
159K
Downloads
264
Episodes
Ehli Sünnet Alimlerinin Hayatları
Episodes

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
22 min
İslâm âlimlerinin büyüklerinden. İnsanları Hakka da’vet eden, onlara doğru yolu gösterip, hakiki saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i âliyye” denilen büyük âlim ve velilerin onbirincisidir. Mâverâünnehr ilinin (bölgesinin) Tûr-i Sina gibi mukaddes bir yer olmasına vesile olan, orayı nûrlandıran büyük âlim ve velîlerden olan Mahmûd-i İncirfagnevî ( radıyallahü anh ), Buhârâ’nın Fagne köyünde doğdu ve Akbenî nahiyesinde yerleşti. Doğum târihi tesbit edilememiştir. 715 (m. 1315) senesinde Vefât etti. Mi’mârlık ile geçinirdi.
Hâce Ârif-i Rîvegerî hazretlerinin derslerinde ve sohbetlerinde yetişip, kemâle geldi. Maddî ve ma’nevî ilimlerde zamanının en büyük âlimlerinden oldu. İnsanları irşâd etmek (onlara saadet yolunu göstermek) için hocasından icâzet aldı. Birçok âlim yetiştirdi. Binlerce kimsenin, dalâletten hidâyete (doğru yola, saadete) kavuşmasına vesile oldu. Yetiştirdiği âlimlerin en büyüğü ve kendisinden sonra halîfesi Hâce Ali Râmîtenî hazretleridir.
Hocası Ârif-i Rîvegerî’den icâzet alıp, insanları doğru yola irşâd ile vazîfelendirilince, vaktin gereği olarak sesli zikre başladı. Sesli zikre ilk başlaması, hocası Hâce Ârif-i Rîvegerî’nin vefât hastalığı sırasında, Rîveger tepesi üzerinde olmuştu. Hâce Ârif bu zaman; “Şimdi vaktidir” buyurdu. Bu sözünü, kabûlüne işâret tutmuşlardır. Hâce Ârif Rîvegerî’nin vefâtından sonra, Kale Kapısı önündeki mescidde sesli zikre devam eyledi. Vaktinin büyük âlimlerinden olan Hâce Muhammed Pârisâ’nın dedelerinden Mevlânâ Hâfızuddîn, âlimlerin üstadı Şemsüleimme Hulvânî’nin işâreti ile, Buhârâ’da, o zamanın en büyük İmâm ve âlimlerinin huzûrunda, Hâce Mahmûd’a; “Siz hangi niyetle cehri (sesli) zikr ile meşgûl oluyorsunuz?” diye sordu. Cevâbında; “Uyuyanları uyandırmak, gâfillere işittirmek ve insanları dinin ana caddesi ve doğru yolu üzerinde yürütmek, hakîkate teşvik etmek, böylece insanların, bütün iyiliklerin anahtarı, her saadetin esâsı olan tövbeye ve bir büyüğe bağlanmalarına sebep olmak istiyorum” buyurdu. Bunu duyunca, Mevlânâ Hâfızuddîn ona; “Niyetiniz böyle dürüst olunca, böyle zikr etmeniz helâl olur” dedi ve hakîkatin mecazdan ayrılma hududunun olması için, sesli zikrin sınırını (şartını) rica etti. Bunun üzerine Mahmûd-i İncirfagnevî ( radıyallahü anh ) şöyle buyurdu: “Sesli zikri ancak, dili yalandan ve gıybetten, boğazı, mi’desi haram ve şüpheliden temiz, kalbi riyadan ve gösterişten uzak, sırrı Rabbinden başka herşeye teveccühden münezzeh olan yapabilir” buyurdu.
Büyük âlim Ali Râmîtenî anlatır: “Hâce Mahmûd-i İncirfagnevî zamanında, dervişlerden biri Hızır aleyhisselâmı gördü ve ona; “Bu zamanda kendisine uyulacak şeyh kimdir?” diye sordu. Hızır (aleyhisselâm); “Şimdiki hâlde, bu dediğiniz sıfatları taşıyan Hâce Mahmûd-i İncirfagnevî hazretleridir” dedi. Ali Râmîtenî hazretlerinin önde gelen talebelerinden ba’zıları, Hızır aleyhisselâm ile görüşüp o suâli soran zâtın, Ali Râmîtenî hazretlerinin kendisi olduğunu bildirmişlerdir. Bir gün Hâce Ali Râmîtenî, Hâce Mahmûd-i İncirfagnevî’nin bağlıları ile Râmîten sahrasında zikr ile meşgûl olurken, havada uçan büyük beyaz bir kuş gördüler. Onların başlarının üzerine gelince, açık bir dille; “Ey Ali, kâmil er ol!” sözlerini söyledi. Bu kuşu görmek, söylediklerini duymakla, arkadaşlarını bir hâl kapladı, kendilerinden geçtiler. Sonra kendilerine geldiklerinde, kuştan ve konuşmasından sordular. Ali Râmîtenî; “O, Hâce Mahmûd-i İncirfagnevî idi. Allahü teâlâ ona bu kerâmeti ihsân eyledi. Evliyâlık yolundaki çok yüksek makamında, binlerce söz ve kelâm ile dâima uçmaktadır. Şimdi Hâce Dıhkân hazretleri hastadır, son anlarını yaşamaktadır. Onu ziyârete, yoklamağa gidiyor. Çünkü o, Allahü teâlâdan son nefeste, kendisine yardımcı olması için evliyâsından birini göndermesini istemişti. Hâce Mahmûd, bu sebeble onun yanına gidiyor” buyurdu.

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
21 min
İslâm âlimlerinin büyüklerinden. İnsanları Hakka da’vet eden, onlara doğru yolu gösterip, hakiki saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i âliyye” denilen büyük âlim ve velilerin onbirincisidir. Mâverâünnehr ilinin (bölgesinin) Tûr-i Sina gibi mukaddes bir yer olmasına vesile olan, orayı nûrlandıran büyük âlim ve velîlerden olan Mahmûd-i İncirfagnevî ( radıyallahü anh ), Buhârâ’nın Fagne köyünde doğdu ve Akbenî nahiyesinde yerleşti. Doğum târihi tesbit edilememiştir. 715 (m. 1315) senesinde Vefât etti. Mi’mârlık ile geçinirdi.
Hâce Ârif-i Rîvegerî hazretlerinin derslerinde ve sohbetlerinde yetişip, kemâle geldi. Maddî ve ma’nevî ilimlerde zamanının en büyük âlimlerinden oldu. İnsanları irşâd etmek (onlara saadet yolunu göstermek) için hocasından icâzet aldı. Birçok âlim yetiştirdi. Binlerce kimsenin, dalâletten hidâyete (doğru yola, saadete) kavuşmasına vesile oldu. Yetiştirdiği âlimlerin en büyüğü ve kendisinden sonra halîfesi Hâce Ali Râmîtenî hazretleridir.
Hocası Ârif-i Rîvegerî’den icâzet alıp, insanları doğru yola irşâd ile vazîfelendirilince, vaktin gereği olarak sesli zikre başladı. Sesli zikre ilk başlaması, hocası Hâce Ârif-i Rîvegerî’nin vefât hastalığı sırasında, Rîveger tepesi üzerinde olmuştu. Hâce Ârif bu zaman; “Şimdi vaktidir” buyurdu. Bu sözünü, kabûlüne işâret tutmuşlardır. Hâce Ârif Rîvegerî’nin vefâtından sonra, Kale Kapısı önündeki mescidde sesli zikre devam eyledi. Vaktinin büyük âlimlerinden olan Hâce Muhammed Pârisâ’nın dedelerinden Mevlânâ Hâfızuddîn, âlimlerin üstadı Şemsüleimme Hulvânî’nin işâreti ile, Buhârâ’da, o zamanın en büyük İmâm ve âlimlerinin huzûrunda, Hâce Mahmûd’a; “Siz hangi niyetle cehri (sesli) zikr ile meşgûl oluyorsunuz?” diye sordu. Cevâbında; “Uyuyanları uyandırmak, gâfillere işittirmek ve insanları dinin ana caddesi ve doğru yolu üzerinde yürütmek, hakîkate teşvik etmek, böylece insanların, bütün iyiliklerin anahtarı, her saadetin esâsı olan tövbeye ve bir büyüğe bağlanmalarına sebep olmak istiyorum” buyurdu. Bunu duyunca, Mevlânâ Hâfızuddîn ona; “Niyetiniz böyle dürüst olunca, böyle zikr etmeniz helâl olur” dedi ve hakîkatin mecazdan ayrılma hududunun olması için, sesli zikrin sınırını (şartını) rica etti. Bunun üzerine Mahmûd-i İncirfagnevî ( radıyallahü anh ) şöyle buyurdu: “Sesli zikri ancak, dili yalandan ve gıybetten, boğazı, mi’desi haram ve şüpheliden temiz, kalbi riyadan ve gösterişten uzak, sırrı Rabbinden başka herşeye teveccühden münezzeh olan yapabilir” buyurdu.
Büyük âlim Ali Râmîtenî anlatır: “Hâce Mahmûd-i İncirfagnevî zamanında, dervişlerden biri Hızır aleyhisselâmı gördü ve ona; “Bu zamanda kendisine uyulacak şeyh kimdir?” diye sordu. Hızır (aleyhisselâm); “Şimdiki hâlde, bu dediğiniz sıfatları taşıyan Hâce Mahmûd-i İncirfagnevî hazretleridir” dedi. Ali Râmîtenî hazretlerinin önde gelen talebelerinden ba’zıları, Hızır aleyhisselâm ile görüşüp o suâli soran zâtın, Ali Râmîtenî hazretlerinin kendisi olduğunu bildirmişlerdir. Bir gün Hâce Ali Râmîtenî, Hâce Mahmûd-i İncirfagnevî’nin bağlıları ile Râmîten sahrasında zikr ile meşgûl olurken, havada uçan büyük beyaz bir kuş gördüler. Onların başlarının üzerine gelince, açık bir dille; “Ey Ali, kâmil er ol!” sözlerini söyledi. Bu kuşu görmek, söylediklerini duymakla, arkadaşlarını bir hâl kapladı, kendilerinden geçtiler. Sonra kendilerine geldiklerinde, kuştan ve konuşmasından sordular. Ali Râmîtenî; “O, Hâce Mahmûd-i İncirfagnevî idi. Allahü teâlâ ona bu kerâmeti ihsân eyledi. Evliyâlık yolundaki çok yüksek makamında, binlerce söz ve kelâm ile dâima uçmaktadır. Şimdi Hâce Dıhkân hazretleri hastadır, son anlarını yaşamaktadır. Onu ziyârete, yoklamağa gidiyor. Çünkü o, Allahü teâlâdan son nefeste, kendisine yardımcı olması için evliyâsından birini göndermesini istemişti. Hâce Mahmûd, bu sebeble onun yanına gidiyor” buyurdu.

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
24 min
Tebe-i tâbiînin ve evliyânın büyüklerinden, Mısır'da yetişen meşhûr hadîs ve fıkıh âlimlerinden. Adı, Leys bin Sa'd bin Abdurrahman el-Fehmî, künyesi Ebu'l-Hâris'tir. Âilesi İran'ın İsfehan şehrinden olup 772 (H.94) yılında Mısır'ın Kalkaşen kazasında doğdu. Mısır ve Hicaz âlimlerinden ilim tahsil edip, Mısır'da hadîs ve fıkıh tedrisâtıyla meşgûl oldu. Bu ilimlerde, zamanının en üstünlerinden idi. Çok cömert olup, malının tamamını çok kere Allah rızâsı için fakirlere dağıtırdı. 791 (H.175) yılında vefât etti. Kabri, Mısır'da "Karâfet-üs-Sugrâ"da olup, meşhûr ziyâretgâhlardan biridir. Doğum ve vefât tarihleri hususunda başka rivâyetler de vardır.
Leys bin Sa'd hazretleri, fıkıhda ve hadîsde Mısır halkının imâmı, âlimi idi. Mutlak müctehidlerden olup, mezhebi kitaplara yazılamadığı için unutuldu. Onun hakkında, dört hak mezhebten birinin imâmı olan İmâm-ı Şafiî'nin çok hüsn-i zannı vardı. Hattâ İbni Hibbân, İmâm-ı Şâfiî'nin şöyle dediğini rivâyet etmiştir. "Leys bin Sa'd, İmâm-ı Mâlik'ten daha fakih idi. Şu kadar var ki, onu talebeleri zâyi' ettiler." Ya'nî, O'ndan öğrendiklerini kitaplara yazmadılar. İmâm-ı Ahmed bin Hanbel de: "Leys, ilmi çok ve rivâyet ettiği hadîs-i şerîfleri sahîh olan bir zâttır. Şu Mısırlılar arasında ondan sağlam olanı yoktur. Ben, Leys bin Sa'd'ın bir benzerini görmedim" demiştir. İbn-i Sa'd da Tabakât'ında: "Leys bin Sa'd, yaşadığı asırda fetvâ ile uğraşırdı. Hadîs ilminde sika, güvenilir bir râvi olup, çok hadîs-i şerîf bildirmiştir" demektedir. Ayrıca O, şerefi yüksek ve cömert bir kimse idi. Tâbiînden ellinin üzerinde âlimle, Tebe-i tâbiînden de yüz elliden fazla kimse ile görüşmüştür. Bunlardan Nâfî Mevlâ ibn-i Ömer, İbn-i Şihâb-ı Zührî, İbn-i Ebî Melîke, Yahyâ bin Saîd el-Ensârî ve onun kardeşi Abdurrahmân bin Saîd, Hişâm bin Urve, Atâ bin Ebî Rebâh, Bükeyr bin el-Eşec, Hâris bin Ya'kûb ve daha pekçok âlimden hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Kendisinden de Muhammed bin Iclân, Hişâm bin Sa'd, Yahyâ bin İshâk es-Sılhînî, Ebû Seleme el-Huzâî ve daha birçok âlim ondan ilim öğrenip hadîs-i şerîf rivâyetinde bulunmuştur. Abdullah bin Ahmed, İmâm-ı Mâlik bin Enes'ten rivâyet ederek diyor ki: "Hadîs bakımından insanların en sağlamı, Mukbirî'den daha çok Leys bin Sa'd idi. O, Ebû Hüreyre'den kendisinin rivâyet ettiklerini ve babasının O'ndan rivâyet ettiklerini ayırıyordu." Ebû Dâvûd da: "Mısır'da hadîs bakımındanLeys bin Sa'd'den daha sağlamı yoktur. Amr bin Hâris de O'na yakındır" dedi. Hadîs ilminde yüksek derecelere varan daha birçok âlim, Leys bin Sa'd'ın sika, güvenilir, sadûk, hadîste rivâyeti sağlam bir râvi olduğunu haber vermektedirler. Bir ara Bağdat'a gidip, orada da hadîs-i şerîf ilmini tahsîl etti. İbn-i Şihâb-ıZührî'den çok ilim öğrendi. Mısır'dan 777 (H.161) senesinde Şevvâl ayında çıkıp, Kurban Bayramında Bağdat'a vardı.
Leys bin Sa'd, fıkıh ilminde de çok büyük bir âlimdi. İmâm-ı Şâfiî ve İbn-i Hıbbân'ın, bu hususta onun hakkında bildirdikleri yukarıda anlatılmıştı. Harmele bin Yahyâ da, onun fıkıh ilmindeki üstünlüğünü nakletmektedir. Yahyâ bin Bükeyr de, Şerahbil bin Cemil'den naklederek şöyle bildiriyor: "Emevî halifelerinden Hişâm bin Abdülmelik zamanındaki insanlara yetiştim. O zamanda çok âlimler vardı. Yezid bin Ebî Hubeyb ve diğerleri Mısır'da bulunuyordu. Leys bin Sa'd, o zaman çok gençti. Fakat herkes onun fazîletini ve haramlardan çok sakınmasını biliyorlar ve yanına gidiyorlardı. Ben, Leys bin Sa'd'dan daha mükemmelini görmedim. O, fakîh bir zât olup, Arapçanın nahv bilgisine sâhipti. Çok güzel Kur'ân-ı kerîm okuyordu. Hadîs-i şerîfler ve şiirleri ezberliyordu. Müzâkeresi çok güzeldi. Onun gibisini görmedim."
Yûsuf bin İsmâil en Nebhânî, Câmiu kerâmât-il-evliyâ adındaki eserinde şöyle yazıyor: "Leys bin Sa'd, müctehid din imâmlarının en büyüklerinden biriydi. Eshâb-ı kirâmdan ve Tâbiînden sonra, bu dîn-i mübîne en çok hizmet edenlerdendir. Bir defâsında ev yaptı. Onu çekemiyenlerden İbn-i Refâ'a, ona inadından gelip bir gece evini yıktı. İkinci defa tekrar yaptı, yine geceleyin yıktı. Üçüncüsünde İbn-i Refâ'a'ya felc isâbet etti ve bir müddet sonra öldü.
Leys bin Sa'd, çok cömert olup, malı çok fazla idi. Senelik geliri 80.000 dinardı. Bunların hepsini Allah rızâsı için fakirlere dağıtır, elinde bir şey kalmazdı. Bunun için kendisine hiç zekât farz olmadı. Her gün fakirlere 360 altın sadaka vermeden kimse ile konuşmazdı ve buyururdu ki: "Benden bir sadaka veya hediye kabûl eden kimsenin bende olan hakkı, benim onda olan hakkımdan daha büyüktür. Çünkü o, benden, benim için Allahü teâlâya yakınlık vesîlesi olan bir şeyi kabûl etmiştir."
Bir gün hasta olan İmâm-ı Abdullah'ı ziyârete gitti. Onu ağlıyor görünce, "Ey Abdullah, neden ağlıyorsun?" diye sordu. O, "Bin dînar borcum var!" dedi. İmâm-ı Leys hizmetçisine o kadar parayı getirtti ve borcunu ödedi. Yine bir gün kadının biri İmâm-ı Leys'e gelerek kocasının hasta olduğunu ve evlerinde hiç bal bulunmadığını söyledi ve elindeki küçük kaba bal doldurmasını istedi. İmâm-ı Leys, kendine 6,5 kg. Büyüklüğünde bir kap dolusu bal verilmesini emretti. Yanındakiler:"Kadının istediği bir şişe baldır" deyince, İmâm-ı Leys: "Kadıncağız kendi hâlince istedi, biz de ona kendi hâlimizce yardım ettik" diye cevap verdi.
İmâm-ı Leys'in oğlu Şuayb şöyle anlatıyor: "Bir keresinde babamla birlikte hacca gitmiştik. Medîne'ye gidince, Mâlik bin Enes, kendisine bir tabak yaş hurma gönderdi. Babam da, tabağa bin dinar altın koyup geri gönderdi."
Bir gün kendisine üç kişi birlikte gelip fakir olduklarını söylediler. Onların her birine bin dinâr altın verdi. Yine bir defasında İbnü'l-Hey'a'nın evi yanmıştı. Ona da bin dinar altın gönderdi. Kadı Mansûr bin Ammâr'a da bin dinar gönderdi ve dedi ki: Bunu oğlum Şuayb duymasın. Zîrâ bunu size az görür. Şuayb'ın bundan haberi yoktu. O da Kadı Mansûr'a, babasınınkinden bir dinar eksik gönderdi ve dedi ki: "Babamın verdiği gibi olmasın diye bir dinar eksik gönderdim."
Kadı Mansûr bin Ammâr şöyle anlatıyor: Ben bir zamanlar Mısır'da en büyük câmide vâz ve nasîhat ederdim. Bir cuma günü idi. İki kişinin kapı önüne gelip beni dinlediklerini gördüm. Cuma namazı bitince, o iki kimse bana: "Leys bin Sa'd hazretleri sizi yanına çağırıyor" dediler. Ben de, "Peki! geliyorum" dedim. Huzûruna varıp selâm verdim. Selâmımı aldı ve bana: "Câmide vâz eden sen misin?" diye sordu. Ben de: "Evet, benim!" dedim. Bunun üzerine bana dedi ki; "Allahü teâlâ senden râzı olsun! Şimdi de gel, yanıma otur ve câmide konuştuklarını burada da anlat?" Yanında birkaç kişi daha vardı. Ben de, Cennet ve Cehennem hakkında konuştum. Bu sırada baktım ki, Leys hazretleri ağlıyor. Öyle ağladı ki, kendinden geçip bayılmıştı. Bir müddet sonra ayıldı ve eli ile bana artık dur, diye işâret etti ve sonra bana, "Adın nedir?" diye sordu. Ben de adımın Mansûr olduğunu söyledim. Sonra, "Kimin oğlusun?" dedi. Ben Ammâr'ın oğlu olduğumu söyledim. Bana "Sen Ebû Serî misin?" diye sordu. Ben de: "Evet! Ben Ebû Serî'yim diye cevap verdim. Bunun üzerine bana: "Sen, Salâtîn (sultanların yaptırdığı büyük) câmilerde vâz ve nasîhat etmeye devam et! Zîrâ ben, Allahü teâlâdan senden daha iyi bahseden birisini göremiyorum. Allaha hamd olsun ki, seni görmeden evvel benim canımı almadı." Sonra da bir hizmetçisini çağırdı. Hizmetçisi hemen geldi ve ona: "Şöyle şöyle bir kese vardı. Onu alıp getir!" buyurdu. Hizmetçi gidip söylediği keseyi getirdi, içinde tam bin dinar vardı. Bunu bana verdi ve buyurdu ki: "Sen her zaman böyle vâz et ve yanıma gel, bir kese al! Ben her sene sana bu kadar yânî bin dinar veririm." Ben de; "Ey efendim! Bu bana Allahü teâlânın sizin vasıtanız ile bahşettiği büyük bir nîmetidir" dedim.
İkinci Cuma günü gelince, tekrar yanına geldim. Yine bir şeyler anlatmamı istedi. Konuşmaya başladığım zaman, ağlamaya başladı. O kadar ki, kendinden geçip bayıldı. Bu hâli Allah sevgisinin kendisinde çokluğundandı. Ben de konuşmayı kestim. Bir müddet sonra yine ayıldı ve bana bir kese uzattı. Baktım ki, içinde tam beş yüz dinar vardı. Ben de: "Allahü teâlâ sizden râzı olsun! Ben, sizden başka kimseden bu cömertliği görmedim" dedim.
Diğer hafta, üçüncü Cuma günü gelince, namazdan sonra yine yanına uğradım. Bana, yine bir şeyler anlatmamı buyurdu. Ben de, konuşmaya başladım. Baktım ki, yine ağlamaya başladı. Uzun müddet ağlaması devam etti. Sonra bana: "Şu sedirin altında bir kese vardır. Onu al!" buyurdu. Ben de aldım. İçinde 300 dinar vardı.
Başka bir zaman, huzûruna gittim ve dedim ki: "Ey efendim! Ben hacca gitmek niyetindeyim. Onun için sizinle vedâlaşmaya geldim." Bunun üzerine Leys bin Sa'd hazretleri, bir hizmetçisini yanına çağırdı. Hizmetçi huzûruna geldiği vakit, O'na: "Git, hemen ihramlıkları getir ve Mansûr'a ver!Onun ihramları da bizden olsun!" buyurdu. O da, "Peki!" deyip gitti. Bir müddet sonra geldi. Elinde bir bohça vardı. Bohçanın içinde tam 40 ihramlık bulunuyordu. Ben de: "Allahü teâlâ râzı olsun! Ben bu kadar ihramlığı ne yapayım. Bana ikisi yeter! Diğerleri fazladır. Onun için ikisini alayım, diğerleri kalsın!" dedim. Bana, "Ey Mansûr! Sen cömert bir kimsesin. Sana bir kavim arkadaş olur. Sen de bu ihramlıkları onlara dağıtırsın. Bu ihramlıkları getiren hizmetçim de sana hediyem olsun!" Hizmetçisini de bana verdi.
Leys bin Sa'd çok misâfirperverdi. Gittiği ve bulunduğu her yerde mutlaka misâfir ağırlamaya çalışırdı. Abdullah bin Sâlih diyor ki: "Ben, Leys bin Sa'd ile beraber tam yirmi sene kaldım. Sabah ve akşam yemeğini hiç yalnız yediğini görmedim. Yemeklerini muhakkak misâfirlerle, et yemeğini ancak hasta olduğu zaman yerdi.
Leys bin Sa'd, ilimde ve mârifette yüksek derecelere kavuşmuş olduğundan her sözü hikmetli, dinleyenleri iknâ edici idi. Kendisi şöyle anlatıyor:
Bir zamanlar halife Hârun Reşîd'in yanına gittim. Bana; "Ey Leys! Sizin memleketinizin insanları ne hâldedir?" diye sordu. Ben; "Memleketimizin hâli, Nil nehrinin hâli gibidir. Nasıl Nil nehrinin rengi, onun kaynağına, başına bağlı ise, bizim iyiliğimiz, başımızdaki reisimize bağlıdır. Eğer Nil nehrinin kaynağı bulanık olursa, Nil nehri de bulanık akacaktır. Fakat nehrin başı saf ve berrak akarsa, Nil nehri de, o zaman saf ve temiz akacaktır." dedim. Bunun üzerine halife: "Çok doğru söyledin, ey Ebû Hâris (Leys)!" dedi.

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
22 min
Tebe-i tâbiînin ve evliyânın büyüklerinden, Mısır'da yetişen meşhûr hadîs ve fıkıh âlimlerinden. Adı, Leys bin Sa'd bin Abdurrahman el-Fehmî, künyesi Ebu'l-Hâris'tir. Âilesi İran'ın İsfehan şehrinden olup 772 (H.94) yılında Mısır'ın Kalkaşen kazasında doğdu. Mısır ve Hicaz âlimlerinden ilim tahsil edip, Mısır'da hadîs ve fıkıh tedrisâtıyla meşgûl oldu. Bu ilimlerde, zamanının en üstünlerinden idi. Çok cömert olup, malının tamamını çok kere Allah rızâsı için fakirlere dağıtırdı. 791 (H.175) yılında vefât etti. Kabri, Mısır'da "Karâfet-üs-Sugrâ"da olup, meşhûr ziyâretgâhlardan biridir. Doğum ve vefât tarihleri hususunda başka rivâyetler de vardır.
Leys bin Sa'd hazretleri, fıkıhda ve hadîsde Mısır halkının imâmı, âlimi idi. Mutlak müctehidlerden olup, mezhebi kitaplara yazılamadığı için unutuldu. Onun hakkında, dört hak mezhebten birinin imâmı olan İmâm-ı Şafiî'nin çok hüsn-i zannı vardı. Hattâ İbni Hibbân, İmâm-ı Şâfiî'nin şöyle dediğini rivâyet etmiştir. "Leys bin Sa'd, İmâm-ı Mâlik'ten daha fakih idi. Şu kadar var ki, onu talebeleri zâyi' ettiler." Ya'nî, O'ndan öğrendiklerini kitaplara yazmadılar. İmâm-ı Ahmed bin Hanbel de: "Leys, ilmi çok ve rivâyet ettiği hadîs-i şerîfleri sahîh olan bir zâttır. Şu Mısırlılar arasında ondan sağlam olanı yoktur. Ben, Leys bin Sa'd'ın bir benzerini görmedim" demiştir. İbn-i Sa'd da Tabakât'ında: "Leys bin Sa'd, yaşadığı asırda fetvâ ile uğraşırdı. Hadîs ilminde sika, güvenilir bir râvi olup, çok hadîs-i şerîf bildirmiştir" demektedir. Ayrıca O, şerefi yüksek ve cömert bir kimse idi. Tâbiînden ellinin üzerinde âlimle, Tebe-i tâbiînden de yüz elliden fazla kimse ile görüşmüştür. Bunlardan Nâfî Mevlâ ibn-i Ömer, İbn-i Şihâb-ı Zührî, İbn-i Ebî Melîke, Yahyâ bin Saîd el-Ensârî ve onun kardeşi Abdurrahmân bin Saîd, Hişâm bin Urve, Atâ bin Ebî Rebâh, Bükeyr bin el-Eşec, Hâris bin Ya'kûb ve daha pekçok âlimden hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Kendisinden de Muhammed bin Iclân, Hişâm bin Sa'd, Yahyâ bin İshâk es-Sılhînî, Ebû Seleme el-Huzâî ve daha birçok âlim ondan ilim öğrenip hadîs-i şerîf rivâyetinde bulunmuştur. Abdullah bin Ahmed, İmâm-ı Mâlik bin Enes'ten rivâyet ederek diyor ki: "Hadîs bakımından insanların en sağlamı, Mukbirî'den daha çok Leys bin Sa'd idi. O, Ebû Hüreyre'den kendisinin rivâyet ettiklerini ve babasının O'ndan rivâyet ettiklerini ayırıyordu." Ebû Dâvûd da: "Mısır'da hadîs bakımındanLeys bin Sa'd'den daha sağlamı yoktur. Amr bin Hâris de O'na yakındır" dedi. Hadîs ilminde yüksek derecelere varan daha birçok âlim, Leys bin Sa'd'ın sika, güvenilir, sadûk, hadîste rivâyeti sağlam bir râvi olduğunu haber vermektedirler. Bir ara Bağdat'a gidip, orada da hadîs-i şerîf ilmini tahsîl etti. İbn-i Şihâb-ıZührî'den çok ilim öğrendi. Mısır'dan 777 (H.161) senesinde Şevvâl ayında çıkıp, Kurban Bayramında Bağdat'a vardı.
Leys bin Sa'd, fıkıh ilminde de çok büyük bir âlimdi. İmâm-ı Şâfiî ve İbn-i Hıbbân'ın, bu hususta onun hakkında bildirdikleri yukarıda anlatılmıştı. Harmele bin Yahyâ da, onun fıkıh ilmindeki üstünlüğünü nakletmektedir. Yahyâ bin Bükeyr de, Şerahbil bin Cemil'den naklederek şöyle bildiriyor: "Emevî halifelerinden Hişâm bin Abdülmelik zamanındaki insanlara yetiştim. O zamanda çok âlimler vardı. Yezid bin Ebî Hubeyb ve diğerleri Mısır'da bulunuyordu. Leys bin Sa'd, o zaman çok gençti. Fakat herkes onun fazîletini ve haramlardan çok sakınmasını biliyorlar ve yanına gidiyorlardı. Ben, Leys bin Sa'd'dan daha mükemmelini görmedim. O, fakîh bir zât olup, Arapçanın nahv bilgisine sâhipti. Çok güzel Kur'ân-ı kerîm okuyordu. Hadîs-i şerîfler ve şiirleri ezberliyordu. Müzâkeresi çok güzeldi. Onun gibisini görmedim."
Yûsuf bin İsmâil en Nebhânî, Câmiu kerâmât-il-evliyâ adındaki eserinde şöyle yazıyor: "Leys bin Sa'd, müctehid din imâmlarının en büyüklerinden biriydi. Eshâb-ı kirâmdan ve Tâbiînden sonra, bu dîn-i mübîne en çok hizmet edenlerdendir. Bir defâsında ev yaptı. Onu çekemiyenlerden İbn-i Refâ'a, ona inadından gelip bir gece evini yıktı. İkinci defa tekrar yaptı, yine geceleyin yıktı. Üçüncüsünde İbn-i Refâ'a'ya felc isâbet etti ve bir müddet sonra öldü.
Leys bin Sa'd, çok cömert olup, malı çok fazla idi. Senelik geliri 80.000 dinardı. Bunların hepsini Allah rızâsı için fakirlere dağıtır, elinde bir şey kalmazdı. Bunun için kendisine hiç zekât farz olmadı. Her gün fakirlere 360 altın sadaka vermeden kimse ile konuşmazdı ve buyururdu ki: "Benden bir sadaka veya hediye kabûl eden kimsenin bende olan hakkı, benim onda olan hakkımdan daha büyüktür. Çünkü o, benden, benim için Allahü teâlâya yakınlık vesîlesi olan bir şeyi kabûl etmiştir."
Bir gün hasta olan İmâm-ı Abdullah'ı ziyârete gitti. Onu ağlıyor görünce, "Ey Abdullah, neden ağlıyorsun?" diye sordu. O, "Bin dînar borcum var!" dedi. İmâm-ı Leys hizmetçisine o kadar parayı getirtti ve borcunu ödedi. Yine bir gün kadının biri İmâm-ı Leys'e gelerek kocasının hasta olduğunu ve evlerinde hiç bal bulunmadığını söyledi ve elindeki küçük kaba bal doldurmasını istedi. İmâm-ı Leys, kendine 6,5 kg. Büyüklüğünde bir kap dolusu bal verilmesini emretti. Yanındakiler:"Kadının istediği bir şişe baldır" deyince, İmâm-ı Leys: "Kadıncağız kendi hâlince istedi, biz de ona kendi hâlimizce yardım ettik" diye cevap verdi.
İmâm-ı Leys'in oğlu Şuayb şöyle anlatıyor: "Bir keresinde babamla birlikte hacca gitmiştik. Medîne'ye gidince, Mâlik bin Enes, kendisine bir tabak yaş hurma gönderdi. Babam da, tabağa bin dinar altın koyup geri gönderdi."
Bir gün kendisine üç kişi birlikte gelip fakir olduklarını söylediler. Onların her birine bin dinâr altın verdi. Yine bir defasında İbnü'l-Hey'a'nın evi yanmıştı. Ona da bin dinar altın gönderdi. Kadı Mansûr bin Ammâr'a da bin dinar gönderdi ve dedi ki: Bunu oğlum Şuayb duymasın. Zîrâ bunu size az görür. Şuayb'ın bundan haberi yoktu. O da Kadı Mansûr'a, babasınınkinden bir dinar eksik gönderdi ve dedi ki: "Babamın verdiği gibi olmasın diye bir dinar eksik gönderdim."
Kadı Mansûr bin Ammâr şöyle anlatıyor: Ben bir zamanlar Mısır'da en büyük câmide vâz ve nasîhat ederdim. Bir cuma günü idi. İki kişinin kapı önüne gelip beni dinlediklerini gördüm. Cuma namazı bitince, o iki kimse bana: "Leys bin Sa'd hazretleri sizi yanına çağırıyor" dediler. Ben de, "Peki! geliyorum" dedim. Huzûruna varıp selâm verdim. Selâmımı aldı ve bana: "Câmide vâz eden sen misin?" diye sordu. Ben de: "Evet, benim!" dedim. Bunun üzerine bana dedi ki; "Allahü teâlâ senden râzı olsun! Şimdi de gel, yanıma otur ve câmide konuştuklarını burada da anlat?" Yanında birkaç kişi daha vardı. Ben de, Cennet ve Cehennem hakkında konuştum. Bu sırada baktım ki, Leys hazretleri ağlıyor. Öyle ağladı ki, kendinden geçip bayılmıştı. Bir müddet sonra ayıldı ve eli ile bana artık dur, diye işâret etti ve sonra bana, "Adın nedir?" diye sordu. Ben de adımın Mansûr olduğunu söyledim. Sonra, "Kimin oğlusun?" dedi. Ben Ammâr'ın oğlu olduğumu söyledim. Bana "Sen Ebû Serî misin?" diye sordu. Ben de: "Evet! Ben Ebû Serî'yim diye cevap verdim. Bunun üzerine bana: "Sen, Salâtîn (sultanların yaptırdığı büyük) câmilerde vâz ve nasîhat etmeye devam et! Zîrâ ben, Allahü teâlâdan senden daha iyi bahseden birisini göremiyorum. Allaha hamd olsun ki, seni görmeden evvel benim canımı almadı." Sonra da bir hizmetçisini çağırdı. Hizmetçisi hemen geldi ve ona: "Şöyle şöyle bir kese vardı. Onu alıp getir!" buyurdu. Hizmetçi gidip söylediği keseyi getirdi, içinde tam bin dinar vardı. Bunu bana verdi ve buyurdu ki: "Sen her zaman böyle vâz et ve yanıma gel, bir kese al! Ben her sene sana bu kadar yânî bin dinar veririm." Ben de; "Ey efendim! Bu bana Allahü teâlânın sizin vasıtanız ile bahşettiği büyük bir nîmetidir" dedim.
İkinci Cuma günü gelince, tekrar yanına geldim. Yine bir şeyler anlatmamı istedi. Konuşmaya başladığım zaman, ağlamaya başladı. O kadar ki, kendinden geçip bayıldı. Bu hâli Allah sevgisinin kendisinde çokluğundandı. Ben de konuşmayı kestim. Bir müddet sonra yine ayıldı ve bana bir kese uzattı. Baktım ki, içinde tam beş yüz dinar vardı. Ben de: "Allahü teâlâ sizden râzı olsun! Ben, sizden başka kimseden bu cömertliği görmedim" dedim.
Diğer hafta, üçüncü Cuma günü gelince, namazdan sonra yine yanına uğradım. Bana, yine bir şeyler anlatmamı buyurdu. Ben de, konuşmaya başladım. Baktım ki, yine ağlamaya başladı. Uzun müddet ağlaması devam etti. Sonra bana: "Şu sedirin altında bir kese vardır. Onu al!" buyurdu. Ben de aldım. İçinde 300 dinar vardı.
Başka bir zaman, huzûruna gittim ve dedim ki: "Ey efendim! Ben hacca gitmek niyetindeyim. Onun için sizinle vedâlaşmaya geldim." Bunun üzerine Leys bin Sa'd hazretleri, bir hizmetçisini yanına çağırdı. Hizmetçi huzûruna geldiği vakit, O'na: "Git, hemen ihramlıkları getir ve Mansûr'a ver!Onun ihramları da bizden olsun!" buyurdu. O da, "Peki!" deyip gitti. Bir müddet sonra geldi. Elinde bir bohça vardı. Bohçanın içinde tam 40 ihramlık bulunuyordu. Ben de: "Allahü teâlâ râzı olsun! Ben bu kadar ihramlığı ne yapayım. Bana ikisi yeter! Diğerleri fazladır. Onun için ikisini alayım, diğerleri kalsın!" dedim. Bana, "Ey Mansûr! Sen cömert bir kimsesin. Sana bir kavim arkadaş olur. Sen de bu ihramlıkları onlara dağıtırsın. Bu ihramlıkları getiren hizmetçim de sana hediyem olsun!" Hizmetçisini de bana verdi.
Leys bin Sa'd çok misâfirperverdi. Gittiği ve bulunduğu her yerde mutlaka misâfir ağırlamaya çalışırdı. Abdullah bin Sâlih diyor ki: "Ben, Leys bin Sa'd ile beraber tam yirmi sene kaldım. Sabah ve akşam yemeğini hiç yalnız yediğini görmedim. Yemeklerini muhakkak misâfirlerle, et yemeğini ancak hasta olduğu zaman yerdi.
Leys bin Sa'd, ilimde ve mârifette yüksek derecelere kavuşmuş olduğundan her sözü hikmetli, dinleyenleri iknâ edici idi. Kendisi şöyle anlatıyor:
Bir zamanlar halife Hârun Reşîd'in yanına gittim. Bana; "Ey Leys! Sizin memleketinizin insanları ne hâldedir?" diye sordu. Ben; "Memleketimizin hâli, Nil nehrinin hâli gibidir. Nasıl Nil nehrinin rengi, onun kaynağına, başına bağlı ise, bizim iyiliğimiz, başımızdaki reisimize bağlıdır. Eğer Nil nehrinin kaynağı bulanık olursa, Nil nehri de bulanık akacaktır. Fakat nehrin başı saf ve berrak akarsa, Nil nehri de, o zaman saf ve temiz akacaktır." dedim. Bunun üzerine halife: "Çok doğru söyledin, ey Ebû Hâris (Leys)!" dedi.

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
18 min
Hindistan'da yetişen büyük velîlerden. Asıl ismi, Bahtiyâr el-Ûşî Dehlevî, babasınınki Mûsâ'dır. Lakabı Kutbüddîn'dir. Ayrıca Kutb-ül-aktâb, Kutb-ül-İslâm, Melik-ül-meşâyih, Sultân-üt-tarîkat, Bürhân-ül-hakîkat, Reîs-üs-sâlikîn, İmâm-ül-âmilîn, Sirâc-ül-evliyâ ve Tâc-ül-asfiyâ diye de tanınır. Nesebi hazret-i Ali'ye dayanmakta olup seyyiddir.
1173 (H.569) senesinde, Mâverâünnehir'de Ûş veya Avaş denilen kasabada doğdu. 1235 (H.633) senesinde Hindistan'da Dehlî'de vefât etti. Kabri orada olup, en tanınmış ziyâret yerlerindendir. Kâbrini ziyâret edenler, mübârek rûhundan feyz almakta, nûr saçılan kabrinden istifâde etmektedirler.
Hâce Kutbüddîn hazretleri daha bir buçuk yaşındayken, babası Seyyid Kemâleddîn Mûsâ vefât etti. Bu sebeble Hâce hazretlerinin ihtimâm ile yetişmesini, sâliha ve takvâ sâhibi bir hanım olan annesi sağladı. İlim tahsîline beş yaşında başlayan Hâce hazretleri, ilk olarak Mevlânâ Ebû Hâfız'dan okudu. On yedi yaşındayken bir vesîle ile bulundukları şehri ziyâret eden Hâce Muînüddîn Hasan Çeştî hazretlerini gördü. Bu büyük velînin talebesi olmak arzusu birden bire kendisinde şiddetlenince, talebeliğe kabûlü için yalvardı. Hâce Muînüddîn-i Çeştî hazretleri kalb gözüyle bu genç tâlibin, ilim öğrenmek arzusunun ve velîlik yolunda yükselmek istidâdının pek fazla olduğunu görerek, onu talebeliğe kabûl etti. O büyük velînin sohbeti bereketiyle, velîlik yolunda üstün derecelere, yüksek makamlara kavuştu.
Bir ara Bağdât'a geldi. Burada Ebü'l-Leys-i Semerkandî Câmiinde, zamânının büyük velîlerinden Şihâbüddîn-i Sühreverdî, Abdullah-i Kirmânî, Burhâneddîn-i Çeştî, Muhammed İsfehânî ve başka zâtların sohbetlerinde bulundu. İlimde ve velâyet yolunda çok yüksek mertebeye geldi. İlmini arttırmak için nice sıkıntılara katlanarak çok yerlere gitti. Irak, İran, Afganistan ve başka yerlerdeki birçok âlim ile görüşüp, onların sohbetlerinde bulundu. Kendisi de bu yolda birçok velî yetiştirdi. Bunlar içinde en meşhûrları; büyük velî Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker (Şeker Genç), Bedreddîn-i Gaznevî, Bürhâneddîn-i Belhî, Ziyâüddîn-i Rûmî, Sultan Şemsüddîn Altamış ve Kâdı Hamîdüddîn-i Nâgûrî'dir.
Kutbüddîn-i Bahtiyâr, seyâhatlerinden birinde, Şeyh Behâüddîn Zekeriyyâ Sühreverdî tarafından dâvet edildiği Mültan şehrini ziyâret etti. Şeyh Behâüddîn, o zamanda Hindistan'da büyük bir şöhrete sâhipti. Hâce Kutbüddîn'in Mültan'daki ikâmeti sırasında, Moğollar Hindistan'a saldırıp Mültan'ı muhâsara etmişlerdi. Kabaça Bey adındaki Mültan vâlisi, Moğolların hücûmlarının savuşturulması için mânevî yardımda bulunmasını Kutbüddîn-i Bahtiyâr'dan istirhâm etmişti. O da, düşmanın püskürtülmesi için Allahü teâlâya yalvardı. Duâlarının kabûlü neticesinde düşman kuşatmayı kaldırıp çekildi.
Hâce Kutbüddîn-i Bahtiyâr, Ecmir beldesinde talebelere ilim öğreten doğru yolu gösteren hocası Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin ayrılığına tahammül edemeyip, bir zaman Ecmir'e gitmek üzere yola çıktı. Giderken yolu Dehlî'ye uğradı. Buranın emîrî, Sultan Şemseddîn Altamış kendisine çok alâka gösterdi. Orada kaldığı birkaç gün içinde, kendisine olan hürmeti, muhabbet ve bağlılığı her gün bir kat daha artıyordu. Ayrılmasını hiç istemiyordu. Fakat Hâce hazretlerinin de, hocasının ayrılığına tahammülü kalmamıştı. O bakımdan Ecmîr'e gitti. Ecmir'den dönüşte, tekrar Dehlî'ye uğradı. Dehlî'nin hemen yakınında bulunan ve Kelû Kherî denilen yerde yerleşti. Sultan, her ne kadar onun Dehlî'de kalmasını arzu ettiyse de, o Dehlî'nin dışındaki bu yere yerleşmeyi tercih etti. Sultânın, ona olan muhabbet ve bağlılığı pek fazlaydı. Feyz ve bereketlerinden istifâde etmek maksadıyla, haftada iki defâ hizmetine gelirdi. Sonradan Sultan, Hâce Kutbüddîn'in devamlı ve en sâdık talebelerinden oldu. Bu makamdayken de, tekrar hocasının Dehlî'ye yerleşmesini, orada kendisiyle birlikte kalmasını istedi. Çünkü kendisine daha çok hizmet edebilmek ve sohbetlerinde daha çok bulunabilmek arzusu çok fazlaydı. Hem hocası Dehlî'de bulunursa, yanına gidip gelmek için harcayacağı zamanı devlet işlerine ayırabilirdi. Hâce Kutbüddîn, bu arzuyu şimdilik yerine getiremeyeceğini bildirdi.
Hâce hazretleri burada kaldığı zaman içinde, bir taraftan sohbetine koşanları yetiştiriyor, bir taraftan da sultâna yol gösteriyor, doğru yolda yürümesini ve ahâlisine nasıl muâmele etmesi icâb ettiğini öğretiyordu. Sultan da bu nasîhatlere uyarak, bildirilenleri seve seve yerine getiriyordu. Bu sırada Dehlî'de Şeyhülislâm olan Nûreddîn-i Gaznevî'nin vefâtı üzerine, Sultan, Hâce Kutbüddîn'in bu vazifeyi almasını teklif etti ise de kabûl etmedi. Bunun üzerine, Şeyhülislâmlık makâmına Necmeddîn-i Sugrâ isimli bir zât getirildi. Bu kimse, bu yolun büyüklerinden Hâce Osman Hârûnî'nin talebesi olmakla berâber, bu makâma gelince, Sultânın ve diğer insanların, Hâce Kutbüddîn hazretlerine çok alâka gösterdiklerini çekemedi, kıskandı. Ne pahasına olursa olsun, onu Dehlî'den uzaklaştırmaya karar verdi. Necmeddîn-i Sugrâ isimli bu kimse, insanların teveccühüne, makam sevgisine ve benlik duygusuna kapılmakla, Allahü teâlânın bir velî kuluna karşı olmak gibi çok büyük bir felâkete düşmüştü. Bir fırsat bulup Hâce'ye iftirâ etmenin yollarını arıyordu.
Hâce Kutbüddîn hazretleri, yanında Sultan Şemseddîn Altamid ile berâber bir gün öğle üzeri geziyorlardı. Sultânın mâiyeti de kendilerini tâkib ediyordu. Âniden ağlayan, feryâd eden bir kadın ortaya çıktı. Bu kadın Sultâna yaklaşarak, çok zor durumda bulunduğunu, kendisine yardımcı olmasını, nikâhlarını kıymasını, istiyordu. Sultan, perişan vaziyetteki bu kadına kiminle nikâhlanmak istediğini sorunca, kadın; (Hâce hazretlerini göstererek) "Yanınızda yürüyen bu kimse ile bizi nikâhlamanızı istiyorum. Zîrâ gayr-i meşrû bir şekilde ondan hâmile kaldım." dedi. Orada bulunanların hepsi, Hâce Kutbüddîn'in böyle bir fiili işlemiş olabileceğine ihtimâl vermiyorlardı. Bunun için, HâceKutbüddîn hazretleri dâhil, orada bulunan herkes hayretler içerisinde kaldılar. Hâce Kutbüddîn, hayâtında ilk defâ karşılaştığı böyle bir hâl karşısında ne yapacağını şaşırdı. Yönünü, hocasının bulunduğu Ecmîr beldesine çevirerek, karşılaştığı bu çirkin iftirâ ve çok zor durum karşısında kendisine yardımcı olması için bütün kalbi ile hocası Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinden yardım istedi. Bulundukları belde ile hocasının bulunduğu Ecmîr beldesinin arasındaki mesafe 258 km idi. O anda, orada bulunan herkes Hâce Muînüddîn'in kendilerine doğru gelmekte olduğunu gördüler. Zâten şaşırmış vaziyette bulunan Sultan ve berâberindekilerin şaşkınlıkları, Muînüddîn hazretlerini görünce daha çok arttı. Hemen koşup karşıladılar. Muînüddîn-i Çeştî, orada bulunanlarla müsâfeha ettikten sonra, Hâce Kutbüddîn'e dönerek; "Bizden niçin yardım istemiştin?" buyurdu. O ise, bu hâdisenin tesiri ile bir şey konuşamıyor, sâdece gözlerinden yaşlar akıyordu. Kalb gözü ile bu hâdiseyi zâten bilmekte olan Muînüddîn hazretleri, orada bulunan iftirâcı, ahlâksız kadına döndü. "Ey bu kadının rahminde saklı bulunan çocuk! Annen olacak bu kadın, senin babanın bu Kutbüddîn olduğunu iddiâ ediyor. Şimdi sen konuş ve doğruyu söyle!" buyurdu. Allahü teâlânın izniyle, o fâhişe kadının rahminde bulunan çocuk orada bulunanların hepsinin duyabileceği bir ses ile konuşmaya başladı ve dedi ki: "Annem olacak bu kadının sözleri, kahredici bir yalandır, iftirâdır. Bu kadın edebsizin, fâhişenin biridir. HâceKutbüddîn'e düşman olanlar, onu kıskananlar, kendisini halkın gözünden aşağılamak için bu iftirâyı hazırladılar. Zâten fâhişe olan ve falan kimseden hâmile kalan bu kadını kullandılar." Ana rahmindeki çocuğun bu sözlerini orada bulunanların hepsi duydular ve çok hayret ettiler. Kadın bu hâl karşısında, Sultânın ve orada bulunan diğer zâtların huzûrunda suçunu îtirâf etmek mecburiyetinde kaldı.Hakîkat de anlaşıldı.
Hâce Kutbüddîn; Dehlî'den, Ecmîr'de bulunan hocası Hâce Muînüddîn'e, ayrılık ateşine dayanamadığını, huzûruna varıp elini öpmek, mübârek huzûrları ile şereflenmek için müsâade istediğini bildiren bir mektup yazdı. Talebesini çok seven Hace Muînüddîn de, o günlerde Dehlî'ye doğru yola çıkmıştı. Onun geldiğini haber alan Sultan ve ahâli, kendisini karşılamak ve evlerine buyur etmek için şehrin dışına kadar çıktılar. Necmeddîn-i Sugrâ ise, Hâce Muînüddîn'in gelişi ile hiç alâkadar olmamıştı. Buna rağmen Hâce Muînüddîn, şehre geldikten sonra, Necmeddîn-i Sugrâ'yı evinde ziyâret etti.Sohbet esnâsında, Necmeddîn, kendisinin Şeyhülislâmlık makâmında bulunduğu hâlde, herkesin Hâce Kutbüddîn'e rağbet ettiğinden, kendisinin îtibârının kalmadığından yakınarak bâzı şeyler söyledi. Hâce Muînüddîn bu kimsenin hâline ve mânâsız düşmanlığına üzülerek, tatsızlığın ortadan kaldırılması için, talebesi Kutbüddîn'in Dehlî'den ayrılarak kendisiyle berâber Ecmîr'e gelmesini emretti. Bunu haber alan Sultan ve ahâli şaşkına döndüler. Çok üzüldüler. Nihâyet, Hâce Kutbüddîn hocası ile berâber Ecmîr'e gitmek üzere yola çıktı. Fakat Sultan ve ahâli, Hâce Kutbüddîn'i çok sevdiklerinden bu ayrılığı bir türlü kabûl edemiyorlardı. Hepsi yollara döküldüler. Feryâd ü figân ediyorlar, ağlâyıp sızlayarak Hâce Muînüddîn'e, Hâce Kutbüddîn'i götürmemesini,Dehlî'de bırakmasını isteyerek yalvarıyorlardı. Hâce Muînüddîn de ahâlinin Kutbüddîn-iBahtiyâr'a olan muhabbetini anlayarak ve ısrârlarına dayanamayarak, Hâce Kutbüddîn'e burada kalabileceğini söyledi ve; "Seni buradan alıp götürmekle, bu kadar çok insanın üzülmelerini, gönüllerinin yaralanmasını istemiyorum. Onları kendime tercih ediyorum. Kendim, senin ayrılığına tahammül etmeye çalışacağım. Sen burada kal! İnsanlara Muhammed aleyhisselâmın doğru yolunu anlatarak, onların ebedî felâkete gitmelerine mâni ol! Allahü teâlâ yardımcın olsun." buyurdu.Her ikisi de göz yaşları içinde ayrıldılar. Biraz önce ayrılık gözyaşları döken Sultan ve ahâli, şimdi sevinçlerinden ağlıyorlardı. Bu hâdise, onların Kutbüddîn hazretlerini daha çok sevmelerine, kendisine daha çok bağlanmalarına vesîle oldu.
Hâce Muînüddîn-i Çeştî hazretleri, vefâtından kırk gün evvel, Dehlî'de bulunan Hâce Kutbüddîn'in âcilen Ecmîr'e gelmesini istedi. Bu haber Hâce Kutbüddîn'e ulaşır ulaşmaz hemen yola çıktı. Ecmîr'e geldi. Bir gün Hâce Muînüddîn talebelerine; "Ey dervişler! Biliniz ki ben, birkaç gün sonra bu dünyâdan ayrılırım." buyurdu. Bu söz, talebelerin ve kendisini tanıyıp sevenlerin üzerine bir üzüntü bulutu olarak çöküverdi. Yanında bulunan ve yazıcılık hizmetini gören Ali Sencerî'ye, Hâce Kutbüddîn-i Bahtiyâr Kâkî'nin Dehli'de bulunmasını, oraya gitmesini emreden bir ferman yazdırdı. "Onu, vekîl tâyin ettim. Bizim Çeştî hâcegânının (Çeştîyye yolu büyüklerinin) mukaddes emânetlerini, bunlara mahsus bâzı eşyâyı ona verdim." buyurdu ve Hâce Kutbüddîn'e hitâben; "Senin yerin Dehlî'dir." buyurdu.
Hâce Kutbüddîn hazretleri bundan sonrasını şöyle anlatıyor: "Dehlî'ye gitmek üzere Ecmîr'den ayrılacağım zaman, hocamın huzûruna çıktım. Külâhını başıma koydu. Mübârek elleriyle sarığı sardı. Sonra, hocası Osman Hârûnî'nin âsasını, kendi okuduğu Kur'ân-ı kerîmi, seccâdesini, nalınlarını verdi ve sonra: "Bunlar, bana hocam Hâce Osman Hârûnî tarafından emânet edilen ve Çeştiyye büyüklerinin elden ele devrederek bize ulaştırdıkları mukaddes emânetleridir. Şimdi bunları sana veriyorum. Bunlara lâyık olduğunu, senden önce bu emânetleri taşıyanların yaptıkları gibi güzel hizmet ederek isbât etmelisin. Eğer bunlara lâyık olmazsan, ben, bu emânetleri lâyık olmayan birine teslim ettiğim için, kıyâmet günü Allahü teâlânın, Resûlullah'ın ve bu emâneti bizlere ulaştıran mübârek büyüklerimizin huzûrunda mahcûb olurum." buyurdu. Bundan sonra, Hâce Kutbüddîn bu nîmetlere şükür olarak ve çok mesûliyyetli olan vazifesinde kolaylık vermesi için Allahü telâya niyâz ile iki rekat namaz kılıp, gözyaşları içinde duâ etti. Sonra Hâce Muînüddîn-i Çeştî hazretleri, bu kıymetli halîfesinin (vekîlinin) elini tutarak; "Kendimde bulunan bütün ilim ve hâlleri sana vererek, kendimin bulunduğu mertebeye seni yükselterek vazifemi yapmış bulunuyorum ve seni Allahü teâlâya emânet ediyorum dedi
Biliniz ki, şu dört şey tasavvufun esaslarındandır: 1) Bu yolda yürümek arzusunda bulunan bir velî, aç ve fakîr olsa da, hâlinden şikâyetçi olmamalı, dışarıdan, tok ve hâli, vakti yerinde görünmelidir. 2) Fakirleri, maddî ve mânevî doyurmalıdır. 3) Allahü teâlânın ihsân ettiğini nîmetlere şükredemediği, O'na lâyık ibâdet yapamadığı, âkıbetinin nasıl olacağını bilemediği için kendi içinden dâimâ üzgün bir halde bulunmalı, fakat başkalarını üzmemek, asık suratlı imiş gibi görünmemek, onların da rızâlarını, sevgilerini kazanabilmek için dışarıdan çok neşeli, mesûd ve memnun görünmelidir. 4) Kendisine eziyet ve sıkıntı verenleri affetmeli, insanlara karşı lüzumlu nâziklik ve sevgiyi her zaman göstermelidir."
Bundan sonra Hâce Kutbüddîn hazretleri, öpmek için hocasının ayaklarına eğildi.Hocası müsâade etmeyip, hemen onu kaldırdı. Muhabbetle sarıldılar. Hâce Muînüddîn hazretlerinin talebelerine bir tavsiyesi de; "Büyüklerimizin bildirdiği saâdet yolundan ayrılmayınız! Bu mübârek vazifede cesûr bir er olduğunuzu isbât ediniz, gösteriniz!" şeklindeydi. Bundan sonra, muhabbetin ve acı ayrılığın tesiri ile tekrar birbirlerine sarıldılar ve gözyaşları içinde ayrıldılar. Hâce Kutbüddîn, Dehlî'ye geldikten yirmi gün sonra da, Hâce Muînüddîn-i Çeştî âhirete intikâl etti.
Dehlî'de Sultan Şemseddîn, Hâce Kutbüddîn hazretlerine fevkalâde bağlı, önde gelen talebelerinden idi. Hâce hazretleri sözünü dinleyen herkese yaptığı gibi, sultan olan bu talebesine de, dinleyenlerin dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşacakları çok kıymetli nasîhat ve tavsiyelerde bulunmuştu. Ona, hazret-i Ömer gibi ve Ömer bin Abdülazîz gibi bir sultan olmasını, âdil olmakta, mazlûmun hakkını korumakta, insanların ihtiyaçlarını gidermekte, onlar gibi olmaya gayret etmesini, geceleri uyanık kalmasını, ibâdet ve tâatle meşgûl olmasını, uyku bastıracak olursa, abdestini tâzelemek sûretiyle bunu gidermesini, böylece namaz kılmaya, ibâdet ve tâat yapmaya devâm etmesini söyledi. Gece, hizmetçileri dâhil hiç kimseyi uyandırmamasını, rahatsız etmemesini bildirdi. Gece karanlık bastırdığında, tebdîl-i kıyâfet ederek, tanınmamak için, fakirlerin giydiği bir elbise giyerek şehri dolaşmasını, fakirlerin ve ihtiyaç sâhiplerinin kapılarını çalarak onlara gizlice yardımda bulunmasını tenbih ederdi. Câmilerin devamlı kontrol edilerek, rahatça ibâdet edilmesine mâni olan bir şeyin bulunmamasını, varsa derhal yok edilerek, müslümanların gâyet rahat ibâdet edebilmelerinin temin edilmesini sultâna emrederdi. Gündüz olduğunda, sarayın, bütün sıkıntıların çaresine bakıldığı bir yer olmasını, geceyi aç geçirmiş olanların aranıp bulunmasını, saraya çağrılarak yardım edilmesini tavsiye ederdi. Nerede, kime bir sıkıntı veriliyorsa, sıkıntıyı verenin sarayın adamlarından biri bile olsa derhal cezâlandırılmasını, ahâliden dinli dinsiz hiç kimseye zulüm ve haksızlık yapılmamasını emrederdi. Hattâ bu gibi hâllerin derhal tesbit edilebilmesi için sarayın çatısında bir kulübe bile yapılmıştı.Allahü teâlânın huzûrunda ağırlığını taşıyamayacağı mesûliyetlerin, işitmeye tahammül edemeyeceği, izâh etmeye imkân bulamayacağı, şikâyetlerin ortaya çıkabileceği kıyâmet gününden çok korkmasını emrederdi. Sultan hazret-i Hâce'nin nasîhatlerinden, sohbetlerinden, feyiz ve bereketlerinden çok istifâde edip, bu yolda çok ilerlemiş idi. Ahâlisinden hiçbir kimseye zulüm ve haksızlık edilmezdi. Sultan bir gün Hâce Kutbüddîn hazretlerinin yanına geldi. Eteklerini tuttu. Hâce hazretleri ona bakıp, aklından geçenleri söylemesini istedi. Sultan şöyle anlattı: "Allahü teâlâ bana bir saltanat ihsân eyledi. Elbetteki kıyâmet günü bana bu ağır yükün hesâbını soracak. O zor günde sizin beni terk etmemeniz için yalvarıyorum." O da bunu kabûl etti.
Hâce Kutbüddîn-i Bahtiyâr hazretleri, devamlı ibâdet eder, bir ân Allahü teâlâdan gâfil olmazdı. Devamlı namaz kılardı. Her gece, Resûlullah efendimize üç bin salevât-ı şerîfe okurdu. Zamânın sultânı dâhil, birçok kimse, kendisine her türlü maddî imkânı sağlamak için sâdece bir işâretini bekledikleri hâlde, Hâce hazretleri fakirlik içinde yaşamayı tercih ederdi. Bir şey veren olursa, onunla iktifâ ederlerdi. Zor durumda kalınca, hanımı, komşuları olan bakkalın hanımından borç ister, bununla yiyecek birşeyler alırdı.
Bir gün bakkalın hanımı, Hâce hazretlerinin hanımına; "Eğer ben sana borç vermeyecek olsam, sen ve evinizde bulunanlar açlıktan ölürsünüz." diyerek övündü. Başka bâzı kadınlardan da buna benzer sözler işiten mübârek hâtun dayanamayıp, durumu Hâce hazretlerine arz etti. O da üzüldü. Kendi hâllerine değil, insanların dünyâlık için bir müslüman kardeşini nasıl üzebildiğine ve olmadık sözleri nasıl söyleyebildiklerine üzülüyordu. Hanımına, başkalarından birşey istememesini, yiyecek bir şeye ihtiyâcı olunca, (odanın bir köşesini işâret ederek) Besmele-i şerîfe söyleyerek oraya gitmesini, orada ihtiyâcı kadar (elma, armut kurusu) bulacağını, onu alarak açlıklarını gidermelerini emretti. Hanımı; "Peki efendim." diyerek bildirilen şekilde yaptı. Kendisini komşu kadınlarına mahcûb olmaktan kurtardığı için Allahü teâlâya şükrediyor, buna sebeb olan efendisine de çok teşekkür ediyordu. Hâce hazretlerinin isminde bulunan "kakî" ilâvesi, bu hâdiseye nisbetle söylenmiştir.
Hâce Kutbüddîn, çok cömert ve eli açık bir zâttı. Kendisini tanıyan ve seven varlıklı kimseler tarafından dergâhına gönderilen yiyecek ve giyecek gibi ihtiyaç maddelerini, ihtiyâcı olanlara dağıtırdı. Kendisi bol bol kullanmak imkânına sâhib olduğu hâlde, sıkıntı ve fakirlik içinde yaşamayı sever, başkalarını kendisine tercih ederdi. Gelenlere ikrâm ve ihsânda bulunmaya o kadar ehemmiyet verirdi ki, mutfakta hiçbir şey bulunmadığı zamanlar, ziyârete gelenlere hiç olmazsa su dağıtılmasını hizmetçilere emrederdi. İsteseydi fevkalâde bolluk ve gösteriş ile yaşardı. Fakat böyle fakir olmak, kendisine daha çok sevimliydi ve bu sıkıntılara sabretmek, mânevî nîmetlerin gelmesine, bu yolda yükselmeye vesîle oluyordu. Hâce hazretleri de fakr (yokluk) ve sıkıntı yolunu tercih ediyor, diğer taraftan mânevî olarak daha çok şeyler kazanıyordu. Kanâat ediyor, hâlinden aslâ şikâyetçi olmuyordu.
Hâce Kutbüddîn, bütün güzel huyları kendisinde toplamıştı. Allahü teâlânın takdîrine teslim olmakta ve sabırlı olmakta da son dereceydi. Birgün kendisi bulunmadığı bir sırada, küçük çocuğu vefât etti. Cenâzesi defnedildikten sonra geldi.Hanımı, evlâd acısıyla ağlayıp, sızlanıyordu. HâceKutbüddîn bunun sebebini sordu. Küçük çocuğunun vefât ettiğini bildirdiler. "İnnâ lillâh..." okudu ve; "Hepimiz, Allahü teâlâın irâdesine, rızâsına, râzı ve teslim olmalıyız." diyerek hanımını teselli etti.
Hâce Kutbüddîn, ömrünün son yirmi yılında hiç uyumadı. Hattâ dinlenmek için bile sırtını bir yere dayamamıştı. "Birazcık uyuklayacak olsam, kendimi hasta ve rahatsız hissederim." buyururdu. Her zaman derin murâkabede, yâni nefsi kontrol etmek, ondan gâfil olmamak hâlinde bulunurdu. O kadar ki, biri onu görmeye veya bir şey sormaya gelse, bir müddet sonra ve güçlükle kendine gelebilirdi. Bu hâl, namazların hâricinde devamlı olurdu. Hâce Kutbüddîn, odasında, Allahü teâlânın ve Peygamber efendimizin aşkı ve muhabbeti ile yanmış olarak, kırık kalb ile, dili bağlı, hiçbir şey söylemeyerek ve iç çekip ağlayarak dururdu. Kendisini görmek arzusuyla yanan âşıkları ise, dışarıda toplandıkları zaman, dışarı çıkar, bir mikdâr sohbet eder, Allah korkusunu ve O'na hakîkî kul olmayı, Muhammed aleyhisselâma tam tâbi olmayı, onun yoluna sımsıkı sarılmayı teşvik edici, çok güzel ve tesirli sözler söylerdi. Bütün saâdetlerin, rahatlıkların başının, Muhammed aleyhisselâma uymak olduğunu bildirirdi. Bir defâsında şöyle anlattı:
Ben, ilk zamanlarda Kur'ân-ı kerîmi ezberlemek için çok gayret etmeme rağmen muvaffak olamazdım ve ezberleyemezdim. Bir gece rüyâmda Resûlullah efendimizi gördüm. Ayaklarına kapanıp, Kur'ân-ı kerîmi ezberlemek istediğimi, fakat çok güçlük çektiğimi arz ettim. Bana acıyarak başımı kaldırmamı istediler. Başımı kaldırdığımda, Yûsuf sûresini tekrâr etmemi emrettiler ve; "Bununla Kur'ân-ı kerîmi ezberlersin." buyurdular. Emirlerini yerine getirdim ve Kur'ân-ı kerîmi ezberlemeye muvaffak olabildim. Hâce hazretleri, böyle bir mikdar sohbet ettikten sonra, yine odasına girer ve tekrar murâkabeye dalardı. Hattâ vefâtı da böyle aşk ve muhabbet ile kendisinden geçmiş bir hâldeyken vukû bulduğu için kendisine Şehîd-i muhabbet (Muhabbet şehidi) denilmiştir.
Hâce hazretleri, vefâtından birkaç hafta evvel, bayram namazından dönerken bir yerden geçiyordu. Orada durdu ve yanındakilere; "Burada aşkın kokusunu duyuyorum. Buradan muhabbet kokusu geliyor." buyurdu. Hemen arâzinin sâhibi çağrılarak bu arâzi kendisinden satın alındı. Hâce hazretlerinin kabr-i şerîfinin orada hazırlanması için çalışmalara başlandı. Vefât ettiğinde oraya defnolundu. Daha sonra kabri üzerine mükemmel bir türbe yapıldı.
Hâce hazretlerinin söylediği kıymetli şiirlerinin toplanarak kitap hâline getirildiği bir Dîvân'ı vardır. Ayrıca, sözlerinden ve sohbetlerinden bir kısmını, talebelerinin en yükseği ve halîfesi Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker hazretleri toplayarak kitap hâline getirip Ferâid-üs-Sâlikîn ismini verdi. Bu eserde, tasavvuf yolunda ilerlemek isteyen bir sâlik için lâzım bâzı hassas noktalar ve başka kıymetli bilgiler bulunmaktadır.

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
10 min
Hindistan'da yetişen büyük velîlerden. Asıl ismi, Bahtiyâr el-Ûşî Dehlevî, babasınınki Mûsâ'dır. Lakabı Kutbüddîn'dir. Ayrıca Kutb-ül-aktâb, Kutb-ül-İslâm, Melik-ül-meşâyih, Sultân-üt-tarîkat, Bürhân-ül-hakîkat, Reîs-üs-sâlikîn, İmâm-ül-âmilîn, Sirâc-ül-evliyâ ve Tâc-ül-asfiyâ diye de tanınır. Nesebi hazret-i Ali'ye dayanmakta olup seyyiddir.
1173 (H.569) senesinde, Mâverâünnehir'de Ûş veya Avaş denilen kasabada doğdu. 1235 (H.633) senesinde Hindistan'da Dehlî'de vefât etti. Kabri orada olup, en tanınmış ziyâret yerlerindendir. Kâbrini ziyâret edenler, mübârek rûhundan feyz almakta, nûr saçılan kabrinden istifâde etmektedirler.
Hâce Kutbüddîn hazretleri daha bir buçuk yaşındayken, babası Seyyid Kemâleddîn Mûsâ vefât etti. Bu sebeble Hâce hazretlerinin ihtimâm ile yetişmesini, sâliha ve takvâ sâhibi bir hanım olan annesi sağladı. İlim tahsîline beş yaşında başlayan Hâce hazretleri, ilk olarak Mevlânâ Ebû Hâfız'dan okudu. On yedi yaşındayken bir vesîle ile bulundukları şehri ziyâret eden Hâce Muînüddîn Hasan Çeştî hazretlerini gördü. Bu büyük velînin talebesi olmak arzusu birden bire kendisinde şiddetlenince, talebeliğe kabûlü için yalvardı. Hâce Muînüddîn-i Çeştî hazretleri kalb gözüyle bu genç tâlibin, ilim öğrenmek arzusunun ve velîlik yolunda yükselmek istidâdının pek fazla olduğunu görerek, onu talebeliğe kabûl etti. O büyük velînin sohbeti bereketiyle, velîlik yolunda üstün derecelere, yüksek makamlara kavuştu.
Bir ara Bağdât'a geldi. Burada Ebü'l-Leys-i Semerkandî Câmiinde, zamânının büyük velîlerinden Şihâbüddîn-i Sühreverdî, Abdullah-i Kirmânî, Burhâneddîn-i Çeştî, Muhammed İsfehânî ve başka zâtların sohbetlerinde bulundu. İlimde ve velâyet yolunda çok yüksek mertebeye geldi. İlmini arttırmak için nice sıkıntılara katlanarak çok yerlere gitti. Irak, İran, Afganistan ve başka yerlerdeki birçok âlim ile görüşüp, onların sohbetlerinde bulundu. Kendisi de bu yolda birçok velî yetiştirdi. Bunlar içinde en meşhûrları; büyük velî Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker (Şeker Genç), Bedreddîn-i Gaznevî, Bürhâneddîn-i Belhî, Ziyâüddîn-i Rûmî, Sultan Şemsüddîn Altamış ve Kâdı Hamîdüddîn-i Nâgûrî'dir.
Kutbüddîn-i Bahtiyâr, seyâhatlerinden birinde, Şeyh Behâüddîn Zekeriyyâ Sühreverdî tarafından dâvet edildiği Mültan şehrini ziyâret etti. Şeyh Behâüddîn, o zamanda Hindistan'da büyük bir şöhrete sâhipti. Hâce Kutbüddîn'in Mültan'daki ikâmeti sırasında, Moğollar Hindistan'a saldırıp Mültan'ı muhâsara etmişlerdi. Kabaça Bey adındaki Mültan vâlisi, Moğolların hücûmlarının savuşturulması için mânevî yardımda bulunmasını Kutbüddîn-i Bahtiyâr'dan istirhâm etmişti. O da, düşmanın püskürtülmesi için Allahü teâlâya yalvardı. Duâlarının kabûlü neticesinde düşman kuşatmayı kaldırıp çekildi.
Hâce Kutbüddîn-i Bahtiyâr, Ecmir beldesinde talebelere ilim öğreten doğru yolu gösteren hocası Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin ayrılığına tahammül edemeyip, bir zaman Ecmir'e gitmek üzere yola çıktı. Giderken yolu Dehlî'ye uğradı. Buranın emîrî, Sultan Şemseddîn Altamış kendisine çok alâka gösterdi. Orada kaldığı birkaç gün içinde, kendisine olan hürmeti, muhabbet ve bağlılığı her gün bir kat daha artıyordu. Ayrılmasını hiç istemiyordu. Fakat Hâce hazretlerinin de, hocasının ayrılığına tahammülü kalmamıştı. O bakımdan Ecmîr'e gitti. Ecmir'den dönüşte, tekrar Dehlî'ye uğradı. Dehlî'nin hemen yakınında bulunan ve Kelû Kherî denilen yerde yerleşti. Sultan, her ne kadar onun Dehlî'de kalmasını arzu ettiyse de, o Dehlî'nin dışındaki bu yere yerleşmeyi tercih etti. Sultânın, ona olan muhabbet ve bağlılığı pek fazlaydı. Feyz ve bereketlerinden istifâde etmek maksadıyla, haftada iki defâ hizmetine gelirdi. Sonradan Sultan, Hâce Kutbüddîn'in devamlı ve en sâdık talebelerinden oldu. Bu makamdayken de, tekrar hocasının Dehlî'ye yerleşmesini, orada kendisiyle birlikte kalmasını istedi. Çünkü kendisine daha çok hizmet edebilmek ve sohbetlerinde daha çok bulunabilmek arzusu çok fazlaydı. Hem hocası Dehlî'de bulunursa, yanına gidip gelmek için harcayacağı zamanı devlet işlerine ayırabilirdi. Hâce Kutbüddîn, bu arzuyu şimdilik yerine getiremeyeceğini bildirdi.
Hâce hazretleri burada kaldığı zaman içinde, bir taraftan sohbetine koşanları yetiştiriyor, bir taraftan da sultâna yol gösteriyor, doğru yolda yürümesini ve ahâlisine nasıl muâmele etmesi icâb ettiğini öğretiyordu. Sultan da bu nasîhatlere uyarak, bildirilenleri seve seve yerine getiriyordu. Bu sırada Dehlî'de Şeyhülislâm olan Nûreddîn-i Gaznevî'nin vefâtı üzerine, Sultan, Hâce Kutbüddîn'in bu vazifeyi almasını teklif etti ise de kabûl etmedi. Bunun üzerine, Şeyhülislâmlık makâmına Necmeddîn-i Sugrâ isimli bir zât getirildi. Bu kimse, bu yolun büyüklerinden Hâce Osman Hârûnî'nin talebesi olmakla berâber, bu makâma gelince, Sultânın ve diğer insanların, Hâce Kutbüddîn hazretlerine çok alâka gösterdiklerini çekemedi, kıskandı. Ne pahasına olursa olsun, onu Dehlî'den uzaklaştırmaya karar verdi. Necmeddîn-i Sugrâ isimli bu kimse, insanların teveccühüne, makam sevgisine ve benlik duygusuna kapılmakla, Allahü teâlânın bir velî kuluna karşı olmak gibi çok büyük bir felâkete düşmüştü. Bir fırsat bulup Hâce'ye iftirâ etmenin yollarını arıyordu.
Hâce Kutbüddîn hazretleri, yanında Sultan Şemseddîn Altamid ile berâber bir gün öğle üzeri geziyorlardı. Sultânın mâiyeti de kendilerini tâkib ediyordu. Âniden ağlayan, feryâd eden bir kadın ortaya çıktı. Bu kadın Sultâna yaklaşarak, çok zor durumda bulunduğunu, kendisine yardımcı olmasını, nikâhlarını kıymasını, istiyordu. Sultan, perişan vaziyetteki bu kadına kiminle nikâhlanmak istediğini sorunca, kadın; (Hâce hazretlerini göstererek) "Yanınızda yürüyen bu kimse ile bizi nikâhlamanızı istiyorum. Zîrâ gayr-i meşrû bir şekilde ondan hâmile kaldım." dedi. Orada bulunanların hepsi, Hâce Kutbüddîn'in böyle bir fiili işlemiş olabileceğine ihtimâl vermiyorlardı. Bunun için, HâceKutbüddîn hazretleri dâhil, orada bulunan herkes hayretler içerisinde kaldılar. Hâce Kutbüddîn, hayâtında ilk defâ karşılaştığı böyle bir hâl karşısında ne yapacağını şaşırdı. Yönünü, hocasının bulunduğu Ecmîr beldesine çevirerek, karşılaştığı bu çirkin iftirâ ve çok zor durum karşısında kendisine yardımcı olması için bütün kalbi ile hocası Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinden yardım istedi. Bulundukları belde ile hocasının bulunduğu Ecmîr beldesinin arasındaki mesafe 258 km idi. O anda, orada bulunan herkes Hâce Muînüddîn'in kendilerine doğru gelmekte olduğunu gördüler. Zâten şaşırmış vaziyette bulunan Sultan ve berâberindekilerin şaşkınlıkları, Muînüddîn hazretlerini görünce daha çok arttı. Hemen koşup karşıladılar. Muînüddîn-i Çeştî, orada bulunanlarla müsâfeha ettikten sonra, Hâce Kutbüddîn'e dönerek; "Bizden niçin yardım istemiştin?" buyurdu. O ise, bu hâdisenin tesiri ile bir şey konuşamıyor, sâdece gözlerinden yaşlar akıyordu. Kalb gözü ile bu hâdiseyi zâten bilmekte olan Muînüddîn hazretleri, orada bulunan iftirâcı, ahlâksız kadına döndü. "Ey bu kadının rahminde saklı bulunan çocuk! Annen olacak bu kadın, senin babanın bu Kutbüddîn olduğunu iddiâ ediyor. Şimdi sen konuş ve doğruyu söyle!" buyurdu. Allahü teâlânın izniyle, o fâhişe kadının rahminde bulunan çocuk orada bulunanların hepsinin duyabileceği bir ses ile konuşmaya başladı ve dedi ki: "Annem olacak bu kadının sözleri, kahredici bir yalandır, iftirâdır. Bu kadın edebsizin, fâhişenin biridir. HâceKutbüddîn'e düşman olanlar, onu kıskananlar, kendisini halkın gözünden aşağılamak için bu iftirâyı hazırladılar. Zâten fâhişe olan ve falan kimseden hâmile kalan bu kadını kullandılar." Ana rahmindeki çocuğun bu sözlerini orada bulunanların hepsi duydular ve çok hayret ettiler. Kadın bu hâl karşısında, Sultânın ve orada bulunan diğer zâtların huzûrunda suçunu îtirâf etmek mecburiyetinde kaldı.Hakîkat de anlaşıldı.
Hâce Kutbüddîn; Dehlî'den, Ecmîr'de bulunan hocası Hâce Muînüddîn'e, ayrılık ateşine dayanamadığını, huzûruna varıp elini öpmek, mübârek huzûrları ile şereflenmek için müsâade istediğini bildiren bir mektup yazdı. Talebesini çok seven Hace Muînüddîn de, o günlerde Dehlî'ye doğru yola çıkmıştı. Onun geldiğini haber alan Sultan ve ahâli, kendisini karşılamak ve evlerine buyur etmek için şehrin dışına kadar çıktılar. Necmeddîn-i Sugrâ ise, Hâce Muînüddîn'in gelişi ile hiç alâkadar olmamıştı. Buna rağmen Hâce Muînüddîn, şehre geldikten sonra, Necmeddîn-i Sugrâ'yı evinde ziyâret etti.Sohbet esnâsında, Necmeddîn, kendisinin Şeyhülislâmlık makâmında bulunduğu hâlde, herkesin Hâce Kutbüddîn'e rağbet ettiğinden, kendisinin îtibârının kalmadığından yakınarak bâzı şeyler söyledi. Hâce Muînüddîn bu kimsenin hâline ve mânâsız düşmanlığına üzülerek, tatsızlığın ortadan kaldırılması için, talebesi Kutbüddîn'in Dehlî'den ayrılarak kendisiyle berâber Ecmîr'e gelmesini emretti. Bunu haber alan Sultan ve ahâli şaşkına döndüler. Çok üzüldüler. Nihâyet, Hâce Kutbüddîn hocası ile berâber Ecmîr'e gitmek üzere yola çıktı. Fakat Sultan ve ahâli, Hâce Kutbüddîn'i çok sevdiklerinden bu ayrılığı bir türlü kabûl edemiyorlardı. Hepsi yollara döküldüler. Feryâd ü figân ediyorlar, ağlâyıp sızlayarak Hâce Muînüddîn'e, Hâce Kutbüddîn'i götürmemesini,Dehlî'de bırakmasını isteyerek yalvarıyorlardı. Hâce Muînüddîn de ahâlinin Kutbüddîn-iBahtiyâr'a olan muhabbetini anlayarak ve ısrârlarına dayanamayarak, Hâce Kutbüddîn'e burada kalabileceğini söyledi ve; "Seni buradan alıp götürmekle, bu kadar çok insanın üzülmelerini, gönüllerinin yaralanmasını istemiyorum. Onları kendime tercih ediyorum. Kendim, senin ayrılığına tahammül etmeye çalışacağım. Sen burada kal! İnsanlara Muhammed aleyhisselâmın doğru yolunu anlatarak, onların ebedî felâkete gitmelerine mâni ol! Allahü teâlâ yardımcın olsun." buyurdu.Her ikisi de göz yaşları içinde ayrıldılar. Biraz önce ayrılık gözyaşları döken Sultan ve ahâli, şimdi sevinçlerinden ağlıyorlardı. Bu hâdise, onların Kutbüddîn hazretlerini daha çok sevmelerine, kendisine daha çok bağlanmalarına vesîle oldu.
Hâce Muînüddîn-i Çeştî hazretleri, vefâtından kırk gün evvel, Dehlî'de bulunan Hâce Kutbüddîn'in âcilen Ecmîr'e gelmesini istedi. Bu haber Hâce Kutbüddîn'e ulaşır ulaşmaz hemen yola çıktı. Ecmîr'e geldi. Bir gün Hâce Muînüddîn talebelerine; "Ey dervişler! Biliniz ki ben, birkaç gün sonra bu dünyâdan ayrılırım." buyurdu. Bu söz, talebelerin ve kendisini tanıyıp sevenlerin üzerine bir üzüntü bulutu olarak çöküverdi. Yanında bulunan ve yazıcılık hizmetini gören Ali Sencerî'ye, Hâce Kutbüddîn-i Bahtiyâr Kâkî'nin Dehli'de bulunmasını, oraya gitmesini emreden bir ferman yazdırdı. "Onu, vekîl tâyin ettim. Bizim Çeştî hâcegânının (Çeştîyye yolu büyüklerinin) mukaddes emânetlerini, bunlara mahsus bâzı eşyâyı ona verdim." buyurdu ve Hâce Kutbüddîn'e hitâben; "Senin yerin Dehlî'dir." buyurdu.
Hâce Kutbüddîn hazretleri bundan sonrasını şöyle anlatıyor: "Dehlî'ye gitmek üzere Ecmîr'den ayrılacağım zaman, hocamın huzûruna çıktım. Külâhını başıma koydu. Mübârek elleriyle sarığı sardı. Sonra, hocası Osman Hârûnî'nin âsasını, kendi okuduğu Kur'ân-ı kerîmi, seccâdesini, nalınlarını verdi ve sonra: "Bunlar, bana hocam Hâce Osman Hârûnî tarafından emânet edilen ve Çeştiyye büyüklerinin elden ele devrederek bize ulaştırdıkları mukaddes emânetleridir. Şimdi bunları sana veriyorum. Bunlara lâyık olduğunu, senden önce bu emânetleri taşıyanların yaptıkları gibi güzel hizmet ederek isbât etmelisin. Eğer bunlara lâyık olmazsan, ben, bu emânetleri lâyık olmayan birine teslim ettiğim için, kıyâmet günü Allahü teâlânın, Resûlullah'ın ve bu emâneti bizlere ulaştıran mübârek büyüklerimizin huzûrunda mahcûb olurum." buyurdu. Bundan sonra, Hâce Kutbüddîn bu nîmetlere şükür olarak ve çok mesûliyyetli olan vazifesinde kolaylık vermesi için Allahü telâya niyâz ile iki rekat namaz kılıp, gözyaşları içinde duâ etti. Sonra Hâce Muînüddîn-i Çeştî hazretleri, bu kıymetli halîfesinin (vekîlinin) elini tutarak; "Kendimde bulunan bütün ilim ve hâlleri sana vererek, kendimin bulunduğu mertebeye seni yükselterek vazifemi yapmış bulunuyorum ve seni Allahü teâlâya emânet ediyorum dedi
Biliniz ki, şu dört şey tasavvufun esaslarındandır: 1) Bu yolda yürümek arzusunda bulunan bir velî, aç ve fakîr olsa da, hâlinden şikâyetçi olmamalı, dışarıdan, tok ve hâli, vakti yerinde görünmelidir. 2) Fakirleri, maddî ve mânevî doyurmalıdır. 3) Allahü teâlânın ihsân ettiğini nîmetlere şükredemediği, O'na lâyık ibâdet yapamadığı, âkıbetinin nasıl olacağını bilemediği için kendi içinden dâimâ üzgün bir halde bulunmalı, fakat başkalarını üzmemek, asık suratlı imiş gibi görünmemek, onların da rızâlarını, sevgilerini kazanabilmek için dışarıdan çok neşeli, mesûd ve memnun görünmelidir. 4) Kendisine eziyet ve sıkıntı verenleri affetmeli, insanlara karşı lüzumlu nâziklik ve sevgiyi her zaman göstermelidir."
Bundan sonra Hâce Kutbüddîn hazretleri, öpmek için hocasının ayaklarına eğildi.Hocası müsâade etmeyip, hemen onu kaldırdı. Muhabbetle sarıldılar. Hâce Muînüddîn hazretlerinin talebelerine bir tavsiyesi de; "Büyüklerimizin bildirdiği saâdet yolundan ayrılmayınız! Bu mübârek vazifede cesûr bir er olduğunuzu isbât ediniz, gösteriniz!" şeklindeydi. Bundan sonra, muhabbetin ve acı ayrılığın tesiri ile tekrar birbirlerine sarıldılar ve gözyaşları içinde ayrıldılar. Hâce Kutbüddîn, Dehlî'ye geldikten yirmi gün sonra da, Hâce Muînüddîn-i Çeştî âhirete intikâl etti.
Dehlî'de Sultan Şemseddîn, Hâce Kutbüddîn hazretlerine fevkalâde bağlı, önde gelen talebelerinden idi. Hâce hazretleri sözünü dinleyen herkese yaptığı gibi, sultan olan bu talebesine de, dinleyenlerin dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşacakları çok kıymetli nasîhat ve tavsiyelerde bulunmuştu. Ona, hazret-i Ömer gibi ve Ömer bin Abdülazîz gibi bir sultan olmasını, âdil olmakta, mazlûmun hakkını korumakta, insanların ihtiyaçlarını gidermekte, onlar gibi olmaya gayret etmesini, geceleri uyanık kalmasını, ibâdet ve tâatle meşgûl olmasını, uyku bastıracak olursa, abdestini tâzelemek sûretiyle bunu gidermesini, böylece namaz kılmaya, ibâdet ve tâat yapmaya devâm etmesini söyledi. Gece, hizmetçileri dâhil hiç kimseyi uyandırmamasını, rahatsız etmemesini bildirdi. Gece karanlık bastırdığında, tebdîl-i kıyâfet ederek, tanınmamak için, fakirlerin giydiği bir elbise giyerek şehri dolaşmasını, fakirlerin ve ihtiyaç sâhiplerinin kapılarını çalarak onlara gizlice yardımda bulunmasını tenbih ederdi. Câmilerin devamlı kontrol edilerek, rahatça ibâdet edilmesine mâni olan bir şeyin bulunmamasını, varsa derhal yok edilerek, müslümanların gâyet rahat ibâdet edebilmelerinin temin edilmesini sultâna emrederdi. Gündüz olduğunda, sarayın, bütün sıkıntıların çaresine bakıldığı bir yer olmasını, geceyi aç geçirmiş olanların aranıp bulunmasını, saraya çağrılarak yardım edilmesini tavsiye ederdi. Nerede, kime bir sıkıntı veriliyorsa, sıkıntıyı verenin sarayın adamlarından biri bile olsa derhal cezâlandırılmasını, ahâliden dinli dinsiz hiç kimseye zulüm ve haksızlık yapılmamasını emrederdi. Hattâ bu gibi hâllerin derhal tesbit edilebilmesi için sarayın çatısında bir kulübe bile yapılmıştı.Allahü teâlânın huzûrunda ağırlığını taşıyamayacağı mesûliyetlerin, işitmeye tahammül edemeyeceği, izâh etmeye imkân bulamayacağı, şikâyetlerin ortaya çıkabileceği kıyâmet gününden çok korkmasını emrederdi. Sultan hazret-i Hâce'nin nasîhatlerinden, sohbetlerinden, feyiz ve bereketlerinden çok istifâde edip, bu yolda çok ilerlemiş idi. Ahâlisinden hiçbir kimseye zulüm ve haksızlık edilmezdi. Sultan bir gün Hâce Kutbüddîn hazretlerinin yanına geldi. Eteklerini tuttu. Hâce hazretleri ona bakıp, aklından geçenleri söylemesini istedi. Sultan şöyle anlattı: "Allahü teâlâ bana bir saltanat ihsân eyledi. Elbetteki kıyâmet günü bana bu ağır yükün hesâbını soracak. O zor günde sizin beni terk etmemeniz için yalvarıyorum." O da bunu kabûl etti.
Hâce Kutbüddîn-i Bahtiyâr hazretleri, devamlı ibâdet eder, bir ân Allahü teâlâdan gâfil olmazdı. Devamlı namaz kılardı. Her gece, Resûlullah efendimize üç bin salevât-ı şerîfe okurdu. Zamânın sultânı dâhil, birçok kimse, kendisine her türlü maddî imkânı sağlamak için sâdece bir işâretini bekledikleri hâlde, Hâce hazretleri fakirlik içinde yaşamayı tercih ederdi. Bir şey veren olursa, onunla iktifâ ederlerdi. Zor durumda kalınca, hanımı, komşuları olan bakkalın hanımından borç ister, bununla yiyecek birşeyler alırdı.
Bir gün bakkalın hanımı, Hâce hazretlerinin hanımına; "Eğer ben sana borç vermeyecek olsam, sen ve evinizde bulunanlar açlıktan ölürsünüz." diyerek övündü. Başka bâzı kadınlardan da buna benzer sözler işiten mübârek hâtun dayanamayıp, durumu Hâce hazretlerine arz etti. O da üzüldü. Kendi hâllerine değil, insanların dünyâlık için bir müslüman kardeşini nasıl üzebildiğine ve olmadık sözleri nasıl söyleyebildiklerine üzülüyordu. Hanımına, başkalarından birşey istememesini, yiyecek bir şeye ihtiyâcı olunca, (odanın bir köşesini işâret ederek) Besmele-i şerîfe söyleyerek oraya gitmesini, orada ihtiyâcı kadar (elma, armut kurusu) bulacağını, onu alarak açlıklarını gidermelerini emretti. Hanımı; "Peki efendim." diyerek bildirilen şekilde yaptı. Kendisini komşu kadınlarına mahcûb olmaktan kurtardığı için Allahü teâlâya şükrediyor, buna sebeb olan efendisine de çok teşekkür ediyordu. Hâce hazretlerinin isminde bulunan "kakî" ilâvesi, bu hâdiseye nisbetle söylenmiştir.
Hâce Kutbüddîn, çok cömert ve eli açık bir zâttı. Kendisini tanıyan ve seven varlıklı kimseler tarafından dergâhına gönderilen yiyecek ve giyecek gibi ihtiyaç maddelerini, ihtiyâcı olanlara dağıtırdı. Kendisi bol bol kullanmak imkânına sâhib olduğu hâlde, sıkıntı ve fakirlik içinde yaşamayı sever, başkalarını kendisine tercih ederdi. Gelenlere ikrâm ve ihsânda bulunmaya o kadar ehemmiyet verirdi ki, mutfakta hiçbir şey bulunmadığı zamanlar, ziyârete gelenlere hiç olmazsa su dağıtılmasını hizmetçilere emrederdi. İsteseydi fevkalâde bolluk ve gösteriş ile yaşardı. Fakat böyle fakir olmak, kendisine daha çok sevimliydi ve bu sıkıntılara sabretmek, mânevî nîmetlerin gelmesine, bu yolda yükselmeye vesîle oluyordu. Hâce hazretleri de fakr (yokluk) ve sıkıntı yolunu tercih ediyor, diğer taraftan mânevî olarak daha çok şeyler kazanıyordu. Kanâat ediyor, hâlinden aslâ şikâyetçi olmuyordu.
Hâce Kutbüddîn, bütün güzel huyları kendisinde toplamıştı. Allahü teâlânın takdîrine teslim olmakta ve sabırlı olmakta da son dereceydi. Birgün kendisi bulunmadığı bir sırada, küçük çocuğu vefât etti. Cenâzesi defnedildikten sonra geldi.Hanımı, evlâd acısıyla ağlayıp, sızlanıyordu. HâceKutbüddîn bunun sebebini sordu. Küçük çocuğunun vefât ettiğini bildirdiler. "İnnâ lillâh..." okudu ve; "Hepimiz, Allahü teâlâın irâdesine, rızâsına, râzı ve teslim olmalıyız." diyerek hanımını teselli etti.
Hâce Kutbüddîn, ömrünün son yirmi yılında hiç uyumadı. Hattâ dinlenmek için bile sırtını bir yere dayamamıştı. "Birazcık uyuklayacak olsam, kendimi hasta ve rahatsız hissederim." buyururdu. Her zaman derin murâkabede, yâni nefsi kontrol etmek, ondan gâfil olmamak hâlinde bulunurdu. O kadar ki, biri onu görmeye veya bir şey sormaya gelse, bir müddet sonra ve güçlükle kendine gelebilirdi. Bu hâl, namazların hâricinde devamlı olurdu. Hâce Kutbüddîn, odasında, Allahü teâlânın ve Peygamber efendimizin aşkı ve muhabbeti ile yanmış olarak, kırık kalb ile, dili bağlı, hiçbir şey söylemeyerek ve iç çekip ağlayarak dururdu. Kendisini görmek arzusuyla yanan âşıkları ise, dışarıda toplandıkları zaman, dışarı çıkar, bir mikdâr sohbet eder, Allah korkusunu ve O'na hakîkî kul olmayı, Muhammed aleyhisselâma tam tâbi olmayı, onun yoluna sımsıkı sarılmayı teşvik edici, çok güzel ve tesirli sözler söylerdi. Bütün saâdetlerin, rahatlıkların başının, Muhammed aleyhisselâma uymak olduğunu bildirirdi. Bir defâsında şöyle anlattı:
Ben, ilk zamanlarda Kur'ân-ı kerîmi ezberlemek için çok gayret etmeme rağmen muvaffak olamazdım ve ezberleyemezdim. Bir gece rüyâmda Resûlullah efendimizi gördüm. Ayaklarına kapanıp, Kur'ân-ı kerîmi ezberlemek istediğimi, fakat çok güçlük çektiğimi arz ettim. Bana acıyarak başımı kaldırmamı istediler. Başımı kaldırdığımda, Yûsuf sûresini tekrâr etmemi emrettiler ve; "Bununla Kur'ân-ı kerîmi ezberlersin." buyurdular. Emirlerini yerine getirdim ve Kur'ân-ı kerîmi ezberlemeye muvaffak olabildim. Hâce hazretleri, böyle bir mikdar sohbet ettikten sonra, yine odasına girer ve tekrar murâkabeye dalardı. Hattâ vefâtı da böyle aşk ve muhabbet ile kendisinden geçmiş bir hâldeyken vukû bulduğu için kendisine Şehîd-i muhabbet (Muhabbet şehidi) denilmiştir.
Hâce hazretleri, vefâtından birkaç hafta evvel, bayram namazından dönerken bir yerden geçiyordu. Orada durdu ve yanındakilere; "Burada aşkın kokusunu duyuyorum. Buradan muhabbet kokusu geliyor." buyurdu. Hemen arâzinin sâhibi çağrılarak bu arâzi kendisinden satın alındı. Hâce hazretlerinin kabr-i şerîfinin orada hazırlanması için çalışmalara başlandı. Vefât ettiğinde oraya defnolundu. Daha sonra kabri üzerine mükemmel bir türbe yapıldı.
Hâce hazretlerinin söylediği kıymetli şiirlerinin toplanarak kitap hâline getirildiği bir Dîvân'ı vardır. Ayrıca, sözlerinden ve sohbetlerinden bir kısmını, talebelerinin en yükseği ve halîfesi Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker hazretleri toplayarak kitap hâline getirip Ferâid-üs-Sâlikîn ismini verdi. Bu eserde, tasavvuf yolunda ilerlemek isteyen bir sâlik için lâzım bâzı hassas noktalar ve başka kıymetli bilgiler bulunmaktadır.

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
21 min
Evliyânın önde gelenlerinden. İsmi Muhammed bin Muhammed'dir. Lakabı Kutbüddîn olup, Alaşarlıdır. Doğum târihi bilinmemektedir. Tebriz, Meraga ve Şirvan'da yaşadı. 1415 (H.818) târihinde İznik'te vefât etti. 1418'de vefât ettiği de rivâyet edilmektedir. Kabr-i şerîfi İznikte'dir.
Kutbüddîn İznîkî hazretleri evliyânın büyüklerinden Muhammed Harezmî hazretlerinin talebesi idi. Onun sohbetlerinde yetişip kemâle geldi, olgunlaştı. İcâzet, diploma alıp insanları irşâda, hak ve hakikatı tebliğe başladı. Bir ara Hacca gitti. Hac dönüşü Mısır'a geldi. Oradan Anadolu'ya geçip o sırada Anadolu'ya gelmiş bulunan Gence Hâkimi Kara Yusuf Beyle görüşüp nasihatlerde bulundu. İznik'e yerleşti. Orada ibâdet ve talebe yetiştirmekle meşgul oldu. Kerâmetleri görüldü.
Talebelerinden biri anlatır: "Bir zaman Tîmûr Han ordusuyla Anadolu'ya gelmişti. İnsanlar başlarına bir zarar gelir düşüncesiyle çok korktular ve Kutbüddîn İznîkî hazretlerine gelerek; "Efendim! bize bir kurtuluş yolu gösterseniz." diye ağlayıp sızladılar. Bunun üzerine Kutbüddîn İznîkî hazretleri bir mektup yazıp bana verdiler ve; "Var bunu Tîmûr Han ordusu içinde sâlih bir serdar vardır. Bizden selâm eyle ve bu kâğıdı ona ver." buyurdu. Bunun üzerine askerin içine girdim. Târif edilen kimseyi buldum ve yanımdaki mektubu verdim. Serdar; "Emir onlardandır. Ne yapalım öyle olsun." dedi ve harb âletlerini toplamaya başladı. Sonra etrâfa haberciler çıkarıp, hareket emrini verdi. Ordu kısa zamanda Anadolu'yu terk etti.
Kutbüddîn İznîkî'nin oğlu Muhammed İznîkî de derin âlim idi. Kendisi ve oğlu, çok kıymetli eserler kaleme aldılar. Türkçe olarak yazdığı Râhat-ül-kulûb ile Mukaddimet-üs-salât kitapları, eserlerinden en önemli olanlarıdır. Tefsîri ve başka eserleri de vardır. Birinci eseri Ayasofya, ikincisi de Nûruosmâniye kütüphânelerinde mevcûttur.
Kutbüddîn İznîkî bir sohbetinde buyurdu ki:
"Allahü teâlâya hamd olsun ki, bize, evliyâyı ve âlimleri sevmeyi nasîb etti, gönlümüzü onlara bağladı. Peygamberlerin en üstününe selâmlar olsun ki, O, Resûllerin imâmı ve hem de sonuncusudur. O, Muhammed Mustafâ'dır ki, dünyâda ümîdimiz O'nadır, âhırette O'ndan şefâat umarız. O'nun yüksek mertebede olan Ehl-i beytine ve Eshâbına selâm olsun! Onlara uyanlar hidâyet üzeredirler. Bütün evliyâya ve âlimlere uyanlar, İslâmiyetin hem zâhiri hem de bâtını üzere dururlar. Gerçek tâlibler ki, dâimâ halvette ve hem ibâdette dururlar. Mü'minler ve sâlihler ki, gece-gündüz Hak yardımıyla Hak yolunda ve tâatta dururlar.
Ey kardeşim! Bir kişinin senin katında hâceti (ihtiyâcı) olsa, sen onu bitirirsen, Allahü teâlâ senin yetmiş türlü dünyâ ve âhıret hâcetini giderir.
Eğer bir kişi bütün yer ehli kadar ibâdet etse ve bütün gök ehli kadar tâat etse, îmânı Ehl-i sünnete uygun değilse kabûl olmaz. Zîrâ amelin kabûl olunması ve îmânın dürüst olması, takvânın şartıdır. Takvâ, Allahtan korkmaktır. Allahı bilmeyince, O'nun azametini ve celâlini anlamayınca, Allahtan korkmak hâsıl olmaz. Dînin ve îmânın aslı ve ilmin temeli, Allahü teâlâyı bilmek ve birliğini kalb ile tasdîk etmektir. şöyle ola ki, eğer başını kesseler ve bütün varlığını alsalar râzı olasın; Allahü teâlânın birliğini gönülden çıkarmayasın.

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
22 min
Türkistan'da yetişen büyük velîlerden. İnsanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatarak saâdete kavuşmaları için çalışan ve Silsile-i aliyye adı verilen büyük âlim ve velîlerin on dokuzuncusudur. İsmi, Muhammed bin Burhâneddîn'dir. Annesi Silsile-i aliyye büyüklerinden Yâkûb-i Çerhî hazretlerinin kızıdır. Zâhid ve Kâdı lakaplarıyla ve Semerkandî nisbesiyle bilinir. Semerkantlı olup, doğum târihi bilinmemektedir. 1530 (H.936) senesinde Semerkand'a bağlı Hisar'ın Vahş köyünde vefât etti. Kabri oradadır.
Asîl ve ilim ehli bir âileye mensûb olan Muhammed Zâhid, küçük yaştan îtibâren ilim öğrendi.Temel dînî bilgileri öğrendikten sonra tasavvufa yöneldi. Nefsini ıslah edebilmek için çok gayretler sarf etti. Nefsin istediklerini yapmamak, istemediklerini yapmak sûretiyle Allahü teâlânın rızâsına kavuşmaya çalıştı. 1478 veya 1480 senesinde büyük velî Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerine talebe oldu.
Muhammed Zâhid, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin hizmetine girdi. On iki sene müddetle onun kalplere şifâ olan sohbetlerinde bulunup, velîlik derecelerinde yükseldi.Hocası Yâkûb-i Çerhî hazretlerinin torunu olan Muhammed Zâhid'e daha çok îtinâ ve iltifât gösteren Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri onu tam olarak yetiştirdi. İnsanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmak husûsunda hilâfet verdi. İlimdeki yüksek derecesi sebebiyle Kâdı, dünyâdan yüz çevirmesi sebebiyle Zâhid lakaplarıyla anılan Muhammed Zâhid hazretleri, asrİndaki âlimlerin en büyüklerinden ve evliyânİn yükseklerindendi. Tasavvuf ilminde ve hallerinde mütehassİs ve ilâhî sİrlarİn gizliliklerine vâkİftİ. Hocasİnİn gönüllere Şifâ olan sohbetlerini dinleyip yazdİ.Hocasİndan dinlediklerini Mesmûât-İ Mevlânâ Kâdİ Muhammed Zâhid adlİ eserinde topladİ. Farsça yazdİ?İ bu eser, 155 varak olup, İstanbul Süleymâniye Kütüphânesinde vardİr. Evliyâ zâtlarİn hayatlarİnİ, sözlerini, güzel hal ve kerâmetlerini de Silsiletü'l-Ârifîn adlİ eserinde topladı.
Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri kendisinden sonra vazîfesini yerine getirmekle Kâdı Muhammed Zâhid hazretlerini vazîfelendirdi. Vefâtına yakın talebelerini ve akrabâsını yanlarına çağırıp; "Bizim topluluğumuzdan her fert fakirlik veya zenginlikten birini seçer." Kâdı Muhammed Zâhid'e dönüp; "Sen hangisini seçerdin söyle?" buyurdu. Kâdı Muhammed Zâhid hazretleri; "Benim seçeceğim, sizin münâsip göreceğinizdir." dedi. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri hesaplarını tutan vazîfeliye emredip; "Mevlânâ Muhammed'e dört bin altın verin. O fakirliği seçmiştir. Bu parayı yanındaki fakirlerin ve dervişlerin ihtiyaçları için kullansın." buyurdu.
Kâdı Muhammed Zâhid hocası Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin vefâtından sonra Taşkent'e giderek insanlara hak yolu anlattı. Taşkent, Özbek Muhammed Şeybek Han tarafından alınıncaya kadar burada kaldı. 1503 senesinde Buhârâ'ya gitti. Muhammed Şeybek Hanın kardeşi Mahmûd Sultandan îtibar gördü. Ona hocalık yaptı. 1510 senesinde Özbek kuvvetlerinin Eshâb-ı kirâm düşmanı Safevî hükümdârı Şah İsmâil tarafından Merv'den çıkarılması üzerine Buhârâ'dan ayrılarak Andican ve Aksi'ye gitti. Fergana'ya giderek Haydar Mirzâ Devle'yi sık sık ziyâret etti. Genç yaşta olan Haydar Mirzâ, Kâdı Muhammed Zâhid hazretlerine talebe olup ondan istifâde etti. Gittiği yerlerde İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatıp pekçok talebe yetiştirdi.
Sohbetlerinde hocası Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin buyurduklarını nakleder ve velîlerin hayatlarını anlatırdı. Bir sohbeti sırasında buyurdu ki:
Dervişlik, yalnız bir yere çekilip oturmak, gökte uçmak, dağda ve mağarada bulunmak değildir. Dervişlik; gönlü, mâsivâdan, yâni Allahü teâlâdan başka herşeyden çevirmektir.
Dünyâya düşkün olmayanlarla, âhiret adamlarıyla oturmak, berâber bulunmak, çok tesirli ve faydalıdır. Önce tesiri anlaşılmasa bile, doğan bir çocuğun her gün yavaş yavaş büyüdüğü gibi, insan yavaş yavaş dünyâya düşkün olmaktan kurtulur.
İbn-i Abbâs radıyallahü anhümâ; "Hâlbuki sen (Ey Resûlüm) onlarİn içindeyken Allah onlara azab verecek de?ildi. İstigfâr ettikleri hâlde de Allah onlara azâb edecek de?il." (Enfal sûresi: 33) meâlindeki âyet-i kerîmeyi tefsîr ederken Şöyle buyurmuŞtur: "İslâmiyetin mevcûd olmasİ, Resûlullah'İn mevcûd olmasİ mesâbesindedir. Nasİl ki Resûlullah hayattayken azap kaldİrİlmİŞ, insanlara azap gelmemiŞse, İslâmiyetin bir yerde mevcûd olmasİ ve İslâmiyete uymak sebebiyle de azap kalkar. İstigfâr etmek sebebiyle de azap inmez. İstigfâr, azâbın gelmesine mâni olur. Bir yandan Allahü teâlânın emirlerine uymayıp, bir yandan da, "Estagfirullah, Estagfirullah" demek, istigfâr değildir. İstigfârın mânâsı; Allahü teâlânın emirlerine uymak, yasak ettiği şeylerden sakınmaktır. Allahü teâlânın rahmetine ve magfiretine yol açacak sebeplere yapışmak lâzımdır. Zulüm ve isyân gibi işleri yapmaktan sakınmalıdır."
Velîlerin hallerini ve üstünlüklerini anlatırken buyurdu ki:
Zünnûn-i Mısrî hazretleri şöyle buyurmuştur: "Tasavvuf yolunda, cenâb-ı Hakk'ın dostlarından, sevgili kullarından bâzıları o hâle gelmiştir ki, eğer bir büyük zât onlara Allahü teâlânın muhabbetinden, azamet ve celâli ile ilgili sözler söylerse, muhabbetleri sebebiyle can verecek hâle gelirler."
Ömrünü İslâm dîninin emir ve yasaklarını öğrenmek, öğretmek ve insanların dünyâ ve âhirette saâdete kavuşmaları için sarfeden Kâdı Muhammed Zâhid hazretleri birçok talebe yetiştirdi. Silsile-i aliyye büyüklerindenDerviş Muhammed hazretleri onun yetiştirdiği âlim ve velîlerdendir. 1530 (H.936) senesinde vefât eden Kâdı Muhammed Zâhid hazretleri Semerkand'a bağlı Hisar'ın Vahş köyünde defnedildi. Kabri sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir. Kâdı Muhammed Zâhid hazretlerinin kız kardeşinin oğlu olan Mevlânâ Derviş Muhammed hazretleri onun vazîfesini yürüttü ve yolunu devâm ettirdi.

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
22 min
Türkistan'da yetişen büyük velîlerden. İnsanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatarak saâdete kavuşmaları için çalışan ve Silsile-i aliyye adı verilen büyük âlim ve velîlerin on dokuzuncusudur. İsmi, Muhammed bin Burhâneddîn'dir. Annesi Silsile-i aliyye büyüklerinden Yâkûb-i Çerhî hazretlerinin kızıdır. Zâhid ve Kâdı lakaplarıyla ve Semerkandî nisbesiyle bilinir. Semerkantlı olup, doğum târihi bilinmemektedir. 1530 (H.936) senesinde Semerkand'a bağlı Hisar'ın Vahş köyünde vefât etti. Kabri oradadır.
Asîl ve ilim ehli bir âileye mensûb olan Muhammed Zâhid, küçük yaştan îtibâren ilim öğrendi.Temel dînî bilgileri öğrendikten sonra tasavvufa yöneldi. Nefsini ıslah edebilmek için çok gayretler sarf etti. Nefsin istediklerini yapmamak, istemediklerini yapmak sûretiyle Allahü teâlânın rızâsına kavuşmaya çalıştı. 1478 veya 1480 senesinde büyük velî Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerine talebe oldu.
Muhammed Zâhid, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin hizmetine girdi. On iki sene müddetle onun kalplere şifâ olan sohbetlerinde bulunup, velîlik derecelerinde yükseldi.Hocası Yâkûb-i Çerhî hazretlerinin torunu olan Muhammed Zâhid'e daha çok îtinâ ve iltifât gösteren Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri onu tam olarak yetiştirdi. İnsanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmak husûsunda hilâfet verdi. İlimdeki yüksek derecesi sebebiyle Kâdı, dünyâdan yüz çevirmesi sebebiyle Zâhid lakaplarıyla anılan Muhammed Zâhid hazretleri, asrİndaki âlimlerin en büyüklerinden ve evliyânİn yükseklerindendi. Tasavvuf ilminde ve hallerinde mütehassİs ve ilâhî sİrlarİn gizliliklerine vâkİftİ. Hocasİnİn gönüllere Şifâ olan sohbetlerini dinleyip yazdİ.Hocasİndan dinlediklerini Mesmûât-İ Mevlânâ Kâdİ Muhammed Zâhid adlİ eserinde topladİ. Farsça yazdİ?İ bu eser, 155 varak olup, İstanbul Süleymâniye Kütüphânesinde vardİr. Evliyâ zâtlarİn hayatlarİnİ, sözlerini, güzel hal ve kerâmetlerini de Silsiletü'l-Ârifîn adlİ eserinde topladı.
Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri kendisinden sonra vazîfesini yerine getirmekle Kâdı Muhammed Zâhid hazretlerini vazîfelendirdi. Vefâtına yakın talebelerini ve akrabâsını yanlarına çağırıp; "Bizim topluluğumuzdan her fert fakirlik veya zenginlikten birini seçer." Kâdı Muhammed Zâhid'e dönüp; "Sen hangisini seçerdin söyle?" buyurdu. Kâdı Muhammed Zâhid hazretleri; "Benim seçeceğim, sizin münâsip göreceğinizdir." dedi. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri hesaplarını tutan vazîfeliye emredip; "Mevlânâ Muhammed'e dört bin altın verin. O fakirliği seçmiştir. Bu parayı yanındaki fakirlerin ve dervişlerin ihtiyaçları için kullansın." buyurdu.
Kâdı Muhammed Zâhid hocası Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin vefâtından sonra Taşkent'e giderek insanlara hak yolu anlattı. Taşkent, Özbek Muhammed Şeybek Han tarafından alınıncaya kadar burada kaldı. 1503 senesinde Buhârâ'ya gitti. Muhammed Şeybek Hanın kardeşi Mahmûd Sultandan îtibar gördü. Ona hocalık yaptı. 1510 senesinde Özbek kuvvetlerinin Eshâb-ı kirâm düşmanı Safevî hükümdârı Şah İsmâil tarafından Merv'den çıkarılması üzerine Buhârâ'dan ayrılarak Andican ve Aksi'ye gitti. Fergana'ya giderek Haydar Mirzâ Devle'yi sık sık ziyâret etti. Genç yaşta olan Haydar Mirzâ, Kâdı Muhammed Zâhid hazretlerine talebe olup ondan istifâde etti. Gittiği yerlerde İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatıp pekçok talebe yetiştirdi.
Sohbetlerinde hocası Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin buyurduklarını nakleder ve velîlerin hayatlarını anlatırdı. Bir sohbeti sırasında buyurdu ki:
Dervişlik, yalnız bir yere çekilip oturmak, gökte uçmak, dağda ve mağarada bulunmak değildir. Dervişlik; gönlü, mâsivâdan, yâni Allahü teâlâdan başka herşeyden çevirmektir.
Dünyâya düşkün olmayanlarla, âhiret adamlarıyla oturmak, berâber bulunmak, çok tesirli ve faydalıdır. Önce tesiri anlaşılmasa bile, doğan bir çocuğun her gün yavaş yavaş büyüdüğü gibi, insan yavaş yavaş dünyâya düşkün olmaktan kurtulur.
İbn-i Abbâs radıyallahü anhümâ; "Hâlbuki sen (Ey Resûlüm) onlarİn içindeyken Allah onlara azab verecek de?ildi. İstigfâr ettikleri hâlde de Allah onlara azâb edecek de?il." (Enfal sûresi: 33) meâlindeki âyet-i kerîmeyi tefsîr ederken Şöyle buyurmuŞtur: "İslâmiyetin mevcûd olmasİ, Resûlullah'İn mevcûd olmasİ mesâbesindedir. Nasİl ki Resûlullah hayattayken azap kaldİrİlmİŞ, insanlara azap gelmemiŞse, İslâmiyetin bir yerde mevcûd olmasİ ve İslâmiyete uymak sebebiyle de azap kalkar. İstigfâr etmek sebebiyle de azap inmez. İstigfâr, azâbın gelmesine mâni olur. Bir yandan Allahü teâlânın emirlerine uymayıp, bir yandan da, "Estagfirullah, Estagfirullah" demek, istigfâr değildir. İstigfârın mânâsı; Allahü teâlânın emirlerine uymak, yasak ettiği şeylerden sakınmaktır. Allahü teâlânın rahmetine ve magfiretine yol açacak sebeplere yapışmak lâzımdır. Zulüm ve isyân gibi işleri yapmaktan sakınmalıdır."
Velîlerin hallerini ve üstünlüklerini anlatırken buyurdu ki:
Zünnûn-i Mısrî hazretleri şöyle buyurmuştur: "Tasavvuf yolunda, cenâb-ı Hakk'ın dostlarından, sevgili kullarından bâzıları o hâle gelmiştir ki, eğer bir büyük zât onlara Allahü teâlânın muhabbetinden, azamet ve celâli ile ilgili sözler söylerse, muhabbetleri sebebiyle can verecek hâle gelirler."
Ömrünü İslâm dîninin emir ve yasaklarını öğrenmek, öğretmek ve insanların dünyâ ve âhirette saâdete kavuşmaları için sarfeden Kâdı Muhammed Zâhid hazretleri birçok talebe yetiştirdi. Silsile-i aliyye büyüklerindenDerviş Muhammed hazretleri onun yetiştirdiği âlim ve velîlerdendir. 1530 (H.936) senesinde vefât eden Kâdı Muhammed Zâhid hazretleri Semerkand'a bağlı Hisar'ın Vahş köyünde defnedildi. Kabri sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir. Kâdı Muhammed Zâhid hazretlerinin kız kardeşinin oğlu olan Mevlânâ Derviş Muhammed hazretleri onun vazîfesini yürüttü ve yolunu devâm ettirdi.

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
21 min
Türkistan'da yetişen büyük velîlerden. İnsanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatarak saâdete kavuşmaları için çalışan ve Silsile-i aliyye adı verilen büyük âlim ve velîlerin on dokuzuncusudur. İsmi, Muhammed bin Burhâneddîn'dir. Annesi Silsile-i aliyye büyüklerinden Yâkûb-i Çerhî hazretlerinin kızıdır. Zâhid ve Kâdı lakaplarıyla ve Semerkandî nisbesiyle bilinir. Semerkantlı olup, doğum târihi bilinmemektedir. 1530 (H.936) senesinde Semerkand'a bağlı Hisar'ın Vahş köyünde vefât etti. Kabri oradadır.
Asîl ve ilim ehli bir âileye mensûb olan Muhammed Zâhid, küçük yaştan îtibâren ilim öğrendi.Temel dînî bilgileri öğrendikten sonra tasavvufa yöneldi. Nefsini ıslah edebilmek için çok gayretler sarf etti. Nefsin istediklerini yapmamak, istemediklerini yapmak sûretiyle Allahü teâlânın rızâsına kavuşmaya çalıştı. 1478 veya 1480 senesinde büyük velî Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerine talebe oldu.
Muhammed Zâhid, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin hizmetine girdi. On iki sene müddetle onun kalplere şifâ olan sohbetlerinde bulunup, velîlik derecelerinde yükseldi.Hocası Yâkûb-i Çerhî hazretlerinin torunu olan Muhammed Zâhid'e daha çok îtinâ ve iltifât gösteren Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri onu tam olarak yetiştirdi. İnsanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmak husûsunda hilâfet verdi. İlimdeki yüksek derecesi sebebiyle Kâdı, dünyâdan yüz çevirmesi sebebiyle Zâhid lakaplarıyla anılan Muhammed Zâhid hazretleri, asrİndaki âlimlerin en büyüklerinden ve evliyânİn yükseklerindendi. Tasavvuf ilminde ve hallerinde mütehassİs ve ilâhî sİrlarİn gizliliklerine vâkİftİ. Hocasİnİn gönüllere Şifâ olan sohbetlerini dinleyip yazdİ.Hocasİndan dinlediklerini Mesmûât-İ Mevlânâ Kâdİ Muhammed Zâhid adlİ eserinde topladİ. Farsça yazdİ?İ bu eser, 155 varak olup, İstanbul Süleymâniye Kütüphânesinde vardİr. Evliyâ zâtlarİn hayatlarİnİ, sözlerini, güzel hal ve kerâmetlerini de Silsiletü'l-Ârifîn adlİ eserinde topladı.
Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri kendisinden sonra vazîfesini yerine getirmekle Kâdı Muhammed Zâhid hazretlerini vazîfelendirdi. Vefâtına yakın talebelerini ve akrabâsını yanlarına çağırıp; "Bizim topluluğumuzdan her fert fakirlik veya zenginlikten birini seçer." Kâdı Muhammed Zâhid'e dönüp; "Sen hangisini seçerdin söyle?" buyurdu. Kâdı Muhammed Zâhid hazretleri; "Benim seçeceğim, sizin münâsip göreceğinizdir." dedi. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri hesaplarını tutan vazîfeliye emredip; "Mevlânâ Muhammed'e dört bin altın verin. O fakirliği seçmiştir. Bu parayı yanındaki fakirlerin ve dervişlerin ihtiyaçları için kullansın." buyurdu.
Kâdı Muhammed Zâhid hocası Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin vefâtından sonra Taşkent'e giderek insanlara hak yolu anlattı. Taşkent, Özbek Muhammed Şeybek Han tarafından alınıncaya kadar burada kaldı. 1503 senesinde Buhârâ'ya gitti. Muhammed Şeybek Hanın kardeşi Mahmûd Sultandan îtibar gördü. Ona hocalık yaptı. 1510 senesinde Özbek kuvvetlerinin Eshâb-ı kirâm düşmanı Safevî hükümdârı Şah İsmâil tarafından Merv'den çıkarılması üzerine Buhârâ'dan ayrılarak Andican ve Aksi'ye gitti. Fergana'ya giderek Haydar Mirzâ Devle'yi sık sık ziyâret etti. Genç yaşta olan Haydar Mirzâ, Kâdı Muhammed Zâhid hazretlerine talebe olup ondan istifâde etti. Gittiği yerlerde İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatıp pekçok talebe yetiştirdi.
Sohbetlerinde hocası Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin buyurduklarını nakleder ve velîlerin hayatlarını anlatırdı. Bir sohbeti sırasında buyurdu ki:
Dervişlik, yalnız bir yere çekilip oturmak, gökte uçmak, dağda ve mağarada bulunmak değildir. Dervişlik; gönlü, mâsivâdan, yâni Allahü teâlâdan başka herşeyden çevirmektir.
Dünyâya düşkün olmayanlarla, âhiret adamlarıyla oturmak, berâber bulunmak, çok tesirli ve faydalıdır. Önce tesiri anlaşılmasa bile, doğan bir çocuğun her gün yavaş yavaş büyüdüğü gibi, insan yavaş yavaş dünyâya düşkün olmaktan kurtulur.
İbn-i Abbâs radıyallahü anhümâ; "Hâlbuki sen (Ey Resûlüm) onlarİn içindeyken Allah onlara azab verecek de?ildi. İstigfâr ettikleri hâlde de Allah onlara azâb edecek de?il." (Enfal sûresi: 33) meâlindeki âyet-i kerîmeyi tefsîr ederken Şöyle buyurmuŞtur: "İslâmiyetin mevcûd olmasİ, Resûlullah'İn mevcûd olmasİ mesâbesindedir. Nasİl ki Resûlullah hayattayken azap kaldİrİlmİŞ, insanlara azap gelmemiŞse, İslâmiyetin bir yerde mevcûd olmasİ ve İslâmiyete uymak sebebiyle de azap kalkar. İstigfâr etmek sebebiyle de azap inmez. İstigfâr, azâbın gelmesine mâni olur. Bir yandan Allahü teâlânın emirlerine uymayıp, bir yandan da, "Estagfirullah, Estagfirullah" demek, istigfâr değildir. İstigfârın mânâsı; Allahü teâlânın emirlerine uymak, yasak ettiği şeylerden sakınmaktır. Allahü teâlânın rahmetine ve magfiretine yol açacak sebeplere yapışmak lâzımdır. Zulüm ve isyân gibi işleri yapmaktan sakınmalıdır."
Velîlerin hallerini ve üstünlüklerini anlatırken buyurdu ki:
Zünnûn-i Mısrî hazretleri şöyle buyurmuştur: "Tasavvuf yolunda, cenâb-ı Hakk'ın dostlarından, sevgili kullarından bâzıları o hâle gelmiştir ki, eğer bir büyük zât onlara Allahü teâlânın muhabbetinden, azamet ve celâli ile ilgili sözler söylerse, muhabbetleri sebebiyle can verecek hâle gelirler."
Ömrünü İslâm dîninin emir ve yasaklarını öğrenmek, öğretmek ve insanların dünyâ ve âhirette saâdete kavuşmaları için sarfeden Kâdı Muhammed Zâhid hazretleri birçok talebe yetiştirdi. Silsile-i aliyye büyüklerindenDerviş Muhammed hazretleri onun yetiştirdiği âlim ve velîlerdendir. 1530 (H.936) senesinde vefât eden Kâdı Muhammed Zâhid hazretleri Semerkand'a bağlı Hisar'ın Vahş köyünde defnedildi. Kabri sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir. Kâdı Muhammed Zâhid hazretlerinin kız kardeşinin oğlu olan Mevlânâ Derviş Muhammed hazretleri onun vazîfesini yürüttü ve yolunu devâm ettirdi.
