buradan şefaat edilirse Cehennemden kurtuluyordu. Yine birisine; “Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) nerede bulunuyor?” diye sorduğumda; “Tepedeki büyük çadırda” dedi. Hemen çadırın yanına koştum. Çadırın kapısına vardığımda, Mehmed Emîn Tokadî hazretlerini çadırın kapısında gördüm. Şefaat istiyenleri çadırın içine götürüp, getiriyordu. Çok şaşırdım. Biz bu zâtı anlayamamışız diye çok üzüldüm. O anda elleri bağlı birini çadırın kapısına doğru getirdiklerini gördüm. “Bu kimdir?” diye sorduğumda, Sultan Ahmed’dir dediler. Sonra çadıra yaklaşıp, Mehmed Emîn Tokâdî hazretlerine teslim ettiler. O da önüne düşüp çadırın içine girdiler, içeride Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) kendisine iltifât buyurdu. Çadırdan çıktıklarında Mehmed Emîn Tokâdî hazretleri; “Şefaat buyurulup affolundun, müjde olsun!” diye bağırdı. Dışarda sultanlara mahsûs süslü bir at duruyordu. Mehmed Emîn Tokâdî hazretleri, sultânı ta’zim ve hürmetle çadırdan çıkarıp, bekleyen süslü ata bindirdi. Etrâftakilerin tebrikleri arasında, süratle oradan uzaklaştı.
Bu rü’yâyı gördükten sonra ertesi gün talebelere hat dersi veriyordum. Mehmed Emîn Efendi ba’zı günler teşrîf ederdi. O gün de dershânemize teşrîf etti. Hemen karşılayıp elini öptüm. Bu sırada bana; “Hoca Efendi, akşamki seyrâna ne dersin?” buyurdu. O gece gördüğüm rü’yâyı hatırlayıp ağlayarak ellerine kapandım. Mehmed Emîn Efendi de ağladı. Sonra şükredip bana şöyle buyurdu: “Ben hayatta iken bu gibi ilâhî sırları yayarak, bizim hâlimizi teşhir etmene rızâm yoktur. Vefâtımdan sonra anlatmanda bir mahzur yoktur.” Vefâtına kadar bunu kimseye anlatmadım. Vefâtından sonra güzel vasıflarını ve üstünlüğünü yâd etmek bakımından yeri geldikçe nakleder oldum.”
Seyyid Yahyâ Efendi şöyle anlatmıştır: “Sultan Bâyezîd Hân Câmi-i şerîfi avlusunda, oyma ustalarından Kefeli-zâde İbrâhim Halebî adında bir zâtın dükkanında, ilim-irfân sahibi, kıymeli zâtlar toplanıp sohbet ederlerdi. Arasıra Mehmed Emîn Efendi de öğle namazından sonra o dükkana teşrîf eder, dostları ile çok kıymetli sohbeti olurdu. Birgün yine böyle hoş bir sohbet sırasında medhedilen iyi vasıflı bir kadı (hâkim) o dükkana geldi. Kadıasker, bu kadıya, bir mes’eleden dolayı dargın olduğu için, bir makama ta’yin edilmesi gerektiği hâlde ona; “Ben kadıasker olduğum müddetçe, sana kadılık vazîfesi vermem!” diyerek yemîn ettiğini ağlayarak anlattı. Dükkanda bulunanlar bu hâdiseye çok üzüldü. Mehmed Emîn Efendi, yarım saat kadar başını eğip, gözleri kapalı bir vaziyette murâkabeye daldı. Sonra hakîkati gören gözlerini açıp, yardım talebi için gelen kadıya verilmek üzere, dükkan sahibi olan oyma ustası Kefeli-zâde İbrâhim Halebî’ye bir duâ ta’rîf edip yazmasını söyledi. O da yazdı. Bunu alıp mağdur olan kadıya verdi. Üzerinde taşımasını söyledi. Sonra; “Doğruca kadıasker efendiye git” buyurup, kadıyı gönderdi. İki-üç saat sonra kadı, sevinçle o dükkana tekrar geldi. Mehmed Emîn Efendi’ye büyük bir hürmetle memnuniyetle durumunu arzetti. Kendisine ne yaptığı sorulunca; “Kadıaskerin makamına girdim. Beni görünce birdenbire değişiverdi. Feryâd ederek; “Kâtibi çağırın” dedi. Kâtip gelince; “Aman bir bak! Bu kadının ta’yin edilmesi için münâsib bir yer var mı?” dedi. Kâtip, kayıtları kontrol ettikten sonra; “Bir yer var ama şimdilik dolu” dedi. Kadıasker, kâtibe; “Olsun, hemen ta’yin edelim, benim şu anda çektiğim sıkıntıyı ve tutulduğum ağırlığı bilmezsin!” dedi. Böylece ta’yinim derhal yapıldı” diye anlattı. Mehmed Emîn Efendi yazdırıp verdiği duâyı o kadıdan geri alıp, Kefeli-zâde İbrâhim Halebî’ye vererek silmesini söyledi. O da alıp sildi. Kefeli-zâde İbrâhim Halebî şöyle demiştir: “Ben bu hâdiseden sonra Mehmed Emîn Efendi’nin ta’rîf ettiği duâyı tekrar yazmak için belki bin defa denedim. Bir türlü yazamadım. Anladım ki, o hâdise Mehmed Emîn Efendi’nin kerâmetlerindendir.”
Talebesi Seyyid Yahyâ Efendi anlatır: “Mehmed Emîn Efendi’nin her ay onbeş kuruşluk geliri vardı. Bunu alıp her ay huzûruna getirirdim.
Koynunda bezden bir kese vardı. Keseyi çıkarmadan ağzını açar, ben de parayı içine kordum. Bundan başka o keseye hiç para konmadığı hâlde her ay o keseden iki-üçyüz kuruştan fazla para sarfeder, fakirlere saymadan sadaka dağıtırdı. Ben buna defalarca şahit olmuştum. Hatta birgün kese eskidi, değiştirelim buyurup, keseyi çıkarıp bana verdi. İçinde yedi-sekiz kuruş kadar para vardı. Bunları yeni bir keseye koyup verdim. Eski kesenin içine de beş kuruş koyup bana verdi. Ay başına onbeş yirmi gün vardı. O ayda koynundaki keseden yüzelli kuruş para sarfolundu. Ben buna hayret ederdim. Arkadaşlarımızdan da çoğu bunu bilmekte oldukları hâlde, asla kendisine soramazdık ve ifşa etmezdik...”
Mehmed Emîn Efendi, hâl ve şânlarını halktan son derece gizler, talebelerini de bu tarzda yetiştirirdi. Ömrünün sonlarında arkadaşları merhum Tatar Ahmed Efendi, 1156 (m. 1743) senesinde vefât edince, fetvâ makamında bulunan eski şeyhülislâm Seyyid Mustafa Efendi, Tatar Ahmed Efendi’den boşalan dergâha, Mehmed Emîn Efendi’yi ta’yin ettirdiler. Berât-ı şerîfi de, kendi mektûpçuları Hamza-zâde Abdullah Efendi ile gönderdiler. Bunun üzerine Mehmed Emîn Efendi, büyük bir kırgınlık ile doğru şeyhülislâm efendinin huzûruna gidip; “Sultânım, ma’lûmunuz ben meşihat erbâbından değilim. İnâyet buyurun, şeyhlere âit alâmetlerden ne nişanım varsa, müstehak olmadığım hâlde tevcih etmişlerdir. Boşalan bir mederese varsa beni oraya müderris ta’yin etmeyi ihsân buyurunuz” gibi özür beyân ederek, o dergâha gitmek istemedi ise de, şeyhülislâm; “Emîn Efendi kardeşim, biz sizi biliriz ve pîrdaşımızsınız. Ömürlerimiz sonuna yaklaştı, hâlinizi gizliyorsunuz. Mızrak çuvala sığmaz, gizlenme konağını geceli otuz yıl oldu. Fayda yoktur, tevcih (ta’yin) pâdişâhındır. Kabûl etmemiz lâzım. Kabûl etmemek ülu’l-emre itaat etmemek demek olur” deyince; “Efendim; evimde oturmak şartıyla kabûl ederim. Böylece müsâade buyurulur ise emir sizindir” diye berâtı kabûl etti. Sonra ağlayarak şeyhülislâmla vedâlaştı. Gerçekten tekkeye taşınmayıp evlerinde kaldılar. O sırada küçük kardeşleri İstanbul’a çoluk-çocuğu ile gelmişlerdi. Ev buluncaya kadar dergâha yerleştiler. Bir hafta sonra küçük kardeşleri vefât edince, çoluk-çocuğu dergâhda kaldı.
Bu dergâhda, senede bir kere mevlid-i şerîf okunması, dergâhın vakfiyesinde yazılı idi. Mevlid okunmasından bir iki ay önce dergâha gelmeleri, zikrden sonra seccâde-i meşihatta (şeyhe mahsûs seccadede) duâ buyurmaları için, gerek dostları ve gerekse talebe ve bendegânlarından çok sayıda kimse, niyaz ve ısrar ettiklerinde; “İnşâallah giderim, ancak posta oturmam. Haddim olmayan şeyi yapmam için bana boş yere ısrarda bulunmayın” buyurdu.
Mevlid-i şerîf okunma vakti geldiğinde, dostlardan çok kimseler dergâha toplandılar. Mehmed Emîn Efendi, dost ve talebelerinin ileri gelenlerinden ba’zıları ile beraber tekkeye geldik. Mehmed Emîn Efendi’nin duâ edeceğini duyunca, halktan da çok kimse kendisini bekliyorlardı. Mehmed Emîn Efendi teşrîf ettiklerinde önce odada bir miktar dinlendikten sonra, abdest tazelemek için kalktı. Döndüklerinde câmiye girip, safların arasında bir yere oturdu. Öğle namazının sünnetini kılıp etrâfı seyrederken, yanlarında bulunan biri; Efendim, bu tekkenin şeyhi Tokatlı Emîn Efendi bugün geldi mi? Zîrâ geleceklerini duydum. Evliyâullahdan imişler” diye kendilerinden sorunca, cevâbında; “İşittiğiniz gibi değildir, eğer gelirse size ben göstereyim” buyurdular. Gözlerini yumup mevlid-i şerîfi dinlemekle meşgûl oldular. Mevlid-i şerîf bitince, orada bulunan âlim zâtlardan birine duâyı yapmasını söyleyip, kendileri yerlerinden kalkarak, evlerine gittiler.
Mehmed Emîn Efendi, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mihmândârı Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin türbesinde türbedâr olarak vazîfe almıştı. Fakat ziyâretçilerin hâllerini beğenmeyip, birkaç ay sonra bu vazîfeden ayrıldı.
Bir defa Kâ’be’de Rükn-i Yemânî’de yaslanmışken, bir kerre Mısır’da ve bir kerre de İstanbul’da Fâtih Câmii civarında Hızır aleyhisselâm ile görüşmüştür. Yüzüğünde “Emîn-i sırr-ı Hak ârif Muhammed” yazılı idi.
Vefâtı: Seyyid Yahyâ Efendi şöyle anlatır: “Babam yeniçeriler ocağına mensûb olduğundan, Mora yarımadasının fethi târihi olan 1127 (m. 1715)’de kapıkulu talebelerine katıldım. Sonra da İslâm askerinin Belgrad’dan dönüşünde İstanbul’da kâtiplik vazîfesi yapmama izin vermeleri üzerine, sabah hocam Mehmed Emîn Efendi’nin huzûrundan ayrılıp, Ağakapısı’na gidip, ikindiden sonra dönüyordum. Bu hâl üzere devam etmekteyken, 1158 (m. 1745) senesi Recep ayında hocam Mehmed Emîn Efendi’nin göğsünde küçük bir sivilce çıkıp, rahatsızlanmasına sebep oldu. Bunun üzerine bizim eve teşrîf edip, bir hafta müddetle dostlarımızla kaldı. Göğsünde çıkan sivilceye ba’zı merhemler sürerek tedâvi etmeye çalıştık. Fakat gün geçtikçe ağırlaştı. Sonra kendi evlerine döndüğünde, bir sivilce de omuzlarında çıktı. Tabibleri getirip gösterdiğimizde, o sivilcenin şirpençe olduğu anlaşıldı, ihtimâmla, dikkatle tedâvi etmeye başladık. Aradan kırk elli gün geçti. Fakat bir türlü iyileşme alâmeti göremedik. Nihâyet bu hâlde iken vefât etti.
Vefâtını işiten büyük zâtlar toplandı. Aksaray’da Kovacı Dede mahallesinde oturan ve Mehmed Emîn Efendi’nin talebesi olan Baklalı Câmii İmâmı el-Hâc Muhammed Efendi o gece bir rü’yâ görmüş. Mehmed Emîn Efendi, ona rü’yâsında; “Yarın gel benim cenâzemi yıka” buyurmuş. Sabahleyin hocalarının evine gelip durumu görünce, rü’yâsını anlattı. Himmet-zâde merhum Abdüssamed Efendi’nin dâmâdı Ordu şeyhi Abdülhalîm Efendi, cenâzesini yıkamak için gelmişti. Baklalı Câmii İmâmı Muhammed Efendi bu vazîfenin kendisine verildiğini söyleyince, Abdülhalîm Efendi gasl işini bırakıp su dökme hizmetini yaptı. Abdülhalîm Efendi ile, el-Hâc Muhammed Efendi cenâzesini yıkayıp kefenlediler. Sonra Fâtih Sultan Mehmed Hân Câmii’nde cenâze namazı kılınıp, evinin yakınında Pîrî Paşa Medresesi önünde ki kabristana defnedildi. Mezar taşına yazıyı, Müstakim-zâde Sa’deddîn Süleymân Efendi kaleme aldı. Eğrikapılı Hâce Muhammed Efendi hattıyla taşa yazıldı.
Mehmed Emîn Efendi, İstanbul’a ilk geldiğinde bir ay Pîrî Paşa Medresesi’nde kalmıştı ve orayı sevmişti. Ne zaman bu medresenin önündeki mezarlığın yanından geçse durup, orada medfûn bulunanların rûhuna Fâtiha-i şerîfe okurdu. Yanındakilere de; “Burada her zaman böyle duâ ediniz” derdi. Vefât edince kendisi de oraya defnedildi.

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
1 sec
Evliyânın büyüklerinden. İnsanları Hakka da’vet eden, doğru yolu göstererek hakîkî saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen âlim ve velîlerin meşhûrlarındandır. İsmi, Şemseddîn Habîbullah’dır. Babası Mirzâ Can’dır. Onun ismine izafeten Cân-ı Cânân denilmiştir. 1111 (m. 1699) veya 1113 (m. 1701) senesinde Ramazân-ı şerîfin onbirinde Cum’a günü doğdu. 1195 (m. 1781) senesinde Delhi’de şehîd edildi. Kabri, Şah Cihan Câmii yakınındaki Dergâh Câmii’nde olup, oradaki dört kabirden biridir. Talebesi Abdullah-ı Dehlevî’nin de kabri oradadır. Hazreti Ali’nin soyundan olup, seyyiddir. Yirmisekiz batında, soyu Hazreti Ali’ye ulaşır. Ceddi ümerâdan olup, Teymûriyye sultanlarına yakınlıkları vardı. Bütün dedeleri, mürüvvet, adâlet, şecaat, sehâvet (cömertlik) ve dîne son derece bağlı olmalarıyla tanınmış olup, beğenilen ve medhedilen bütün üstün vasıflara sâhib idiler. Ayrıca herbiri, devlet idâresinde mevki ve makam sahibi idiler. Babası Mirzâ Can, mevkî ve makamı terkedip, fakirliği ve kanâati tercih etti. Servetini Allah için fakirlere dağıttı. Kızının nikâhı için ayırdığı yirmibeşbin rub’iyye miktarındaki altını, bir dostunun şiddetli bir sıkıntıda olduğunu işitince, tamamen ona hediye etti. Babası, memleketinde, merhameti, üstün ahlâkı, insanî meziyetlerinin üstünlüğü ile tanınmış bir zât idi. Zamanın mürşid-i kâmillerinden olan Şah Abdürrahmân Kâdiri’nin sohbetinde kemâle gelmiştir.
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, daha küçük yaşta iken alnında rüşd ve hidâyet nûru parlıyordu. Zekâsının ve fehminin (anlayışının) parlaklığını gören firâset erbâbı, onun yüksek bir fıtrata sâhib olduğunu söylerlerdi. Babası, onun terbiye ve ta’liminde, ilim öğrenmesi husûsunda çok dikkat göstermiştir. Daha küçük yaşta ilim, ma’rifet öğrenmeye ve çeşitli maharetler kazanmağa başlamıştı. Kıymetli ömrünü çocukluğundan i’tibâren gayet iyi değerlendirip, heba etmemiştir. İlim ve ma’rifeti yanında ayrıca çeşitli san’at ve maharetleri öğrenmişti. Kendisi şöyle demiştir: “Çocukluğumda İbrâhim aleyhisselâmı rü’yâmda görüp, çok iltifât ve ihsânlarına kavuştum. Yine çocukluğumda Hazreti Ebû Bekr’i ne zaman hatırlayıp ismini ansam, mübârek sûreti karşıma çıkardı. Rûhâniyetini gözümle görürdüm. Bana çok iltifâtta bulunurdu.” Yine şöyle anlatmıştır: “Çocukluğumda idi. Bir kimse babamla konuşuyordu, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinden bahsettiler. Ben o anda İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin rûhâniyetini gördüm. Bana oradan kalkmam için işâret etti. Bu hâli babama söyledim. Babam dedi ki: “Anlaşıldı ki, sen onların yolundan istifâde edeceksin.” Allahü teâlâ benim tînetime sünnet-i seniyyeye ittiba’ etme hasletini yerleştirmiş.”
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin fıtratında bir yükseklik, büyükler yolunda ilerlemeye büyük bir kabiliyet, onları sevmek ve muhabbet gösterme husûsiyeti vardı. Buyurdu ki: “Aşk ve muhabbet, benim tînetimin hamurunun mayasıdır.” Zamanın meşhûr âlimlerinden onun hâlini görenler; “Bu çocuk âşıkane bir mîzâca sâhibdir” demişlerdir. Babası ona şöyle demiştir: “Senin dünyâya gelişin benim için çok mübârek oldu. Çünkü senin doğduğun sene, ben dünyâya âit bağlılıkları, dünyâya düşkün olmayı terkedip, kanâati tercih ettim.”
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri şöyle anlatmıştır: “Ben onaltı yaşında iken babam vefât etti. Vefât etmeden önce bana şöyle vasıyyet etti: “Bütün vaktini, kemâlâtı, olgunlukları ve üstün dereceleri elde etmek için harca. Kıymetli ömrünü boş şeyler ile geçirme.” Babamın vefâtından sonra vasıyyetine uyarak ilim öğrenmeye ve öğrendiğim ilimle amel etmeye başladım. Büyük zâtların sohbetlerine devam ettim. Ben bu hâlde iken çevremdekiler, dedelerimin eskiden beri makam ve mevki sahibleri olması hasebiyle, benim de bir mevkî ve makam sahibi olmamı istediler. Bu iş için beni pâdişâhın sarayına götürdüler. Fakat o gün pâdişâh hasta olduğu için makamında yok idi. Pâdişâhla görüşmem mümkün olmadı. O günün gecesi bir rü’yâ gördüm. Rü’yâmda evliyânın büyüklerinden bir zât, mezarından kalkıp yanıma geldi ve kendi külahını benim başıma koydu. Rü’yâda gördüğüm o zât, Hâce Kutbüddîn hazretleri idi. Bu rü’yâdan sonra gönlümde makam ve mevkî arzusu hiç kalmadı. Ondan sonra, evliyâ zâtların sohbetine koştum. Onların sohbetine kavuşma şevki, arzusu beni sarmıştı. Nerede büyük bir zâtın olduğunu duysam, hemen onun ziyâretine giderdim. O zamanın en meşhûr âlimlerinden biri de Kelîmullah Çeştî idi. Huzûruna gittim. Hadîs-i şerîf dersi veriyordu. Sıra bir hadîs-i şerîfin izahına gelmişti. O hadîs-i şerîfin izahında şöyle dedi: “Bir gece vakti Resûlullahı ( aleyhisselâm ), cinlerden biri hücum edip yakalamak istedi. Resûlullah ( aleyhisselâm ), Süleymân aleyhisselâmın duâsını okuyup, cinnin tasallutundan kurtuldu.” Onun böyle izahı sırasında, böyle bir sözü söylemesinin sebebini düşünerek; “Acaba bundan ne kastediyor” dedim. Kalbimden geçeni anlayıp; “Bu hadîs-i şerîften anlaşılıyor ki, bir talebeye onun hocasından izinsiz başka bir hoca tasarrufta bulunamaz” dedi. (Bu sözüyle onun asıl mürşidinin başka bir zât olacağına işâret etmiştir.)
Bu zâttan sonra Şah Muzaffer Kâdirî’nin ziyâretine gittim. Sohbetini dinlerken orada bulunanlardan biri; “Şimdi, zamanımızda ebdâl ve evtâd denilen evliyâ zâtlar var mıdır?” diye sordu. Bu suâl üzerine; “Allahü teâlânın dostları, sevgili kulları olan evliyâ zâtlar her zaman bulunur. Her kim ebdâl denilen evliyâ zâtlardan birini görmek isterse şu gence baksın!” diyerek beni gösterdi. Ben o sırada henüz tasavvufda yetişmeye başlamamıştım. O zât firâset nûruyla benim hakkımda böyle buyurmuştu. Sonra Şah Gulâm Muhammed Muvahhid’in ziyâretine gittim. Onun dergâhı Cüneyd-i Bağdadî hazretlerinin dergâhı gibi, sabır, kanâat, zühd ve tevekkül dergâhı idi. Daha sonra da Mîr Hâşim Câlîserî’nin sohbetine gittim. Bu zât, hocasının beşbin hatim okuduğunu söylemişti. Mir Hâşim Câlîseri’nin vefâtı yaklaşınca, kendisine Keşmir’de vefât edeceği ilham olunmuş. Bunun üzerine o anda Keşmir’den çok uzak bir yerde olmasına rağmen, kerâmetiyle bir anda Keşmir’e gidip, orada vefât etmiştir. Bu evliyâ zâtlardan başka pekçok büyük zâtın sohbetinde bulundum.”
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, bir mektûbunda şöyle yazmıştır: “Birkaç defa bu fakirin neseb ve hasebini, ya’nî baba ve annelerinin kim olduklarını sormuştunuz. Aslında bu fakirin vücûdu, başlangıçta bir damla su, sonunda ise bir avuç topraktır. Babalarımdan bahsetmek îcâb ederse, şöyle derim: “Yirmisekizinci batında dedemiz hazret-i Ali’ye ulaşmaktadır. Emîr Kemâleddîn ismindeki dedem, 800 (m. 1398) yıllarında Tâif’den Türkistan’a geldi. O memlekette bulunan Kaksalân reîsinin kızıyla evlendi. Kaksalân reîsinin oğlu olmadığı için, o havâlinin idâresi Emîr Kemâleddîn’e ve evlâdına kaldı. Hümâyun Şah, Hindistan’ı Afganlıların elinden alınca, o hânedandan soyu üç vâsıta ile adı geçen emîre ulaşan Mahbûb Hân ve Bâbâ Hân adındaki iki kardeşi de birlikte getirdi. Bu ikisi Ekberî târihlerinde yazılıdır. Bu büyüklerin nesebi ise Timur Hân’a ulaşır. Fakirin nesebi ise, dört vâsıta ile Bâbâ Hân’a ulaşır. Babam, Evrengzîb’in hizmetinde ömrünü tamamladı. Ömrünün sonunda, makam ve me’mûriyeti bırakıp, dünyâdan el çekti. Kadirî yolunun halîfelerinden bir büyüğün hizmet ve huzûru ile şereflenip, kesb-i kemâlât eyledi. 1130 (m. 1717)’de vefât etti.
Bu fakîr 1113 (m. 1701) senesinde dünyâya gelmişim. Babam vefât ettiği zaman, ben onaltı yaşında idim. Bütün varlığımla yüzümü dünyâdan âhırete döndüm. O zamanki ilimleri babamın sağlığında tahsil ettim. Hadîs kitaplarını, Şeyh-ül-muhaddisîn Şeyh Abdullah bin Sâlim Mekkî’nin yetiştirdiği Hacı Muhammed Efdal Siyalkûti’nin huzûrunda, Kur’ân-ı kerîmi, Şeyh-ül-kurrâ Şeyh Abdülhâlık Şevkî’nin talebesi Hâfız Abdürresûl Dehlevî’den okudum. Nakşibendî yolunda mutlak icâzeti, iki vâsıta ile İmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i elf-i sânî’ye (kuddise sirruh) ulaşan Seyyid nûr Muhamed Bedevânî hazretlerinden aldım ve ömrümün bir kısmı onun hizmet ve huzûrunda geçti. Onun vefâtından sonra, bu yolun diğer büyüklerinden istifâde ettim. Sonunda yine iki vâsıta ile İmâm-ı Rabbânî hazretlerine ulaşan Şeyh-uş-şuyûh Muhammed Âbid hazretlerinin feyz saçan huzûr ve sohbetine kavuştum. Bir zaman hizmetlerinde bulundum. Kadirî, Çeştî ve Sühreverdî yollarında da icâzet aldım. Bugün 1185 (m. 1771) senesidir, bu büyüklerin yolunda otuz yıldır, Allahü teâlâyı isteyen talibleri terbiye ile meşgûlüm. Allahü teâlâ sonumu Habîbinin ( aleyhisselâm ) bereketi ile hayırlı eylesin.”
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, küçük yaşta zâhirî ilimleri öğrendikten sonra tasavvufa yönelip, Seyyid nûr Muhammed Bedevânî’den feyz alarak yükseldi. Dört sene bu hocasının sohbetine devam edip hilâfet aldı. Hocası Seyyid nûr Muhammed’in, vefâtından sonra, altı sene Şeyh Gülşenî ve oniki sene Muhammed Efdal ve Hâfız Sa’dullah’ın, sekiz sene Muhammed Âbid-i Senâmî’nin sohbetlerine devam ederek tasavvufda Müceddidiyye yolunda yüksek derecelere kavuştu. Ayrıca Kâdiriyye, Ceştiyye, Sühreverdiyye ve Kübreviyye yollarından da icâzet (diploma) aldı. Zâhirî ve bâtınî ilimleri öğrendikten sonra insanları irşâd etmeye başladı. Derslerine ve sohbetlerine âlimler, âmirler, veliler ve halk devam edip ondan feyz aldılar. Mîr Müsliman, Senâullah Pâni-pütî, Gülâm Kâki, Seyyid Alîmullah, Seyyid Abdullah Dehlevî gibi büyük âlimler ve velîler yetiştirdi.
Tasavvufda hocası olan Seyyid nûr Muhammed Bedevânî hazretlerine talebe olmasını şöyle anlatmıştır: “Onsekiz yaşında idim. Bir zât bana Seyyid nûr Muhammed Bedevânî hazretlerinin büyüklüğünden, kemâlâtından bahsetmişti. Onun üstün vasıflarını işitince, gayr-ı ihtiyârî kalbim ona tutuldu, huzûruna gittim. Mübârek yüzünü görünce ma’rifet sahibi bir zât olduğunu anladım. Sünnet-i seniyyeye son derece bağlı, dînin emirlerine tam uyan, yüksek ahlâk sahibi bir zât idi. Sohbeti kalbe safa veriyor, cana can katıyordu. İyice anlaşılmıştı ki, arayanlar maksada onun huzûrunda kavuşuyor, ölmüş kalb onun huzûrunda dirilip itminana eriyor, Hakka kavuşmak orada müyesser oluyordu. Beni talebeliğe kabûl etmesini arzedince, istihâresiz talebe kabûl etmediği hâlde beni derhal kabûl etti. Feyzleri o kadar bereketli ve te’sîrli idi ki, bir teveccüh ile talebesinin kalbi zikretmeye başlardı. Ona talebe olup feyzlerine kavuşunca gönlüm aydınlandı. Çok iltifâtına kavuştum. Haramlardan sakınmayı çok tenbîh ederdi. Bir talebesi sokakta harama” baksa, sohbeti sırasında, “Sizde günah zulmeti görünüyor!” derdi. Yolda bir fâsıkla, sarhoşla karşılaşsak, huzûruna gidince; “Sizde şarab zulmeti görünüyor” diyerek buyururdu ki: “Fâsık kimseler ile karşılaşmak bâtın nûrunu örter.” Allah korusun ya günah işleyip, fâsık olmak nasıl olur. Bunun gibi talebeleri duâ ve zikirle meşgûl olsa, Kelime-i tevhîd söylese, onu da müşâhede ederdi. Huzûruna Kelime-i tevhîd okuduktan sonra gittiğimde; “Bugün Kelime-i tevhîdi çok oku”, eğer birgün okumasam; “Bu gün seni nûrlardan uzak görüyorum!” buyururdu.
Kısa zamanda nûr Muhammed Bedevânî hazretlerinin sohbetinde yetiştim. Tasavvuf hâllerine gark olmuştum. Beni öyle bir muhabbet-i ilâhî sarmıştı ki, cezbenin (çekilmenin) çokluğundan uykuyu, istirahatı, yemeyi, içmeyi terk etmiştim. İnsanlardan uzaklaşıp yalnız başıma yalın ayak, baş açık, viranelerde dolaşmaya başladım. Açlığın şiddetinden ağaç yaprağı yemiştim. Vaktim hep kendimden geçmiş bir vaziyette ve murâkabe hâlinde geçiyordu. Asıl maksada kavuşmayı böylece bekledim. Nihâyet o hâle geldim ki; “Rabbini görüyormuş gibi ibâdet et” hadîs-i şerîfinde istenen vasfa ulaştım. Mahviyyet, fenâ ve bekâ hâllerine ulaştım. Büyüklerin ta’rîf ettiği maksada, sırr-ı tevhîde kavuştum... Hocam Seyyid nûr Muhammed Bedevânî’nin sohbetine dört sene devam ettim. Sonra bana icâzet verdi. Bana Ehl-i sünnet i’tikâdı üzere olmamı, sünneti seniyyeye uymamı ve bid’atlerden sakınmamı vasıyyet etti.”
Kendisi ilim tahsilini şöyle anlatmıştır: “Fârisî lisanım ve diğer ba’zı bilgileri babamdan, Kur’ân-ı kerîmi, tecvîd ve kırâat ilmini Kâri Abdürresûl’den, aklî ve naklî ilimleri de zamanımızın âlimlerinden öğrendim. Babamın vefâtından sonra da, Hacı Muhammed Efdal’den, tefsîr ve hadîs ilmi öğrendim. Onbeş yaşında iken kendisinden ilim öğrendiğim hocam Hacı Muhammed Efdal, bana bir takke hediye etmişti. Bunun bana öyle bir bereketi oldu ki, zihnim iyice açıldı. Hiçbir şeyi okuyup öğrenmekte zorluk çekmedim. Tahsilimi tamamladıktan sonra, bir müddet de talebelere ders verdim. Bundan sonra tasavvufa yönelme arzusu iyice fazlalaşmıştı. Bir defasında rü’yâmda gaybdan bir ses; “Bizim seninle işimiz var. İnsanların hidâyete kavuşması ve onları hidâyete kavuşturacak yolun yayılması senin sebebinle olacak!” dedi. Bu rü’yâyı da görünce tasavvufa yönelip, bâtın nisbetini elde etmek arzum iyice kesinleşti. Bu maksadıma kavuşmak için Seyyid nûr Muhammed Bedevânî’nin huzûruna gidip, ona talebe oldum. Beni talebeliğe kabûl edip, çok iltifât ve ihsânda bulundu. Benim hâllerime bakıp, bana karşı tevâzu’ ile, büyük bir sevgi ve alâka gösterdi. Birgün, ikimiz karşı karşıya otururken; “İki güneş karşı karşıya gelmiş, birinin nûrundan diğeri görülmüyor. Eğer tâliblerin terbiyesine yönelsen âlem nûrlanır” buyurdu. Yine birgün bana; “Sende Allahü teâlâya ve resûlüne karşı muhabbet yüksek derecededir. Bizim yolumuz, senin teveccühlerin ile yayılacak. Sana Şemseddîn Habîbullah ismi verildi” buyurdu ve talebelerinden bir kısmının yetiştirilmesini bana havale etti. Ben hocamın sohbetine devam ederken, havale ettiği o talebeleri de yetiştirdim ve hocamın sohbetine bıraktım. Her ne kadar Resûlullahın ( aleyhisselâm ) zamânında bulunup görmekle şereflenmedik ama, Allahü teâlâya binlerce şükürler olsun ki, Resûlullahın nâiblerinden olan (O’nun yolunu anlatan) hocam Seyyid nûr Muhammed Bedevânî’nin sohbetinde bulunmakla şereflendim. Hayâtın meyvesi, asıl maksat ele geçti. Büyüklerin çok iltifâtına kavuştum. Birgün büyük bir tevâzu’ ile benim ayakkabılarımı çevirip, giymem için koydu ve; “Sen, Allahü teâlânın makbûl kullarındansın” buyurdu. Yine hocalarımdan Hacı Muhammed Efdal; “Sendeki nisbetin kemâlâtından dolayı ayağa kalktım” diyerek, beni görünce ayağa kalktı ve defalarca; “Allahü teâlâ senin gibileri çoğaltsın” buyurdu. Yine hocalarımdan Hâfız Sa’dullah bana iltifâtlarda bulunup; “Sen bizim medâr-ı iftihânmızsın” buyurdu. Bir defasında İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin soyundan olan ve Serhend’e giden bir zâta; “İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin kabrini ziyâret edince, benim selâmımı da söyle” diye tenbîh ettim. O zât gidip döndükten sonra, durumu bana şöyle anlattı: “İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin kabri başına varıp ziyâret ettim ve sizin selâmınızı söyledim. Sizin selâmınızı söyler söylemez, mübârek başını göğsüne kadar mezardan çıkarıp; “Hangi Mirzâ, bizim hangi divânemiz, hangi âşığımız? aleyke ve aleyhisselâm (sanada ona da selâm olsun)” buyurdu. Sizin vâsıtanızla ben de bu saadete kavuştum” dedi.”
Hadîs âlimlerinin meşhûrlarından olan Şah Veliyyullah buyurdu ki: “Allahü teâlâ, bize sahih keşfler ihsân eyledi. Bu zamanda, hiç bir yerde Mirzâ Cân-ı Cânân’ın benzeri yoktur. Makamlarda ilerlemek istiyen onun hizmetine gelsin!” Hadîs öğrenmek için kendisine gelenleri, istifâde etmeleri için Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine gönderirdi. Ona yazdığı mektûplarda; “Allahü teâlâ, faziletlerin tecellî yeri olan sizlere uzun zaman selâmet versin ve bütün müslümanları bereketlerinize kavuştursun!” derdi.
Yine hadîs âlimlerinin büyüklerinden Hâcı Muhammed Fahir de şöyle demiştir: “Mirzâ Cân-ı Cânân’ın, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) sünnet-i seniyyesine tâbi olma husûsunda büyük bir şânı vardır. Bir gece rü’yâmda şöyle gördüm: Resûlullahın ( aleyhisselâm ) kapılarında eğerlenip donatılmış iyi cins bir binek atı vardı. “Bu at kimindir?” diye sor um. Birisi bana; “Bu Resûlullaha ( aleyhisselâm ) âittir” dedi. Sonra içeri girdim, başka birisi; “O at Mirzâ Cân-ı Cânân’ındır” dedi. Bu rü’yâmı ta’bir edip anladım ki, Mirzâ Cân-ı Cânân’ın yolu, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) sünnet-i seniyyesine uymakdır. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) bildirdiği, doğru yolda ilerlemekdir.
Mevlevi Senâullah Sebinhelî şöyle anlatmıştır: Rü’yâmda Peygamber efendimizi görüp; “Hocam Mirzâ Cân-ı Cânân’ın yolu ve hizmetleri makbûl ve mu’teber midir? dedim. “Evet” buyurdu. Hazreti Ebû Bekr de vardı. O da tasdîk etti.”
Hâcı Muhammed Efdal’in halîfelerinden Şeyh Muhammed A’zam da şöyle buyurmuştur: “Bu zâtın (ya’nî Mirzâ Cân-ı Cânân’ın) büyük bir şanı vardır. Başka bir kimse onunla kıyas olunamaz.” Hâce Mîr Derd de şöyle buyurmuştur: “Mirzâ Cân-ı Cânân’ın eshâbından, talebelerinden her kimi gördüysem, azîzânın (büyüklerin) nispetinden büyük pay almış, derecelere, hâllere ve makamlara kavuşmuş buldum.” Şeyh Abdüladl Zebîrî hazretleri de şöyle buyurmuştur: “Bugün Mirzâ Cân-ı Cânân’ın huzûrunda Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için toplanan taliblerin toplanması gibi bir cemâat hiçbir yerde yoktur. O, zamanımızda İmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i elf-i sânî hazretlerinin vekîlidir.”
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri buyurdu ki: “Allahü teâlâ bize akl-ı kâmil, isâbeti re’yi beliğ ihsân etti. Saltanat işlerinin idâresi ve memleketin nizâmı husûsunda, herkesin hâline uygun en güzel usûlü öğrenmiş idim. Bunun için zamanın meşhûr ümerâsı, alacakları silahları ve diğer mühim şeyleri bizden sorarlar ve bizden aldıkları cevâba göre hareket ederlerdi.” Yine şöyle buyurmuştur: “Muhterem babamın bereketli terbiyesiyle yetiştikten sonra bende öyle bir hâl hâsıl oldu ki, bir bakışla herkesin ne olduğunu tanırdım. Onun âdemiyyet cevherini ve kalbindekini anlardım. Bulunduğum yolun (tarikatın) nûruyla insanların saadet veya şekavet ehli olduğunu, alınlarından okurdum.”
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri kemâl derecede zühd ve tevekkül sahibi idi. Dünyâdan ve dünyâya düşkün olanlardan son derece sakınırdı. Kendisine verilmek istenen hediyeleri kabûl etmezdi. Kabûl ettiği çok nâdir olurdu. Zamanın pâdişâhı Muhammed Şah, veziri Kameruddîn Hân ile Mirzâ Cân-ı Cânân’a haber gönderip, şöyle dedi. “Allahü teâlâ bize öyle bir mülk verdi ki, hatırlarından her ne geçerse hediye olarak göndeririz, yeter ki istesinler.” Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bu teklif üzerine şu cevâbı verdi: “Allahü teâlâ Kur’ân-ı Kerimde; “... Onlara şöyle de; dünyânın metâı pek azdır...” (Nisâ-77) buyurarak dünyânın yedi iklimindeki mal ve mülkün az birşey olduğunu bildirdi. Az bir şey olan bu yedi iklimden biri de Hindistan olup, o da senin elinde bulunmaktadır. Bunun kıymeti nedir ki? Büyüklerin himmetinin esâsı ise, ondan uzak durmaktır.” Yine o havalenin ümerâsından biri, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri için bir dergâh yaptırdı ve bütün dervişlerin ihtiyâcını da karşılıyacağını bildirerek kabûl etmeleri için arzetti. Fakat Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri kabûl etmedi ve; “Bizim için her yer birdir. Allahü teâlânın indinde herkesin rızkı takdîr edilmiştir. Vakti gelince herkes rızkına kavuşur. Dervişlerin hazînesi sabır ve kanâat olup, bu kâfidir” buyurdu.
Nevvâb Hân Firûzcenk, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerini, soğuğu şiddetli bir kış gününde, üzerinde eski bir elbiseyle gördü. Bu hâlini görünce ağladı. Yanında bulunan adamlarından birine; “Biz ne bedbaht insanız ki büyüklerimizden bir zât hediye kabûl etmiyor ve ona hizmet etmekle şereflenemiyoruz” dedi. Bu hâdise üzerine Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri; “Biz, zenginlerden birşey kabûl etmemeğe, almamağa kararlıyız. Hayat güneşimiz batmaya yüz tuttu, ömür bitmek üzere. Şimdiye kadar kabûl etmedik” buyurdu. Sonra Nevvâb Nizâmülmülk, otuzbin rub’iyye para hediye etmek istedi. Kabûl buyurmadı ve; “Biz sizin servetinizin yiyicisi değiliz, onu fakirlere dağıtınız” dedi. Yine Afgan serdârlarından biri, eşrefi denilen üçyüz altın göndermişti. Bunu da kabûl buyurmayıp; “Her ne kadar hediyeyi kabûl etmek lazımsa da, mutlaka kabûl etmek lâzım olduğuna dâir bir emir yokdur. Bize kendi talebelerimiz, ihlâs ve ihtiyâtla, haram karışmaması için dikkat ederek hazırladıkları hediyeleri getiriyorlar, onları bile kabûl etmiyoruz. Kaldı ki, ümerânın ve zenginlerin hediye edeceği şeylerin tam helâlden hazırlanmış olduğu şüpheli olanları hiç kabûl etmeyiz. Onda insanların hakkı vardır. Kıyâmet günü onun hesabını vermek zordur. İmâm-ı Tirmizî’nin (r.aleyh) Ebû Berze’den (r.aleyh) getirerek yazdığı hadîs-i şerîfde Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Kıyâmet günü herkes, dört suâle cevap vermedikçe hesapdan kurtulamıyacaktır: Ömrünü nasıl geçirdi. İlmi ile nasıl amel etti. Malını nereden nasıl kazandı ve nerelere harcadı. Cismini, bedenini nerede yordu, hırpaladı.” Bunun içi çok dikkat etmek lâzımdır” buyurdu.
Mazhar-ı Cân-ı Cânân’a yine ümerâdan biri Hindistan’ın meşhûr meyvesi olan “Enbe”den (Hint kirazı) bir hediye göndermişti ve kabûl etmesi için de çok yalvarmıştı. Bunun üzerine iki tâne “Enbe” alıp gerisini iâde etmişti ve “Bu fakirin gönlü, bunları kabul etmek istemiyor” buyurdu. Biraz sonru huzûruna bir bahçe sahibi gelip “Falan emîr, size gönderdiği enbeleri bizden zulüm ile alıp size hediye etti” dedi. Bunun üzerine mazlûmun hakkının verilmesini ve himâye edilmesini söyledi. Sonra da; “Sübhânallah, onun getirdiği bu yiyecek bizim bâtınımıza zararlı oldu” buyurdu. Ondan sonra da malı şüpheli olan kimselerin ikrâmını hiç kabûl etmedi. Yine bu hâdise üzerine şöyle buyurdu: “Yiyeceklerin en zararlısı kazançları şüpheli olan zenginlerin ikram ettiği yiyeceklerdir. Hattâ fakirlerin ikrâmları da şüphelidir. Çünkü onlar da, bu yemekleri hazırlamak için, kazançları şüpheli olan zenginlerden borç alıyorlar.”
Bir defâsında bir iftar vaktinde yemek yerken, gâfil birine âit olan bir ekmeği talebeleri paylaşmışlar, bir parça da Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine vermişlerdi. O gece teravih namazından sonra yenilen o ekmek sebebiyle, bâtınlarına te’sîr edip zarar verdiğini belirterek; “Bu zarardan ancak namaz kılmak ve okunan Kur’ân-ı kerîm’i dinlemekle kurtuldum” buyurdu. Talebesi Abdullah-ı Dehlevî hazretleri bu söz üzerine: “Şüpheli bir lokma, onların mübârek bâtınlarında nûr deryâlarında böyle bir değişmeye, zarara sebeb olursa, bizim hâlimize ne denir.” buyurmuştur. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bu husûsta şöyle buyurmuştur: “Yenilen lokmalar insanı muvaffakiyete kavuşturmalı ve tâatın nûrunu arttırmalıdır. Fakirliği zenginliğe tercih etmeli, sabır ve kanâatı seçmeli. Teslimiyeti ve rızâyı seciye hâline getirmelidir. Resûlullahın “Allahım! Âl-i Muhammed’in rızkını kâfi gelecek kadar kıl” buyurduğu duâsına uygun olarak, insân için lâzım olan şeyleri kâfi gelecek kadar istemelidir.
Eshâb-ı Kirâm da böyle duâ ederdi. İsrâfa düşürecek kadar zengin; sıkıntıya, borca düşürecek kadar da fakir olmamalıdır. İnsanların çoğu bu hâlden düşmüştür. Bu hâlde iken ölüm gelip yakalamaktadır. Kulluk vazîfesini yerine getirip, ölüme hazır beklemeli, gönlü başka arzulara bağlamamalıdır. Ölüm, ilâhî bir hediyedir. Allahü teâlâya kavuşmak ve Resûlullahın ( aleyhisselâm ) dîdârını, mübârek yüzünü görmektir.”
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri hocalarına büyük bir muhabbet ve ihlâs ile bağlı idi. Bilhassa İmâm-ı Rabbânî hazretlerine derin bir muhabbeti vardı. “Her neye kavuşmuşsam, hocalarıma olan muhabbetim sebebiyle kavuştum. Kulun amelleri nedir ki, Allahü teâlânın rızâsına kavuştursun! Fakat Allahü teâlânın rızâsına kavuşmuş ve makbûl kullarından olan zâtları sevmek, onlara muhabbet beslemek, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için en kuvvetli vâsıtadır” buyurdu.
Menkıbeleri ve kerâmetleri:
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri şöyle anlatmıştır: “Bir defa cihanın süsü, kâinatın Serverini ( aleyhisselâm ) rü’yâda görmekle şereflendim. Yanyana uzanmış yatıyorduk. O kadar yakındık ki, mübârek nefesi yüzüme geliyordu. Bu esnada susadım. Serhend büyüğünün oğulları, ya’nî İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin evlâdı da orada idiler. Resûlullah, onlardan birine su getirmesini emir buyurdu. Fakîr; “Yâ Resûlallah, onlar benim pîrimin evlâdıdır” diye arzettim. “Onlar bizim sözümüzü tutarlar” buyurdu. Onlardan bir azîz, kalkıp su getirdi. Kana kana içtim. Sonra; “Yâ Resûlallah, hazretiniz Müceddîd-i elf-i sânî hakkında ne buyurursunuz?” diye arzettim. “Ümmetimde onun bir benzeri başka kim vardır?” buyurdu. “Yâ Resûlallah! İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât’ı, mübârek nazarlarınızdan geçti mi?” dedim. Buyurdu ki: “Eğer ondan hatırladığın bir yer varsa oku.” Ben de, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin ba’zı mektûplarında geçen ve Allahü teâlâ için; “O, verâ-ül-verâ sonra yine verâ-ül-verâ’dır, (ya’nî Allahü teâlâ ötelerin ötesidir. Akıl neyi düşünür ve neyi tasavvur ederse O değildir)” buyurduğunu okudum. Resûlullah ( aleyhisselâm ) bunu çok beğendi ve; “Tekrar oku” buyurdu. Ben de tekrar okudum. Bu ifâdeleri çok güzel buldu. Bu hâl epey bir müddet devam etti. Sabah olunca büyüklerden bir zât erkenden gelip bana dedi ki: “Ben bu gece rü’yâmda sizin bir rü’yâ gördüğünüzü gördüm. O rü’yâyı bana anlat” Ben ona gördüğüm rü’yâyı anlattım. Çok beğenip, hayret etti. Ben gördüğüm bu rü’yâda, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mübârek nefesinin ve sohbetinin bereketiyle kendimi tamamen nûr ve huzûr içinde buldum. Uyanık iken ele geçen şeylerden daha çok bereketli olan bu rü’yânın bereketiyle günlerce acıkmadım ve susamadım.”
Birgün Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin talebelerinden biri huzûruna gelip; “Efendim! Kardeşim, Azîmâbad’a gitmişti. Sevenlerinizdendir. Bir iftiraya uğrayıp haksız yere hapsedilmiş. Kurtulması için duâ ve teveccühde bulunmanızı istirhâm ederiz” dedi. Bunun üzerine Mazhar-ı Cân-ı Cânân bir mektûp yazıp, kardeşine ulaştırması için ona verdi ve; “Bu eline geçtikten bir saat sonra hapisten kurtulur” buyurdu. O talebe mektûbu kardeşine ulaştırınca, işâret edildiği gibi hapisten kurtuldu.
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, büyük günah işlemiş bir kadının kabri yanına oturmuştu. Kabre teveccüh eyledi. “Bu mezarda Cehennem ateşi var. Kadının imanlı olmasında şüphe ediyorum. Rûhuna hatm-i tehlîl (Yetmişbin Kelime-i tevhîd) sevâbı bağışlıyacağım. İmânı varsa affolur” buyurdu. Hatm-i tehlîlin sevâbını bağışladıktan sonra; “Elhamdülillah, imânı varmış. Kelime-i tayyibe, te’sîrini gösterip azâbdan kurtuldu” buyurdu. Hadîs-i şerîfde; “Bir kimse, kendisi için veya başkası için yetmiş bin adet Kelime-i tevhîd okursa, günahları affolur” buyuruldu.
Seyyid Gulâm Ali (Abdullah-ı Dehlevî) hazretleri anlatır: “Birgün Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde bulunuyordum. İhtiyâr bir adam gelip; “Şeyhin şöhreti Rahmânî mi, yoksa değil mi? Onu anlamağa geldim” dedi. Bu küstahça söz karşısında, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri son derece müteessir oldu ve öfkelenerek o ihtiyâra, keskin ve dik dik baktı. O esnada ihtiyâr yere düşüp çırpınmağa başladı. Sonra; “Tövbe ettim. Allah için beni affet” diye yalvarmağa başladı. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, Allahü teâlânın ismi araya girince, kalktı ve ihtiyârın kolundan tutarak kaldırdı, ihtiyâr hemen düzeldi.”
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerini sevenlerden bir zât, birgün murâkabeden sonra, mübârek eteğini tutup; “Kızımın bir oğlu olacağını bana müjdelemezsen eteğini elimden bırakmam” dedi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri biraz murâkabeden sonra; “Gönlün hoş olsun! Cenâb-ı Hak senin kızına bir erkek çocuk ihsân eyledi” buyurdu. Hakîkaten bu adamın kızının dokuz ay sonra bir erkek çocuğu oldu.
Birgün yağmur yağmıştı. Soğuk ve şiddetli de bir rüzgâr esiyordu. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri üşüdü. “Yâ Rabbî; üzerimize değil etrâfımıza yağsın!” buyurdu. Üzerlerindeki bulut etrâfa doğru açıldı, dağıldı. Duâsının bereketi ile üzerlerine yağmadı.
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri talebeleri ile birlikte bir yolculuğa çıkmıştı. Yanlarında azık olarak hiç bir yiyecek yoktu. Gittikleri yerde de misâfir kalabilecekleri bir tanıdıkları bulunmuyordu. Talebeleri bu durumu bildiklerinden merak edip; “Bakalım hâlimiz ne olur?” diyerek yola devam ettiler. Her yemek vakti geldiğinde, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin kerâmeti ile gaybdan önlerine sofra kuruluyordu. Sofra üzerinde çeşit çeşit ve gayet nefis yemekler bulunuyordu. Bu nefis yemekleri yiyip yolculuğa devam ettiler. Talebeleri hayatlarında öyle güzel ve çeşitli yemekler yememişlerdi. Bu hâl seferlerinden dönünceye kadar devam etti.
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bir defasında birisine gücendi ve; “Sıddîk-ı ekbere ( radıyallahü anh ) kadar bütün meşâyıhın, ondan yüz çevirdiklerini gördüm” buyurdu. Ve o adam üç gün sonra öldü.
Bir kimse, ölüsünün azâbda olduğunu rü’yâda görüp, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine mağfiret olunması için duâ etmesini istirhâm etti. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri de duâ edip; “Allahü teâlâ, ölünün günahlarını mağfiret eyledi” diye de ona müjde verdi. O kimse tekrar ölüsünü rü’yâda gördü ve ölüsü kendisine; “Hazret-i Mazhar’ın duâsı bereketi ile, azâbdan kurtuldum” dedi.
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, ekseriya, talebelerine yüksek müjdeler verirdi. Ba’zı eksik kimseler bunu inkâr ettiler. Bu inkârlarını keşfedip onlara; “Bana inanmıyorsanız, eski evliyâdan hakem seçiniz. Gelsin ve sözlerimin doğruluğunu ondan dinleyiniz” buyurdu. Onlar, en büyük hakem Resûlullahdır ( aleyhisselâm ) dediler. Peki buyurdu. Sonra teveccüh etti ve Fâtiha okudu. O münkirler de murâkabe ettiler. Murâkabe esnasında Resûlullahı gördüler. Kendilerine; “Mazhar’ın müjdeleri doğrudur” buyurup inkâr edenlerini men eyledi.
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin bir komşusu vardı. Onu severdi. Ölüm hâline gelmişti. Şefkatinin çokluğundan; “Yâ Rabbî, onun ayrılığına dayanamam, ona en kısa zamanda şifâ ver” dedi. Hemen şifâ buldu. Sanki hiç hasta olmamıştı.
Vefâtı: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, şehid olarak vefât etti. Vefâtından birkaç gün önce, bu fâni dünyâdan gitme zamanının geldiği ve Allahü teâlâya kavuşacağı için bambaşka bir aşk ve şevk içinde idi. O günlerde ibâdet ve tâatlarını daha da artırmıştı. Bir taraftan da talebeleri ve sevenleri akın akın onun sohbetine geliyorlardı. Sohbetleri ve murâkabeleri büyük bir huzûr hâli içinde geçiyordu. Sohbetleri sırasında huzûrunda toplananlar yüz kişiden ziyâde olurdu. Sohbetinde bulunanlar bereketlere ve feyzlere kavuşurlardı. Vefâtının yaklaştığı günlerde talebelerinden Molla Nesîm, memleketine gidip dönmek üzere izin istediğinde, bu talebesine; “Artık seninle bir daha görüşeceğimiz ma’lûm değildir!” buyurdu. Bu sözleriyle vefât edeceğine işâret etmişti. Bunu işiten talebeleri ağlaşmaya başlayıp gözyaşlarını tutamadılar. Yine vefâtının yaklaştığı günlerde talebelerinden Molla Abdürrezzâk’a yazdığı bir mektûpda; “Ömrüm seksen yaşını geçti. Ecelim yaklaştı. Bize hayır duâda bulun!” diye yazmıştı. Bu sıralarda talebelerinden diğerlerine yazdığı mektûplarında da aynı şekilde işâret etmiştir.
Yine vefâtının yaklaştığı günlerde kavuştuğu ni’metleri dile getirerek ve şükrederek şöyle buyurdu: “Kalbimden her ne geçtiyse ve her ne ni’mete kavuşmak istediysem, Allahü teâlâ onları bana ihsân etti. Beni İslâm-ı hakiki ile şereflendirdi ve çok ilim ihsân etti. Sâlih amel üzere istikâmet verdi. Büyüklerin tasavvuf yolunda bildirdiği şeylerin hepsini verip keşf, tasarruf ve kerâmet ihsân etti. Beni dünyâya düşkün olmaktan ve dünyâya düşkün olanlardan da uzak eyledi. Ancak Allahü teâlâya yaklaşmakda, yüksek derece olan şehitlik derecesine kavuşamadım. Hocalarımın, mürşidlerimin çoğu şehitlik şerbetini içmekle şereflendiler. Şu anda ben yaşlandım, vücûdum zayıf düştü. Cihâd edecek ve böylece şehitliğe kavuşacak gücüm, takatim kalmadı. Ölümü sevmeyen, istemiyenlere şaşılır, ölüm Allahü teâlâya kavuşmaya sebeptir. Ölüm, Resûlullahı ( aleyhisselâm ) ziyâret etmeye, evliyâya kavuşmaya, onların mübârek yüzlerini görerek mesrûr olmaya sebeptir. Ölüm; Resûlullah ( aleyhisselâm ), Halîlürrahmân İbrâhim aleyhisselâm, Emîr-ülmü’minîn Hazreti Ebû Bekr-i Sıddîk, İmâm-ı Hasen, Cüneyd-i Bağdadî, Şâh-ı Nakşîbend Bahâeddîn Buhârî ve Müceddîd-i elf-i sâni İmâm-ı Rabbânî hazretleri ile görüşmeye, onlara kavuşmaya vesiledir. Kalbimde bu büyüklere karşı husûsi bir muhabbet vardır. Onlar zâhirî ve batınî şehâdete kavuştular, en yüksek mertebelere ulaştılar.”
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri böylece, şehitlik derecesine kavuşmayı çok arzu ettiğini dile getirmişti. Ömrünün son günlerini yaşadığı sıralarda huzûruna gelip gidenler iyice artmıştı. 1195 (m. 1781) senesinin Muharrem ayının yedisinde Çarşamba gecesi kapısının önünde pekçok kimse toplanmıştı. Bunlar arasından üç kişi ısrarla içeri girmek istiyorlardı. Nihâyet izin alıp içeri girdiler. Bunlar Moğol ve Mecûsî idiler. Huzûruna girince, Mazhar-ı Cân-ı Cânân sen misin dediler. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri de; “Evet benim” buyurdu. Meğer bunlar Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine kastedip, öldürmek üzere gelmişlerdi. İçlerinden biri üzerine hücum edip hançer vurmaya başladılar. Vurulan hançer darbesi kalbine yakın bir yere isâbet etmiş, ağır yaralanmış ve yere yıkılmıştı. Durumdan haberdâr olan Nevvâb Necef Hân sabah erkenden frenk bir tabib gönderdi. Tabibe; “Çabuk gidip bu mübârek zâtı tedâvi et, onu yaralayanlar da yakalanınca kısas yapılsın” dedi. Frenk tabib gidip Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin yarasına baktı ve geri dönüp kasten Nevvâb Necef Hân’a; “İyileşip kurtulur, başka tabib göndermeye lüzum yok” dedi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bu yaralı haliyle üç gün daha yaşadı. Yaralarından devamlı kan aktı. Üçüncü gün, Cum’a günü idi. Öğle vakti ellerini açıp Fâtiha-i şerîfi okudu. İkindi vaktinde; “Günün bitmesine kaç saat vardır? buyurdu. Dört saat vardır dediler. O gün hem Cum’a, hem de aşure günü idi. Akşam olunca üç defa derin nefes aldı ve şehid olarak vefât etti. Vefâtında ebced hesabında târih olarak meâlen: “Allaha ve Peygambere itaat edenler, işte bunlar Allahın kendilerine ni’met verdiği, Peygamberlerle, sıddıklarla, şehîdlerle ve iyi kimselerle beraberdirler. Bunlarsa ne güzel birer arkadaş!” buyurulan Nisa sûresi 69. âyet-i kerîmesinden; “Ülâike ma’allezîne en’amellahü aleyhim” kısmı söylendi. Yine Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfinde; “Medhe şayan olarak yaşadı ve şehid olarak öldü” ma’nâsında; “Âşe hamiden mâte şehîden” buyurduğu kısım ile ebced hesabına göre vefât târihi söylendi.
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin şehid olarak vefât etmesinden sonra, sevenleri, onun büyük bir kayıb olduğunu ifâde eden rü’yâlar görmüşlerdir.
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, İslâmiyetin yayılması ve insanların hakiki saadete kavuşmaları için çok üstün hizmetler yapmıştır. Her biri üstün birer cevher olan kıymetli zâtlar yetiştirmiş ve onları insanlara rehberlik yapmakla vazîfelendirmiştir. Talebeleri de bulundukları yerlerde insanlara İslâmiyeti öğretmişler, îmânlarının vicdânileşmesini sağlamışlardır. Böylece her biri bulunduğu yerde İslâmiyete uyulmasına, güzel ahlâkın yayılmasına ve insanların birbirlerine karşı iyi muâmelede bulunmalarını sağlamışlardır. Onları tanıyıp seven insanlar, onlar vasıtasıyla temiz bir hayat yaşamak ve saadete kavuşmakla şereflenmişlerdir.
Talebeleri: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin yetiştirdiği talebelerden elli tanesi, tasavvufda “Makâmât-ı Ahmediyye” denilen yüksek dereceye ulaşmıştır. En meşhûr talebeleri şu zâtlardır.
1-Abdullah-i Dehlevî: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin en başta gelen halifesi olup seyyiddir. Tasavvuf ilminin mütehassıslarından olup, müslümanların gözbebeğidir. Sohbetine gelen sâdık kimselerin kalblerine bir teveccüh ederek feyz ve bereketle doldururdu. Binlerce âşıkı, bir bakışta cezbelere ve vâridat-ı ilâhiyyeye kavuştururdu. Hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin hayâtını, kerâmetlerini ve nasihatlerini ve tasavvufu anlatan, “Makâmât-ı Mazhariyye” kitabını yazmıştır. Kabri, hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri ile yanyanadır.
2-Seyyid Mir Müslimân: Tasavvufda yetişmiş büyük bir zât olup, zâhirî ve bâtınî ilimlerde âlim ve mürşid-i kâmil idi.
3-Senâullah Osmanî Pâni-pütî: Yedi yaşında Kur’ân-ı kerîmi ezberlemişti. Büyük bir âlim ve meşhûr bir mürşid-i kâmil idi. Aklî ve naklî ilimlerde derin âlim idi. Bilhassa usûl ve fıkıh ilminde çok yüksek derecede olup, ictihâd derecesine yükselmiş idi. Dehlî’de Şah Veliyyullah Dehlevî’den hadîs ilmini öğrenip kemâle geldi. Önce Mevlânâ Muhammed Âbid-i Semâmî’nin, bunun vefâtından sonra da Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin teveccühleri ile büyük velî oldu. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde yetişip icâzet aldıktan sonra, vatanı olan Pâni-püt şehrine gidip, vefâtına kadar orada kadılık vazîfesi yaptı. Otuzdan fazla kitap yazmıştır. “Tefsîr-i Mazhari” ismindeki tefsîri on cild olup, çok kıymetlidir. Tasavvufda “İrşâd-üt-tâlibîn” kitabı ve fıkha dâir yazdığı eseri de çok kıymetlidir. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bu talebesi hakkında; “Kıyâmet günü, bana, ne getirdin denilince, Senâullah-ı Pâni-pütî’yi getirdim, diyeceğim” buyurmuştur.
4-Mevlevî Fadlullah: Zâhirî ilimlerde derin âlim idi. Senâullah-ı Pâni-pütî hazretlerinin kardeşidir. Tasavvufda Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetiyle kemâle ermiştir. Tasavvuf hâllerinde yüksek derecede idi. Kardeşi Senâullah-ı Pâni-pütî vefât edince çok üzülmüştü. Bunun üzerine kardeşi Senâullah-ı Pâni-putî hazretleri ona rü’yâsında şöyle buyurmuştur: “Ey kardeşim bu kadar gam ve elem nedir? Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Biliniz ki, Allahın velîleri için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzûn da olmayacaklardır.” (Yûnus-62) buyurulmuştur. Bize burada rahatlık ve hesaba gelmez ni’metler ihsân olundu.”
5-Mevlevî Ahmedullah: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin meşhûr talebelerinden olup, Senâullah-ı Pâni-püti hazretlerinin oğludur. Zâhir ilimlerini babasından, tasavvuf ilmini Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinden öğrenip kemâle gelmişti. Bilhassa kırâat ilminde derin âlim idi. Hergün yirmibir cüz Kur’ân-ı kerîm okurdu. Devamlı zikir, murâkabe ve tasavvuf hâlleri ile meşgûl idi.
6-Şeyh Muhammed Murâd: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin ilk talebelerinden olup, dört sene hergün sohbetinde bulunmuştur. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin talebeleri arasından tasavvufda yüksek derecelere kavuşanlardandır. Onun hakkında hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri şöyle buyurmuştur: “Benim talebelerim arasında nisbetinin yüksekliği bakımından onun gibisi yoktur. Bütün kemâlâtı, olgunlukları kendinde toplamıştır.” Mevlevi Naîmullah onun hakkında; “O, duâsı makbûl bir zât idi. Bu, tecrübe ile sabittir” demiştir. Abdüllah-i Dehlevî hazretleri de şöyle buyurmuştur: “Duânın kabûl olunması için üç şart vardır. Bunlar, helâl lokma yemek, doğru sözlü olmak ve ihlâslı olmak. O, bu üç şarta da sâhib idi. Onun gibi olmak herkese nasîb değildir. Allahü teâlâ ona selâmet versin.”
7-Şeyh Abdürrahmân: Şeyh Muhammed Murâd’ın kardeşidir. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetlerinde kemâle ermiştir. Senâullah-ı Pâni-püti hazretleri onu medhedip; “Görüldükleri zaman Allahü teâlâ hatırlanır” hadîs-i şerîfi onun hâli ve vasfı idi” buyurmuştur.
8-Mîr Alîmullah Kenkûî: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin ilk talebelerinden ve halîfelerinin büyüklerindendir. Tasavvufda yüksek derecelere ve hâllere kavuşmuştur. Allahü teâlânın aşkı ile kendinden geçmiş bir hâlde olup, ağlayıp göz yaşı dökmek onun hâllerinden idi.
9-Şeyh Murâdullah Ârif Gulâm Kâkî: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin en meşhûr talebelerinden ve halîfelerinden olup, ilimde ve amelde yüksek bir şânı vardı. İnsanları irşâd ile vazîfelendirilmiş olup, pek çok kimse onun sohbetinde yetişip, kemâl derecelerine ermiştir. Hocasından önce vefât etmiştir.
10-Şeyh Muhammed ihsân: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin eski talebelerinden ve halîfelerindendir. Gençliğinde talebe olmakla şereflenmiştir. Rü’yâsında Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerini sütlaç yerken görmüştü. Kalan kısmını da ona vermişti. Bu rü’yâ üzerine huzûruna gelip talebesi olmuştur. Şevkinin ve aşkının çokluğundan kendinden geçmiş ve cezbe hâlinde idi. Tasavvufdaki şevki ve aşkı onu o hâle sokmuştu ki, hararetinden soğuk kış günlerinde bile ince bir elbise giyerdi. Allahü teâlânın ismi yanında zikredilince, takat getiremeyip kendinden geçerek bağırırdı. Bir defasında zikir ve murâkabe yaparken de melekleri görmüş ve aşk ile feryâd etmiştir. Birgün birisi onun yanında Senâullah-ı Pâni-pütî’nin; “İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin sinesinden ırmak gibi bir nûr akardı ki kalblerden zulmeti temizlerdi” dediğini bildirdi. Bu sözü duyar duymaz aşkından feryâd edip yere yıkılmıştır.
11-Şeyh Gulâm Hasen: Şeyh Muhammed İhsân’ın kardeşi olup, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin meşhûr talebelerindendir. Vaktini hep zikir ile geçirirdi.
12-Şeyh Muhammed Münîr: Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker hazretlerinin torunlarından olup, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin halîfelerinin meşhûrlarındandır. Önce Çeştiyye yolunda yetişmiş, sonra da Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin talebesi olup, Nakşibendiyye yolunda kemâl derecelere kavuşmuştur. Kuvvetli hür nisbete ve yüksek hâllere sahih idi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetlerine devam ettiği sıralarda, göğüs hastalığına tutularak vefât etmiştir. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, onun vefâtından dolayı çok üzülmüştür. Senâullah Sebnelî’ye yazdığı bir mektûpda bu üzüntüsünü şöyle bildirmiştir “Şeyh Muhammed Münir bizim dostlarımızın seçilmişlerinden idi. Zilhicce ayının ondokuzunda vefât etti. Bundan dolayı çok üzgünüm. Ancak benim de vefâtım yaklaştığı için bununla teselli buluyorum.”
13- Hâce İbadullah: Hâce Nakşibend hazretlerinin soyundan olup, önce Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri’nin halifesi Şeyh Muhammed Münir’e talebe oldu. Onun vefâtından sonra da Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetlerine devam ederek tasavvufda yetişti.
14- Hâce Cemâleddîn: Bu zât da önce Şeyh Muhammed Münir’in sohbetinde bulundu. Onun vefâtından sonra Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde yetişti.
15- Mevlânâ Kalender Bahş: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin en meşhûr talebelerinden ve halîfelerindendir. Aklî ve naklî ilimleri öğrendikten sonra, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin huzûruna gelerek tasavvufda yetişip icâzet ile şereflendi. İnsanlara doğru yolu göstermek ile vazîfelendirildi Ayrıca tıp ilminde de âlim idi. Tıp ilmi ile insanların bedenlerini, tasavvuf ilmi ile de kalblerini tedâvi eder idi. Kur’ân-ı kerîmi ezberlemiş olup, Hâfız idi. Sesi çok güzel olup, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine ve talebelerine teravih namazı kıldırırdı. Kur’ân-ı kerîmi tertil üzere gayet hoş okurdu. Onun kırâati, Mazhar-ı Can-ı Cânân hazretlerinin çok hoşuna giderdi. Yüksek derecede bir ihlâsa sâhib olup, Mazhar-ı Cân-ı Cânân’ın has talebelerinden idi. Talebelere ilim öğretmek ve tasavvufda yetiştirmekle meşgûl idi. İrşâd ile vazîfelendirildikten sonra, her sene memleketinden Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerini ziyârete giderdi. Mazhar-ı Câîn-ı Cânân hazretlerinin vefâtına kadar böyle devam etti.
16- Mir Naîmullah: Mazhar-ı Can-ı Cânân hazretlerinin halifelerinin büyüklerindendir. Önce Hâcı Muhammed Efdal’in sohbetinde bulundu. Bundan sonra Şeyh Muhammed A’zam’ın sohbetine devam etti. Daha sonra da Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetine devam ederek kemâle erdi. Tasavvufda yetişip icâzet ile şereflendikten sonra irşâd ile vazîfelendirildi. Yüksek bir edebe ve üstün bir ahlâka sahib idi. Hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine derin bir muhabbeti vardı. Talebelere zâhirî ilimleri öğretmekle ve onları tasavvufda yetiştirmekle meşgûl olmuştur. Hâfız idi. Kırâat ilmini Kâri Abdülgaffûr’dan öğrenmiştir. Ramazân-ı şerîfde, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine ve eshâbına teravih namazı kıldırdı. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri onun Kur’ân-ı kerîm okuyuşunu dinlemekten çok zevk alırdı. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri buyurdu ki: “Mevlevi Kalender Bahş ve Seyyid Naimullah’dan hiç incinmedim. Çünkü onlar güzel ahlâk sahibidirler.” Bu talebesi de Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinden önce vefât etti.
17- Mevlânâ Senâullah Sebnehlî: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin halifelerinin büyüklerindendir. Önce zâhirî ilimleri öğrendi. Şah Veliyyullah Dehlevî’den tefsîr ve hadîs ilmini öğrendi. Tasavvuf ilmini önce Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin halîfelerinden olan Hâce Mûsâ Hân’dan öğrendi. Sonra bu hocasının emri ile Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin hizmetine gitti. Onun sohbetinde yetişip icâzet ile şereflendi. Tasavvufta yetişip, kemâle erdikden sonra, Sebnehel’de zâhirî ilimleri öğretmekle ve tasavvufda talebe yetiştirmekle vazîfelendirildi. İlmi ile amel eden, sabır, istikâmet, yüksek ahlâk sahibi bir zât idi. Bu talebesi bir defasında Peygamber efendimizi ( aleyhisselâm ) rü’yâsında görmüştü. Peygamber efendimiz ona rü’yâsında bir günlük masrafı için bir rub’iyye vermiştir. Bu rü’yâsı üzerine şöyle anlatmıştır: “Bu rü’yâyı gördükten sonra, zenginlerden biri hergün bir rub’iyye tahsis etti ve hergün günlük ihtiyâcım için o parayı bana verdi.”
18- Seyyid Ahmed Ali: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin hizmetinde bulunup, talebe yetiştirmek üzere icâzetle şereflenen talebelerindendir. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin hizmetinde yetişip, tasavvufda yüksek dereceye gelmişti. Kalbi nisbetin cezbelerine kapılmıştı. Tasavvuf hâllerinden olan kararsızlık ve kendinden geçme hâlinde idi. Bu hâli sebebiyle uykuyu, yemeyi, içmeyi terk etmişti.
19- Mir Abdülbâkî: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin seçkin talebelerinden olup, hem zâhirî hem de bâtınî ilimlerde âlim idi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri mühim işlerde onun istihâre yapmasını emir buyururdu. İstihâreleri isâbetli idi. Dört defa Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) kabr-i şerîfini ziyârete gitmiştir.
20- Halife Muhammed Cemil: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin yüksek halîfelerindendir. Daha küçük yaşta babasıyla Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin huzûruna gelip iltifâtlarına kavuşmuştur. Önce zâhirî ilimleri ve tıb ilmini öğrendi. Allahü teâlâ ona çok ilim öğrenmek nasîb etti. Sonra Mahzar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinden tasavvuf ilmini öğrenip, kemâle erdi. Kendisi şöyle demiştir: “Asıl maksada kavuşmak için pekçok kimsenin yanına gittim. Maksada kavuşma çârelerini aradım. Hiç bir yerde bulamadım. Ancak Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin huzûrunda maksada kavuştum. İcâzet ve hilâfetle şereflendim.” Dînin emirlerine uyma husûsunda çok dikkatli, insanların sıkıntılarına katlanan, temkin ve istikâmet üzere olan bir zât idi. Tasavvufda kemâle erdikten sonra irşâd vazîfesi yapmıştır. Tıb ilmini de bildiği için, bu ilimle insanların beden hastalıklarını, tasavvuf ilmi ile de kalb hastalıklarını tedâvi etmiştir. Bu talebesi de Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri hayatta iken vefât etmiştir.
21-Hazret-i Şâh Behîk: İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunlarındandır. Dedelerinin yoluna, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine talebe olmak sûretiyle kavuştu ve bu yolda yetişip yükseldi. Tasavvufda kemâle erdiken sonra icâzet ile şereflendi. Sünnet-i seniyyeye uyma husûsunda ve tasavvufda, yüksek derecede büyük bir zât idi. Şah Behîk hazretleri vefât ettikden sonra, bir defasında Hind kâfirleri Serhend’deki’müslüman mezarlarını yakıp, yıkıyorlardı. Askerlerden biri de, Şah Behîk hazretlerinin kabri yanına yaklaşıp harâb etmeye teşebbüs etmişti. Bu sırada Şah Behîk hazretleri, kabrinde gözükerek, kabrini yıkmak üzere gelen askere şiddetli bir darbe vurdu. Asker hemen düşüp öldü. Bu hâli gören küffâr askeri can korkusu ile kaçıp oradan uzaklaştılar. Bir daha da müslümanların mezarlarına dokunamadılar.
22- Mevlevi Abdülhak: Şah Behîk hazretlerinin kardeşi olup, bu zât da İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunlarındandır. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine talebe olup, tasavvufda “Fenâ-i kalb” denilen makama ulaşmış idi. Üstün hâllere kavuşmuştu. Talebelere ilim öğretmekte iken genç yaşta vefât eti.
23- Şah Muhammed Sâlim: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin ileri gelen halîfelerindendir. On sene sohbetinde bulunmuştur. Tasavvufda” yetişip üstün derecelere kavuşmuş, icâzet ve hilâfetle şereflenmiştir. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bu talebesine yazdığı bir mektûpda şöyle buyurmuştur: “Biz afiyet üzereyiz. Dînin emirlerine uy ve tasavvuf ile meşgûl ol. İnsanlara karşı mütevâzi olup, hoş muâmelede bulun. Nefsin kemâle ermesi; kendini bırakıp Allahü teâlâya itaat etmesi ve teslim olmasıyladır. Âlimler ve fakirler ile sohbet et. Zamanın sıkıntılarına karşı sabırlı ol. Dünyâ mü’minler için zindandır. Rahat edecek zaman âhırettedir. Allahü teâlânın ni’metlerine şükret. Eğer bir kimse tasavvufda yetişmek için sana gelirse ona hizmetçi ol. Büyük bir muhabbet hâsıl oluncaya kadar ondan hizmet bekleme. Kendini sıkıntıya sokma. Her nerede olursan ol Allahü teâlâyı unutma, istikâmet üzere bulun. Bu yolun büyüklerine karşı muhabbet besle. Vesselâm.”
24- Şah Rahmetullah: Bu zât da halîfelerindendir. Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için çok çalışmış ve gayret göstermiş bir zâtdır. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetine kavuşmadan önce, nerede bir tasavvuf ehli duysa yanına gitmiştir. Bir müddet Şah Veliyyullah Dehlevî’nin derslerine devam ettikden sonra, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin huzûruna gitmiştir. Tasavvufda yetişip icâzet ve hilâfet ile şereflenmiştir.
25- Muhammed Şah: Önce Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin halîfelerinden Sûfî Abdürrahmân’ın sohbetinde bulunmuştur. Sonra Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin hizmetinde bulunarak tasavvufda yetişmiş ve icâzetle şereflenmiştir.
26- Mîr Mübîn Hân: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin, sohbetinde yetiştirdiği ve tasavvufda talebe yetiştirmek üzere icâzet verdiği meşhûr talebelerindendir. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bu talebesi hakkında; “Mîr Mübîn, velî kulların büyüklerindendir” buyurmuştur. Melekleri ve rûhları açıkça görürdü. Mîr Mübîn Hân’ın talebelerinden olan Pîr Muhammed şöyle anlatmıştır: “Soğuk bir günde gusl abdesti almak üzere bir göle girmiştim. Ben göle girince gölün dışına kurtlar toplandı. Yüzme de bilmiyordum. Hemen Mîr Mübîn hazretlerine teveccüh edip, yardımıma yetişmesi için duâ ettim. Mîr Mübîn hazretleri elinde bir sopa ile gözüküverdi. Kurtları oradan uzaklaştırdı. Beni kurtardı.”
27- Mîr Muhammed Mu’în Hân: Mir Mübin Hân’ın kardeşi olup, Mazhar-ı Cân-ı Cânân’ın hizmetinde yetişip, tasavvufda yükselmiştir. Hocasına karşı derin bir muhabbeti vardı. Bu husûsda çoklarını geçmiştir. Edeb ve güzel ahlâk timsali idi.
28- Mîr Ali Asgar Mîr Mekhûr: Mîr Mübîn Hân’ın akrabası olup, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde kemâle gelip, icâzetle şereflendi. Mürşid-âbâd denilen bölgede insanları irşâd ile vazîfelendirildi. Orada pekçok talebe yetiştirmiştir. Helâl lokma yemek için ticâretle meşgûl olurdu. Ticâretle meşgûl olmasına rağmen, kalbi dünyâ ile hiç meşgûl değildi.
29- Muhammed Hasen Arab: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin çok kıymetli bir talebesi idi. Hergün binlerce defa Kelime-i tevhîd söyler, İhlâs sûresini okur ve istiğfar ederdi. Devamlı oruç tutardı. Geceleri uyumaz, vaktini ibâdet ve tâatle geçirirdi. Gündüzleri de hocasının sohbetinde bulunup hizmet ederdi. Çok oruç tutması ve çok zikretmesi bereketiyle keşfleri son derece doğru idi. Üç senede tasavvufda yetişip, yüksek derecelere kavuştu. Hilâfet ile şereflenip, kendi memleketinde insanları irşâd etmekle görevlendirildi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bu talebesi hakkında şöyle buyurmuştur: “Bize bütün ömrü boyunca Allahü teâlâyı arayan ve Allah yolunun mücâhidi olan bir kişi geldi. O da Muhammed Hasen Arab’dır.”
30- Muhammed Kaim Keşmirî: önce Hâce Mûsâ’nın sohbetinde bulunmuştur. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetine kavuşmadan önce çok yer dolaşmış pekçok zâtın sohbetinde bulunmuştur. Geceleri, devamlı ibâdet ve tâatle, gündüzleri de oruç tutarak geçirmiştir. Nefsini ıslah etmek için çok mücâhede yapmıştır. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerini tanıyıp, sohbetine kavuşunca, onun feyzleriyle üç senede kemâle ermiştir.
İcâzet verilip tasavvufda talebe yetiştirmekle vazîfelendirilmiştir. Bir ara Hâce Mûsâ Hân’ı ziyâret için Buhârâ’ya gitmişti. Vardığında Hâce Mûsâ Hân’ı ölüm hastalığında buldu. O Buhârâ’da iken, Hâce Mûsâ Hân vefât etti. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin onun üzerinde yüksek teveccühlerini gördü. Buhârâ’da çok iyi bir kabûl görmesine, oradaki insanların kendisinin Buhârâ’da kalmasını çok arzu etmelerine rağmen, hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine olan derin muhabbeti sebebiyle orada duramadı. Bir defasında şöyle bir rü’yâ gördü, rü’yâsında Medîne-i münevverede bir bahçe gördü. O bahçeden bir nehir, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin bahçesine akıyordu. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin bahçesinde bu nehrin suyu ile ağaçlar yetişiyor ve güller açıyordu. Bu rü’yâsı sebebiyle Peygamber efendimizin kabr-i şerîfini ve Kâ’be-i muazzamayı ziyâret arzusu çok artmıştı. Nihâyet hacca gitti ve; “Benim iki oğlum var, birini Kâ’be’ye, birini de Mescid-i Nebî’ye ( aleyhisselâm ) hizmetçi olarak bırakacağım” diye vasıyyet etti.
31- Hâfız Muhammed: önce Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin talebesi Hâce Mûsâ Hân’ın sohbetinde bulundu. Bir ara tasavvufda “Kabz” denilen hâle düşüp, hâlleri bağlandı. Bir türlü “Bast” (yayılma, açılma) hâline dönemedi ve tasavvufda “Fenâ-i nefs” denilen, nefsi ıslah hâline kavuşamadı. Bu hâlde iken rü’yâda Hâce Nakşibend hazretlerini gördü. Hâce Nakşibend hazretleri ona buyurdu ki: “Oğulcağızım bu gayretin daha nedir ki, henüz azdır. Kalbinin düşüncelerden temizlenmesi ve nefsinin ıslah edilmesinin bir zamanı vardır.” Bundan bir müddet sonra Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetine kavuştu. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri ona; “Senin “Kabz” (tutulma) hâlinin kaldırılma zamanı geldi” buyurarak, onun kalbine teveccühte bulundu. Senelerce kavuşamadığı ni’mete, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin bir iltifâtı ile kavuştu. Kalbi feyz ve ma’rifetle doldu.
32- Mevlevi Kutbüddîn: Zâhirî ilimlerde âlim olup, tasavvufda yetişmek üzere önce yedi sene Hâce Mûsâ Hân’ın sohbetinde bulundu. Daha sonra Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetlerine devam ederek, tasavvufda yüksek derecelere ulaşıp kemâle erdi.
33- Mevlevi Gulâm Yahyâ: Âlim, hafız, çok zekî ve faziletli idi. Önceleri Kâdiriyye yolunun büyüklerinden olan bir zâttan feyz almıştı. Daha sonra Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine talebe olup, beş sene hizmetinde bulundu. Tasavvufda yetişip kemâle erdi. Kendi memleketinde, tasavvufda talebe yetiştirmek üzere vazîfe verildi. Memleketinde çok iyi kabûl gördü ve talebe yetiştirdi.
34- Mevlevi Gulâm Muhyiddîn: Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin torunlarından olup, seyyid idi. Aklî ve naklî ilimlerde âlim ve hafız idi. Hadîs ilminde de derin âlim idi. Zâhid, âbid ve mâsivâdan yüz çevirmiş idi. Zamanının âlimlerinden birçok zâtın sohbetinde bulunmuşdu. Ancak tasavvufda bütün makamlara kavuşamamıştı. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin huzûruna gelip, talebe olmayı arzedince, ona Dehlî’de bulunan âlimlerin sohbetine bir müddet daha devam etmesini söyledi. Böylece iki sene daha oradaki âlimlerin sohbetine devam etti. Sonra Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetine gelip, altı sene hizmetinde bulunarak tasavvufda kemâle erdi. Talebe yetiştirmek üzere icâzet ile şereflendi.
35- Mevlevi Naîmullah Behrâyçî: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin halifelerinin meşhûrlarından olup, aklî ve naklî ilimlerde âlim idi. Zâhirî ilimleri tahsil ettiği sırada, bâtınî ilimlerde de ya’nî tasavvuf ilminde de yükselmeyi arzu ediyordu. Bu sırada bir rü’yâ gördü. Rü’yâsında tasavvuf ilminde de yetişip kemâle ereceği müjdelendi. Bunun ancak yetişmiş ve yetiştirebilen bir mürşid-i kâmilin sohbetinde bulunmaya bağlı olduğu ve henüz kendisi için o vaktin gelmemiş olduğu söylendi. Zâhirî ilimlerin tahsilini tamamladıktan sonra, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin halifesi Muhammed Cemil vasıtasıyla Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerini tanıyıp, sohbetine kavuştu. Dört sene sohbetine devam’ ederek tasavvufda yetişip kemâle erdi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, ona icâzet ve hilâfet verip, kendi vatanında insanları irşâd etmekle vazîfelendirdi. Vatanına gidip bu vazîfe ile meşgûl oldu. Pekçok kimse onun vasıtasıyla hidâyete erdi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, sohbetlerine dört sene devam eden bu talebesine şöyle buyurmuştur: “Senin bizim sohbetimize dört sene devam etmen, başkalarının oniki sene devam etmesine bedeldir. Senin sohbetinin nûru, âlemi aydınlatacak. Sana her iki cihanın fütuhatı ihsân olunacak.”
36- Mevlevi Kelîmullah Nebkâlî: Halîfelerinin meşhûrlarındandır. Tasavvufda yetiştikden sonra icâzetle şereflenip, kendi memleketinde irşâd ile vazîfelendirildi. Kendisi şöyle anlatmıştır: “Benim bu büyükleri sevmeme ve Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine talebe olmama İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât’ını çok okumak sebep oldu.” Yine şöyle anlatmıştır: “Bir rü’yâ görmüştüm. Deniz üzerinde bir gemi içinde idim. Birden bire şiddetli bir rüzgâr esmeye başladı. Sahile ulaşmam mümkün değildi. Çok korktum ne yapacağımı şaşırdım. Bu sırada kulağıma gaybdan bir ses geldi “İmam-ı Rabbanî, sana yardıma geliyor!” dedi. Bundan sonra rüzgâr sâkinleşti. Bindiğim gemi batmaktan kurtuldu. Birkaç gün bu rü’yânın te’sîri üzerimde devam etti.”
37- Mir Rûhulemîn: Sûnî-püt kasabasındandır. Önce Kadirî yolundaki bir zâttan feyz alıp, tasavvufda hâllere kavuştu. Bu ilk hâllerini şöyle anlatmıştır: “Allahü teâlânın ismini zikretmekle öyle bir mertebe ve öyle bir hâl beni istilâ etti ki, her nereye baksam Allahü teâlânın ism-i şerîfini görürdüm. Bir defasında kıble yönünde, bir duvar üzerinde Kâ’be-i muazzamayı açıkça gördüm. Evliyânın rûhlarını da baş gözü ile görürdüm. Fakat henüz kalbimde tam bir itminan hâsıl olmamıştı. Ne zaman ki Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetine kavuştum, o zaman kalbimde itminan hâsıl oldu. Asıl maksada onun sohbetinde kavuştum.” ömrünün sonuna doğru Kur’ân-ı kerîmi ezberlemeye başladı. Henüz tamamlayamadan vefât etti. Bir hadîs-i şerîfte, Kur’ân-ı kerîmi ezberlemekte iken tamamlayamadan vefât edenlere, melek bir elma vereceği, onu koklarken Kur’ân-ı kerîmi tamâmen ezberlemiş olacağı bildirilmiştir. Mîr Rûhulemîn’in oğlu Mîr Gulâm Hüseyn de, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin talebelerinden idi. Babası vefât edince bir rü’yâ görmüştür ve bu rü’yâsını şöyle anlatmıştır: “Büyüklerden vefât etmiş olan bir zâtı rü’yâmda gördüm. Ondan babamın hâlini sordum. “Babam, bizim civarımızda Kur’ân-ı kerîm okutmaktadır” dedi.”
38- Şah Muhammed Şefi’: önce azîz bir zâtın, sonra da Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde bulunarak tasavvufda kemâle erdi.
39- Muhammed Vâsıl: önce onsekiz sene bir âlimin sohbetine devam etti. Bu hocasının vefâtından sonra, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetine gidip, tasavvufda kemâle erdi. Vefât edince, Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin kabri yanına defnedildi.
40- Muhammed Hüseyn: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde senelerce bulunup kemâle ermiştir. Tasavvuf hâllerine dalmış olup, âşikâne şiirler okurdu.
41- Şeyh Gulâm Hüseyn Tehânîseri: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin seçkin eshâbındandır. Fıkıh ilminde de âlim idi. Önce, Şeyh Gulâm Kadir Şah Kâdirî’nin sohbetinde bulundu. Muhammed Mîr ile yedi sene sohbet etti. Şeyhü’ş-şuyûh Muhammed Abid’i görmüştür. Çok zikreder, günde binlerce Kelime-i tevhîd söylerdi. Daha sonra Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde bulunarak kemâle erdi. Ömrünü Allahü teâlânın ismini zikretmekle ve Resûlullaha ( aleyhisselâm ) tâbi olmakla geçirip, vakitlerini kıymetlendirirdi.
42- Mevlevi Abdülkerîm: Püreb’li olup, önce zâhirî ilim tahsiline başlayıp, bu tahsilini tamamladıktan sonra, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetine giderek tasavvufda yetişti. Kendisine icâzet verilip, memleketinde irşâd ile vazîfelendirildi.
43- Mevlevi Abdülhakîm: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde yetişmiş bir zât olup, mâsivâyı ya’nî Allahü teâlâdan başka herşeyi terketmiştir.
44- Nevvâb irşâd Hân: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin seçkin talebelerinden olup, güzel ahlâk ile vasıflanmış idi. Hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine karşı derin bir muhabbeti ve üstün bağlılığı vardı. Tasavvufda kemâle erdikten sonra, insanlara doğru yolu anlatmak ile vazîfelendirilmiştir.
45- Gulâm Mustafa Hân: önce Şah Veliyyullah Dehlevî’nin derslerinde ve sohbetinde bulunmuştur. Sonra da Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinden feyz alarak tasavvufda yetişti. İnsanlara hak ve hakîkati anlatmakla vazîfelendirildi.
46- nûr Muhammed Kandehâri: Din ilminde âlim bir zât olup, tasavvufda da yetişip icâzet almıştı. Ancak kavuşmayı arzu ettiği yüksek derecelere Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde bulunduktan sonra kavuştu. Kendisi şöyle demiştir: “Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri vasıtasıyla bu yola kavuştum. Muhammed Ma’sûm hazretlerinin ve Hâce Nakşibend hazretlerinin rûhâniyetlerinden yeni bir nisbete ulaştım.”
47- Molla Nesîm: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin halîfelerinin büyüklerindendir. Onun sohbetinde, tasavvufun bütün derecelerine kavuşup, kemâle gelmiştir. Hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine karşı tam bir ihlâs ile bağlılığı ve derin bir muhabbeti vardı. Hiç bir işini hocasına sormadan yapmazdı. Talebelere ilim öğretmek ve onları tasavvufda yetiştirmekle meşgûl olup, hoş bir ömür geçirmiştir. Memleketinden, her sene hocasını ziyârete gelirdi.
48- Molla Abdürrezzâk: Fıkıh ve usûl ilminde derin âlim idi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin hizmetinde bulunup, tasavvufda yetişti. Tasavvufda talebe yetiştirmek üzere icâzet verildi. Ömrünü, zâhirî ve bâtınî ilimleri öğretmek ve ibâdetle geçirdi.
49- Molla Celîl: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde kemâle erip, tasavvufda talebe yetiştirmek üzere icâzet verildi. Tasavvufda yetişmek arzusu ile huzûruna gelenlerin kalblerini feyz ile doldururdu.
50- Molla Abdullah: ilimde ve edebde üstün bir zât idi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin bereketli sohbetinde kemâle ermiştir. İcâzetle şereflendiken sonra kendi memleketine gidip, irşâd ile meşgûl oldu. Molla nûr Muhammed ile de sohbet etmiştir.
51- Molla Teymûr: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde bulunarak tasavvufda kemâl derecelere kavuşmuş ve irşâd vazîfesi yapmak üzere icâzet verilmiştir. Molla nûr Muhammed ile sohbet etmiş ve Molla Nesîm’in sohbetlerinde de bulunmuştur. Memleketinde insanlara doğru yolu anlatmak ile meşgûl olmuş, pekçok kimse onun vasıtasıyla tasavvufta yetişmiştir. Ayrıca Eshâb-ı Kirâm düşmanlarından pekçok kimse, onun vasıtasıyla bozuk i’tikâdlarını terkedip, Ehl-i sünnet olmakla şereflenmişlerdir. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin bu talebelerinden başka; Molla Evliyâ, Molla İbrâhim, Şah Lütfullah, Molla Seyfeddîn, Muhammed Hân, Hâce Muhammed Ömer, Hâce Yûnus, Şeyh Kutbuddîn, Şeyh Muhammed Emîn, Şeyh Gulâm Hüseyn gibi pek çok talebesi vardır.
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, mübârek zevcesini de tasavvufda yetiştirip kemâle ulaştırmıştır. Zevcesine, sâliha kadınlara doğru yolu anlatmak, tasavvufda yetiştirmek üzere icâzet vermiştir. Hanımı, rü’yâsında Peygamber efendimizi ( aleyhisselâm ) ve İmâm-ı Rabbânî hazretlerini görerek feyzlerine kavuşmuştur.
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin seksenyedi mektûbu ve melfûzâtı “Kelimât-ı tayyibe” denilen kitabı vardır. Mektûplarından ba’zıları şunlardır:
“Allahü teâlâya hamd, Resûlüne salâtü selâm ederim. Kayyûm-i Rabbanî Müceddîd-i elf-i sânî ile Mahbûb-i Sübhâni Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî (r.anhümâ)’den hangisinin daha üstün olduğunu sual ettiğiniz mektûbunuzu okudum.
Kardeşim, üstünlük iki kısımdır: Cüz’î ve külli. Anlaşılıyorki, suâliniz, cüz’î üstünlük için değildir. Külli olan üstünlüğün esâsı ise, Allahü teâlâya yakınlığın daha fazla olmasına bağlıdır. Bu ise bâtına, kalbe âid bir iştir. Aklın burada bir işi yoktur. Belki menkıbelerin azlığı ve çokluğu cevap vermeye kolaylık sağlar ama kesinlik ifâde etmez. Kitabdan, sünnetten ve icmâ’dan bir delîl göstermek, ancak asr-ı saadet ve birinci asır içindir. Siz de biliyorsunuz ki, bu iki büyük o zamandan çok sonra dünyâyı şereflendirmişlerdir. O hâlde dînin üç aslı ve delîli bu husûsta bize cevap olmuyor.
Keşf ise, hatâ ihtimâli taşıyabilir. Muhalife de huccet değildir. Hocalarına muhabbetin aşırılığını taşıyan talebelerin sözlerine de i’tibâr olunmaz.
Bunun gibi bu iki büyüğün üstünlüklerini ve kemâlâtını kuşatacak ve ikisinden birinin diğerinden üstün olduğuna hükmedecek bir keşf sahibi de görünmüyor ve bilinmiyor. O hâlde en sağlam yol, bunu Allahü teâlânın ilmine bırakmak ve bilinmesinde bir fâide bulunmayan, bu husûsta susmaktır. İkisinin de çok büyük ve üstün olduğunu söylemek yeter. Edebi gözetip, bu konuda susmak ve konuşmamak daha iyidir. Bu mes’ele, dinde bilinmesi zarurî şeylerden değildir ki, konuşmak zarurî olsun. Hazret-i Müceddid’e olan büyük muhabbet ve eşsiz aşkımızdan da burada bahsetmek münâsib olmaz. Çünkü söz akıl sahasının dışına çıkıyor. Şiir:
Ne ileri gitmeli, ne de geri kalmalı,
Adımı, gereğinden ileri atmamalı.
Âlem, bütün ezelî cemâlin aynasıdır,
Seyretmeli, fakat konuşmamalı.” (7. mektûp)
“Kardeşim, zamanımız talebesinin zaîfliğinden, evliyâdan keşf ve kerâmet istediklerinden ve birinci asrı göz önünde tutmadıklarından bahseden mektûbunuz geldi. Biliniz ki, başka şeyhlere meyli olan sefihleri, akılsız kimseleri talebe edinmeye lüzum yoktur. Akıllı ve muhlis kimselerden, bu işe tâlib olanları kabûl etmelidir. Üzülmeyiniz. Allahü teâlâ hakîkî hakimdir. Âl-i İmrân sûresi 31. âyetinde meâlen; “Ey Habîbim! Onlara de ki, eğer Allahı seviyorsanız, bana tâbi olunuz. Allah da sizi sever” buyurulması, bütün yollardaki sâliklerin, talebelerin maksadı olan Allahü teâlânın sevgisini ve rızâsını kazanmağı, Peygamber efendimize ( aleyhisselâm ) tâbi olmaya bağlı kıldı. O mütehassıs doktor, kulları gaflet ve günâh hastalıklarından kurtarmak için, ilâç ve perhiz yerinde olan emir ve yasakları gönderdi. Bu reçeteyi tatbik edip, uygun ilaçları alan, perhize riâyet eden sıhhat ve şifâ bulur. Kaçınan kendini ziyan ve telef etmiş olur.
Bu reçetenin bir sûreti, bir de hakîkati vardır. Sûreti ile avam müslümanları hareket eder. Bu da, i’tikâdını düzelttikten sonra kitab ve sünnete uygun olarak amel edip, emir ve yasaklara uymakla olur. Karşılığı da Cennetin ni’metleri ve Cehennemden kurtulmaktır. Hakîkati ise havassâ, seçkinlere mahsûs olup, kalblerin nûrlanması, parlaması ve nefslerin tezkiyesi, temizlenmesidir. Bunda bildirilmiş olan sûret bulunmakla beraber, riyâzet ve mücâhedeler de vardır. Burada ele geçen, tecellî ve keşflerdir. Sûrete îmân ve İslâm, hakîkate ise ihsân denir. Nitekim Hadîs-i şerîfde; “İhsân; Rabbine, onu görür gibi ibâdet etmendir” buyuruldu. Hakikatsız sûret, derideki hastalıklara çâre bulmada, çıban ve yaralar üzerine konulan merhem ve ilâçlar gibidir. Yarayı iyileştirir, çıbanı geçirir. Elbette faydasız değildir. Hakîkatin ise, sûretsiz hiç faydası yoktur. Belki o hakîkat değil, mekr-i ilâhîdir. Bundan Allahü teâlâya sığınırız.
Hakîkat, temizlemek, ya’nî hastalıklı, mikroplu, bozuk maddeleri çıkarıp atmak gibidir. Çünkü yerinde kalırlarsa, yine hasta edebilirler. Tam sıhhate kavuşmak, küllî şifâ bulmak, bu iki tedâvinin birlikte yapılmasıyla olur. Bu açıklamadan, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) tedâvisinin, Eshâb-ı Kirâmın tabiatlarında nasıl sıhhat ve şifâ te’sîrleri yaptığı kolaylıkla anlaşılabilir. Muhakkak ki, o tedâvi ve ilâç, Allahü teâlâyı çok sevmek, bütün gayretiyle Resûlullaha tâbi olmak, tâat ve ibâdetlerden lezzet duymak ve günahları çirkin görüp, nefret etmekten başkası değildi. Bu da onlarda kalblerin huzûru ve nefslerin temizlenmesi te’sîrini yapıyordu. Resûl-i ekremin ( aleyhisselâm ) bereketli sohbeti ve İslâmiyet reçetesinin tatbiki ile, bu mertebelere pek kısa zamanda, belki bir anda kavuşuyorlardı. Onlar, daha sonraki asırlarda söylenen zevk ve mevâcidlerden ziyâde, sûret ve hakîkate son derece riâyet ve ihtimâm gösterip, hakîkati koruyan sûreti muhafaza edip, keşf ve kerâmete i’tinâ göstermediler. Bunları kemâlin, olgunluğun îcâb ve şartlarından saymadılar.
O hâlde, tam sıhhate kavuşmak ya’nî Muhammedi nisbet isteyen bir tâlib, Resûlullahın sünnetine uymayı, bütün riyâzet ve mücâhedelerden üstün ve buna âid olan nûr ve bereketleri, bütün feyzlerden efdal bilmelidir. Bütün zevk ve mevâcidlere, bâtın cem’iyyeti ve devamlı huzûr yanında değer vermemeli ve bu öz ve hakîkatlerin elde edilmesine sebep olan büyüğü, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) vekîli bilmeli, ona canla başla hizmet edip, bu yolda, çocuklar gibi, ele geçen ceviz-meviz gibi şeylerle, tatlı olsa da, yetinmemelidir.
Hadîs-i şerîfi ve fıkıh bilgilerini öğreniniz. Âlimlerin sohbetine devam ediniz. Amellerinizi Allahü teâlânın habîbi olan Peygamber efendimize ( aleyhisselâm ) ittıbâ’, uymak niyetiyle yapınız.” (21. mektûp)
Yine şöyle buyurdu: “Namaz kılarken Allahü teâlâyı görmek mümkün değil ise de, görür gibi bir hâl hâsıl olmaktadır.”
Büyük halifesi Abdüllah-ı Dehlevî hazretleri “Mektûbât” kitabının sekizinci mektûbunda şöyle buyuruyor: “Bâtındaki nisbetin, ya’nî kalbindeki bağlılığın artmasına çalış! Allah ismini, ba’zan Kelime-i tehlîli çok zikrederek, ba’zan salevât okuyarak, Kur’ân-ı kerîm okuyarak, Allahü teâlâya yaklaşmağa uğraş! Bu çalışmalarda gevşeklik olursa, bu fakirin rûhaniyetine teveccüh ediniz! Yâhud Mirzâ Mazhar-ı Cân-ı Cânân’ın kabrine geliniz. Ona teveccüh edince; çok terakkî edilir. Ondan hâsıl olan fâide, bin dirinin fâidesinden daha çoktur. Gavs-üs-sakaleyn Abdülkâdir-i Geylânî ve Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn-i Buhârî hazretleri ile de murâkabe ediniz!”
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri buyurdu ki: “Her kim ki dünyâya düşkün olanlar arasına karışırsa, sohbetin bereketlerine ve tasavvufun nûrlarına kavuşamaz! Bir kimse dünyâya düşkün olanlar arasına ihtiyâç olduğu kadar karışır ve hâlis niyetle ve bâtınî nisbetini muhafaza ederek aralarında bulunursa zararı yokdur.”
“Dünyâ mel’ûndur ve dünyâda olan şeylerden Allah için yapılmayanlar da mel’ûndur. Allahü teâlânın sevgisi ile dünyâ sevgisi bir araya gelmez. Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için mâsivâyı ya’nî Allahü teâlâdan başka herşeyi ve bütün maksatları terketmek lâzımdır.”
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin kendi eshâbına, talebelerine nasîhatları şöyledir:
“Takvânın ve vera’ın (haramlardan ve şüpheli şeylerden sakınmanın) yolu, Resûlullaha ( aleyhisselâm ) mütâbeat, uymak ve onun bildirdiklerini candan kabûl etmektir. Kendi hâlinizi, kitab ve sünnette bildirilen husûslar ile karşılaştırınız. Eğer hâliniz, kitab ve sünnette bildirilen husûslara ya’nî dînin emirlerine uygun ise makbûldür. Uygun değilse merdûddur, reddedilecekdir. Ehl-i sünnet ve cemâat i’tikâdı üzere olmak lâzımdır.”

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
18 min
Evliyânın büyüklerinden. İnsanları Hakka da’vet eden, doğru yolu göstererek hakîkî saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen âlim ve velîlerin meşhûrlarındandır. İsmi, Şemseddîn Habîbullah’dır. Babası Mirzâ Can’dır. Onun ismine izafeten Cân-ı Cânân denilmiştir. 1111 (m. 1699) veya 1113 (m. 1701) senesinde Ramazân-ı şerîfin onbirinde Cum’a günü doğdu. 1195 (m. 1781) senesinde Delhi’de şehîd edildi. Kabri, Şah Cihan Câmii yakınındaki Dergâh Câmii’nde olup, oradaki dört kabirden biridir. Talebesi Abdullah-ı Dehlevî’nin de kabri oradadır. Hazreti Ali’nin soyundan olup, seyyiddir. Yirmisekiz batında, soyu Hazreti Ali’ye ulaşır. Ceddi ümerâdan olup, Teymûriyye sultanlarına yakınlıkları vardı. Bütün dedeleri, mürüvvet, adâlet, şecaat, sehâvet (cömertlik) ve dîne son derece bağlı olmalarıyla tanınmış olup, beğenilen ve medhedilen bütün üstün vasıflara sâhib idiler. Ayrıca herbiri, devlet idâresinde mevki ve makam sahibi idiler. Babası Mirzâ Can, mevkî ve makamı terkedip, fakirliği ve kanâati tercih etti. Servetini Allah için fakirlere dağıttı. Kızının nikâhı için ayırdığı yirmibeşbin rub’iyye miktarındaki altını, bir dostunun şiddetli bir sıkıntıda olduğunu işitince, tamamen ona hediye etti. Babası, memleketinde, merhameti, üstün ahlâkı, insanî meziyetlerinin üstünlüğü ile tanınmış bir zât idi. Zamanın mürşid-i kâmillerinden olan Şah Abdürrahmân Kâdiri’nin sohbetinde kemâle gelmiştir.
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, daha küçük yaşta iken alnında rüşd ve hidâyet nûru parlıyordu. Zekâsının ve fehminin (anlayışının) parlaklığını gören firâset erbâbı, onun yüksek bir fıtrata sâhib olduğunu söylerlerdi. Babası, onun terbiye ve ta’liminde, ilim öğrenmesi husûsunda çok dikkat göstermiştir. Daha küçük yaşta ilim, ma’rifet öğrenmeye ve çeşitli maharetler kazanmağa başlamıştı. Kıymetli ömrünü çocukluğundan i’tibâren gayet iyi değerlendirip, heba etmemiştir. İlim ve ma’rifeti yanında ayrıca çeşitli san’at ve maharetleri öğrenmişti. Kendisi şöyle demiştir: “Çocukluğumda İbrâhim aleyhisselâmı rü’yâmda görüp, çok iltifât ve ihsânlarına kavuştum. Yine çocukluğumda Hazreti Ebû Bekr’i ne zaman hatırlayıp ismini ansam, mübârek sûreti karşıma çıkardı. Rûhâniyetini gözümle görürdüm. Bana çok iltifâtta bulunurdu.” Yine şöyle anlatmıştır: “Çocukluğumda idi. Bir kimse babamla konuşuyordu, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinden bahsettiler. Ben o anda İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin rûhâniyetini gördüm. Bana oradan kalkmam için işâret etti. Bu hâli babama söyledim. Babam dedi ki: “Anlaşıldı ki, sen onların yolundan istifâde edeceksin.” Allahü teâlâ benim tînetime sünnet-i seniyyeye ittiba’ etme hasletini yerleştirmiş.”
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin fıtratında bir yükseklik, büyükler yolunda ilerlemeye büyük bir kabiliyet, onları sevmek ve muhabbet gösterme husûsiyeti vardı. Buyurdu ki: “Aşk ve muhabbet, benim tînetimin hamurunun mayasıdır.” Zamanın meşhûr âlimlerinden onun hâlini görenler; “Bu çocuk âşıkane bir mîzâca sâhibdir” demişlerdir. Babası ona şöyle demiştir: “Senin dünyâya gelişin benim için çok mübârek oldu. Çünkü senin doğduğun sene, ben dünyâya âit bağlılıkları, dünyâya düşkün olmayı terkedip, kanâati tercih ettim.”
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri şöyle anlatmıştır: “Ben onaltı yaşında iken babam vefât etti. Vefât etmeden önce bana şöyle vasıyyet etti: “Bütün vaktini, kemâlâtı, olgunlukları ve üstün dereceleri elde etmek için harca. Kıymetli ömrünü boş şeyler ile geçirme.” Babamın vefâtından sonra vasıyyetine uyarak ilim öğrenmeye ve öğrendiğim ilimle amel etmeye başladım. Büyük zâtların sohbetlerine devam ettim. Ben bu hâlde iken çevremdekiler, dedelerimin eskiden beri makam ve mevki sahibleri olması hasebiyle, benim de bir mevkî ve makam sahibi olmamı istediler. Bu iş için beni pâdişâhın sarayına götürdüler. Fakat o gün pâdişâh hasta olduğu için makamında yok idi. Pâdişâhla görüşmem mümkün olmadı. O günün gecesi bir rü’yâ gördüm. Rü’yâmda evliyânın büyüklerinden bir zât, mezarından kalkıp yanıma geldi ve kendi külahını benim başıma koydu. Rü’yâda gördüğüm o zât, Hâce Kutbüddîn hazretleri idi. Bu rü’yâdan sonra gönlümde makam ve mevkî arzusu hiç kalmadı. Ondan sonra, evliyâ zâtların sohbetine koştum. Onların sohbetine kavuşma şevki, arzusu beni sarmıştı. Nerede büyük bir zâtın olduğunu duysam, hemen onun ziyâretine giderdim. O zamanın en meşhûr âlimlerinden biri de Kelîmullah Çeştî idi. Huzûruna gittim. Hadîs-i şerîf dersi veriyordu. Sıra bir hadîs-i şerîfin izahına gelmişti. O hadîs-i şerîfin izahında şöyle dedi: “Bir gece vakti Resûlullahı ( aleyhisselâm ), cinlerden biri hücum edip yakalamak istedi. Resûlullah ( aleyhisselâm ), Süleymân aleyhisselâmın duâsını okuyup, cinnin tasallutundan kurtuldu.” Onun böyle izahı sırasında, böyle bir sözü söylemesinin sebebini düşünerek; “Acaba bundan ne kastediyor” dedim. Kalbimden geçeni anlayıp; “Bu hadîs-i şerîften anlaşılıyor ki, bir talebeye onun hocasından izinsiz başka bir hoca tasarrufta bulunamaz” dedi. (Bu sözüyle onun asıl mürşidinin başka bir zât olacağına işâret etmiştir.)
Bu zâttan sonra Şah Muzaffer Kâdirî’nin ziyâretine gittim. Sohbetini dinlerken orada bulunanlardan biri; “Şimdi, zamanımızda ebdâl ve evtâd denilen evliyâ zâtlar var mıdır?” diye sordu. Bu suâl üzerine; “Allahü teâlânın dostları, sevgili kulları olan evliyâ zâtlar her zaman bulunur. Her kim ebdâl denilen evliyâ zâtlardan birini görmek isterse şu gence baksın!” diyerek beni gösterdi. Ben o sırada henüz tasavvufda yetişmeye başlamamıştım. O zât firâset nûruyla benim hakkımda böyle buyurmuştu. Sonra Şah Gulâm Muhammed Muvahhid’in ziyâretine gittim. Onun dergâhı Cüneyd-i Bağdadî hazretlerinin dergâhı gibi, sabır, kanâat, zühd ve tevekkül dergâhı idi. Daha sonra da Mîr Hâşim Câlîserî’nin sohbetine gittim. Bu zât, hocasının beşbin hatim okuduğunu söylemişti. Mir Hâşim Câlîseri’nin vefâtı yaklaşınca, kendisine Keşmir’de vefât edeceği ilham olunmuş. Bunun üzerine o anda Keşmir’den çok uzak bir yerde olmasına rağmen, kerâmetiyle bir anda Keşmir’e gidip, orada vefât etmiştir. Bu evliyâ zâtlardan başka pekçok büyük zâtın sohbetinde bulundum.”
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, bir mektûbunda şöyle yazmıştır: “Birkaç defa bu fakirin neseb ve hasebini, ya’nî baba ve annelerinin kim olduklarını sormuştunuz. Aslında bu fakirin vücûdu, başlangıçta bir damla su, sonunda ise bir avuç topraktır. Babalarımdan bahsetmek îcâb ederse, şöyle derim: “Yirmisekizinci batında dedemiz hazret-i Ali’ye ulaşmaktadır. Emîr Kemâleddîn ismindeki dedem, 800 (m. 1398) yıllarında Tâif’den Türkistan’a geldi. O memlekette bulunan Kaksalân reîsinin kızıyla evlendi. Kaksalân reîsinin oğlu olmadığı için, o havâlinin idâresi Emîr Kemâleddîn’e ve evlâdına kaldı. Hümâyun Şah, Hindistan’ı Afganlıların elinden alınca, o hânedandan soyu üç vâsıta ile adı geçen emîre ulaşan Mahbûb Hân ve Bâbâ Hân adındaki iki kardeşi de birlikte getirdi. Bu ikisi Ekberî târihlerinde yazılıdır. Bu büyüklerin nesebi ise Timur Hân’a ulaşır. Fakirin nesebi ise, dört vâsıta ile Bâbâ Hân’a ulaşır. Babam, Evrengzîb’in hizmetinde ömrünü tamamladı. Ömrünün sonunda, makam ve me’mûriyeti bırakıp, dünyâdan el çekti. Kadirî yolunun halîfelerinden bir büyüğün hizmet ve huzûru ile şereflenip, kesb-i kemâlât eyledi. 1130 (m. 1717)’de vefât etti.
Bu fakîr 1113 (m. 1701) senesinde dünyâya gelmişim. Babam vefât ettiği zaman, ben onaltı yaşında idim. Bütün varlığımla yüzümü dünyâdan âhırete döndüm. O zamanki ilimleri babamın sağlığında tahsil ettim. Hadîs kitaplarını, Şeyh-ül-muhaddisîn Şeyh Abdullah bin Sâlim Mekkî’nin yetiştirdiği Hacı Muhammed Efdal Siyalkûti’nin huzûrunda, Kur’ân-ı kerîmi, Şeyh-ül-kurrâ Şeyh Abdülhâlık Şevkî’nin talebesi Hâfız Abdürresûl Dehlevî’den okudum. Nakşibendî yolunda mutlak icâzeti, iki vâsıta ile İmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i elf-i sânî’ye (kuddise sirruh) ulaşan Seyyid nûr Muhamed Bedevânî hazretlerinden aldım ve ömrümün bir kısmı onun hizmet ve huzûrunda geçti. Onun vefâtından sonra, bu yolun diğer büyüklerinden istifâde ettim. Sonunda yine iki vâsıta ile İmâm-ı Rabbânî hazretlerine ulaşan Şeyh-uş-şuyûh Muhammed Âbid hazretlerinin feyz saçan huzûr ve sohbetine kavuştum. Bir zaman hizmetlerinde bulundum. Kadirî, Çeştî ve Sühreverdî yollarında da icâzet aldım. Bugün 1185 (m. 1771) senesidir, bu büyüklerin yolunda otuz yıldır, Allahü teâlâyı isteyen talibleri terbiye ile meşgûlüm. Allahü teâlâ sonumu Habîbinin ( aleyhisselâm ) bereketi ile hayırlı eylesin.”
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, küçük yaşta zâhirî ilimleri öğrendikten sonra tasavvufa yönelip, Seyyid nûr Muhammed Bedevânî’den feyz alarak yükseldi. Dört sene bu hocasının sohbetine devam edip hilâfet aldı. Hocası Seyyid nûr Muhammed’in, vefâtından sonra, altı sene Şeyh Gülşenî ve oniki sene Muhammed Efdal ve Hâfız Sa’dullah’ın, sekiz sene Muhammed Âbid-i Senâmî’nin sohbetlerine devam ederek tasavvufda Müceddidiyye yolunda yüksek derecelere kavuştu. Ayrıca Kâdiriyye, Ceştiyye, Sühreverdiyye ve Kübreviyye yollarından da icâzet (diploma) aldı. Zâhirî ve bâtınî ilimleri öğrendikten sonra insanları irşâd etmeye başladı. Derslerine ve sohbetlerine âlimler, âmirler, veliler ve halk devam edip ondan feyz aldılar. Mîr Müsliman, Senâullah Pâni-pütî, Gülâm Kâki, Seyyid Alîmullah, Seyyid Abdullah Dehlevî gibi büyük âlimler ve velîler yetiştirdi.
Tasavvufda hocası olan Seyyid nûr Muhammed Bedevânî hazretlerine talebe olmasını şöyle anlatmıştır: “Onsekiz yaşında idim. Bir zât bana Seyyid nûr Muhammed Bedevânî hazretlerinin büyüklüğünden, kemâlâtından bahsetmişti. Onun üstün vasıflarını işitince, gayr-ı ihtiyârî kalbim ona tutuldu, huzûruna gittim. Mübârek yüzünü görünce ma’rifet sahibi bir zât olduğunu anladım. Sünnet-i seniyyeye son derece bağlı, dînin emirlerine tam uyan, yüksek ahlâk sahibi bir zât idi. Sohbeti kalbe safa veriyor, cana can katıyordu. İyice anlaşılmıştı ki, arayanlar maksada onun huzûrunda kavuşuyor, ölmüş kalb onun huzûrunda dirilip itminana eriyor, Hakka kavuşmak orada müyesser oluyordu. Beni talebeliğe kabûl etmesini arzedince, istihâresiz talebe kabûl etmediği hâlde beni derhal kabûl etti. Feyzleri o kadar bereketli ve te’sîrli idi ki, bir teveccüh ile talebesinin kalbi zikretmeye başlardı. Ona talebe olup feyzlerine kavuşunca gönlüm aydınlandı. Çok iltifâtına kavuştum. Haramlardan sakınmayı çok tenbîh ederdi. Bir talebesi sokakta harama” baksa, sohbeti sırasında, “Sizde günah zulmeti görünüyor!” derdi. Yolda bir fâsıkla, sarhoşla karşılaşsak, huzûruna gidince; “Sizde şarab zulmeti görünüyor” diyerek buyururdu ki: “Fâsık kimseler ile karşılaşmak bâtın nûrunu örter.” Allah korusun ya günah işleyip, fâsık olmak nasıl olur. Bunun gibi talebeleri duâ ve zikirle meşgûl olsa, Kelime-i tevhîd söylese, onu da müşâhede ederdi. Huzûruna Kelime-i tevhîd okuduktan sonra gittiğimde; “Bugün Kelime-i tevhîdi çok oku”, eğer birgün okumasam; “Bu gün seni nûrlardan uzak görüyorum!” buyururdu.
Kısa zamanda nûr Muhammed Bedevânî hazretlerinin sohbetinde yetiştim. Tasavvuf hâllerine gark olmuştum. Beni öyle bir muhabbet-i ilâhî sarmıştı ki, cezbenin (çekilmenin) çokluğundan uykuyu, istirahatı, yemeyi, içmeyi terk etmiştim. İnsanlardan uzaklaşıp yalnız başıma yalın ayak, baş açık, viranelerde dolaşmaya başladım. Açlığın şiddetinden ağaç yaprağı yemiştim. Vaktim hep kendimden geçmiş bir vaziyette ve murâkabe hâlinde geçiyordu. Asıl maksada kavuşmayı böylece bekledim. Nihâyet o hâle geldim ki; “Rabbini görüyormuş gibi ibâdet et” hadîs-i şerîfinde istenen vasfa ulaştım. Mahviyyet, fenâ ve bekâ hâllerine ulaştım. Büyüklerin ta’rîf ettiği maksada, sırr-ı tevhîde kavuştum... Hocam Seyyid nûr Muhammed Bedevânî’nin sohbetine dört sene devam ettim. Sonra bana icâzet verdi. Bana Ehl-i sünnet i’tikâdı üzere olmamı, sünneti seniyyeye uymamı ve bid’atlerden sakınmamı vasıyyet etti.”
Kendisi ilim tahsilini şöyle anlatmıştır: “Fârisî lisanım ve diğer ba’zı bilgileri babamdan, Kur’ân-ı kerîmi, tecvîd ve kırâat ilmini Kâri Abdürresûl’den, aklî ve naklî ilimleri de zamanımızın âlimlerinden öğrendim. Babamın vefâtından sonra da, Hacı Muhammed Efdal’den, tefsîr ve hadîs ilmi öğrendim. Onbeş yaşında iken kendisinden ilim öğrendiğim hocam Hacı Muhammed Efdal, bana bir takke hediye etmişti. Bunun bana öyle bir bereketi oldu ki, zihnim iyice açıldı. Hiçbir şeyi okuyup öğrenmekte zorluk çekmedim. Tahsilimi tamamladıktan sonra, bir müddet de talebelere ders verdim. Bundan sonra tasavvufa yönelme arzusu iyice fazlalaşmıştı. Bir defasında rü’yâmda gaybdan bir ses; “Bizim seninle işimiz var. İnsanların hidâyete kavuşması ve onları hidâyete kavuşturacak yolun yayılması senin sebebinle olacak!” dedi. Bu rü’yâyı da görünce tasavvufa yönelip, bâtın nisbetini elde etmek arzum iyice kesinleşti. Bu maksadıma kavuşmak için Seyyid nûr Muhammed Bedevânî’nin huzûruna gidip, ona talebe oldum. Beni talebeliğe kabûl edip, çok iltifât ve ihsânda bulundu. Benim hâllerime bakıp, bana karşı tevâzu’ ile, büyük bir sevgi ve alâka gösterdi. Birgün, ikimiz karşı karşıya otururken; “İki güneş karşı karşıya gelmiş, birinin nûrundan diğeri görülmüyor. Eğer tâliblerin terbiyesine yönelsen âlem nûrlanır” buyurdu. Yine birgün bana; “Sende Allahü teâlâya ve resûlüne karşı muhabbet yüksek derecededir. Bizim yolumuz, senin teveccühlerin ile yayılacak. Sana Şemseddîn Habîbullah ismi verildi” buyurdu ve talebelerinden bir kısmının yetiştirilmesini bana havale etti. Ben hocamın sohbetine devam ederken, havale ettiği o talebeleri de yetiştirdim ve hocamın sohbetine bıraktım. Her ne kadar Resûlullahın ( aleyhisselâm ) zamânında bulunup görmekle şereflenmedik ama, Allahü teâlâya binlerce şükürler olsun ki, Resûlullahın nâiblerinden olan (O’nun yolunu anlatan) hocam Seyyid nûr Muhammed Bedevânî’nin sohbetinde bulunmakla şereflendim. Hayâtın meyvesi, asıl maksat ele geçti. Büyüklerin çok iltifâtına kavuştum. Birgün büyük bir tevâzu’ ile benim ayakkabılarımı çevirip, giymem için koydu ve; “Sen, Allahü teâlânın makbûl kullarındansın” buyurdu. Yine hocalarımdan Hacı Muhammed Efdal; “Sendeki nisbetin kemâlâtından dolayı ayağa kalktım” diyerek, beni görünce ayağa kalktı ve defalarca; “Allahü teâlâ senin gibileri çoğaltsın” buyurdu. Yine hocalarımdan Hâfız Sa’dullah bana iltifâtlarda bulunup; “Sen bizim medâr-ı iftihânmızsın” buyurdu. Bir defasında İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin soyundan olan ve Serhend’e giden bir zâta; “İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin kabrini ziyâret edince, benim selâmımı da söyle” diye tenbîh ettim. O zât gidip döndükten sonra, durumu bana şöyle anlattı: “İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin kabri başına varıp ziyâret ettim ve sizin selâmınızı söyledim. Sizin selâmınızı söyler söylemez, mübârek başını göğsüne kadar mezardan çıkarıp; “Hangi Mirzâ, bizim hangi divânemiz, hangi âşığımız? aleyke ve aleyhisselâm (sanada ona da selâm olsun)” buyurdu. Sizin vâsıtanızla ben de bu saadete kavuştum” dedi.”
Hadîs âlimlerinin meşhûrlarından olan Şah Veliyyullah buyurdu ki: “Allahü teâlâ, bize sahih keşfler ihsân eyledi. Bu zamanda, hiç bir yerde Mirzâ Cân-ı Cânân’ın benzeri yoktur. Makamlarda ilerlemek istiyen onun hizmetine gelsin!” Hadîs öğrenmek için kendisine gelenleri, istifâde etmeleri için Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine gönderirdi. Ona yazdığı mektûplarda; “Allahü teâlâ, faziletlerin tecellî yeri olan sizlere uzun zaman selâmet versin ve bütün müslümanları bereketlerinize kavuştursun!” derdi.
Yine hadîs âlimlerinin büyüklerinden Hâcı Muhammed Fahir de şöyle demiştir: “Mirzâ Cân-ı Cânân’ın, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) sünnet-i seniyyesine tâbi olma husûsunda büyük bir şânı vardır. Bir gece rü’yâmda şöyle gördüm: Resûlullahın ( aleyhisselâm ) kapılarında eğerlenip donatılmış iyi cins bir binek atı vardı. “Bu at kimindir?” diye sor um. Birisi bana; “Bu Resûlullaha ( aleyhisselâm ) âittir” dedi. Sonra içeri girdim, başka birisi; “O at Mirzâ Cân-ı Cânân’ındır” dedi. Bu rü’yâmı ta’bir edip anladım ki, Mirzâ Cân-ı Cânân’ın yolu, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) sünnet-i seniyyesine uymakdır. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) bildirdiği, doğru yolda ilerlemekdir.
Mevlevi Senâullah Sebinhelî şöyle anlatmıştır: Rü’yâmda Peygamber efendimizi görüp; “Hocam Mirzâ Cân-ı Cânân’ın yolu ve hizmetleri makbûl ve mu’teber midir? dedim. “Evet” buyurdu. Hazreti Ebû Bekr de vardı. O da tasdîk etti.”
Hâcı Muhammed Efdal’in halîfelerinden Şeyh Muhammed A’zam da şöyle buyurmuştur: “Bu zâtın (ya’nî Mirzâ Cân-ı Cânân’ın) büyük bir şanı vardır. Başka bir kimse onunla kıyas olunamaz.” Hâce Mîr Derd de şöyle buyurmuştur: “Mirzâ Cân-ı Cânân’ın eshâbından, talebelerinden her kimi gördüysem, azîzânın (büyüklerin) nispetinden büyük pay almış, derecelere, hâllere ve makamlara kavuşmuş buldum.” Şeyh Abdüladl Zebîrî hazretleri de şöyle buyurmuştur: “Bugün Mirzâ Cân-ı Cânân’ın huzûrunda Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için toplanan taliblerin toplanması gibi bir cemâat hiçbir yerde yoktur. O, zamanımızda İmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i elf-i sânî hazretlerinin vekîlidir.”
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri buyurdu ki: “Allahü teâlâ bize akl-ı kâmil, isâbeti re’yi beliğ ihsân etti. Saltanat işlerinin idâresi ve memleketin nizâmı husûsunda, herkesin hâline uygun en güzel usûlü öğrenmiş idim. Bunun için zamanın meşhûr ümerâsı, alacakları silahları ve diğer mühim şeyleri bizden sorarlar ve bizden aldıkları cevâba göre hareket ederlerdi.” Yine şöyle buyurmuştur: “Muhterem babamın bereketli terbiyesiyle yetiştikten sonra bende öyle bir hâl hâsıl oldu ki, bir bakışla herkesin ne olduğunu tanırdım. Onun âdemiyyet cevherini ve kalbindekini anlardım. Bulunduğum yolun (tarikatın) nûruyla insanların saadet veya şekavet ehli olduğunu, alınlarından okurdum.”
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri kemâl derecede zühd ve tevekkül sahibi idi. Dünyâdan ve dünyâya düşkün olanlardan son derece sakınırdı. Kendisine verilmek istenen hediyeleri kabûl etmezdi. Kabûl ettiği çok nâdir olurdu. Zamanın pâdişâhı Muhammed Şah, veziri Kameruddîn Hân ile Mirzâ Cân-ı Cânân’a haber gönderip, şöyle dedi. “Allahü teâlâ bize öyle bir mülk verdi ki, hatırlarından her ne geçerse hediye olarak göndeririz, yeter ki istesinler.” Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bu teklif üzerine şu cevâbı verdi: “Allahü teâlâ Kur’ân-ı Kerimde; “... Onlara şöyle de; dünyânın metâı pek azdır...” (Nisâ-77) buyurarak dünyânın yedi iklimindeki mal ve mülkün az birşey olduğunu bildirdi. Az bir şey olan bu yedi iklimden biri de Hindistan olup, o da senin elinde bulunmaktadır. Bunun kıymeti nedir ki? Büyüklerin himmetinin esâsı ise, ondan uzak durmaktır.” Yine o havalenin ümerâsından biri, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri için bir dergâh yaptırdı ve bütün dervişlerin ihtiyâcını da karşılıyacağını bildirerek kabûl etmeleri için arzetti. Fakat Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri kabûl etmedi ve; “Bizim için her yer birdir. Allahü teâlânın indinde herkesin rızkı takdîr edilmiştir. Vakti gelince herkes rızkına kavuşur. Dervişlerin hazînesi sabır ve kanâat olup, bu kâfidir” buyurdu.
Nevvâb Hân Firûzcenk, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerini, soğuğu şiddetli bir kış gününde, üzerinde eski bir elbiseyle gördü. Bu hâlini görünce ağladı. Yanında bulunan adamlarından birine; “Biz ne bedbaht insanız ki büyüklerimizden bir zât hediye kabûl etmiyor ve ona hizmet etmekle şereflenemiyoruz” dedi. Bu hâdise üzerine Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri; “Biz, zenginlerden birşey kabûl etmemeğe, almamağa kararlıyız. Hayat güneşimiz batmaya yüz tuttu, ömür bitmek üzere. Şimdiye kadar kabûl etmedik” buyurdu. Sonra Nevvâb Nizâmülmülk, otuzbin rub’iyye para hediye etmek istedi. Kabûl buyurmadı ve; “Biz sizin servetinizin yiyicisi değiliz, onu fakirlere dağıtınız” dedi. Yine Afgan serdârlarından biri, eşrefi denilen üçyüz altın göndermişti. Bunu da kabûl buyurmayıp; “Her ne kadar hediyeyi kabûl etmek lazımsa da, mutlaka kabûl etmek lâzım olduğuna dâir bir emir yokdur. Bize kendi talebelerimiz, ihlâs ve ihtiyâtla, haram karışmaması için dikkat ederek hazırladıkları hediyeleri getiriyorlar, onları bile kabûl etmiyoruz. Kaldı ki, ümerânın ve zenginlerin hediye edeceği şeylerin tam helâlden hazırlanmış olduğu şüpheli olanları hiç kabûl etmeyiz. Onda insanların hakkı vardır. Kıyâmet günü onun hesabını vermek zordur. İmâm-ı Tirmizî’nin (r.aleyh) Ebû Berze’den (r.aleyh) getirerek yazdığı hadîs-i şerîfde Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Kıyâmet günü herkes, dört suâle cevap vermedikçe hesapdan kurtulamıyacaktır: Ömrünü nasıl geçirdi. İlmi ile nasıl amel etti. Malını nereden nasıl kazandı ve nerelere harcadı. Cismini, bedenini nerede yordu, hırpaladı.” Bunun içi çok dikkat etmek lâzımdır” buyurdu.
Mazhar-ı Cân-ı Cânân’a yine ümerâdan biri Hindistan’ın meşhûr meyvesi olan “Enbe”den (Hint kirazı) bir hediye göndermişti ve kabûl etmesi için de çok yalvarmıştı. Bunun üzerine iki tâne “Enbe” alıp gerisini iâde etmişti ve “Bu fakirin gönlü, bunları kabul etmek istemiyor” buyurdu. Biraz sonru huzûruna bir bahçe sahibi gelip “Falan emîr, size gönderdiği enbeleri bizden zulüm ile alıp size hediye etti” dedi. Bunun üzerine mazlûmun hakkının verilmesini ve himâye edilmesini söyledi. Sonra da; “Sübhânallah, onun getirdiği bu yiyecek bizim bâtınımıza zararlı oldu” buyurdu. Ondan sonra da malı şüpheli olan kimselerin ikrâmını hiç kabûl etmedi. Yine bu hâdise üzerine şöyle buyurdu: “Yiyeceklerin en zararlısı kazançları şüpheli olan zenginlerin ikram ettiği yiyeceklerdir. Hattâ fakirlerin ikrâmları da şüphelidir. Çünkü onlar da, bu yemekleri hazırlamak için, kazançları şüpheli olan zenginlerden borç alıyorlar.”
Bir defâsında bir iftar vaktinde yemek yerken, gâfil birine âit olan bir ekmeği talebeleri paylaşmışlar, bir parça da Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine vermişlerdi. O gece teravih namazından sonra yenilen o ekmek sebebiyle, bâtınlarına te’sîr edip zarar verdiğini belirterek; “Bu zarardan ancak namaz kılmak ve okunan Kur’ân-ı kerîm’i dinlemekle kurtuldum” buyurdu. Talebesi Abdullah-ı Dehlevî hazretleri bu söz üzerine: “Şüpheli bir lokma, onların mübârek bâtınlarında nûr deryâlarında böyle bir değişmeye, zarara sebeb olursa, bizim hâlimize ne denir.” buyurmuştur. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bu husûsta şöyle buyurmuştur: “Yenilen lokmalar insanı muvaffakiyete kavuşturmalı ve tâatın nûrunu arttırmalıdır. Fakirliği zenginliğe tercih etmeli, sabır ve kanâatı seçmeli. Teslimiyeti ve rızâyı seciye hâline getirmelidir. Resûlullahın “Allahım! Âl-i Muhammed’in rızkını kâfi gelecek kadar kıl” buyurduğu duâsına uygun olarak, insân için lâzım olan şeyleri kâfi gelecek kadar istemelidir.
Eshâb-ı Kirâm da böyle duâ ederdi. İsrâfa düşürecek kadar zengin; sıkıntıya, borca düşürecek kadar da fakir olmamalıdır. İnsanların çoğu bu hâlden düşmüştür. Bu hâlde iken ölüm gelip yakalamaktadır. Kulluk vazîfesini yerine getirip, ölüme hazır beklemeli, gönlü başka arzulara bağlamamalıdır. Ölüm, ilâhî bir hediyedir. Allahü teâlâya kavuşmak ve Resûlullahın ( aleyhisselâm ) dîdârını, mübârek yüzünü görmektir.”
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri hocalarına büyük bir muhabbet ve ihlâs ile bağlı idi. Bilhassa İmâm-ı Rabbânî hazretlerine derin bir muhabbeti vardı. “Her neye kavuşmuşsam, hocalarıma olan muhabbetim sebebiyle kavuştum. Kulun amelleri nedir ki, Allahü teâlânın rızâsına kavuştursun! Fakat Allahü teâlânın rızâsına kavuşmuş ve makbûl kullarından olan zâtları sevmek, onlara muhabbet beslemek, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için en kuvvetli vâsıtadır” buyurdu.
Menkıbeleri ve kerâmetleri:
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri şöyle anlatmıştır: “Bir defa cihanın süsü, kâinatın Serverini ( aleyhisselâm ) rü’yâda görmekle şereflendim. Yanyana uzanmış yatıyorduk. O kadar yakındık ki, mübârek nefesi yüzüme geliyordu. Bu esnada susadım. Serhend büyüğünün oğulları, ya’nî İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin evlâdı da orada idiler. Resûlullah, onlardan birine su getirmesini emir buyurdu. Fakîr; “Yâ Resûlallah, onlar benim pîrimin evlâdıdır” diye arzettim. “Onlar bizim sözümüzü tutarlar” buyurdu. Onlardan bir azîz, kalkıp su getirdi. Kana kana içtim. Sonra; “Yâ Resûlallah, hazretiniz Müceddîd-i elf-i sânî hakkında ne buyurursunuz?” diye arzettim. “Ümmetimde onun bir benzeri başka kim vardır?” buyurdu. “Yâ Resûlallah! İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât’ı, mübârek nazarlarınızdan geçti mi?” dedim. Buyurdu ki: “Eğer ondan hatırladığın bir yer varsa oku.” Ben de, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin ba’zı mektûplarında geçen ve Allahü teâlâ için; “O, verâ-ül-verâ sonra yine verâ-ül-verâ’dır, (ya’nî Allahü teâlâ ötelerin ötesidir. Akıl neyi düşünür ve neyi tasavvur ederse O değildir)” buyurduğunu okudum. Resûlullah ( aleyhisselâm ) bunu çok beğendi ve; “Tekrar oku” buyurdu. Ben de tekrar okudum. Bu ifâdeleri çok güzel buldu. Bu hâl epey bir müddet devam etti. Sabah olunca büyüklerden bir zât erkenden gelip bana dedi ki: “Ben bu gece rü’yâmda sizin bir rü’yâ gördüğünüzü gördüm. O rü’yâyı bana anlat” Ben ona gördüğüm rü’yâyı anlattım. Çok beğenip, hayret etti. Ben gördüğüm bu rü’yâda, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mübârek nefesinin ve sohbetinin bereketiyle kendimi tamamen nûr ve huzûr içinde buldum. Uyanık iken ele geçen şeylerden daha çok bereketli olan bu rü’yânın bereketiyle günlerce acıkmadım ve susamadım.”
Birgün Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin talebelerinden biri huzûruna gelip; “Efendim! Kardeşim, Azîmâbad’a gitmişti. Sevenlerinizdendir. Bir iftiraya uğrayıp haksız yere hapsedilmiş. Kurtulması için duâ ve teveccühde bulunmanızı istirhâm ederiz” dedi. Bunun üzerine Mazhar-ı Cân-ı Cânân bir mektûp yazıp, kardeşine ulaştırması için ona verdi ve; “Bu eline geçtikten bir saat sonra hapisten kurtulur” buyurdu. O talebe mektûbu kardeşine ulaştırınca, işâret edildiği gibi hapisten kurtuldu.
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, büyük günah işlemiş bir kadının kabri yanına oturmuştu. Kabre teveccüh eyledi. “Bu mezarda Cehennem ateşi var. Kadının imanlı olmasında şüphe ediyorum. Rûhuna hatm-i tehlîl (Yetmişbin Kelime-i tevhîd) sevâbı bağışlıyacağım. İmânı varsa affolur” buyurdu. Hatm-i tehlîlin sevâbını bağışladıktan sonra; “Elhamdülillah, imânı varmış. Kelime-i tayyibe, te’sîrini gösterip azâbdan kurtuldu” buyurdu. Hadîs-i şerîfde; “Bir kimse, kendisi için veya başkası için yetmiş bin adet Kelime-i tevhîd okursa, günahları affolur” buyuruldu.
Seyyid Gulâm Ali (Abdullah-ı Dehlevî) hazretleri anlatır: “Birgün Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde bulunuyordum. İhtiyâr bir adam gelip; “Şeyhin şöhreti Rahmânî mi, yoksa değil mi? Onu anlamağa geldim” dedi. Bu küstahça söz karşısında, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri son derece müteessir oldu ve öfkelenerek o ihtiyâra, keskin ve dik dik baktı. O esnada ihtiyâr yere düşüp çırpınmağa başladı. Sonra; “Tövbe ettim. Allah için beni affet” diye yalvarmağa başladı. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, Allahü teâlânın ismi araya girince, kalktı ve ihtiyârın kolundan tutarak kaldırdı, ihtiyâr hemen düzeldi.”
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerini sevenlerden bir zât, birgün murâkabeden sonra, mübârek eteğini tutup; “Kızımın bir oğlu olacağını bana müjdelemezsen eteğini elimden bırakmam” dedi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri biraz murâkabeden sonra; “Gönlün hoş olsun! Cenâb-ı Hak senin kızına bir erkek çocuk ihsân eyledi” buyurdu. Hakîkaten bu adamın kızının dokuz ay sonra bir erkek çocuğu oldu.
Birgün yağmur yağmıştı. Soğuk ve şiddetli de bir rüzgâr esiyordu. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri üşüdü. “Yâ Rabbî; üzerimize değil etrâfımıza yağsın!” buyurdu. Üzerlerindeki bulut etrâfa doğru açıldı, dağıldı. Duâsının bereketi ile üzerlerine yağmadı.
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri talebeleri ile birlikte bir yolculuğa çıkmıştı. Yanlarında azık olarak hiç bir yiyecek yoktu. Gittikleri yerde de misâfir kalabilecekleri bir tanıdıkları bulunmuyordu. Talebeleri bu durumu bildiklerinden merak edip; “Bakalım hâlimiz ne olur?” diyerek yola devam ettiler. Her yemek vakti geldiğinde, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin kerâmeti ile gaybdan önlerine sofra kuruluyordu. Sofra üzerinde çeşit çeşit ve gayet nefis yemekler bulunuyordu. Bu nefis yemekleri yiyip yolculuğa devam ettiler. Talebeleri hayatlarında öyle güzel ve çeşitli yemekler yememişlerdi. Bu hâl seferlerinden dönünceye kadar devam etti.
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bir defasında birisine gücendi ve; “Sıddîk-ı ekbere ( radıyallahü anh ) kadar bütün meşâyıhın, ondan yüz çevirdiklerini gördüm” buyurdu. Ve o adam üç gün sonra öldü.
Bir kimse, ölüsünün azâbda olduğunu rü’yâda görüp, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine mağfiret olunması için duâ etmesini istirhâm etti. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri de duâ edip; “Allahü teâlâ, ölünün günahlarını mağfiret eyledi” diye de ona müjde verdi. O kimse tekrar ölüsünü rü’yâda gördü ve ölüsü kendisine; “Hazret-i Mazhar’ın duâsı bereketi ile, azâbdan kurtuldum” dedi.
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, ekseriya, talebelerine yüksek müjdeler verirdi. Ba’zı eksik kimseler bunu inkâr ettiler. Bu inkârlarını keşfedip onlara; “Bana inanmıyorsanız, eski evliyâdan hakem seçiniz. Gelsin ve sözlerimin doğruluğunu ondan dinleyiniz” buyurdu. Onlar, en büyük hakem Resûlullahdır ( aleyhisselâm ) dediler. Peki buyurdu. Sonra teveccüh etti ve Fâtiha okudu. O münkirler de murâkabe ettiler. Murâkabe esnasında Resûlullahı gördüler. Kendilerine; “Mazhar’ın müjdeleri doğrudur” buyurup inkâr edenlerini men eyledi.
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin bir komşusu vardı. Onu severdi. Ölüm hâline gelmişti. Şefkatinin çokluğundan; “Yâ Rabbî, onun ayrılığına dayanamam, ona en kısa zamanda şifâ ver” dedi. Hemen şifâ buldu. Sanki hiç hasta olmamıştı.
Vefâtı: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, şehid olarak vefât etti. Vefâtından birkaç gün önce, bu fâni dünyâdan gitme zamanının geldiği ve Allahü teâlâya kavuşacağı için bambaşka bir aşk ve şevk içinde idi. O günlerde ibâdet ve tâatlarını daha da artırmıştı. Bir taraftan da talebeleri ve sevenleri akın akın onun sohbetine geliyorlardı. Sohbetleri ve murâkabeleri büyük bir huzûr hâli içinde geçiyordu. Sohbetleri sırasında huzûrunda toplananlar yüz kişiden ziyâde olurdu. Sohbetinde bulunanlar bereketlere ve feyzlere kavuşurlardı. Vefâtının yaklaştığı günlerde talebelerinden Molla Nesîm, memleketine gidip dönmek üzere izin istediğinde, bu talebesine; “Artık seninle bir daha görüşeceğimiz ma’lûm değildir!” buyurdu. Bu sözleriyle vefât edeceğine işâret etmişti. Bunu işiten talebeleri ağlaşmaya başlayıp gözyaşlarını tutamadılar. Yine vefâtının yaklaştığı günlerde talebelerinden Molla Abdürrezzâk’a yazdığı bir mektûpda; “Ömrüm seksen yaşını geçti. Ecelim yaklaştı. Bize hayır duâda bulun!” diye yazmıştı. Bu sıralarda talebelerinden diğerlerine yazdığı mektûplarında da aynı şekilde işâret etmiştir.
Yine vefâtının yaklaştığı günlerde kavuştuğu ni’metleri dile getirerek ve şükrederek şöyle buyurdu: “Kalbimden her ne geçtiyse ve her ne ni’mete kavuşmak istediysem, Allahü teâlâ onları bana ihsân etti. Beni İslâm-ı hakiki ile şereflendirdi ve çok ilim ihsân etti. Sâlih amel üzere istikâmet verdi. Büyüklerin tasavvuf yolunda bildirdiği şeylerin hepsini verip keşf, tasarruf ve kerâmet ihsân etti. Beni dünyâya düşkün olmaktan ve dünyâya düşkün olanlardan da uzak eyledi. Ancak Allahü teâlâya yaklaşmakda, yüksek derece olan şehitlik derecesine kavuşamadım. Hocalarımın, mürşidlerimin çoğu şehitlik şerbetini içmekle şereflendiler. Şu anda ben yaşlandım, vücûdum zayıf düştü. Cihâd edecek ve böylece şehitliğe kavuşacak gücüm, takatim kalmadı. Ölümü sevmeyen, istemiyenlere şaşılır, ölüm Allahü teâlâya kavuşmaya sebeptir. Ölüm, Resûlullahı ( aleyhisselâm ) ziyâret etmeye, evliyâya kavuşmaya, onların mübârek yüzlerini görerek mesrûr olmaya sebeptir. Ölüm; Resûlullah ( aleyhisselâm ), Halîlürrahmân İbrâhim aleyhisselâm, Emîr-ülmü’minîn Hazreti Ebû Bekr-i Sıddîk, İmâm-ı Hasen, Cüneyd-i Bağdadî, Şâh-ı Nakşîbend Bahâeddîn Buhârî ve Müceddîd-i elf-i sâni İmâm-ı Rabbânî hazretleri ile görüşmeye, onlara kavuşmaya vesiledir. Kalbimde bu büyüklere karşı husûsi bir muhabbet vardır. Onlar zâhirî ve batınî şehâdete kavuştular, en yüksek mertebelere ulaştılar.”
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri böylece, şehitlik derecesine kavuşmayı çok arzu ettiğini dile getirmişti. Ömrünün son günlerini yaşadığı sıralarda huzûruna gelip gidenler iyice artmıştı. 1195 (m. 1781) senesinin Muharrem ayının yedisinde Çarşamba gecesi kapısının önünde pekçok kimse toplanmıştı. Bunlar arasından üç kişi ısrarla içeri girmek istiyorlardı. Nihâyet izin alıp içeri girdiler. Bunlar Moğol ve Mecûsî idiler. Huzûruna girince, Mazhar-ı Cân-ı Cânân sen misin dediler. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri de; “Evet benim” buyurdu. Meğer bunlar Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine kastedip, öldürmek üzere gelmişlerdi. İçlerinden biri üzerine hücum edip hançer vurmaya başladılar. Vurulan hançer darbesi kalbine yakın bir yere isâbet etmiş, ağır yaralanmış ve yere yıkılmıştı. Durumdan haberdâr olan Nevvâb Necef Hân sabah erkenden frenk bir tabib gönderdi. Tabibe; “Çabuk gidip bu mübârek zâtı tedâvi et, onu yaralayanlar da yakalanınca kısas yapılsın” dedi. Frenk tabib gidip Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin yarasına baktı ve geri dönüp kasten Nevvâb Necef Hân’a; “İyileşip kurtulur, başka tabib göndermeye lüzum yok” dedi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bu yaralı haliyle üç gün daha yaşadı. Yaralarından devamlı kan aktı. Üçüncü gün, Cum’a günü idi. Öğle vakti ellerini açıp Fâtiha-i şerîfi okudu. İkindi vaktinde; “Günün bitmesine kaç saat vardır? buyurdu. Dört saat vardır dediler. O gün hem Cum’a, hem de aşure günü idi. Akşam olunca üç defa derin nefes aldı ve şehid olarak vefât etti. Vefâtında ebced hesabında târih olarak meâlen: “Allaha ve Peygambere itaat edenler, işte bunlar Allahın kendilerine ni’met verdiği, Peygamberlerle, sıddıklarla, şehîdlerle ve iyi kimselerle beraberdirler. Bunlarsa ne güzel birer arkadaş!” buyurulan Nisa sûresi 69. âyet-i kerîmesinden; “Ülâike ma’allezîne en’amellahü aleyhim” kısmı söylendi. Yine Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfinde; “Medhe şayan olarak yaşadı ve şehid olarak öldü” ma’nâsında; “Âşe hamiden mâte şehîden” buyurduğu kısım ile ebced hesabına göre vefât târihi söylendi.
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin şehid olarak vefât etmesinden sonra, sevenleri, onun büyük bir kayıb olduğunu ifâde eden rü’yâlar görmüşlerdir.
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, İslâmiyetin yayılması ve insanların hakiki saadete kavuşmaları için çok üstün hizmetler yapmıştır. Her biri üstün birer cevher olan kıymetli zâtlar yetiştirmiş ve onları insanlara rehberlik yapmakla vazîfelendirmiştir. Talebeleri de bulundukları yerlerde insanlara İslâmiyeti öğretmişler, îmânlarının vicdânileşmesini sağlamışlardır. Böylece her biri bulunduğu yerde İslâmiyete uyulmasına, güzel ahlâkın yayılmasına ve insanların birbirlerine karşı iyi muâmelede bulunmalarını sağlamışlardır. Onları tanıyıp seven insanlar, onlar vasıtasıyla temiz bir hayat yaşamak ve saadete kavuşmakla şereflenmişlerdir.
Talebeleri: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin yetiştirdiği talebelerden elli tanesi, tasavvufda “Makâmât-ı Ahmediyye” denilen yüksek dereceye ulaşmıştır. En meşhûr talebeleri şu zâtlardır.
1-Abdullah-i Dehlevî: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin en başta gelen halifesi olup seyyiddir. Tasavvuf ilminin mütehassıslarından olup, müslümanların gözbebeğidir. Sohbetine gelen sâdık kimselerin kalblerine bir teveccüh ederek feyz ve bereketle doldururdu. Binlerce âşıkı, bir bakışta cezbelere ve vâridat-ı ilâhiyyeye kavuştururdu. Hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin hayâtını, kerâmetlerini ve nasihatlerini ve tasavvufu anlatan, “Makâmât-ı Mazhariyye” kitabını yazmıştır. Kabri, hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri ile yanyanadır.
2-Seyyid Mir Müslimân: Tasavvufda yetişmiş büyük bir zât olup, zâhirî ve bâtınî ilimlerde âlim ve mürşid-i kâmil idi.
3-Senâullah Osmanî Pâni-pütî: Yedi yaşında Kur’ân-ı kerîmi ezberlemişti. Büyük bir âlim ve meşhûr bir mürşid-i kâmil idi. Aklî ve naklî ilimlerde derin âlim idi. Bilhassa usûl ve fıkıh ilminde çok yüksek derecede olup, ictihâd derecesine yükselmiş idi. Dehlî’de Şah Veliyyullah Dehlevî’den hadîs ilmini öğrenip kemâle geldi. Önce Mevlânâ Muhammed Âbid-i Semâmî’nin, bunun vefâtından sonra da Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin teveccühleri ile büyük velî oldu. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde yetişip icâzet aldıktan sonra, vatanı olan Pâni-püt şehrine gidip, vefâtına kadar orada kadılık vazîfesi yaptı. Otuzdan fazla kitap yazmıştır. “Tefsîr-i Mazhari” ismindeki tefsîri on cild olup, çok kıymetlidir. Tasavvufda “İrşâd-üt-tâlibîn” kitabı ve fıkha dâir yazdığı eseri de çok kıymetlidir. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bu talebesi hakkında; “Kıyâmet günü, bana, ne getirdin denilince, Senâullah-ı Pâni-pütî’yi getirdim, diyeceğim” buyurmuştur.
4-Mevlevî Fadlullah: Zâhirî ilimlerde derin âlim idi. Senâullah-ı Pâni-pütî hazretlerinin kardeşidir. Tasavvufda Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetiyle kemâle ermiştir. Tasavvuf hâllerinde yüksek derecede idi. Kardeşi Senâullah-ı Pâni-pütî vefât edince çok üzülmüştü. Bunun üzerine kardeşi Senâullah-ı Pâni-putî hazretleri ona rü’yâsında şöyle buyurmuştur: “Ey kardeşim bu kadar gam ve elem nedir? Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Biliniz ki, Allahın velîleri için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzûn da olmayacaklardır.” (Yûnus-62) buyurulmuştur. Bize burada rahatlık ve hesaba gelmez ni’metler ihsân olundu.”
5-Mevlevî Ahmedullah: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin meşhûr talebelerinden olup, Senâullah-ı Pâni-püti hazretlerinin oğludur. Zâhir ilimlerini babasından, tasavvuf ilmini Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinden öğrenip kemâle gelmişti. Bilhassa kırâat ilminde derin âlim idi. Hergün yirmibir cüz Kur’ân-ı kerîm okurdu. Devamlı zikir, murâkabe ve tasavvuf hâlleri ile meşgûl idi.
6-Şeyh Muhammed Murâd: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin ilk talebelerinden olup, dört sene hergün sohbetinde bulunmuştur. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin talebeleri arasından tasavvufda yüksek derecelere kavuşanlardandır. Onun hakkında hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri şöyle buyurmuştur: “Benim talebelerim arasında nisbetinin yüksekliği bakımından onun gibisi yoktur. Bütün kemâlâtı, olgunlukları kendinde toplamıştır.” Mevlevi Naîmullah onun hakkında; “O, duâsı makbûl bir zât idi. Bu, tecrübe ile sabittir” demiştir. Abdüllah-i Dehlevî hazretleri de şöyle buyurmuştur: “Duânın kabûl olunması için üç şart vardır. Bunlar, helâl lokma yemek, doğru sözlü olmak ve ihlâslı olmak. O, bu üç şarta da sâhib idi. Onun gibi olmak herkese nasîb değildir. Allahü teâlâ ona selâmet versin.”
7-Şeyh Abdürrahmân: Şeyh Muhammed Murâd’ın kardeşidir. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetlerinde kemâle ermiştir. Senâullah-ı Pâni-püti hazretleri onu medhedip; “Görüldükleri zaman Allahü teâlâ hatırlanır” hadîs-i şerîfi onun hâli ve vasfı idi” buyurmuştur.
8-Mîr Alîmullah Kenkûî: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin ilk talebelerinden ve halîfelerinin büyüklerindendir. Tasavvufda yüksek derecelere ve hâllere kavuşmuştur. Allahü teâlânın aşkı ile kendinden geçmiş bir hâlde olup, ağlayıp göz yaşı dökmek onun hâllerinden idi.
9-Şeyh Murâdullah Ârif Gulâm Kâkî: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin en meşhûr talebelerinden ve halîfelerinden olup, ilimde ve amelde yüksek bir şânı vardı. İnsanları irşâd ile vazîfelendirilmiş olup, pek çok kimse onun sohbetinde yetişip, kemâl derecelerine ermiştir. Hocasından önce vefât etmiştir.
10-Şeyh Muhammed ihsân: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin eski talebelerinden ve halîfelerindendir. Gençliğinde talebe olmakla şereflenmiştir. Rü’yâsında Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerini sütlaç yerken görmüştü. Kalan kısmını da ona vermişti. Bu rü’yâ üzerine huzûruna gelip talebesi olmuştur. Şevkinin ve aşkının çokluğundan kendinden geçmiş ve cezbe hâlinde idi. Tasavvufdaki şevki ve aşkı onu o hâle sokmuştu ki, hararetinden soğuk kış günlerinde bile ince bir elbise giyerdi. Allahü teâlânın ismi yanında zikredilince, takat getiremeyip kendinden geçerek bağırırdı. Bir defasında zikir ve murâkabe yaparken de melekleri görmüş ve aşk ile feryâd etmiştir. Birgün birisi onun yanında Senâullah-ı Pâni-pütî’nin; “İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin sinesinden ırmak gibi bir nûr akardı ki kalblerden zulmeti temizlerdi” dediğini bildirdi. Bu sözü duyar duymaz aşkından feryâd edip yere yıkılmıştır.
11-Şeyh Gulâm Hasen: Şeyh Muhammed İhsân’ın kardeşi olup, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin meşhûr talebelerindendir. Vaktini hep zikir ile geçirirdi.
12-Şeyh Muhammed Münîr: Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker hazretlerinin torunlarından olup, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin halîfelerinin meşhûrlarındandır. Önce Çeştiyye yolunda yetişmiş, sonra da Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin talebesi olup, Nakşibendiyye yolunda kemâl derecelere kavuşmuştur. Kuvvetli hür nisbete ve yüksek hâllere sahih idi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetlerine devam ettiği sıralarda, göğüs hastalığına tutularak vefât etmiştir. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, onun vefâtından dolayı çok üzülmüştür. Senâullah Sebnelî’ye yazdığı bir mektûpda bu üzüntüsünü şöyle bildirmiştir “Şeyh Muhammed Münir bizim dostlarımızın seçilmişlerinden idi. Zilhicce ayının ondokuzunda vefât etti. Bundan dolayı çok üzgünüm. Ancak benim de vefâtım yaklaştığı için bununla teselli buluyorum.”
13- Hâce İbadullah: Hâce Nakşibend hazretlerinin soyundan olup, önce Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri’nin halifesi Şeyh Muhammed Münir’e talebe oldu. Onun vefâtından sonra da Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetlerine devam ederek tasavvufda yetişti.
14- Hâce Cemâleddîn: Bu zât da önce Şeyh Muhammed Münir’in sohbetinde bulundu. Onun vefâtından sonra Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde yetişti.
15- Mevlânâ Kalender Bahş: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin en meşhûr talebelerinden ve halîfelerindendir. Aklî ve naklî ilimleri öğrendikten sonra, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin huzûruna gelerek tasavvufda yetişip icâzet ile şereflendi. İnsanlara doğru yolu göstermek ile vazîfelendirildi Ayrıca tıp ilminde de âlim idi. Tıp ilmi ile insanların bedenlerini, tasavvuf ilmi ile de kalblerini tedâvi eder idi. Kur’ân-ı kerîmi ezberlemiş olup, Hâfız idi. Sesi çok güzel olup, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine ve talebelerine teravih namazı kıldırırdı. Kur’ân-ı kerîmi tertil üzere gayet hoş okurdu. Onun kırâati, Mazhar-ı Can-ı Cânân hazretlerinin çok hoşuna giderdi. Yüksek derecede bir ihlâsa sâhib olup, Mazhar-ı Cân-ı Cânân’ın has talebelerinden idi. Talebelere ilim öğretmek ve tasavvufda yetiştirmekle meşgûl idi. İrşâd ile vazîfelendirildikten sonra, her sene memleketinden Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerini ziyârete giderdi. Mazhar-ı Câîn-ı Cânân hazretlerinin vefâtına kadar böyle devam etti.
16- Mir Naîmullah: Mazhar-ı Can-ı Cânân hazretlerinin halifelerinin büyüklerindendir. Önce Hâcı Muhammed Efdal’in sohbetinde bulundu. Bundan sonra Şeyh Muhammed A’zam’ın sohbetine devam etti. Daha sonra da Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetine devam ederek kemâle erdi. Tasavvufda yetişip icâzet ile şereflendikten sonra irşâd ile vazîfelendirildi. Yüksek bir edebe ve üstün bir ahlâka sahib idi. Hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine derin bir muhabbeti vardı. Talebelere zâhirî ilimleri öğretmekle ve onları tasavvufda yetiştirmekle meşgûl olmuştur. Hâfız idi. Kırâat ilmini Kâri Abdülgaffûr’dan öğrenmiştir. Ramazân-ı şerîfde, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine ve eshâbına teravih namazı kıldırdı. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri onun Kur’ân-ı kerîm okuyuşunu dinlemekten çok zevk alırdı. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri buyurdu ki: “Mevlevi Kalender Bahş ve Seyyid Naimullah’dan hiç incinmedim. Çünkü onlar güzel ahlâk sahibidirler.” Bu talebesi de Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinden önce vefât etti.
17- Mevlânâ Senâullah Sebnehlî: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin halifelerinin büyüklerindendir. Önce zâhirî ilimleri öğrendi. Şah Veliyyullah Dehlevî’den tefsîr ve hadîs ilmini öğrendi. Tasavvuf ilmini önce Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin halîfelerinden olan Hâce Mûsâ Hân’dan öğrendi. Sonra bu hocasının emri ile Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin hizmetine gitti. Onun sohbetinde yetişip icâzet ile şereflendi. Tasavvufta yetişip, kemâle erdikden sonra, Sebnehel’de zâhirî ilimleri öğretmekle ve tasavvufda talebe yetiştirmekle vazîfelendirildi. İlmi ile amel eden, sabır, istikâmet, yüksek ahlâk sahibi bir zât idi. Bu talebesi bir defasında Peygamber efendimizi ( aleyhisselâm ) rü’yâsında görmüştü. Peygamber efendimiz ona rü’yâsında bir günlük masrafı için bir rub’iyye vermiştir. Bu rü’yâsı üzerine şöyle anlatmıştır: “Bu rü’yâyı gördükten sonra, zenginlerden biri hergün bir rub’iyye tahsis etti ve hergün günlük ihtiyâcım için o parayı bana verdi.”
18- Seyyid Ahmed Ali: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin hizmetinde bulunup, talebe yetiştirmek üzere icâzetle şereflenen talebelerindendir. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin hizmetinde yetişip, tasavvufda yüksek dereceye gelmişti. Kalbi nisbetin cezbelerine kapılmıştı. Tasavvuf hâllerinden olan kararsızlık ve kendinden geçme hâlinde idi. Bu hâli sebebiyle uykuyu, yemeyi, içmeyi terk etmişti.
19- Mir Abdülbâkî: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin seçkin talebelerinden olup, hem zâhirî hem de bâtınî ilimlerde âlim idi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri mühim işlerde onun istihâre yapmasını emir buyururdu. İstihâreleri isâbetli idi. Dört defa Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) kabr-i şerîfini ziyârete gitmiştir.
20- Halife Muhammed Cemil: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin yüksek halîfelerindendir. Daha küçük yaşta babasıyla Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin huzûruna gelip iltifâtlarına kavuşmuştur. Önce zâhirî ilimleri ve tıb ilmini öğrendi. Allahü teâlâ ona çok ilim öğrenmek nasîb etti. Sonra Mahzar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinden tasavvuf ilmini öğrenip, kemâle erdi. Kendisi şöyle demiştir: “Asıl maksada kavuşmak için pekçok kimsenin yanına gittim. Maksada kavuşma çârelerini aradım. Hiç bir yerde bulamadım. Ancak Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin huzûrunda maksada kavuştum. İcâzet ve hilâfetle şereflendim.” Dînin emirlerine uyma husûsunda çok dikkatli, insanların sıkıntılarına katlanan, temkin ve istikâmet üzere olan bir zât idi. Tasavvufda kemâle erdikten sonra irşâd vazîfesi yapmıştır. Tıb ilmini de bildiği için, bu ilimle insanların beden hastalıklarını, tasavvuf ilmi ile de kalb hastalıklarını tedâvi etmiştir. Bu talebesi de Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri hayatta iken vefât etmiştir.
21-Hazret-i Şâh Behîk: İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunlarındandır. Dedelerinin yoluna, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine talebe olmak sûretiyle kavuştu ve bu yolda yetişip yükseldi. Tasavvufda kemâle erdiken sonra icâzet ile şereflendi. Sünnet-i seniyyeye uyma husûsunda ve tasavvufda, yüksek derecede büyük bir zât idi. Şah Behîk hazretleri vefât ettikden sonra, bir defasında Hind kâfirleri Serhend’deki’müslüman mezarlarını yakıp, yıkıyorlardı. Askerlerden biri de, Şah Behîk hazretlerinin kabri yanına yaklaşıp harâb etmeye teşebbüs etmişti. Bu sırada Şah Behîk hazretleri, kabrinde gözükerek, kabrini yıkmak üzere gelen askere şiddetli bir darbe vurdu. Asker hemen düşüp öldü. Bu hâli gören küffâr askeri can korkusu ile kaçıp oradan uzaklaştılar. Bir daha da müslümanların mezarlarına dokunamadılar.
22- Mevlevi Abdülhak: Şah Behîk hazretlerinin kardeşi olup, bu zât da İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunlarındandır. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine talebe olup, tasavvufda “Fenâ-i kalb” denilen makama ulaşmış idi. Üstün hâllere kavuşmuştu. Talebelere ilim öğretmekte iken genç yaşta vefât eti.
23- Şah Muhammed Sâlim: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin ileri gelen halîfelerindendir. On sene sohbetinde bulunmuştur. Tasavvufda” yetişip üstün derecelere kavuşmuş, icâzet ve hilâfetle şereflenmiştir. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bu talebesine yazdığı bir mektûpda şöyle buyurmuştur: “Biz afiyet üzereyiz. Dînin emirlerine uy ve tasavvuf ile meşgûl ol. İnsanlara karşı mütevâzi olup, hoş muâmelede bulun. Nefsin kemâle ermesi; kendini bırakıp Allahü teâlâya itaat etmesi ve teslim olmasıyladır. Âlimler ve fakirler ile sohbet et. Zamanın sıkıntılarına karşı sabırlı ol. Dünyâ mü’minler için zindandır. Rahat edecek zaman âhırettedir. Allahü teâlânın ni’metlerine şükret. Eğer bir kimse tasavvufda yetişmek için sana gelirse ona hizmetçi ol. Büyük bir muhabbet hâsıl oluncaya kadar ondan hizmet bekleme. Kendini sıkıntıya sokma. Her nerede olursan ol Allahü teâlâyı unutma, istikâmet üzere bulun. Bu yolun büyüklerine karşı muhabbet besle. Vesselâm.”
24- Şah Rahmetullah: Bu zât da halîfelerindendir. Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için çok çalışmış ve gayret göstermiş bir zâtdır. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetine kavuşmadan önce, nerede bir tasavvuf ehli duysa yanına gitmiştir. Bir müddet Şah Veliyyullah Dehlevî’nin derslerine devam ettikden sonra, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin huzûruna gitmiştir. Tasavvufda yetişip icâzet ve hilâfet ile şereflenmiştir.
25- Muhammed Şah: Önce Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin halîfelerinden Sûfî Abdürrahmân’ın sohbetinde bulunmuştur. Sonra Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin hizmetinde bulunarak tasavvufda yetişmiş ve icâzetle şereflenmiştir.
26- Mîr Mübîn Hân: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin, sohbetinde yetiştirdiği ve tasavvufda talebe yetiştirmek üzere icâzet verdiği meşhûr talebelerindendir. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bu talebesi hakkında; “Mîr Mübîn, velî kulların büyüklerindendir” buyurmuştur. Melekleri ve rûhları açıkça görürdü. Mîr Mübîn Hân’ın talebelerinden olan Pîr Muhammed şöyle anlatmıştır: “Soğuk bir günde gusl abdesti almak üzere bir göle girmiştim. Ben göle girince gölün dışına kurtlar toplandı. Yüzme de bilmiyordum. Hemen Mîr Mübîn hazretlerine teveccüh edip, yardımıma yetişmesi için duâ ettim. Mîr Mübîn hazretleri elinde bir sopa ile gözüküverdi. Kurtları oradan uzaklaştırdı. Beni kurtardı.”
27- Mîr Muhammed Mu’în Hân: Mir Mübin Hân’ın kardeşi olup, Mazhar-ı Cân-ı Cânân’ın hizmetinde yetişip, tasavvufda yükselmiştir. Hocasına karşı derin bir muhabbeti vardı. Bu husûsda çoklarını geçmiştir. Edeb ve güzel ahlâk timsali idi.
28- Mîr Ali Asgar Mîr Mekhûr: Mîr Mübîn Hân’ın akrabası olup, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde kemâle gelip, icâzetle şereflendi. Mürşid-âbâd denilen bölgede insanları irşâd ile vazîfelendirildi. Orada pekçok talebe yetiştirmiştir. Helâl lokma yemek için ticâretle meşgûl olurdu. Ticâretle meşgûl olmasına rağmen, kalbi dünyâ ile hiç meşgûl değildi.
29- Muhammed Hasen Arab: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin çok kıymetli bir talebesi idi. Hergün binlerce defa Kelime-i tevhîd söyler, İhlâs sûresini okur ve istiğfar ederdi. Devamlı oruç tutardı. Geceleri uyumaz, vaktini ibâdet ve tâatle geçirirdi. Gündüzleri de hocasının sohbetinde bulunup hizmet ederdi. Çok oruç tutması ve çok zikretmesi bereketiyle keşfleri son derece doğru idi. Üç senede tasavvufda yetişip, yüksek derecelere kavuştu. Hilâfet ile şereflenip, kendi memleketinde insanları irşâd etmekle görevlendirildi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bu talebesi hakkında şöyle buyurmuştur: “Bize bütün ömrü boyunca Allahü teâlâyı arayan ve Allah yolunun mücâhidi olan bir kişi geldi. O da Muhammed Hasen Arab’dır.”
30- Muhammed Kaim Keşmirî: önce Hâce Mûsâ’nın sohbetinde bulunmuştur. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetine kavuşmadan önce çok yer dolaşmış pekçok zâtın sohbetinde bulunmuştur. Geceleri, devamlı ibâdet ve tâatle, gündüzleri de oruç tutarak geçirmiştir. Nefsini ıslah etmek için çok mücâhede yapmıştır. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerini tanıyıp, sohbetine kavuşunca, onun feyzleriyle üç senede kemâle ermiştir.
İcâzet verilip tasavvufda talebe yetiştirmekle vazîfelendirilmiştir. Bir ara Hâce Mûsâ Hân’ı ziyâret için Buhârâ’ya gitmişti. Vardığında Hâce Mûsâ Hân’ı ölüm hastalığında buldu. O Buhârâ’da iken, Hâce Mûsâ Hân vefât etti. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin onun üzerinde yüksek teveccühlerini gördü. Buhârâ’da çok iyi bir kabûl görmesine, oradaki insanların kendisinin Buhârâ’da kalmasını çok arzu etmelerine rağmen, hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine olan derin muhabbeti sebebiyle orada duramadı. Bir defasında şöyle bir rü’yâ gördü, rü’yâsında Medîne-i münevverede bir bahçe gördü. O bahçeden bir nehir, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin bahçesine akıyordu. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin bahçesinde bu nehrin suyu ile ağaçlar yetişiyor ve güller açıyordu. Bu rü’yâsı sebebiyle Peygamber efendimizin kabr-i şerîfini ve Kâ’be-i muazzamayı ziyâret arzusu çok artmıştı. Nihâyet hacca gitti ve; “Benim iki oğlum var, birini Kâ’be’ye, birini de Mescid-i Nebî’ye ( aleyhisselâm ) hizmetçi olarak bırakacağım” diye vasıyyet etti.
31- Hâfız Muhammed: önce Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin talebesi Hâce Mûsâ Hân’ın sohbetinde bulundu. Bir ara tasavvufda “Kabz” denilen hâle düşüp, hâlleri bağlandı. Bir türlü “Bast” (yayılma, açılma) hâline dönemedi ve tasavvufda “Fenâ-i nefs” denilen, nefsi ıslah hâline kavuşamadı. Bu hâlde iken rü’yâda Hâce Nakşibend hazretlerini gördü. Hâce Nakşibend hazretleri ona buyurdu ki: “Oğulcağızım bu gayretin daha nedir ki, henüz azdır. Kalbinin düşüncelerden temizlenmesi ve nefsinin ıslah edilmesinin bir zamanı vardır.” Bundan bir müddet sonra Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetine kavuştu. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri ona; “Senin “Kabz” (tutulma) hâlinin kaldırılma zamanı geldi” buyurarak, onun kalbine teveccühte bulundu. Senelerce kavuşamadığı ni’mete, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin bir iltifâtı ile kavuştu. Kalbi feyz ve ma’rifetle doldu.
32- Mevlevi Kutbüddîn: Zâhirî ilimlerde âlim olup, tasavvufda yetişmek üzere önce yedi sene Hâce Mûsâ Hân’ın sohbetinde bulundu. Daha sonra Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetlerine devam ederek, tasavvufda yüksek derecelere ulaşıp kemâle erdi.
33- Mevlevi Gulâm Yahyâ: Âlim, hafız, çok zekî ve faziletli idi. Önceleri Kâdiriyye yolunun büyüklerinden olan bir zâttan feyz almıştı. Daha sonra Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine talebe olup, beş sene hizmetinde bulundu. Tasavvufda yetişip kemâle erdi. Kendi memleketinde, tasavvufda talebe yetiştirmek üzere vazîfe verildi. Memleketinde çok iyi kabûl gördü ve talebe yetiştirdi.
34- Mevlevi Gulâm Muhyiddîn: Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin torunlarından olup, seyyid idi. Aklî ve naklî ilimlerde âlim ve hafız idi. Hadîs ilminde de derin âlim idi. Zâhid, âbid ve mâsivâdan yüz çevirmiş idi. Zamanının âlimlerinden birçok zâtın sohbetinde bulunmuşdu. Ancak tasavvufda bütün makamlara kavuşamamıştı. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin huzûruna gelip, talebe olmayı arzedince, ona Dehlî’de bulunan âlimlerin sohbetine bir müddet daha devam etmesini söyledi. Böylece iki sene daha oradaki âlimlerin sohbetine devam etti. Sonra Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetine gelip, altı sene hizmetinde bulunarak tasavvufda kemâle erdi. Talebe yetiştirmek üzere icâzet ile şereflendi.
35- Mevlevi Naîmullah Behrâyçî: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin halifelerinin meşhûrlarından olup, aklî ve naklî ilimlerde âlim idi. Zâhirî ilimleri tahsil ettiği sırada, bâtınî ilimlerde de ya’nî tasavvuf ilminde de yükselmeyi arzu ediyordu. Bu sırada bir rü’yâ gördü. Rü’yâsında tasavvuf ilminde de yetişip kemâle ereceği müjdelendi. Bunun ancak yetişmiş ve yetiştirebilen bir mürşid-i kâmilin sohbetinde bulunmaya bağlı olduğu ve henüz kendisi için o vaktin gelmemiş olduğu söylendi. Zâhirî ilimlerin tahsilini tamamladıktan sonra, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin halifesi Muhammed Cemil vasıtasıyla Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerini tanıyıp, sohbetine kavuştu. Dört sene sohbetine devam’ ederek tasavvufda yetişip kemâle erdi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, ona icâzet ve hilâfet verip, kendi vatanında insanları irşâd etmekle vazîfelendirdi. Vatanına gidip bu vazîfe ile meşgûl oldu. Pekçok kimse onun vasıtasıyla hidâyete erdi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, sohbetlerine dört sene devam eden bu talebesine şöyle buyurmuştur: “Senin bizim sohbetimize dört sene devam etmen, başkalarının oniki sene devam etmesine bedeldir. Senin sohbetinin nûru, âlemi aydınlatacak. Sana her iki cihanın fütuhatı ihsân olunacak.”
36- Mevlevi Kelîmullah Nebkâlî: Halîfelerinin meşhûrlarındandır. Tasavvufda yetiştikden sonra icâzetle şereflenip, kendi memleketinde irşâd ile vazîfelendirildi. Kendisi şöyle anlatmıştır: “Benim bu büyükleri sevmeme ve Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine talebe olmama İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât’ını çok okumak sebep oldu.” Yine şöyle anlatmıştır: “Bir rü’yâ görmüştüm. Deniz üzerinde bir gemi içinde idim. Birden bire şiddetli bir rüzgâr esmeye başladı. Sahile ulaşmam mümkün değildi. Çok korktum ne yapacağımı şaşırdım. Bu sırada kulağıma gaybdan bir ses geldi “İmam-ı Rabbanî, sana yardıma geliyor!” dedi. Bundan sonra rüzgâr sâkinleşti. Bindiğim gemi batmaktan kurtuldu. Birkaç gün bu rü’yânın te’sîri üzerimde devam etti.”
37- Mir Rûhulemîn: Sûnî-püt kasabasındandır. Önce Kadirî yolundaki bir zâttan feyz alıp, tasavvufda hâllere kavuştu. Bu ilk hâllerini şöyle anlatmıştır: “Allahü teâlânın ismini zikretmekle öyle bir mertebe ve öyle bir hâl beni istilâ etti ki, her nereye baksam Allahü teâlânın ism-i şerîfini görürdüm. Bir defasında kıble yönünde, bir duvar üzerinde Kâ’be-i muazzamayı açıkça gördüm. Evliyânın rûhlarını da baş gözü ile görürdüm. Fakat henüz kalbimde tam bir itminan hâsıl olmamıştı. Ne zaman ki Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetine kavuştum, o zaman kalbimde itminan hâsıl oldu. Asıl maksada onun sohbetinde kavuştum.” ömrünün sonuna doğru Kur’ân-ı kerîmi ezberlemeye başladı. Henüz tamamlayamadan vefât etti. Bir hadîs-i şerîfte, Kur’ân-ı kerîmi ezberlemekte iken tamamlayamadan vefât edenlere, melek bir elma vereceği, onu koklarken Kur’ân-ı kerîmi tamâmen ezberlemiş olacağı bildirilmiştir. Mîr Rûhulemîn’in oğlu Mîr Gulâm Hüseyn de, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin talebelerinden idi. Babası vefât edince bir rü’yâ görmüştür ve bu rü’yâsını şöyle anlatmıştır: “Büyüklerden vefât etmiş olan bir zâtı rü’yâmda gördüm. Ondan babamın hâlini sordum. “Babam, bizim civarımızda Kur’ân-ı kerîm okutmaktadır” dedi.”
38- Şah Muhammed Şefi’: önce azîz bir zâtın, sonra da Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde bulunarak tasavvufda kemâle erdi.
39- Muhammed Vâsıl: önce onsekiz sene bir âlimin sohbetine devam etti. Bu hocasının vefâtından sonra, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetine gidip, tasavvufda kemâle erdi. Vefât edince, Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin kabri yanına defnedildi.
40- Muhammed Hüseyn: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde senelerce bulunup kemâle ermiştir. Tasavvuf hâllerine dalmış olup, âşikâne şiirler okurdu.
41- Şeyh Gulâm Hüseyn Tehânîseri: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin seçkin eshâbındandır. Fıkıh ilminde de âlim idi. Önce, Şeyh Gulâm Kadir Şah Kâdirî’nin sohbetinde bulundu. Muhammed Mîr ile yedi sene sohbet etti. Şeyhü’ş-şuyûh Muhammed Abid’i görmüştür. Çok zikreder, günde binlerce Kelime-i tevhîd söylerdi. Daha sonra Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde bulunarak kemâle erdi. Ömrünü Allahü teâlânın ismini zikretmekle ve Resûlullaha ( aleyhisselâm ) tâbi olmakla geçirip, vakitlerini kıymetlendirirdi.
42- Mevlevi Abdülkerîm: Püreb’li olup, önce zâhirî ilim tahsiline başlayıp, bu tahsilini tamamladıktan sonra, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetine giderek tasavvufda yetişti. Kendisine icâzet verilip, memleketinde irşâd ile vazîfelendirildi.
43- Mevlevi Abdülhakîm: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde yetişmiş bir zât olup, mâsivâyı ya’nî Allahü teâlâdan başka herşeyi terketmiştir.
44- Nevvâb irşâd Hân: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin seçkin talebelerinden olup, güzel ahlâk ile vasıflanmış idi. Hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine karşı derin bir muhabbeti ve üstün bağlılığı vardı. Tasavvufda kemâle erdikten sonra, insanlara doğru yolu anlatmak ile vazîfelendirilmiştir.
45- Gulâm Mustafa Hân: önce Şah Veliyyullah Dehlevî’nin derslerinde ve sohbetinde bulunmuştur. Sonra da Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinden feyz alarak tasavvufda yetişti. İnsanlara hak ve hakîkati anlatmakla vazîfelendirildi.
46- nûr Muhammed Kandehâri: Din ilminde âlim bir zât olup, tasavvufda da yetişip icâzet almıştı. Ancak kavuşmayı arzu ettiği yüksek derecelere Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde bulunduktan sonra kavuştu. Kendisi şöyle demiştir: “Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri vasıtasıyla bu yola kavuştum. Muhammed Ma’sûm hazretlerinin ve Hâce Nakşibend hazretlerinin rûhâniyetlerinden yeni bir nisbete ulaştım.”
47- Molla Nesîm: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin halîfelerinin büyüklerindendir. Onun sohbetinde, tasavvufun bütün derecelerine kavuşup, kemâle gelmiştir. Hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine karşı tam bir ihlâs ile bağlılığı ve derin bir muhabbeti vardı. Hiç bir işini hocasına sormadan yapmazdı. Talebelere ilim öğretmek ve onları tasavvufda yetiştirmekle meşgûl olup, hoş bir ömür geçirmiştir. Memleketinden, her sene hocasını ziyârete gelirdi.
48- Molla Abdürrezzâk: Fıkıh ve usûl ilminde derin âlim idi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin hizmetinde bulunup, tasavvufda yetişti. Tasavvufda talebe yetiştirmek üzere icâzet verildi. Ömrünü, zâhirî ve bâtınî ilimleri öğretmek ve ibâdetle geçirdi.
49- Molla Celîl: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde kemâle erip, tasavvufda talebe yetiştirmek üzere icâzet verildi. Tasavvufda yetişmek arzusu ile huzûruna gelenlerin kalblerini feyz ile doldururdu.
50- Molla Abdullah: ilimde ve edebde üstün bir zât idi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin bereketli sohbetinde kemâle ermiştir. İcâzetle şereflendiken sonra kendi memleketine gidip, irşâd ile meşgûl oldu. Molla nûr Muhammed ile de sohbet etmiştir.
51- Molla Teymûr: Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde bulunarak tasavvufda kemâl derecelere kavuşmuş ve irşâd vazîfesi yapmak üzere icâzet verilmiştir. Molla nûr Muhammed ile sohbet etmiş ve Molla Nesîm’in sohbetlerinde de bulunmuştur. Memleketinde insanlara doğru yolu anlatmak ile meşgûl olmuş, pekçok kimse onun vasıtasıyla tasavvufta yetişmiştir. Ayrıca Eshâb-ı Kirâm düşmanlarından pekçok kimse, onun vasıtasıyla bozuk i’tikâdlarını terkedip, Ehl-i sünnet olmakla şereflenmişlerdir. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin bu talebelerinden başka; Molla Evliyâ, Molla İbrâhim, Şah Lütfullah, Molla Seyfeddîn, Muhammed Hân, Hâce Muhammed Ömer, Hâce Yûnus, Şeyh Kutbuddîn, Şeyh Muhammed Emîn, Şeyh Gulâm Hüseyn gibi pek çok talebesi vardır.
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, mübârek zevcesini de tasavvufda yetiştirip kemâle ulaştırmıştır. Zevcesine, sâliha kadınlara doğru yolu anlatmak, tasavvufda yetiştirmek üzere icâzet vermiştir. Hanımı, rü’yâsında Peygamber efendimizi ( aleyhisselâm ) ve İmâm-ı Rabbânî hazretlerini görerek feyzlerine kavuşmuştur.
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin seksenyedi mektûbu ve melfûzâtı “Kelimât-ı tayyibe” denilen kitabı vardır. Mektûplarından ba’zıları şunlardır:
“Allahü teâlâya hamd, Resûlüne salâtü selâm ederim. Kayyûm-i Rabbanî Müceddîd-i elf-i sânî ile Mahbûb-i Sübhâni Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî (r.anhümâ)’den hangisinin daha üstün olduğunu sual ettiğiniz mektûbunuzu okudum.
Kardeşim, üstünlük iki kısımdır: Cüz’î ve külli. Anlaşılıyorki, suâliniz, cüz’î üstünlük için değildir. Külli olan üstünlüğün esâsı ise, Allahü teâlâya yakınlığın daha fazla olmasına bağlıdır. Bu ise bâtına, kalbe âid bir iştir. Aklın burada bir işi yoktur. Belki menkıbelerin azlığı ve çokluğu cevap vermeye kolaylık sağlar ama kesinlik ifâde etmez. Kitabdan, sünnetten ve icmâ’dan bir delîl göstermek, ancak asr-ı saadet ve birinci asır içindir. Siz de biliyorsunuz ki, bu iki büyük o zamandan çok sonra dünyâyı şereflendirmişlerdir. O hâlde dînin üç aslı ve delîli bu husûsta bize cevap olmuyor.
Keşf ise, hatâ ihtimâli taşıyabilir. Muhalife de huccet değildir. Hocalarına muhabbetin aşırılığını taşıyan talebelerin sözlerine de i’tibâr olunmaz.
Bunun gibi bu iki büyüğün üstünlüklerini ve kemâlâtını kuşatacak ve ikisinden birinin diğerinden üstün olduğuna hükmedecek bir keşf sahibi de görünmüyor ve bilinmiyor. O hâlde en sağlam yol, bunu Allahü teâlânın ilmine bırakmak ve bilinmesinde bir fâide bulunmayan, bu husûsta susmaktır. İkisinin de çok büyük ve üstün olduğunu söylemek yeter. Edebi gözetip, bu konuda susmak ve konuşmamak daha iyidir. Bu mes’ele, dinde bilinmesi zarurî şeylerden değildir ki, konuşmak zarurî olsun. Hazret-i Müceddid’e olan büyük muhabbet ve eşsiz aşkımızdan da burada bahsetmek münâsib olmaz. Çünkü söz akıl sahasının dışına çıkıyor. Şiir:
Ne ileri gitmeli, ne de geri kalmalı,
Adımı, gereğinden ileri atmamalı.
Âlem, bütün ezelî cemâlin aynasıdır,
Seyretmeli, fakat konuşmamalı.” (7. mektûp)
“Kardeşim, zamanımız talebesinin zaîfliğinden, evliyâdan keşf ve kerâmet istediklerinden ve birinci asrı göz önünde tutmadıklarından bahseden mektûbunuz geldi. Biliniz ki, başka şeyhlere meyli olan sefihleri, akılsız kimseleri talebe edinmeye lüzum yoktur. Akıllı ve muhlis kimselerden, bu işe tâlib olanları kabûl etmelidir. Üzülmeyiniz. Allahü teâlâ hakîkî hakimdir. Âl-i İmrân sûresi 31. âyetinde meâlen; “Ey Habîbim! Onlara de ki, eğer Allahı seviyorsanız, bana tâbi olunuz. Allah da sizi sever” buyurulması, bütün yollardaki sâliklerin, talebelerin maksadı olan Allahü teâlânın sevgisini ve rızâsını kazanmağı, Peygamber efendimize ( aleyhisselâm ) tâbi olmaya bağlı kıldı. O mütehassıs doktor, kulları gaflet ve günâh hastalıklarından kurtarmak için, ilâç ve perhiz yerinde olan emir ve yasakları gönderdi. Bu reçeteyi tatbik edip, uygun ilaçları alan, perhize riâyet eden sıhhat ve şifâ bulur. Kaçınan kendini ziyan ve telef etmiş olur.
Bu reçetenin bir sûreti, bir de hakîkati vardır. Sûreti ile avam müslümanları hareket eder. Bu da, i’tikâdını düzelttikten sonra kitab ve sünnete uygun olarak amel edip, emir ve yasaklara uymakla olur. Karşılığı da Cennetin ni’metleri ve Cehennemden kurtulmaktır. Hakîkati ise havassâ, seçkinlere mahsûs olup, kalblerin nûrlanması, parlaması ve nefslerin tezkiyesi, temizlenmesidir. Bunda bildirilmiş olan sûret bulunmakla beraber, riyâzet ve mücâhedeler de vardır. Burada ele geçen, tecellî ve keşflerdir. Sûrete îmân ve İslâm, hakîkate ise ihsân denir. Nitekim Hadîs-i şerîfde; “İhsân; Rabbine, onu görür gibi ibâdet etmendir” buyuruldu. Hakikatsız sûret, derideki hastalıklara çâre bulmada, çıban ve yaralar üzerine konulan merhem ve ilâçlar gibidir. Yarayı iyileştirir, çıbanı geçirir. Elbette faydasız değildir. Hakîkatin ise, sûretsiz hiç faydası yoktur. Belki o hakîkat değil, mekr-i ilâhîdir. Bundan Allahü teâlâya sığınırız.
Hakîkat, temizlemek, ya’nî hastalıklı, mikroplu, bozuk maddeleri çıkarıp atmak gibidir. Çünkü yerinde kalırlarsa, yine hasta edebilirler. Tam sıhhate kavuşmak, küllî şifâ bulmak, bu iki tedâvinin birlikte yapılmasıyla olur. Bu açıklamadan, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) tedâvisinin, Eshâb-ı Kirâmın tabiatlarında nasıl sıhhat ve şifâ te’sîrleri yaptığı kolaylıkla anlaşılabilir. Muhakkak ki, o tedâvi ve ilâç, Allahü teâlâyı çok sevmek, bütün gayretiyle Resûlullaha tâbi olmak, tâat ve ibâdetlerden lezzet duymak ve günahları çirkin görüp, nefret etmekten başkası değildi. Bu da onlarda kalblerin huzûru ve nefslerin temizlenmesi te’sîrini yapıyordu. Resûl-i ekremin ( aleyhisselâm ) bereketli sohbeti ve İslâmiyet reçetesinin tatbiki ile, bu mertebelere pek kısa zamanda, belki bir anda kavuşuyorlardı. Onlar, daha sonraki asırlarda söylenen zevk ve mevâcidlerden ziyâde, sûret ve hakîkate son derece riâyet ve ihtimâm gösterip, hakîkati koruyan sûreti muhafaza edip, keşf ve kerâmete i’tinâ göstermediler. Bunları kemâlin, olgunluğun îcâb ve şartlarından saymadılar.
O hâlde, tam sıhhate kavuşmak ya’nî Muhammedi nisbet isteyen bir tâlib, Resûlullahın sünnetine uymayı, bütün riyâzet ve mücâhedelerden üstün ve buna âid olan nûr ve bereketleri, bütün feyzlerden efdal bilmelidir. Bütün zevk ve mevâcidlere, bâtın cem’iyyeti ve devamlı huzûr yanında değer vermemeli ve bu öz ve hakîkatlerin elde edilmesine sebep olan büyüğü, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) vekîli bilmeli, ona canla başla hizmet edip, bu yolda, çocuklar gibi, ele geçen ceviz-meviz gibi şeylerle, tatlı olsa da, yetinmemelidir.
Hadîs-i şerîfi ve fıkıh bilgilerini öğreniniz. Âlimlerin sohbetine devam ediniz. Amellerinizi Allahü teâlânın habîbi olan Peygamber efendimize ( aleyhisselâm ) ittıbâ’, uymak niyetiyle yapınız.” (21. mektûp)
Yine şöyle buyurdu: “Namaz kılarken Allahü teâlâyı görmek mümkün değil ise de, görür gibi bir hâl hâsıl olmaktadır.”
Büyük halifesi Abdüllah-ı Dehlevî hazretleri “Mektûbât” kitabının sekizinci mektûbunda şöyle buyuruyor: “Bâtındaki nisbetin, ya’nî kalbindeki bağlılığın artmasına çalış! Allah ismini, ba’zan Kelime-i tehlîli çok zikrederek, ba’zan salevât okuyarak, Kur’ân-ı kerîm okuyarak, Allahü teâlâya yaklaşmağa uğraş! Bu çalışmalarda gevşeklik olursa, bu fakirin rûhaniyetine teveccüh ediniz! Yâhud Mirzâ Mazhar-ı Cân-ı Cânân’ın kabrine geliniz. Ona teveccüh edince; çok terakkî edilir. Ondan hâsıl olan fâide, bin dirinin fâidesinden daha çoktur. Gavs-üs-sakaleyn Abdülkâdir-i Geylânî ve Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn-i Buhârî hazretleri ile de murâkabe ediniz!”
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri buyurdu ki: “Her kim ki dünyâya düşkün olanlar arasına karışırsa, sohbetin bereketlerine ve tasavvufun nûrlarına kavuşamaz! Bir kimse dünyâya düşkün olanlar arasına ihtiyâç olduğu kadar karışır ve hâlis niyetle ve bâtınî nisbetini muhafaza ederek aralarında bulunursa zararı yokdur.”
“Dünyâ mel’ûndur ve dünyâda olan şeylerden Allah için yapılmayanlar da mel’ûndur. Allahü teâlânın sevgisi ile dünyâ sevgisi bir araya gelmez. Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için mâsivâyı ya’nî Allahü teâlâdan başka herşeyi ve bütün maksatları terketmek lâzımdır.”
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin kendi eshâbına, talebelerine nasîhatları şöyledir:
“Takvânın ve vera’ın (haramlardan ve şüpheli şeylerden sakınmanın) yolu, Resûlullaha ( aleyhisselâm ) mütâbeat, uymak ve onun bildirdiklerini candan kabûl etmektir. Kendi hâlinizi, kitab ve sünnette bildirilen husûslar ile karşılaştırınız. Eğer hâliniz, kitab ve sünnette bildirilen husûslara ya’nî dînin emirlerine uygun ise makbûldür. Uygun değilse merdûddur, reddedilecekdir. Ehl-i sünnet ve cemâat i’tikâdı üzere olmak lâzımdır.”

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
19 min
Evliyânın büyüklerinden. Adı Ma’rûf bin Fîrûz olup künyesi Ebû Mahfûz’dur. Doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir. 200 (m. 815) senesinde Bağdâd’ta vefât etti. Bağdâd’ın Kerh beldesinden olduğu için Kerhî denilmiş olup, Ma’rûf-i Kerhî olarak tanınmış, Sofıyye-i aliyyenin büyüklerindendir. Tasavvufta örnek, Hak teâlâya giden yolun rehberi, çeşit çeşit latifelerle seçilmiş, zamanındaki âşıkların efendisi idi.
İranlı hıristiyan bir anne ve babanın çocuğu iken, hıristiyanlığı öğrenmesi için bir rahibe gönderilmişti. Kardeşi Îsâ O’nun İslama gelişini şöyle anlatmaktadır: “Ben ve kardeşim Ma’rûf bir okula gidiyorduk. Hıristiyan idik. Hıristiyan hoca (râhib) çocuklara (Hâşâ) Allahü teâlâ üçtür. Baba, Oğul, Rûh’ül-kudûs derdi. Kardeşim Ma’rûf, Allah birdir birdir diye bağırırdı. Râhib O’nu her tarafı yara bere içerisinde bırakacak şekilde döverdi. Bu böyle devam etti. Nihâyet bir gün her tarafını parçalar şekilde dövünce kaçtı. Ve bir daha dönmedi. Bunun üzerine annem O’na olan sevgisinden hergün gözyaşı dökerdi. “Eğer Allahü teâlâ oğlumu geri gönderirse, o hangi dinde ise ben de o dine tâbi olacağım” derdi. Annesi böyle ağlayıp gözleri yolları beklerken, evden kaçan Ma’rûf-ı Kerhî kendi hâlini şöyle anlatmaktadır “Ayaklarım şişmiş, elbiselerim parçalanmış bir halde Kûfe’ye geldim. Âdetim mescidlerde kalmaktı. Burada da mescide gittim. Orada mübârek, yüzü nûr saçan bir zâtın etrâfında bir kısım insanlar halka olmuşlar ve onun anlattıklarını dinliyorlardı. Cemâat o zâtı öyle dinliyorlardı ki, sanki başlarının üzerinde kuş vardı. O zâta yaklaştım ve dinledim. Şöyle diyordu: “Kim Allahü teâlâdan tamamen yüz çevirirse, Allahü teâlâ da ondan tamamen yüz çevirir. Kim kalbiyle Allahü teâlâya kavuşmayı arzu eder ve O’na koşarsa: Allahü teâlâ onu rahmetiyle karşılar. Bütün herkesin kalbinde O’nun muhabbeti hâsıl olur, O’na gelirler. Derdlere ve belâlara sabır eden kimseye de rahmetini ihsân eder.” Bu zât Muhammed İbni Semmâk idi. O’nun bu sözleri kalbime çok te’sîr etti ve beni yaratan Allahü teâlâya yöneldim. Benim gizli ve açık her şeyimi bilen, O’na kavuşmağı istedim. Allahü teâlâ da duâmı kabûl buyurdu. Bu sırada İbni Semmâk aniden sustu. Sonra insana çok te’sîr eden bir sesle “Bağdadlı genç nerede?” diye sordu. Oradaki cemâat bana baktı. Çünkü orada benden başka yabancı yoktu. Beni Şeyh İbn-i Semmâk’a götürdüler. İbn-i Semmâk başımı okşadı ve: “Merhaba ey Rabbin’i arayan kişi. Merhaba ey Allah’ın sevgisine ve muhabbetine kavuşan kişi” dedi. Bu sözleri işitince, babama beni kötüleyen rahibi hatırladım ve ağlamaya başladım. Bunun üzerine “Sen ağlıyor musun?” dedi: “Evet efendim” dedim ve rahibin sözünü hatırladım. Çünkü o rahib hep hakaret ederek beni babama kötülerdi. Tam bu sırada “Rahibin sözü mü?..” diye sordu. Ben buna çok hayret ettim. Bunu nasıl biliyordu. “Evet” dedim. Bana “Allahü teâlâya duâ et. Senin duân müstecâbtır (kabûl olur)” buyurdu ve ben de Allahü teâlâya duâ ettim. Daha sonra öğrendim ki, râhib de müslüman olmuş ve sâlih mü’minlerden olmuş. Sonra İbni Semmâk beni İmâm-ı Ali Rızâ’ya götürdü. Durumu O’na anlattı ve O’nun elinde müslüman oldum.”

Jun 15, 2026

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
22 min
Harput'un büyük velîlerinden. Elazığ'ın Palu ilçesine bağlı Hun köyünde doğdu. Seyyiddir. Doğum târihi belli değildir. İlk tahsîlini doğduğu yerde yaptı. Sonra Ali Septî hazretlerinin sohbetlerinde kemâle geldi. On üç sene talebelik yapan Mahmûd Sâminî, tasavvuf yolunda yüksek derecelere kavuştu.
Mahmûd Sâminî hocasının vefâtından sonra yerine geçerek talebe yetiştirmeye ve insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirmeye başladı. Mahmûd Sâminî tütün içerdi. Talebeleri arasına yeni katılmış olan Osman Bedreddîn Efendi (İmâm Efendi) hocasının tütün içmesine kalben îtirâz etti. Çünkü tütün içenleri o güne gelene kadar sevmezdi. Yine bir gün sohbet esnâsında Osman Bedreddîn hocasının tütün içmesini kalben hoş karşılamadı. Mahmûd Sâminî ona dönerek; "Bizim tütün çubuğumuzu düşüneceğine, Allahü teâlâyı düşün ve zikret. O'nu an ve O'ndan başka da bir şey düşünme." dedi. Bu söz üzerine Osman Bedreddîn tövbe ederek, kalben büyük bir bağlılıkla hocasına bağlandı.
Bir gün ders bittikten sonra vakit namazını kılmak için hazırlık yapıldı. Ezân okunduktan sonra Mahmûd Sâminî, Osman Bedreddîn'e dönerek; "Kalk imâm ol Osman!" dediğinde şaşırarak; "Ne haddimize efendim!" cevâbını verdi. Fakat Mahmûd Sâminî Efendi ısrar edince Osman Bedreddîn imâm oldu. Tekbir getirdikten sonra, Fâtihâyı bir türlü okuyamadı. Sıkıntı ve üzüntüden terledi. Osman Bedreddîn'in durumu böyle devâm etti. Henüz namaza durmamış olan Mahmûd Sâminî Efendi; "Oku yâ hâfız! Oku Osman Bedreddîn!" dedi. O anda Osman Bedreddîn okumaya başladı. Namazı tamamladıktan sonra Osman Bedreddîn'e dönen Mahmûd Sâminî; "Yâ hâfız! Büyüklerin sözüne ve niyetine îtirâz edilmez. Onların niyetine ve sözüne teslim olunur." buyurdu.
Hayâtı boyunca ilim ehli talebeler yetiştiren Mahmûd Sâminî, onlara büyük önem verirdi. En büyük eserin hayırlı evlâd ve îmânlı bir talebe yetiştirmek olduğunu her fırsatta sevdiklerine söylerdi. Mahmûd Sâminî hazretleri Palu'da 1895 (H.1313) târihinde vefât etti. Murâd Nehri kıyısında, hocası Ali Septî'nin kabrinin beş-altı yüz metre aşağısına defnedildi.
Mahmûd Sâminî devamlı yanına gelenlere ve talebelerine; "Her nefis ölümü tadacaktır."(Enbiyâ sûresi: 35) meâlindeki âyet-i kerîmesini okuyarak onları dünyâ sevgisinden uzaklaştırırdı.
"Tasavvufda yol bir arı kovanına benzetilmiştir. Arı gibi gâyet muntazam çalışmak ve arı gibi bal yapmak, karıncalar gibi kanâatkâr olmak lâzımdır. Bal yapmak idrâkine eriştiğinde, bu şifâlı baldan müslüman kardeşlerine tattırmak elzemdir. Çalışanlar tadını alır. Çalışmayanları da çalıştırmak rehberin vazîfesidir. Mahlûkâtın yaratılışındaki güzellikte, ilâhî hikmetler var. Bunlar sırlarla doludur. Velîler iğnenin ufacık deliğinden Hindistan'ı seyrederler. Bu hâl ise, âlem-i misâlin altında bir hâldir. Âlem-i misâl bunun üstündedir. Resûl-i ekrem efendimizden nûrlarını alırlar ve ondan sonra vahdet sarayının ezelî ve ebedî varlığında erirler. Benliklerinden sıyrılırlar. Sırr-ı Sübhânda, mazhâr-ı lutfa ererler" (Bkz. İmâm Efendi)
Buyurdu ki: Bir şeyhde üç şeye dikkat ediniz.
1- Kendine dünyâlık verildiğinde, hoşuna gider mi?
2- Sünnetlerle amel ediyor mu? Sünnetlere ne derece uyuyor.
3- En çok neyi seviyor. Eğer dünyalıktan hoşlanıyor, sünnete ittibar etmiyor, dünyâdan bahsedip, âhiretten ve Allahdan konuşmuyorsa, işinize yaramaz, ondan uzak olunuz.
Talebesi ve halîfesi Osman Bedreddîn Efendi der ki: Biz onsekiz sene yüksek huzûrlarına gittik geldik. Kendine bir büyüklük isnâd ettiklerini kat'iyyen görmedik. Hiç kimseden de işitmedik. Kendini şeyh saymadı. Buna rağmen pek heybetli ve azametli görünürdü. Çok kere buyururdu ki: Dünyânın ne kadar harab olduğunu benden anlayın. Bir zaman Şeyh Ali Efendi (Sebtî hazretleri) gibi bir zât-ı muhterem bu halkı Hak teâlâ hazretlerine davet ve irşad buyururlardı. Şimdi ise bu halka söz söylüyoruz. Heyhât!
"Kıyâmet günü peygamberlerin ümmetlerinin çokluğu ile iftihar ettikleri, sevindikleri gibi, biz de ihvânımızın (din kardeşi) çokluğu ile iftihâr ederiz, sakat olsalar, pek işe yaramaz halde bulunsalar bile."
Talebesi Osman Bedreddîn Efendiye buyurdu ki: "Hâfız, ne söylersen kitabdan söyle. Bunda iki fâide vardır: 1) Sen aradan çıkarsın, sana gurur gelmez. Zîrâ söylediğin söz, senin değil, başkasınındır. 2) Birisi itiraz ederse, başkasının sözü olduğu için yine senin nefsin araya girmez. Bu sûrette insana hiddet ve can sıkıntısı da gelmez. Söylediğin söz, doğru ise de, yanlış ise de, kitabın sâhibine âiddir."
"Yarın cenâb-ı Hak, bizim adamlarımıza azab ederse, biz de üzülürüz. İnşâallah ne onlara azab edilir, ne de biz mahzûn oluruz."
