
158.5K
Downloads
264
Episodes
Ehli Sünnet Alimlerinin Hayatları
Episodes

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
17 min
Evliyânın büyüklerinden, insanları Hakka da’vet eden, doğru yolu göstererek saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin yirmiikincisidir. İkinci bin yılının müceddidi ve İslâm âlimlerinin gözbebeği olan İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî hazretlerinin hocasıdır. Babasının ismi Abdüsselâm olup, faziletli bir zât idi. Annesi ise Hazreti Hüseynin soyundan olup, seyyide ve mübârek bir hanım idi. Muhammed Bâkî-billah hazretleri, 971 (m. 1563) senesinde Kabil şehrinde doğdu. 1012 (m. 1603)’de Delhi’de kırk yaşında iken vefât etti. Türbesi, Kutabrol denilen yerdeki kendi mescidinin yanında olup ziyâret edilmektedir.
Muhammed Bâkî-billah’ın büyüklük hâli daha çocukluk zamanlarında simasından belli olurdu. Yüksek bir zât olacağının işâretleri ve büyük fâidelere sebep olacağının alâmetleri, işlerinden, çalışmalarından ve gayretinden anlaşılırdı. Daha çocukluk zamanlarında, ba’zen bütün gün odanın bir köşesinde başını önüne eğip sessizce oturur, tefekküre dalardı. Gençliğinde, ilim tahsili için Kabil’den Semerkand’a gidip, zâhirî ve aklî ilimleri, zamanının en büyük âlimlerinden olan Mevlânâ Sâdık-ı Hulvânî’den öğrendi. Yüksek yaradılışı ve kabiliyeti ile kısa zamanda, hocasının talebeleri arasında en yüksek seviyeye ulaştı.
Zâhirî ilimleri öğrenip bitirmeden tasavvufa yönelip, bâtını ilimleri öğrenmek için, bu yolun büyük âlimlerinin sohbetlerine ve derslerine gitti. Yaratılışındaki zekâsının ve kabiliyetinin üstünlüğü ile, ilimlerde yüksek bir dereceye ulaştı.
Sâlih ve doğru sözlü bir zât şöyle anlatmıştır: “Hâce Muhammed Bâkî-billah, aklî ilimleri bırakıp, tasavvufa yöneldiği ilk zamanlarda, büyük zâtlardan birinin huzûruna gitmişti. O zât, Hâce Muhammed Bâkî-billah’a “Eğer Hazret-i Hâcemiz birkaç gün daha ilim mütâlâası ile meşgûl olup, kemâl ve ikmâl sahibi olsalardı ne güzel olurdu!” diyerek, Muhammed Bâkî-billah’ın, bir müddet daha zâhirî ilimleri tahsil etmiş olmasını temenni ettiğine işâret etmişti. Bunun üzerine Muhammed Bâkî-billah hazretleri şöyle dedi: “Kemâl sahibi olmaktan maksat (zâhirî ilimlerde) uzun ve zor kitapları, hakkı ile mütâlâa ve izah etmek ise, iddiasız diyebilirim ki; keskin görüşlü âlimlerin anlayabileceği hangi kitabı bize getirseler, getirenlerin hepsi tatmin olur ve tam bir fâide elde ederler.” Muhammed Bâkî-billah’ın zâhirî ilimlerde hocası olan Mevlânâ Sâdık-ı Hulvânî’nin talebelerinden faziletli bir zât, Muhammed Hâşimî Keşmî’ye şöyle anlatmıştır: “Hâce Muhammed Bâkî-billah, zâhirî ilmi bırakıp tasavvufa rağbet ettiğini işittiğimizde, biz hep birden dedik ki: “Bu gençte öyle bir fıtrat ve öyle bir himmet, gayret gördük ki, imkânı yok bir işe başlasın da onu bitirmesin. Başladığı işi mutlaka bitirir.” Nihâyet düşündüğümüz gibi her ne kadar zâhirî ilimleri bırakmışsa da, bu ilimlerde kemâle ulaşmıştır.” Muhammed Bâkî-billah’ın, zâhirî ilimleri tahsil ettiği gençlik yıllarında, Nakşibendiyye yoluna karşı büyük bir muhabbeti vardı. Kendisini bu yolda yetiştirecek bir büyüğü arıyor, onun derslerinden ve sohbetlerinden feyz almak, faydalanmak istiyordu. Bu büyüklerin bulunduğu Mâverâünnehr’e giderek bir çoğu ile görüşüp tanıştı. Sohbetlerinde bulunarak feyz aldı.
Bundan sonra tekrar Hindistan’a gitti. Ba’zı arkadaşları ona, askerliği seçip, bu yoldan zengin olmasını tavsiye etmişlerdi. Fakat Muhammed Bâkî-billah hazretleri, bütün bağlantılardan kurtulup, tasavvufda yükselmeyi istiyor ve bu husûsda şevkle çalışıyordu. Onu seven ve sohbetinde bulunan bir zât şöyle anlatmıştır: “Bu yolda olan büyükleri öyle bir arzu ile arıyordu ve öyle bir gayret gösteriyordu ki, bundan fazlasına insan gücü yetmezdi. Lâhor şehrinin sokaklarında çamur ve kil çok olduğundan, bu sokaklarda yürümek güç olurdu. Muhammed Bâkî-billah bir gönül sahibine rastlamak için, birçok sokak geçer, harabeler, kabristanlar ve bahçeler dolaşır hiç yorulmazdı. Birgün ona arkadaşlık edip onunla beraber gideyim dedim. Her ne kadar mâni olduysa geri kalmak istemedim. Peşlerinden gidip birkaç sokak yürüdüm. Sokaklardaki çamur ve kilin çokluğundan âciz kaldım ve ayaklarım yoruldu. Hayâ ve edebimden bu hâlimi kendisine arzedemedim. Vaziyeti anlayıp, beni geri çevirdi. Nihâyet anladım ki, o başka bir kuvvet ile yürüyordu.”
Muhammed Bâkî-billah hazretleri şöyle anlatmıştır: “Büyüklerin kitaplarından bir kitabı okurken, o büyükler bana göründüler, beni benden aldılar. Bahâeddîn-i Nakşibend’in (kuddise sirruh) mübârek rûhâniyetleri, bana zikr telkin edip, cezbe ile taltif eyledi.”
Onu tanıyıp sevenlerden bir zât da şöyle anlatmıştır: “Bir köyde bir meczûb vardı. Yüksek hâller sahibi idi. Muhammed Bâkî-billah o meczubun hâlini anlamış idi. Yanından ayrılmak istemiyordu. Her ne zaman yanına yaklaşmak istese, mâni olmak için sert sözler söyler, taş atardı. Ba’zan da başka tarafa giderdi. Muhammed Bâkî-billah, bütün bunlara rağmen ondan vaz geçmedi. Birgün o meczûb, Muhammed Bâkî-billah’ı yanına çağırdı ve muradının hâsıl olması için teveccüh gösterip çok duâ etti. O meczûb zâtın teveccühlerinden pekçok fâidelere kavuştu.”
Muhammed Bâkî-billah hazretleri bu hâdiseye temasla şöyle demiştir:
“Gerçi biz, önceki velîler gibi çetin riyâzetler çekmedik ama, intizârlar (bekleyiş) ve büyük ızdıraplar gördük ki, bunların arasında riyâzetler ve çok sert muâmeleler vardı.”
Yine ilk günlerine temasla şöyle anlatmıştır: “O günlerde muhterem annem; kararsızlığımın, kudretsizliğimin ve zayıflığımın çokluğunu görünce, kırık ve mahzûn bir kalb ile ihtiyâç ve acz içinde, içli bir ağlama ile Allahü teâlâya yalvarıp, şöyle duâ etti: “Ey benim ve seni istemekte herşeyden vaz geçmiş ve gençliğin lezzet ve arzularından el çekmiş olan oğlumun Rabbi! Ya onu maksadına kavuştur veya beni daha yaşatma ki, oğlumun maksadına kavuşmamasına ve elemine dayanamıyorum.” Annem çok defa gece yarıları sahralara çıkar, Allahü teâlâya böyle münâcaat ve duâ ederdi. O duâ ve yalvarmaları sebebiyle, Allahü teâlâ benim kalb gözümü açtı. Allahü teâlâ bizim tarafımızdan ona en iyi karşılıklar versin.”
Muhammed Bâkî-billah hazretlerinden rivâyetle ba’zıları şöyle anlatmıştır: “Muhammed Bâkî-billah’ın ennesi, evinde kendisine hizmet eden kadın hizmetçileri olduğu hâlde, dergâhın hizmetini kendisi görürdü. Hattâ tandıra bile ekmeği kendisi kor, pişirirdi. Yemekleri pişirip hazırlardı. Taze ekmeği dergâhda bulunanlar için verir, kendisi kuru ekmek yerdi. Çoğu zaman bir kuru hasır üzerinde yatardı. Birgün Muhammed Bâkî-billah, annesinin güçsüz ve takatsiz bir hâl almış olduğunu görerek, dergâhın yemek pişirme işini bir başkasının yapmasını söyledi. Fakat annesi böyle bir hizmetten mahrûm kaldım diye ağlayarak; “Bilmiyorum, ne kabahatim oldu ki, Allahü teâlâ beni bu hizmetten mahrûm eyledi. Yaptığım en iyi iş, o faziletli oğlum Muhammed Bâkî-billah’a ve talebelerine ekmek ve yemek pişirmek idi. Onu da benden aldılar” dedi. Tevâzusunun, inkisârının kırıklığının ve edebinin çokluğundan, bu durumu oğlu Muhammed Bâkî-billah hazretlerine açıklamadı. Annesinin bu ızdırâbı, Muhammed Bâkî-billah hazretlerine bildirilince, bir ni’met olan bu hizmeti tekrar annesine verdi.”
Muhammed Bâkî-billah, sâlihleri ve meczûbları aramakta çok gayret gösterir, birçok memleketi dolaşır ve temiz kalbli olanları bulur, onlardan nasîbini alırdı. Bu seyahatleri sırasında Silsile-i aliyye-i Nakşîbendiyye büyüklerinden birinin sohbetine kavuştu. Ona talebe olmak ve tam bağlanmak istedi. Bunun için istihâre yaptı. Rü’yâsında Muhammed Pârisâ hazretlerini gördü. Muhammed Pârisâ (kuddise sirruh) rü’yâsında ona buyurdu ki: “Tasavvuf yolunda ilerlemek en iyi ahlâk ile ahlâklanmaktır. Bu büyük ni’met ve se’âdet ele geçince, bu yolda elde edilecek fâide, elde edilmiş demektir.” Muhammed Bâkî-billah, başlangıçta ilk istifâdesini şöyle anlatmıştır: “İlk defa günahlardan tövbe, Hâce Übeyd hazretlerinin huzûrunda oldu. Benim için Fâtiha okumasını istedim. Sonra Semerkand’da bulunan ve Ahmed Yesevî’nin yolunda olan İftihâr-i Şeyh’e talebe olmak arzusu ile tekrar tövbe ettim. Her ne kadar, “Siz gençsiniz, siz bu işe katlanamazsınız” dediyse de, arzumun çokluğunu görünce; “Bir Fâtiha okuyalım” ve “Allahü teâlâ istikâmet versin, Büyüklerin maksadına uygun azîmet nasîb eylesin, kalbinde büyük değişmeler ve nefsinde harablıklar (ıslâh) vâki olsun” dedi. Bir başka zaman Emîr Abdullah Belhî’nin huzûrunda tövbemi yeniledim. Elimi müsâfehaya yakın bir şekilde tuttu. Ümîd edilir ki, bunun bereketi kıyâmete kadar devam eder.”
Bundan sonra bir müddet daha dolaştım. Nihâyet rü’yâda, Behâeddîn Buhârî Nakşibend hazretlerinin huzûrunda tam bir tövbe yaptım. Bundan sonra bende tasavvuf yoluna girmek arzusu aşikâr oldu. Bu yola girmek için her çâreye başvurdum. Nihâyet mübârek zâtlardan biri bana; “Peygamber efendimizden ( aleyhisselâm ) gelen zikr, neticeye kavuşturur” dedi. Bütün gayretimle bu sözü söyleyen zâttan zikri ve murâkabeyi almak için uğraştım, iki sene o zâtın silsilesindeki zikre, murâkabeye ve tesbihlere devam ettim... Her ne kadar bu sırada gizli işâretler, diğer bir yola girmeyi gösterdiyse de, ayaklarımı yerden kaldıramadım. Böylece nefsi yenip gönül bahçeme, Allahü teâlânın izni ile büyüklerin kerem tohumunu ektim. İnşâallah o tohumu, ikram ve ihsân edip, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği nehirlerle beslerler. Bundan sonra Keşmir’e gittim ve orada Bâbâ Vâli’nin sohbetine devam edip, bereketli nazarlarına ve teveccühlerine kavuştum. Cenâb-ı Hakka hamd ve senalar olsun ki, o teveccühler ile kabûl kapısı aralandı. Keşmir’de sohbetine devam ettiğim Bâbâ Vâli, Nakşibendiyye yolundan icâzetli olduğu için, kendilerine gelen talibin istidâdına o silsile yoluyla feyz verdiler. Bâbâ Vâli’nin vefâtından sonra, bu yolda bilinen gaybet (kendinden geçme) hâli ele geçti ve büyük velîlerin rûhları müjdeler verdiler, telkinlerde bulundular. Bereketli teveccühleri ile nisbetim, irtibâtım kuvvetlendi ve gaybet dâiresi genişledi. Yol açıldı ve aydınlandı. Velhâsıl cem’iyyet ele geçti.
Muhammed Bâkî-billah hazretleri, Mâverâünnehr şehirlerinden birine giderken, bir gece rü’yâsında Mevlânâ Hâcegî İmkenegî hazretlerini görmüş ona şöyle buyurmuştur: “Ey oğul, senin yolunu gözlüyordum.” Mevlânâ Hâcegî İmkenegî’nin huzûruna kavuşup, çok yardım ve ihsânlar gördü, Hocası onun yüksek hâllerini dinledikten sonra, üç gün üç gece onunla birlikte yalnız bir odada sohbet etti. Bir müddet ona feyz verdi. Muhammed Bâkî-billah, hocası olan evliyânın büyüklerinden Hâcegî İmkenegî’ye talebe olmasını şöyle anlatmıştır: “Nihâyet inâyetlerinin çekmesiyle, hakîkatler sahibi, irşâd dergâhı, Mevlânâ Hâcegî İmkenegî hazretlerinin huzûruna kavuştum. Candan bir arzu ve istek ile bî’at edip, müsâfeha eyledik. Büyükler yolunu ondan aldım. Hâcegî İmkenegî hazretlerinin sohbetinde bulunmakla ve Behâeddîn Nakşibend’in (kuddise sirruh) ve halîfelerinin yüksek rûhâniyetlerinin imdâdı ile, bu büyükler silsilesine dâhil olup, Hâcegî İmkenegî’nin halîfesi olup makamına geçtim.”
Hâcegî İmkenegî hazretleri, Muhammed Bâkî-billah’ı kısa zamanda tasavvufda yetiştirip, yüksek derecelere kavuşturduktan sonra ona şöyle buyurdu: “Sizin işiniz, Allahü teâlânın yardımı ve bu yolun büyüklerinin rûhlarının terbiyesi ile tamam oldu. Tekrar Hindistan’a gidiniz. Çünkü bu silsile-i aliyyenin sizin sayenizde parlayacağını görüyorum. Bereket ve terbiyenizden orada, sizden çok istifâde edip, büyük işler yapanlar gelecek.” Böylece ikinci bin yılının müceddidi. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin orada yetişeceğini müjdeliyordu.
Hâcegî İmkenegî hazretlerinin, Muhammed Bâkî-billah’a hilâfet ve tam bir icâzet verip, Hindistan’a gönderdiğini duyan talebelerinden ba’zıları gayrete gelip, aralarında bir huzûrsuzluk hâsıl oldu. Kendileri uzun müddet orada oldukları için yeni gelen bir gencin kısa zamanda tam bir icâzetle dönmesi onları düşündürmüştü. Hâcegî İmkenegî hazretleri bu durumu duyunca şöyle buyurmuştur: “Dostlarım bilsinler ki, bu gencin işini tamamlayıp buraya bizim yanımıza gönderdiler. Yanımıza hâllerinin doğru olup olmadığını kontrol için geldi. Şüphesiz öyle gelen böyle gider.”
Muhammed Bâkî-billah hazretleri, hocası Hâcegî Muhammed İmkenegî’nin sohbetinde yetişip icâzet aldıktan sonra, onun emriyle Hindistan’a gidip, bir sene Lâhor’da kaldı. Oradaki âlimler ve fâdıllar onun sohbetine gelip, istifâde ettiler. Sonra Delhi’ye gidip, vefâtına kadar orada kalıp, insanlara doğru yolu anlattı. İki-üç sene gibi kısa bir müddet irşâd makamında bulunmasına rağmen, pekçok âlim ve evliyâ yetiştirdi. Onun yetiştirdiği büyüklerin başında, kendisinden sonra halîfesi olan, hicrî ikinci bin yılının müceddidi, İslâm âlimlerinin gözbebeği İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî gelir, İmâm-ı Rabbânî hazretleri yetişip kemâle gelince, Muhammed Bâkî-billah bütün talebesinin yetiştirilmesini ona bıraktı. Hâce Ubeydullah ve Hâce Muhammed Abdullah adında iki oğlu vardı. Bunların da yetiştirilmesini İmâm-ı Rabbânî hazretlerine bıraktı. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin “Mektûbât”ında bunlara yazılmış mektûpları vardır. Oğulları tasavvufta yetişmiş kıymetli zâtlardan idi.
Muhammed Bâkî-billah’ın eserleri şunlardır: 1-Külliyât-ı Bâkî-billah: Bir kitapta toplanmıştır. 2- Mektûpları, 3-Rubâ’iyyât: Bu eserini İmâm-ı Rabbânî hazretleri “Şerhu Rubâ’ıyyât” adıyla şerh etmiştir.
Menkıbeleri ve kerâmetleri: Muhammed Bâkî-billah hazretleri, dâima hâllerini gizlerdi. Çok tevâzu sahibi idi. Suâl soranlara zarûret miktârınca, kısa cevap verirdi. Bununla beraber, tasavvuf yolunda karşılaşılan derin ma’nâların halli için sorulan suâlleri, soranın tamamen anlayabileceği şekilde, çok açık olarak îzâh ederdi. Belki yanlış anlar ve yanlış yola gider düşüncesiyle, bu husûsta çok dikkatli davranırdı. Dâima hüzünlü ve üzüntülü olduğu hâlde, huzûruna gelenlerle neşeli ve tebessüm ederek konuşurdu. Müslümanlara çok yardım eder, iyi işlerinde onlara faydalı olmaktan asla kaçınmazdı. Âlimlere ve büyüklere, aşırı bir ta’zim ve hürmetleri vardı.
Amele âit küçük ve büyük mes’elelerde, vera’ sahibi (şüphelilerden sakınan) fıkıh âlimlerine ve kitaplarına başvururdu. Bir talebe istifâde için huzûruna gelseydi, tevâzusunun çokluğundan ve dâima kendisini kusurlu gördüğünden, özür dileyip, bu büyük işten kendisini çekmek isterdi. Eğer, o gelen sâdık bir talebe ise, onun ni’met sofrasından, rızkını ve nasîbini almasına yardım ederdi. Gelen talebelerin metanetini, şiddetli arzusunu görünce, ona yardım kucağını açar, kendi terbiye dâiresine alırdı.
Derler ki: Horasanlı bir genç, bir müddet, Hâce Kutbüddîn-i Bahtiyarı Üveysî’nin (kuddise sirruh) feyz ve nûr saçan mezârına gider. Bu mübârek zâtın rûhâniyetinden, hayatta olan bir mürşid-i kâmilin kendisine bildirilmesini ister. Muhammed Bâkî-billah (kuddise sirruh) Delhi’ye geldiği gece, rü’yâda, Nakşibendî büyüklerinden birinin geldiğini gösterirler. Rü’yâyı gören, emre uyarak, Muhammed Bâkî-billah’ın huzûruna gelip, rü’yâda gördüklerini arzeder ve kabûl edilmesi için yalvarır. Fakat cevâbında: “Bu miskin kendimi bu işe lâyık göremiyorum, herhalde başkası olsa gerek” buyurur. Çok fazla tevâzu gösterdiği ve çeşit çeşit özürler dilediği için, genç tekrar kaldığı yere döner. Ertesi gece rü’yâda kendisine; “O büyük, huzûruna çıktığın ve sana inkisarını beyân eyleyen zâttır” buyururlar. Sabahleyin tekrar huzûruna gelir, fakat bir daha geri çevrilmez, ihtimâmla kabûl edilip, her ne gördüyse orada görür.
Çok defa tevâzu’unun çokluğundan, çeşit çeşit özürler diler, sohbet ve hizmetine devam eden, hâller sahibi, akidesi doğru ve sağlam talebelerine; “Bu zavallı sizin düşündüğünüz gibi değilim. Başka yere gidiniz, eğer hakîki bir rehber, mutlak bir doğru yol gösterici bulursanız, bu fakire de haber veriniz ki, hemen huzûruna gidip ona hizmet edeyim, belki kalbimin derdine bir derman bulurum” derdi.
Muhammed Hâşim-i Keşmî şöyle nakletmiştir: “Muhammed Bâkî-billah’ın talebelerinden olan Hâce Hüsâmeddîn’den bizzat işittim.. Şöyle anlattı: “Muhammed Bâkî-billah’a beni talebeliğe kabûl etmesini arz ettiğimde, bana da aynı şekilde hareket etti. Tevâzu’unun çokluğundan, talebeliğe kabûl etmeye lâyık olmadığını söyledi. Hattâ bu husûsta o kadar ısrar etti ki, yanlarında durmağı edebe aykırı görüp, Akra’ya hareket ettim. Şehre gelince hayretler içinde kalıp, şaşkın bir vaziyette; “Ben şimdi ne yapayım? Gideyim, tekrar huzûrlarına kavuşup, verdiğiniz emri yerine getirdim, söylediğiniz şekilde bir kimse bulamadım diyeyim” dedim. Bu sırada bir evin önünden geçerken, can kulağıma, kalbleri çeken bir ses geldi. İyice dinleyince, bunun Sa’d-i Şîrâzî’nin beytlerinden olduğunu anladım.

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
21 min
Muhammed Baba Semmasi hazretleri, Hace Ali Ramiteni hazretlerinin yetiştirdiği büyük velilerdendir. Silsile-i aliyyenin on üçüncüsüdür. Buhara'ya bağlı Semmas köyünde doğdu.
Tasavvuf ilmini büyük âlim Ali Ramiteni hazretlerinden öğrendi. Onun derslerinde ve sohbetlerinde yetişip, tasavvufta yüksek dereceye ulaştı. Hocası, kendisinden sonra yerine, Muhammed Baba Semmasi'yi vekil bıraktı. Diğer talebelerine de, ona tâbi olmalarını vasiyet etti.
Hocasının vefatından sonra onun yerine geçen Muhammed Baba Semmasi, çok talebe yetiştirdi ve içlerinden bir kısmını tasavvufta yüksek makamlara kavuşturdu.
Bu talebelerinin başında, kendisinden sonra yerine geçen ve ilim deryasında sedef olan Seyyid Emir Gilal hazretleri gelmektedir. Bir talebesi de, Behaeddin-i Buhari hazretleridir. Henüz o doğmadan önce, hocası Muhammed Baba Semmasi onun doğduğu yerden geçerken; "Bu yerden büyük bir zatın kokusu geliyor. Pek yakında burası, Kasr-ı ârifân [arifler sarayı] olur" buyurdu.
Bir gün yine oradan geçiyordu. "Şimdi o güzel koku daha çok geliyor. Ümit ederim ki, o büyük zat dünyaya gelmiştir" buyurdu. Böyle buyurduğu zaman, Behaeddin-i Buhari hazretleri doğalı üç gün olmuştu. Dedesi, çocuğun göğsünün üzerine hediye koyup, Muhammed Baba Semmasi'ye getirince; "Bu bizim oğlumuzdur. Biz bunu kabul eyledik" buyurup, talebelerine de; "Kokusunu aldığım işte bu çocuktur. Zamanının rehberi ve bir tanesi olacaktır" buyurdu. Sonra halifesi Emir Gilal hazretlerine, bu çocuğun iyi yetiştirilmesini tembih etti.
Behaeddin-i Buhari hazretleri anlatır:
"Evlenmek istediğim zaman, dedem beni Muhammed Baba Semmasi hazretlerine gönderdi. Ona gideceğim günün gecesi, içimde gözyaşı ve dua isteği kabardı. Onun mescidine gidip iki rekat namaz kıldım ve Allahü teâlâya şöyle dua ettim: "Ya rabbi, bana, belalarına tahammül için kuvvet ver!"
Sabahleyin hocamın huzuruna varınca; "Bir daha dua ederken, "Ya Rabbi, senin rızan nerede ise, bu kulunu orada bulundur!" diye dua et! Eğer Allah, dostuna bela gönderirse, yine inayeti ile o belaya sabır ve tahammülü de ihsan eder. Fakat, Allahtan ne geleceğini bilmeden, bela ister gibi dua etmek doğru değildir"buyurdu. Bir gece önceki hâlimi keşfetmekteki kerametini anladım ve ona tam bağlandım."
Yetiştirdiği, tasavvufta yüksek derecelere kavuşmalarına vesile olduğu yüzlerce veliden dördünü kendisine halife seçmiştir. Bunlardan birincisi Hâce Sufi Suhâri, ikincisi kendi oğlu Hâce Muhammed Semmasi, üçüncüsü Mevlana Danişmend Ali, dördüncüsü ise Seyyid Emir Gilal hazretleridir.
Behaeddin-i Buhari hazretleri anlatır:
Hocam Muhammed Baba Semmasi ile yemek yiyorduk. Yemek bitince, bana bir ekmek uzatıp; "Al, bunu sakla, belki lazım olur" buyurdu. Yemek yediğimiz halde, bana bu ekmeği vermesinin hikmetini düşünmeye başlamıştım. Ben düşünürken, "Faydasız düşüncelerden kalbi muhafaza etmek gerekir” buyurdu. Sonra yolculuğa çıktık ve bir tanıdığımın evinde misafir olduk. Misafir olduğumuz evin sahibinin sıkıntılı bir halde olduğu görülüyordu. Hocam ona; niçin üzgün olduğunu sordu. O da; "Bir kâse sütüm var, fakat, sütün yanında yemek için ekmeğim yok. Ona üzülüyorum" dedi. Hocam bana dönüp; "Acaba bu ekmek ne olacak düşünüp duruyordun. Ekmeği sahibine ver" buyurdu.

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
18 min
Osmanlı Devletinin ilk şeyhülislâmı ve büyük velî. İsmi Muhammed olup, babasınınki Hamza'dır. Nisbeleri Rûmî ve Fenârî, lakabı Şemsüddîn'dir. 1350 (H.751) senesinde Fener köyünde doğdu. Bu köyde doğması veya babasının fenercilik sanatıyla meşgûliyetinden dolayı "Fenârî" nisbetiyle meşhur oldu.
Babası Muhammed Hamza, zamânının büyük velîlerindendi. Molla Fenârî küçük yaşta babasından tasavvuf yolunu öğrenmeye başladı. Mevlânâ Alâüddîn Esved, Şeyh Cemâleddîn Aksarâyî, Şeyh Hamîdüddîn-i Kayserî'den ve zamânında bulunan diğer birçok büyük âlimden ders okudu. İlim tahsîli için Mısır'a gidip, orada bulunan meşhûr Hanefî fıkıh âlimi Kemâleddîn-i Bâbertî'den ilim öğrendi.
Molla Fenârî İskender Târihi'ni nazm eden meşhur şâir Ahmedî ve tıpta Şifâ kitabının sâhibi tabîb Hacı Paşa ile birlikte, Mısır'da Ekmeleddîn-i Bâbertî'nin huzûrunda ders arkadaşı idiler. Bir gün bir velîyi ziyârete gitmişlerdi. Bu zât, onlara bakıp, Mevlânâ Ahmedî'ye; "Sen, vaktini şiirde harcarsın." Hacı Paşaya; "Sen ömrünü tıpta harcarsın.", Molla Fenârî'ye ise; "Sen de, din ve dünyâ reisliğini, ilim ve takvâyı birlikte bulundurursun." buyurdu. Gerçekten de, bu zâtın buyurduğu gibi oldu. Din ilimleri yanında fizik, matematik ve astronomi de öğrenenMolla Fenârî, tasavvufta yüksek derecelere kavuştu. İlim tahsîlini tamamladıktan sonra Anadolu'ya dönerek Bursa'ya yerleşti ve talebe yetiştirmeye başladı.
Molla Fenârî, bir ara Bursa'daki hizmetlerini bırakıp Konya'ya gitmişti. Karaman Beyi ona çok iltifat ve ihsânlarda bulundu. Ders okutması için ricâda bulundu. Orada da ders verip talebe yetiştirdi. Burada, Yâkub-i Asfâr ve Yâkûb-i Esved gibi zâtlar ondan istifâde edip, ilimde yüksek dereceye ulaştılar. Molla Fenârî, bu iki talebesiyle dâimâ iftihâr ederdi. Karaman Beyinin kızı Gül Hâtun ile evlenerek, iki oğlu, iki kızı oldu. SonraOsmanlı Sultânının dâveti üzerine tekrar Bursa'ya geldi. Eski hizmetlerine devâm etti. İki oğlu da, kendisi gibi âlim olarak yetişti. Onlar da Bursa'da kâdılık yapmışlardır.
Molla Fenârî, uzun zaman Bursa'da kalan ve Somuncu Baba diye tanınan Hâmid-i Aksarâyî'den de ilim ve feyz aldı. Büyük bir velî ve yüksek âlimlerden olan Somuncu Baba, önceleri Bursa'da yaptırdığı fırında pişirdiği ekmekleri satarak geçinirdi. O sırada Molla Fenârî de Bursa'da kadılık yapıyordu.Somuncu Baba'nın ilimdeki ve velîlikteki üstünlüğünü bilenlerdendi. Sultan Yıldırım Bâyezîd, Niğbolu zaferinden sonra Bursa'da Ulu Câmiyi inşâ ettirmeye başlamıştı. İnşâat sırasında, câmide çalışan işçilerin ekmek ihtiyâcını Somuncu Baba karşılamıştı. Câminin inşâsı bittiğinde, açılış günü Cumâ hutbesini okumak üzere Pâdişâhın dâmâdı büyük âlim ve velî Seyyid Emîr Sultan hazretlerine vazife verilmişti. O gün orada, Molla Fenârî ile berâber büyük bir âlim topluluğu da vardı. Tam Cumâ vakti gelince, Emîr Sultan hazretleri; "Sultânım, zamânımızın büyüğü burada bulunurken, bizim hutbe okumamız edebe uygun değildir. Bu câmii şerîfin açılış hutbesini okumaya lâyık zât, şu kimsedir!" diyerekSomuncu Baba'yı işâret etti. Şöhretten son derece sakınan bu büyük velî, Pâdişâhın emri üzerine mimbere doğru yürüdü. Emîr Sultân'ın yanına gelince; "Ey Emîr'im! Niçin böyle yapıp, benim hâlimi ele verdiniz?" dedi. Emîr Sultan da: "Sizden daha üstün bir kimse göremediğim için böyle yaptım" cevâbını verdi. Cemâat hayret içinde kalmıştı. Somuncu Baba'nın okuyacağı hutbeyi merakla beklemeye başladılar. Mimbere çıkan Somuncu Baba, öyle güzel bir hutbe îrâd buyurdu ki, o zamana kadar cemâat böyle bir hutbeyi hiç kimseden dinlememişti. Hutbede; "Ulemâdan bâzısının, Fâtiha-i şerîfenin tefsîrinde müşkilâtı bulunmaktadır. Onun için, bugünkü hutbemizde bu sûrenin tefsîrini yapalım." buyurdu. Fâtiha sûresinin yedi türlü tefsîrini yaptı. Bu konuda nice hikmetli sözler beyân eyledi. Herkes hayret içinde kaldı. Bursa'da onun büyüklüğünü anlamayan kalmamıştı. Başta kâdı Molla Fenârî; "Somuncu Baba, önce bizim bu sûrenin tefsîrindeki müşkilimizi halletti. O, bunun büyük bir kerâmetiydi. Çünkü, Fâtiha'nın birinci tefsîrini bütün cemâat anlamıştı. İkinci tefsîrini, cemâatin bir kısmı anladı. Üçüncüsünü anlayanlar çok azdı. Dördüncü ve sonraki tefsîrlerini, içimizde anlıyan yok gibiydi." demekten kendini alamamıştı.
Namazdan sonra hemen evine giden Somuncu Baba'yı ilk ziyâret eden Molla Fenârî oldu. Bu ziyâret sırasında ona; "Efendim, bu günlerde Fâtiha sûresinin tefsîrini yapmak istiyordum. Fakat anlıyamadığım bâzı yerleri vardı.Bu hutbeniz ile, anlıyamadığım yerleri açıklamış oldunuz. Medresede, hizmetlerimizin karşılığında kazandığımız beş bin akçe paramız vardır. Helâl olmasında hiç şüpheniz olmasın. Kabûl buyurursanız, bunu size hediye etmek ve ayrıca sizin talebeniz olmakla şereflenmek istiyorum." deyince, Somuncu Baba ona teveccüh edip duâ eyledi. Molla Fenârî, çok feyz ve mârifetlere kavuştu. Yazdığı tefsîrlerinde bu ince mârifetleri beyân eyledi. Bir cild büyüklüğündekiFâtiha Tefsîri, bu ince bilgilerle doludur.
Bu hâdiseden sonra büyüklüğü herkes tarafından anlaşılan Somuncu Baba; "Sırrımız ifşâ oldu. Herkes bizi tanıdı." diyerek Bursa'dan ayrılmak istedi. Bir sabah erkenden, Gaves PaşaMedresesinden birkaç talebeyi yanına alarak yola çıktı.Somuncu Baba'nın Bursa'yı terk etmekte olduğunu haber alan Molla Fenârî, koşarak bir çınarın yanında arkasından yetişti. Gitmeyip, Bursa'da kalması için çok yalvardı, ricâlarda bulundu. Fakat, kabûl ettiremedi.Sonunda Bursalılara duâ etmesini taleb etti. Bu çınarın yanında Bursa'ya dönerek, feyizli ve bereketli bir şehir olması ve yeşil olarak kalması için duâ etti. Birbirine vedâ ederek ayrıldılar. "Duâ Çınarı" denilen bu ağaç, Bursa'nın Ankara yolu çıkışındadır.
1419 (H.822) yılında, ilk defâ Hicaz'a gidip hac yaptı. Hacdan dönerken, Mısır Sultânı Melik Müeyyid, Mısır'da kalarak ders vermesini ricâ etti. Bir müddet kalıp, ders okuttu. Birçok ulemâ ve evliyâ ile sohbet etmiş ve çeşitli meseleleri muhâsebe ve müzâkere etmişlerdir. Bu yolculuğu esnâsında Kudüs-i şerîfi de ziyâret etmişti. Çelebi Sultan Mehmed Hân dâvet edince, Bursa'ya geldi. Bu haccında Medîne-i münevverede iken, orada vefât eden büyük velî Şâh-ı Nakşibend'in halîfesi Muhammed Pârisâ'nın cenâze namazında bulundu.
1424 (H.828) yılında Sultan İkinci Murâd Hân, onu ilk şeyhülislâm olarak tâyin etti. Bu vazifeyi, adâlet ve hak üzere altı sene yaptı. Devletin mühim işlerinde, sultanlar ve devlet adamları kendisiyle istişâre ederek, ilminden ve isâbetli görüşlerinden istifâde etmişlerdi. Ders okutması yanında, fetvâ işlerini ve Bursa kadılığını da yürüten Molla Fenârî, bir mahkeme esnâsında, sultan Yıldırım Bâyezîd Hânın şâhidliğini dahî kabûl etmemiştir. Şöyle ki: Mahkemede dâvâ konusu olan bir hâdisenin şâhidi olarak pâdişâhın da dinlenmesi îcâbetmişti. Kâdı Molla Fenârî, huzûrunda duruşmaya çıkan Pâdişâhın şehâdetini, İslâmiyetin aradığı şâhidlik şartlarından biri kendisinde bulunmadığı için red etmişti. O da, namazlarda Pâdişâhın cemâatte görülmemesiydi. Çünkü dînimizde, cemâat ile namaz kılmayı terk edenin mahkemedeki şâhidliği makbûl değildir. Bunun üzerine Yıldırım Bâyezîd Han hemen oturduğu sarayın yanına bir câmi inşâ ettirerek, beş vakit namazı, cemâati hiç terk etmeden kılmağa başladı.
Bursa'da müderrislik ve kâdılık yapan Molla Fenârî kazzazlık (ipekçilik) yaparak da nafakasını temin etmeye çalıştı ve kazandığı paralar ile çok hayrât ve hasenâtta bulundu. Kale'de, Manastır mahallesinde ve Debbâglar semtinde olan mescidler ile, Pınarbaşı'ndaki Dâr-ül-hadîs, onun yaptırdığı eserlerdendir. Kudüs'te de bir medreseyi satın alıp, masraflarını, Anadolu'da yaptığı vakıfların gelirinden karşılamıştır. Vefâtında, çok para ve on binden çok kitap bıraktı.
1431 (H.834) senesi Receb ayında Bursa'da vefât etti. Kabri, Bursa'da Keşîş Dağı eteğinde, Maksem adı verilen semtte yaptırdığı mescidin yanındadır ve ziyâret edilmektedir. Kabri, Bursa'nın en yüksek semtinde bulunmaktadır. Câminin yanında bir de medresesi vardır. Ayrıca birçok hayır işleri de gerçekleştirmişti.
Molla Fenârî, Tasavvufta Zeyniyye tarîkatına mensûb idi. İpekçilikten çok iyi anladığından, kendisine yetecek kadar parayı sağlamak için bu işle uğraşır ve yiyeceği, giyeceği için lâzım olan parayı kendi emeği ile kazanırdı. Süslü elbiselerle dolaşmaktan hiç hoşlanmazdı. Gâyet mütevâzî giyinir, başında bir dolama ile dolaşırdı. Böyle giyinmesinin sebebini soranlara; "Elimin kazancı, daha fazlasına yetmiyor." cevâbını verirdi.
Şeyh Zeynüddîn-i Hâfî hazretlerinin en büyük halîfesi Şeyh Abdüllatîf-i Makdisî, Anadolu'yu şereflendirdiğinde, Molla Fenârî onun gelişini parlak bir manzûme ve güzel bir şiirle kutlamıştı. Zeynüddîn-i Hâfî de, aynı bahr ve vezinde bir karşılık söyleyerek, pekçok övücü sözler yazmış veMolla Fenârî'ye göndermişti.
Eserleri çok kıymetlidir. Başlıcaları şunlardır: 1) Ayn-ül-A'yân: Fâtiha sûresinin tefsîridir. 2) Füsûl-ül-Bedâyi' fî Usûl-iş-Şerâyi', 3) Îsâgûcî Şerhi: Mantık ilmine dâir, bir günde yazdığı çok kıymetli şerhtir. Îsâgûcî'ye yaptığı bu şerhi, mantık ilmini çok güzel açıklamaktadır. Buna, bir gün sabahleyin başlamış, güneş batarken bitirmiştir. Bu mantık kitabı, medreselerde uzun zaman ders kitabı olarak okutulmuştur. 1886 (H.1304) yılında İstanbul'da basılmıştır. 4) Enmûzecü'l-Ulûm: Yüze yakın ilme âit meseleyi ihtivâ eden ansiklopedik bir eserdir. Bu eser, oğlu Muhammed Şâh tarafından şerh olunmuştur. 5) Ferâiz-i Sirâciyye Şerhi, 6) Şerh-i Mevâkıb üzerine Ta'likât, 7) Esâs-üt-Tasrîf, 8) Esmâ'il-Fünûn, 9) Es'ile, 10) Risâletü Ricâl-il-Gayb, 11) Risâletün fî Menâkıb-iş-Şeyh Behâüddîn-i Nakşibendî, 12) Şerhu Usûl-il-Pezdevî, 13) Şerhu Telhîs-il-câmi' el-Kebîr:Fıkıh ilmine dâirdir. 14) Şerhu Telhîs-il-Miftâh: Me'ânî ilmine dâirdir. 15) Şerh-ur-Risâlet-il-Esîriyye fil-Mîzân, 16) Şerhu Fevâid-il-Gıyâsiyye: Me'ânî ve beyân ilimlerine dâirdir. 17) Şerhu Mukatta'ât. 18) Şerh-ul-Mevâkıb: Kelâm ilmine dâir bir eserdir. 19) Hâşiyetün alâ Şerh-ış-Şemsiyye: Seyyîd Şerîf Cürcânî'nin eserine yaptığı kıymetli bir hâşiyedir. 20) Hâşiyetün alâ Dav'ıl-Miftâh, 21) Şerh-ul-Misbâh: Nahiv ilmine dâirdir. 22) Hâşiyetün alâ Şerhây-is-Seyyid ves-Sa'd lil-Miftâh, 23) Uveysât-ül-Efkâr fî İhtiyâri ülil-Ebsâr: Aklî ilimlere dâir yazdığı bir eser olup, fen ilimlerinde zor problemlerin çözüm şekillerine karşı îtirâzları inceler. 24) Misbâh-ul-Uns, Beyn-el-Ma'kûl vel-Meşhûd fî Şerh-i Miftâh-i Gayb-il-Cem'i vel-Vücûd: Sadruddîn-i Konevî'nin Miftâh-ul-Gayb adındaki eserinin şerhidir. 25) Mukaddimet-üs-Salât.
Bunlardan başka birçok metinlere, şerh ve hâşiyeleri ve tâlikâtı var ise de, tedrîs, kâdılık ve müftîlik işleriyle meşgûliyeti, eserlerinin çoğunu temize çekmeye müsâade etmeyip, müsvedde hâlinde kalmıştır.

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
24 min
Hindistan’da yaşıyan evliyânın en büyüklerinden. Seyyid olup, 977 (m. 1569) senesinde Semerkand’da doğdu. Hindistan’a gelip, Hâce Bâkî-billah hazretlerinin sohbeti ile şereflendi.
Hocasının vefâtına kadar Delhi’de hizmetinde bulundu. Hâce Bâkî-billah’ın vefâtında, İmâm-ı Rabbânî Delhi’ye teşrîf etmişti. Merhamet buyurup, Seyyid Mîr Muhammed Nu’mân’ı Serhend’e götürdü. Mîr Muhammed, uzun seneler İmâm-ı Rabbânî’ye hizmet etti ve sohbetinde bulundu. Sonra talebe yetiştirmesi için Burhânpûr’a gönderildi. 1060 (m. 1650) senesinde Egre şehrinde vefât etti.
Mîr Büzürk diye bilinen babası Mîr Şemseddîn Bedahşânî, asâleti, fazileti, ilmi, takvâsı, huzûru ve safâsı ile Bedahşan ve Mâverâünnehr’in meşhûrlarından idi. Tefsîr ve benzeri Arabî ilimlerde asrının bir tanesi idi. Doğduğu ve kaldığı yer, Bedahşan beldelerinden olan Keşm beldesidir. Kabri Kabil’dedir.
Mîr Büzürk’ün babası Celâleddîn ve yüksek dedesi Mîr Seyyid Hamîdeddîn de âlim ve müttekîlerden olup, meşhûr âriflerden idiler. Bunların eski dedelerinden biri mübârek bir zât olup, Şeyh Bülbül diye anılırdı. Zira Kur’ân-ı kerîm okduğu zaman, güzel sesini dinlemek için, bülbüller etrâfında toplanırlardı. O okurken, bülbüller feryâd edip öterlerdi. Ba’zan beş altı tanesi inleyip can verirlerdi.
Mîr Büzürk’ün büyükler yolundaki bağlılığı, Işkıyye yolunda olan cezbe ve kerâmetler sahibi ayakkabı satıcısı bir dervişe idi. O derviş, Semerkand zaviyelerinde kendini gizler, ayakkabı satmayı, kendi hâlini gizleme vâsıtası ederdi. Mîr Büzürk, kalbi güneş gibi parlak olan bu üstâddan şöyle anlattı: “Birgün Semerkand Câmii’nde, hocama kuvvetli bir vecd hâli geldi. İhtiyâr olduğu hâlde, sıçradı ve eni bir, yüksekliği iki adam boyu olan minberin bir tarafından öbür tarafına geçti ve oturdu, hiçbir yeri incinmedi.”
Mîr Büzürk ya’nî Seyyid Şemseddîn, aynı zamanda Kâsım Kermînî’nin de sohbetinde yetişmiştir. Bu hocası hakkında bir risale yazdı. Risalede geçen “Şeyh Kâsım” isimlerini de hürmeten altın suyu ile yazmıştı. Hocası bunu görünce, çok memnun olup; “Siz, fakirin ismini yüceltip, hürmet ettiğiniz gibi, Allahü teâlâ da sizi muhterem ve mükerrem eylesin” buyurdu. O günlerde Şehzâde Muhammed Hakim Mirzâ, Mîr Büzürk’e sevgi ifadeli bir mektûp gönderip, kendisini Kabil’e çağırdı. O da kabûl etti. Gidince çok saygı ve ta’zim gördü. Bu sultan vefât edip, o memlekete inançsızlardan biri hükümet edince, Mîr Büzürk hazretleri, duâ edip, dünyâdan göçmeyi istedi. Duâsı kabûl oldu ve 994 (m. 1586) yılında vefât etti.
Mîr Muhammed anlattı: “Babamın yetmiş ilmi bildiğine ve takvâ sahibi olduğuna inanırdım, ama evliyâdan olduğunu düşünmezdim. Birgün âriflerden olan ablam, bana dedi ki; “Babamı rü’yâmda gördüm. Oğlum Mîr Muhammed Nu’mân’a deki, bize i’tikâdı niçin sağlam değildir” dedi. O günden beri evliyâdan olduğuna da i’tikâdım sağlam oldu.”
Mîr Muhammed Nu’mân anlattı: “Azîz babam, dünyâya gelen her oğlunun ismini Muhammed aleyhisselâm ismi ile birlikte olacak diye karar vermiş. Çocuklarına; Celâleddîn Muhammed, Sa’deddîn Muhammed ve Ziyâeddîn Muhammed gibi adlar vermiş. Bunlar benim kardeşlerim idi. Ben annemin karnında üç-dört aylık idim. Babam, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe Nu’mân bin Sabit hazretlerini rü’yâda görmüş ve; “Bir oğlun dünyâya gelecek, ona benim ismimi, ya’nî Nu’mân ismini ver” buyurmuş. Babam, bana Muhammed Nu’mân ismini koymuş. 977 (m. 1569)’da Semerkand’da dünyâya gelmişim. Ben çocukken, ba’zı garîb hâller beni kaplar, beni benden alır, kendimden geçer dünyâyı unuturdum. Büluğa erince, Belh şehrinde Emîr Abdullah Belhî Işkî’nin huzûrunda, onun işâret ve müjdeleri ile ona talebe oldum ve tövbe ettim.”
Mîr Muhammed Nu’mân bundan sonra Hindistan’a gitti. Dînimizin emirlerine uyma isteğinin çokluğundan vaktin velîlerinin hizmet ve sohbetlerinde bulundu. Herbirinden vazîfeler aldı, meşgûl oldu. Şeyh Sa’îd Habeşî ile de müsâfeha ile şereflendi. Nerede bir derviş ismi duysaydı, onun sohbetine gider, onu canı gönülden sever, talebe olmayı arzu ederdi. Nihâyet muhakkıkların kutbu hazret-i Hâce Muhammed Bâkî’nin (kuddise sirruh) huzûruyla şereflendi. O büyük evliyâ, Mîr Muhammed’e nihâyetsiz lütuflarda bulundu. Onu kendi silsile dizisine, ya’nî talebeleri arasına aldı. Şâh-ı Nakşibend hazretlerinin yoluna uygun zikr ve murâkabe ile şereflendirdi. Mîr Muhammed işini bırakıp, dünyâyı terk etti. Kalabalık ailesini alıp, tam bir tevekkül ile Bâkî-billah’ın huzûruna geldi.
Mîr Muhammed Nu’mân’ı, Fîrûz-âbâd Câmii’nin altında ikâmet ettirmeyi düşündüler. Bu câminin altında odalar vardı. Öyle odalar ki, asırlarca onlarda kimse oturmamıştı. Rutubetten nefes bile zor alınırdı. Hazret-i Hâce’nin emri ile, çoluk-çocuğu ile oraya yerleştiler. Mîr Muhammed Nu’mân’ın hâller sahibi ve sâlihadan olan hemşiresi (kız kardeşi) orada oturmaktan hastalandı. Hazret-i Hâce’nin temiz anneleri, Mîr’i ziyârete geldi. Oranın fenâ kokusundan bir saat orada oturamadı. Bu hâli gören anneleri, oğulları hazret-i Hâce’ye dönüp; “Ey oğlum, üstadım ve gözümün nûru! Sizin bu sevenleriniz burada ölmesinler!” dedi. Hazret-i Hâce; “Anneciğim, bunlar, bu gibi işler kalblerine ağır gelip, incinme düşüncesiyle buraya gelmediler. Onlar, Allahü teâlânın rızâsını kazanmak için geldiler. Madem ki onların oradan çıkarılmasını istiyorsunuz. Öyle ise yeni eve taşıyalım” dedi. Sonradan Mîr Muhammed Nu’mân; “Evliyâlıkta ne kadar makamlara kavuşmuş isem, hepsi de Fîrûz-âbâd Câmii’nin altında ihsân edildi” buyurdu. Mîr Muhammed Nu’mân buyurdu ki: “Birkaç gün dînin emirlerine uygun olmayan, sekr hâlleri beni kapladı. Ne kadar uğraştıysam bu hâller benden kalkmadı. Nihâyet hazret-i Hâce Bâkî-billah’a bu hâlimi arzetmeyi düşündüm. Câmiye geldiğim zaman onlar da bana baktılar. Bu bakışlarının bereketi ile kalkmasını istediğim hâller, benden tamamen kalktı.” Hazret-i Hâce’nin talebelerinden olan bir vâli, hocasına rica edip; “Duydum ki, dergâhınızdaki fakir talebelerden bir kısmı aç kalıyormuş. Emrederseniz her gün hepsinin ihtiyâcını ben göreyim” dedi. Hazret-i Hâce eshâbından ba’zıları için buna izin verdiler. Bu esnada biri arzetti ki: “Mîr Muhammed Nu’mân da çok fakir ve ailesi kalabalıktır.” Hazret-i Hâce onun ihtiyâcının karşılanmasına râzı olmadılar ve; “Bunlar bizim bedenimizin parçalarıdır” buyurdu. Ya’nî vücûdumuzun parçasını bu gibi işlere yaklaştırmayız. Mîr Muhammed Nu’mân buyurdu ki: “O günlerde çok fakir ve parasız olduğum hâlde, bu inâyetlerini duyunca kendimden geçtim.”
Bâkî-billah vefât edinceye kadar, Mîr Muhammed Nu’mân’ı en güzel şekilde yetiştirip, olgunlaştırdı. Evliyâlıkta yüksek makamlar sahibi eyledi. Sonra da en önde gelen talebelerinden İmâm-ı Rabbânî hazretlerine havale eyledi. Mîr Muhammed bunu şöyle anlattı: “Hazret-i Hâce’nin vefâtlarından önceki günlerde, bir gece uyumayıp hizmet eyledim. Bana baktılar. Bu bakışlarının te’sîri ile bir hâl zâhir oldu ki, her ne yaparsam; “Acaba Allahü teâlânın rızâsına uygun mudur, değil midir?” diye düşünceye dalardım. Hattâ öyle oldu ki, eğer bir yere bir adım atsam; “Acaba rızâsına uygun mu, değil mi?” derdim. Döndüğüm zaman da, şu düşüncelere gark olurdum ki; “Bu vakit onlara teslim ve rızâ vaktidir. Ve o kıymeti takdîr olunmayan deryadan, bu kalbi susamışın kalbine bir yudum su sunmak zamanıdır.”
Hazret-i Hâce (kuddise sirruh) hazret-i İmâm’a (ya’nî İmâm-ı Rabbânî hazretlerine), talebe yetiştirme icâzeti verdikleri ve bütün eshâbını onlara ısmarladıkları zaman, her talebesini ayrı ayrı çağırıp veda etti. Sonra hazret-i İmâm’ın huzûruna gönderdi. Hazret-i İmâm-ı, talebelerin terbiyesine vekîl eylediler. Talebelerine de, onların huzûrunda bizi ta’zim etmeyiniz, hattâ bize teveccüh eylemeyiniz” buyurdu. Bana da; “Ahmed-i Fârûk’a hizmeti kendi saadetin, kurtuluşun bil, her emrini yerine getir” buyurdu. Üstadımın büyüklüğünü düşünüp, bu sözleri bana ağır geldi ve; “Kalbimin aynası, ancak sizin yüksek kalbinizin parlak nûruna karşı duruyor. Onlar ne kadar büyük olsa da bu böyledir” diye arzettim. Kızarak buyurdular ki: “Meyan Şeyh Ahmed, bizim gibi binlerce yıldızı örten, göstermeyen bir güneştir. Geçmiş evliyânın en büyüklerindendir.” Bundan sonra inanarak, isteyerek ve severek hazret-i İmâm’ın hizmetine ve huzûruna kavuşmayı arzu eyledim.
Hazret-i Hâce vefât edince, İmâm-ı Rabbânî ta’ziye için Delhi’yi şereflendirdiler. Mîr Muhammed Nu’mân, kalbinin kırıklığını, garîbliğini, miskinliğini, nasîbsizliğini, istidâtsızlığını ve hazret-i Hâce’nin, kendisini İmâm’a havale ettiğini hatırlatan bir mektûp yazdı. Metupda; “Merhametinize kavuşmak için, Peygamberlerin efendisinin ( aleyhisselâm ) hânedanına mensûb olmaktan başka vesilem yoktur. Peygamberlerin efendisinin sadakası olarak bana acıyın” diye arz etti. Hazret-i İmâm bu mektûbu okuyunca, kalbine bir incelik geldi. Buyurdu ki: “Mîr, ümidsiz olmasın. İnşâallahü teâlâ daha iyi olacak”. Yine buyurdu: “Hâce’nin eshâbı arasında, Mîr’in bize husûsi bir bağlılığı vardır.” İmâm-ı Rabbânî hazretleri Serhend’e giderken, Mîr’i de yardım ve terbiyelerine alıp, yanlarında götürdüler.
Mîr Muhammed Nu’mân, senelerce hazret-i İmâm’ın sohbetinde bulundu. Bir defasında İmâm-ı Rabbânî hasta oldu. Bu hastalığında ölmek veya yaşamak, hazret-i İmâm’ın irâdesine bırakılmıştı, İmâm-ı Rabbânî hazretleri; “Eğer ölümü istersem, emâneti ehli olan birine bırakmak lâzım” diye düşündüler. O zaman bu ağır yükü yüklenebilecek, büyük oğulları Hâce Muhammed Sâdık ve hazret-i Mîr Muhammed Nu’mân’dan başkası bulunmadığından, bu emâneti onlara ısmarlamak istedi. Bunun için de ba’zı makamları, bu iki azîzin istidâtlarına göre, onların kalblerine akıttılar. Sonra oğullarının ve sevdiklerinin yalvarmaları ile yaşamak tarafını seçtiler. Allahü teâlâya yaptığı duânın hemen akabinde sıhhate kavuştular.
Bundan sonra Mîr Muhammed Nu’mân’a olan yardımları ve onu ilerletme vesileleri her gün arttı. Dâima husûsî lütuf ve ihsânlarda bulunup, onun hâllerini yükseklere çıkardı. 1018 (m. 1609) yıllarında hilâfet verdiler. Dînin yayılması için Burhânpûr’a gönderdiler, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin bizzat el yazıları ile yazdıkları hilâfetnâmeleri şudur: “Allahü teâlâya hamd ederim. Resûlüne ve O’nun mükerrem âline salâtü selâm ederim. Ehlullahın yolunda ilerleyip, ârif-i billah olan sâlih ve olgun kardeşim Seyyid Mîr Muhammed Nu’mân (Allahü teâlâ onu ve bizi dâima rızâsında bulundursun) bu fakirin tavassutu ile, Nakşibendiyye meşâyıhının yoluna girdi. Onların yolunda ilerledi. Talebeye fâide verecek hâle gelince, bu yolun ta’limi için kendisine icâzet verdim, icâzetin şartı; dînin emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak, büyüklerimizin yolunda gitmekte sabır ve sebat etmektir. Allahü teâlânın yolunda gidenlere ve Peygamber efendimize (aleyhi ve alâ âlihissalâtü vet-teslîmât) uyanlara selâm olsun.”
Mîr Muhammed Nu’mân hazretleri iki defa bu muazzam beldeye (Burhânpûr’a) gittiler. Bu şehirde, ilim, söz, hâl, kemâl ve ikmâl sahibi Muhammed Fadl ve Şeyh Îsâ (r.aleyhimâ) gibi büyük zâtlar vardı. Mîr’in çalışmaları netice vermeyip, Nakşibendî yolu bu beldede revaç bulmadı. Hazret-i İmâm’ın huzûruna geldi ve hakîkati anlattı. Hazret-i İmâm, üçüncü defa aynı şehirde insanlara dînimizin emir ve yasaklarını tebliğ etmelerini emr edip, “Bu son şekil, inşâallah, eskilere benzemez” buyurdular.
Hazret-i Mîr emre uyarak tekrar Burhânpûr şehrine gitti. Bu defa orada büyük kabûl gördü. Sohbeti ve hâli öyle oldu ki, anlatılması için ayrı bir kitap yazmak gerekir. Kısaca sohbetine giden fakîr olsun, zengin olsun, gâfil veya huzûr sahibi olsun, sohbet ve tasarrufunun te’sîrinden kendinden geçerdi. Ba’zıları bu aşk sarhoşluğu kendisini kapladığında, gayr-i ihtiyârî elbiselerini yırtar, kendinden geçmiş bir hâlde yerde vuvarlanırdı. Hattâ bunların o hâllerini görenler aynı hâle düşerler, yerde yuvarlanırlardı. Bu büyük velînin tasarruf muâmelesi o hâle ve dereceye ulaştı ki, o şehirdeki büyük âlimlerin talebelerinden çoğu gelip, onun talebeleri arasına girdiler. Çoğu fâsıklar, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uyan tam bir mü’min oldu. Çok ayıklar, muhabbet şarâbı ile kendinden geçtiler.
Mîr Muhammed Nu’mân anlattı: “Bir gece rü’yâda hocam İmâm-ı Rabbânî’yi gördüm. Bir yerden mübârek dergâhına gelmişim. Kapıda bekliyorum, içerden çıkıp beni ayakta, başı önüne eğik, muhtaç hâlde görünce memnun oldu. Çok teveccüh edip, beni kucakladı ve yanındakilere buyurdu ki: “Mîr, yoldan geldi. Harareti vardır. Meyva suyu getiriniz.” önüme beyaz bir kâse getirdiler. Hazret-i İmâm; “Mîr, bu kâseyi al ve hepsini iç ve ondan hiç kimseye bir damla verme!” buyurdu. O meyve suyunu tamamen içtim. Bundan sonra mübârek hocam yüzünü kıbleye dönüp ellerini kaldırdı ve; “Ey Allahım! Muhammed Resûlullaha mahsûs olan nisbeti Mîr’e nasîb eyle!” diyerek, duâ etti ve ellerini mübârek yüzüne sürdü. Sonra yine ellerini kaldırıp; “Yâ Rabbî, bana mahsûs olan nisbeti de Mîr’e ihsân eyle” dedi. Bu rü’yâdan uyanınca, bunu hazret-i İmâm’a arz ettim ve ta’birini istirhâm ettim. Cevap vermediler. Huzûrlarından ayrıldım. Bir müddet sonra şu mektûbu bana gönderdiler.
“Birgün sabah namazından sonra eshâbımla oturuyordum. Gayr-i ihtiyâri size teveccüh eyledim. Hissettiğim zulmet ve bulanıklıkların giderilmesine gayret ettim. Böylece sizin kemâl hâliniz ayın ondördü gibi oldu. Hidâyet güneşine verilen herşey o dolunaya aksetti. Hattâ kemâl cihetinden fark kalmadı. Ancak bundan sonra zarfı genişletmek ve genişlediği kadar onu doldurmak kaldı. Uzun zaman bu ma’nânın temsilî sûretini, doğruluğunu gösteren bir yakînin hâsıl olması için, nazarımda tuttum. Bunun için Allahü teâlâya hamd ve şükürler olsun. Bu ni’mete kavuşmanız, gördüğünüz ve ta’birini çok istediğiniz o rü’yâ sebebiyledir. Allahü teâlâya hamd-ü senalar olsun ki, borcunuz tamamen ödendi ve va’d edilen tahakkuk etti. Verilen söz yerine geldi. Temennimiz, kavuştuğunuz bu kemâle, insanları da kavuşturmanız ve o memleketin köyünü, sahrasını mübârek vücûdunuzla aydınlatmanızdır.”
Hakîkaten Mîr Muhammed Nu’mân, hazret-i İmâm’ın eshâbı arasında, İmâm’a aşk ve muhabbet ile bağlananların en önde geleni idi. Bu yüzden Hindistan’daki şöhret ve hizmeti güneş gibi açıktır. Kendisine bağlananlar o kadar çok oldu ki, ba’zı düşmanlar vaktin sultânına; “Sizin saltanatınız, hudud şehriniz Burhânpûr’da sona erer. Çünkü orada hazret-i Mîr dedikleri bir derviş vardır ki, yüzbin Özbek talebesi süvari hâlde emrindedir. Sultan te’sîr altında kalıp, hazret-i Mîr’i Burhânpûr’dan çağırdı ve; “Size niçin hazret-i Mîr diyorlar” dedi. O da; “Ben seyyidim. Seyyide Mîr derler. Hazret demelerinden râzı değilim, emr ediniz demesinler” buyurdu. “Yüzbin müridin varmış” dedi. Hazret-i Mîr, tebessüm etti. Sultan, orada olanlara; “Bakın, ben onunla konuşuyorum, o ise gülüyor. Bu dervişin böbürlenmesini anlıyorsunuz değil mi?” dedi. Mîr’i seven ve hürmet eden Mehabet Hân orada idi. Sultânın sözüne katılmış görünerek dedi ki: “Onun üstadı, memleketleri halîfelerine taksim etmiştir. Bunu Burhânpûr’a verdi. Bunun oradaki makam ve mertebesi o derecededir ki, bizim ve sizin gibilerin orada varlığı hissedilmez.” Sultan, Mehabet Hân’ın da bu dervişe düşman olduğunu sanıp; “Onu sana bıraktım” dedi. Mehabet Hân, Mîr Muhammed Nu’mân hazretlerini kendi evine götürdü, yakınlık ve muhabbet gösterdi. Çeşitli ziyâfetler ikram eyledi. Söz sahibi kimseler ve diğerleri, karınca ve çekirgeler gibi hazret-i Mîr’in ziyâretine geldiler. Çok adaklar yapıp, yerine getirdiler. Sultan bunu işitince, Mehabet Hân’a kızdı. O da; “Pâdişâhım, bu derviş beş vakit namaz kılar, başka hiçbirşey yapmaz” diye arz etti. Pâdişâh, Mîr’in Burhânpûr’da kalmayıp başşehir Ekberâbâd’da bulunmayı kabûl ederse onu bırakalım dedi. Mîr hazretleri kabûl etti ve Ekberâbâd’da oturmaya râzı oldu. Orada taliblere ders vermeye başladı.
Mîr Muhammed Nu’mân hazretleri, birgün dervişlerden bir grupla, kendisini sevenlerden birinin evine da’vet edildi. Mîr, ev sahibini huzûruna çağırıp; “İkramda ifrata, aşırılığa gitmemesini söyledi ve yemeklerde sakın hiç şüpheli birşey bulunmasın” buyurdu. O da elden geldiği kadar ihtiyâtlı hareket etti. Ama hazret-i Mîr’in yanında kalabalık bir cemâat bulunduğundan, pekçok keçi ve koyun kestiler. Aniden, kesilen bu hayvanların birinin eti üzerinde sayısız kurdlar peyda oldu. Öyle ki, bir anda etten kemiğe geçtiler. Hazret-i Mîr’e getirdiler; “Bunun için çok dikkat edin demiştik. Bu keçi, helâlden değildir. Allahü teâlâ bu kurdlarla bunu bize gösteriyor. Bununla beraber yine de araştırın” buyurdu. Araştırdılar. Anlaşıldı ki, bu keçi, hayvan zekâtı toplama me’mûru arkadaşının zulmen alıp, kendisine gönderdiği ve ev sahibinin bundan hiç haberi olmadığı bir hayvan idi.
Mîr’in muhlislerinden biri evlenmişti. Kayınpederi ona çok sert davranıyor ve eziyet ediyordu. Bu muhlis, sıkılarak, utanarak hâlini hazret-i Mîr’e arzetti. Hazret-i Mîr ona acıdı ve; “Hiç üzülme, kayınpederin yakında bu dünyâdan gider” buyurdu. İki-üç gün sonra öldü ve o talebe onun şerrinden kurtuldu.
Mîr Muhammed şöyle anlatır: “Yine birgün Resûlullah’ı rü’yâda gördüm. Hazret-i Ebû Bekr de yanında idi. Buyurdular ki: “Ey Ebû Bekr! Oğlum Muhammed Nu’mân’a de ki; “Şeyh Ahmed’in makbûlü benim makbûlümdür. Şeyh Ahmed’in merdûdu benim merdûdumdur. Benim merdûdum da Allahü teâlânın merdûdudur.” Bu müjdeyi işitince, son derece sevinip; “Elhamdülillah ki, ben hazret-i İmâm’ın makbûlüyüm. O hâlde Allahü teâlânın da makbûlü oluyorum” diye içimden geçirdiğimde, Resûlullah ( aleyhisselâm ) hazret-i Sıddîk-ı Ekber’e buyurdular ki; “Oğlum Muhammed Nu’mân’a de ki; Onun makbûlü olan, Şeyh Ahmed’in de makbûlüdür, benim de, Allahü teâlânın da makbûlüdür. Onun merdûdu, Şeyh Ahmed’in, benim ve Allahü teâlânın merdûdumuzdur.”
Yine birgün rü’yâda, pâdişâhların cülus veya tebrik günlerinde yaptıkları gibi, bir meydana büyük bir çadır kurulduğunu gördüm. Bütün insanların yaşadığı memleketler o çadırın altında kalıyordu. Dünyâdaki pâdişâhlar, hâkimler, memleketin idâresini yürüten âmirler ve devlet erkânı hep orada bulunuyorlardı. Köyler, şehirler, çarşılar, yollar, ölüm, hayat, fakirlik, zenginlik, efendilik, hizmetçilik hep orada... Bütün o erkân, iş yapmak için, çadırın tepesindeki deliğe bakıyorlar ve ardından ikinci bakışları dünyâya ve dünyâdakilere oluyordu, iş yapanlardan herbirine oradan bir iş buyuruluyordu. Hatırımdan, “Ben de yukarı bakayım, orada ne vardır ki, bütün bu erkân oradan emir alıp, iş yapıyorlar” diye geçti. Başımı kaldırdım ve bir göz attım. Gördüm ki, çadırın orta direğinin en üst noktasında bir pencere var ve hazret-i İmâm orada oturmuş, mübârek yüzünü o pencereye koymuş, işâret ediyor. Bütün dünyâdaki devlet erkânı, yapacakları işleri onun o işâretlerinden anlıyor, birbirine uyan ve uymayan işleri, hep o bir işâretten çıkarıp yapıyorlardı.
Yine birgün sabah namazından sonra câmide oturmuş murâkabe ile meşgûl oluyorduk. Hocam ile karşı karşıya oturmuştuk. Bir ara başımı meşgûliyetimden kaldırdım. Gördüm ki, hazret-i İmâm’ın yerinde Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) oturuyor. Üzerimi bir heybet kapladı. Hemen başımı önüme eğdim ve kalb meşgûliyetine müteveccih oldum. Bir müddet sonra, tekrar başımı kaldırdım. Gördüm ki, hazret-i İmâm da, Server-i kâinatın ( aleyhisselâm ) yanında oturuyor. Tekrar murâkabe için başımı eğdim. Bir an sonra yine başımı kaldırdım. Gördüm ki, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yerinde hazret-i İmâm, hazret-i İmâm’ın yerinde de, Resûlullah ( aleyhisselâm ) oturuyor. Tekrar murâkabeye koyuldum. Bir zaman sonra başımı kaldırınca, iki yerde de Resûlullah’ı ( aleyhisselâm ) gördüm. Biraz sonra ikisini de hazret-i İmâm buldum. Daha sonra gördüm ki, hazret-i İmâm yalnız olarak oturuyordu. Bu gördüklerim baş gözü ile olmuştur. Rü’yâ ve vak’a hâli değildir.”
Hazret-i İmâm’ın “Mektûbât” isimli üç cild, değer biçilmez eserinde, Mîr Muhammed Nu’mân hazretlerine yazılmış çok mektûplar vardır. Bunlardan bir kısmı aşağıdadır.
“... Üstadım Hâce Muhammed Bâkî-billah’dan (kuddise sirruh) işittim. Buyurdu ki, Şeyh Muhyiddîn-i Arabî (r.aleyh) yazıyor ki: “Kerâmet ve hârikaları çok görülen evliyâ, son nefeslerinde, bunları gösterdiklerine pişman olmuştur. Keşke hiç kerâmetimiz görülmeseydi demişlerdir.” Evliyânın üstünlüğü, hârikaların görülmesi ile ölçülseydi, bunların görünmesine pişman olmak yersiz olurdu.
Suâl: Vilâyette, hârika görünmesi şart olmayınca, hakîki velî ile, yalancı şeyhler birbirinden nasıl ayrılır?
Cevap: Bu dünyâda evliyânın belli olması lâzım değildir. Doğru ile yalancının karışması lâzımdır. Bu dünyâda hak ile bâtılın, doğru ile yanlışın karışması lâzımdır. Velînin, kendi vilâyetini bilmesi de şart değildir. Kendi vilâyetini bilmiyen evliyâ çok idi. Bunları, başkaları nasıl tanıyabilir? Tanımalarına lüzum da yoktur. Evet, peygamberlerin (aleyhimüsselâm) hârikalar göstermesi lâzımdır. Böylece, nebi, nebî olmıyandan ayrılır. Çünkü, nebinin peygamberliğini tanımak herkese lâzımdır. Evliyâ, insanları, kendi peygamberinin dînine çağırdığı için, peygamberinin mu’cizeleri kendilerine yetişir. Evliyâ, eğer dinden başka birşeye çağırmış olsaydı, o zaman, hârikalar göstermesi elbette lâzım olurdu. Dîne çağırdığı için hârika göstermesi hiç lâzım değildir. Din âlimleri, herkesi, kitaplarda yazılan emirleri yapmağa çağırıyor. Evliyâ, hem buna çağırıyor, hem de dînin bâtınına da’vet ediyor, önce, dîne çağırıyor. Sonra Allahü teâlânın ismini zikr etmeği gösteriyor. Her zaman, aralıksız olarak, zikr-i ilâhi ile olmağı ehemmiyetle istiyorlar. Böylece vücûdu zikr kaplayıp, kalbde Allahü teâlâdan başka birşey bulundurulmaz. Herşey öyle unutulur ki, insan kendini ne kadar zorlasa, Allahü teâlâdan başka birşey hatırlayamaz. Bu iki türlü da’vet için, evliyânın hârikalar göstermesine niçin lüzum olsun? İrşâd etmek, bu iki da’veti yapmak demektir.
Hârikanın, kerâmetin burada hiç yeri yoktur. Şunu da söyliyelim ki, uyanık bir talebe, tasavvuf yolunda ilerlerken, üstadının nice hârikalarını, kerâmetlerini hisseder. O bilinmez yolda, her an, onun mededine baş vurup, hep yardımına kavuşur. Evet, başkaları için hârikalar göstermesi lâzım değildir. Fakat, talebesine her an kerâmet göstermekte, hârikalar, üst üste gelmektedir. Talebesi, üstadının hârikalarını his etmez olur mu ki, ölü olan kalbine hayat vermektedir. Onu, müşâhedelere keşflere kavuşturmaktadır. Câhiller, ölüyü diriltip, mezardan çıkarmağı, büyük kerâmet sanır. Büyükler ise, ölü kalbleri diriltmeğe, hasta rûhları tedâvi etmeğe ehemmiyet verir. Sofiyye-i âliyyenin büyüklerinden, Hâce Muhammed Pârisâ: “İnsanların çoğu ölüleri dirilteni büyük bildiğinden, Allahü teâlâya yakın olanlar, bunu yapmak istemeyip, ölü rûhları diriltmişler, talebenin ölü kalblerini diriltmeğe çalışmışlardır. Doğrusu da, kalbleri, rûhları diriltmek yanında, ölüleri diriltmenin hiç kıymeti yoktur. Hattâ abes, ya’nî fâidesiz şeyle vakit gayb etmek olur. Çünkü, ölüyü diriltmek ona birkaç günlük ömür kazandırır. Kalblerin diriltilmesi ise sonsuz hayâta kavuşturur. Zâten, Allahü teâlâya yakın olanların vücûdları kerâmettir. İnsanları Allahü teâlâya da’vet etmeleri, Hak teâlânın rahmetlerinden bir rahmettir, ölü kalbleri diriltmesi, hârikaların en büyüğüdür. İnsanların selâmeti, onların varlığı iledir. Mahlûkların en kıymetlisi onlardır. Allahü teâlâ, onlar ile rahmet yağdırıyor. Onlar sebebi ile rızk gönderiyor. Onların sözleri devadır. Acıyarak bir bakışları şifâdır. Onlar, celîs-i ilâhîdir. Allahü teâlânın lütufları, ihsânları, onların bulunduğu yerden eksik olmaz. Yanlarında bulunanlar kötü olmaz. Onları tanıyanlar mahrûm kalmaz” buyuruyor.

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
22 min
Hindistan’da yaşıyan evliyânın en büyüklerinden. Seyyid olup, 977 (m. 1569) senesinde Semerkand’da doğdu. Hindistan’a gelip, Hâce Bâkî-billah hazretlerinin sohbeti ile şereflendi.
Hocasının vefâtına kadar Delhi’de hizmetinde bulundu. Hâce Bâkî-billah’ın vefâtında, İmâm-ı Rabbânî Delhi’ye teşrîf etmişti. Merhamet buyurup, Seyyid Mîr Muhammed Nu’mân’ı Serhend’e götürdü. Mîr Muhammed, uzun seneler İmâm-ı Rabbânî’ye hizmet etti ve sohbetinde bulundu. Sonra talebe yetiştirmesi için Burhânpûr’a gönderildi. 1060 (m. 1650) senesinde Egre şehrinde vefât etti.
Mîr Büzürk diye bilinen babası Mîr Şemseddîn Bedahşânî, asâleti, fazileti, ilmi, takvâsı, huzûru ve safâsı ile Bedahşan ve Mâverâünnehr’in meşhûrlarından idi. Tefsîr ve benzeri Arabî ilimlerde asrının bir tanesi idi. Doğduğu ve kaldığı yer, Bedahşan beldelerinden olan Keşm beldesidir. Kabri Kabil’dedir.
Mîr Büzürk’ün babası Celâleddîn ve yüksek dedesi Mîr Seyyid Hamîdeddîn de âlim ve müttekîlerden olup, meşhûr âriflerden idiler. Bunların eski dedelerinden biri mübârek bir zât olup, Şeyh Bülbül diye anılırdı. Zira Kur’ân-ı kerîm okduğu zaman, güzel sesini dinlemek için, bülbüller etrâfında toplanırlardı. O okurken, bülbüller feryâd edip öterlerdi. Ba’zan beş altı tanesi inleyip can verirlerdi.
Mîr Büzürk’ün büyükler yolundaki bağlılığı, Işkıyye yolunda olan cezbe ve kerâmetler sahibi ayakkabı satıcısı bir dervişe idi. O derviş, Semerkand zaviyelerinde kendini gizler, ayakkabı satmayı, kendi hâlini gizleme vâsıtası ederdi. Mîr Büzürk, kalbi güneş gibi parlak olan bu üstâddan şöyle anlattı: “Birgün Semerkand Câmii’nde, hocama kuvvetli bir vecd hâli geldi. İhtiyâr olduğu hâlde, sıçradı ve eni bir, yüksekliği iki adam boyu olan minberin bir tarafından öbür tarafına geçti ve oturdu, hiçbir yeri incinmedi.”
Mîr Büzürk ya’nî Seyyid Şemseddîn, aynı zamanda Kâsım Kermînî’nin de sohbetinde yetişmiştir. Bu hocası hakkında bir risale yazdı. Risalede geçen “Şeyh Kâsım” isimlerini de hürmeten altın suyu ile yazmıştı. Hocası bunu görünce, çok memnun olup; “Siz, fakirin ismini yüceltip, hürmet ettiğiniz gibi, Allahü teâlâ da sizi muhterem ve mükerrem eylesin” buyurdu. O günlerde Şehzâde Muhammed Hakim Mirzâ, Mîr Büzürk’e sevgi ifadeli bir mektûp gönderip, kendisini Kabil’e çağırdı. O da kabûl etti. Gidince çok saygı ve ta’zim gördü. Bu sultan vefât edip, o memlekete inançsızlardan biri hükümet edince, Mîr Büzürk hazretleri, duâ edip, dünyâdan göçmeyi istedi. Duâsı kabûl oldu ve 994 (m. 1586) yılında vefât etti.
Mîr Muhammed anlattı: “Babamın yetmiş ilmi bildiğine ve takvâ sahibi olduğuna inanırdım, ama evliyâdan olduğunu düşünmezdim. Birgün âriflerden olan ablam, bana dedi ki; “Babamı rü’yâmda gördüm. Oğlum Mîr Muhammed Nu’mân’a deki, bize i’tikâdı niçin sağlam değildir” dedi. O günden beri evliyâdan olduğuna da i’tikâdım sağlam oldu.”
Mîr Muhammed Nu’mân anlattı: “Azîz babam, dünyâya gelen her oğlunun ismini Muhammed aleyhisselâm ismi ile birlikte olacak diye karar vermiş. Çocuklarına; Celâleddîn Muhammed, Sa’deddîn Muhammed ve Ziyâeddîn Muhammed gibi adlar vermiş. Bunlar benim kardeşlerim idi. Ben annemin karnında üç-dört aylık idim. Babam, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe Nu’mân bin Sabit hazretlerini rü’yâda görmüş ve; “Bir oğlun dünyâya gelecek, ona benim ismimi, ya’nî Nu’mân ismini ver” buyurmuş. Babam, bana Muhammed Nu’mân ismini koymuş. 977 (m. 1569)’da Semerkand’da dünyâya gelmişim. Ben çocukken, ba’zı garîb hâller beni kaplar, beni benden alır, kendimden geçer dünyâyı unuturdum. Büluğa erince, Belh şehrinde Emîr Abdullah Belhî Işkî’nin huzûrunda, onun işâret ve müjdeleri ile ona talebe oldum ve tövbe ettim.”
Mîr Muhammed Nu’mân bundan sonra Hindistan’a gitti. Dînimizin emirlerine uyma isteğinin çokluğundan vaktin velîlerinin hizmet ve sohbetlerinde bulundu. Herbirinden vazîfeler aldı, meşgûl oldu. Şeyh Sa’îd Habeşî ile de müsâfeha ile şereflendi. Nerede bir derviş ismi duysaydı, onun sohbetine gider, onu canı gönülden sever, talebe olmayı arzu ederdi. Nihâyet muhakkıkların kutbu hazret-i Hâce Muhammed Bâkî’nin (kuddise sirruh) huzûruyla şereflendi. O büyük evliyâ, Mîr Muhammed’e nihâyetsiz lütuflarda bulundu. Onu kendi silsile dizisine, ya’nî talebeleri arasına aldı. Şâh-ı Nakşibend hazretlerinin yoluna uygun zikr ve murâkabe ile şereflendirdi. Mîr Muhammed işini bırakıp, dünyâyı terk etti. Kalabalık ailesini alıp, tam bir tevekkül ile Bâkî-billah’ın huzûruna geldi.
Mîr Muhammed Nu’mân’ı, Fîrûz-âbâd Câmii’nin altında ikâmet ettirmeyi düşündüler. Bu câminin altında odalar vardı. Öyle odalar ki, asırlarca onlarda kimse oturmamıştı. Rutubetten nefes bile zor alınırdı. Hazret-i Hâce’nin emri ile, çoluk-çocuğu ile oraya yerleştiler. Mîr Muhammed Nu’mân’ın hâller sahibi ve sâlihadan olan hemşiresi (kız kardeşi) orada oturmaktan hastalandı. Hazret-i Hâce’nin temiz anneleri, Mîr’i ziyârete geldi. Oranın fenâ kokusundan bir saat orada oturamadı. Bu hâli gören anneleri, oğulları hazret-i Hâce’ye dönüp; “Ey oğlum, üstadım ve gözümün nûru! Sizin bu sevenleriniz burada ölmesinler!” dedi. Hazret-i Hâce; “Anneciğim, bunlar, bu gibi işler kalblerine ağır gelip, incinme düşüncesiyle buraya gelmediler. Onlar, Allahü teâlânın rızâsını kazanmak için geldiler. Madem ki onların oradan çıkarılmasını istiyorsunuz. Öyle ise yeni eve taşıyalım” dedi. Sonradan Mîr Muhammed Nu’mân; “Evliyâlıkta ne kadar makamlara kavuşmuş isem, hepsi de Fîrûz-âbâd Câmii’nin altında ihsân edildi” buyurdu. Mîr Muhammed Nu’mân buyurdu ki: “Birkaç gün dînin emirlerine uygun olmayan, sekr hâlleri beni kapladı. Ne kadar uğraştıysam bu hâller benden kalkmadı. Nihâyet hazret-i Hâce Bâkî-billah’a bu hâlimi arzetmeyi düşündüm. Câmiye geldiğim zaman onlar da bana baktılar. Bu bakışlarının bereketi ile kalkmasını istediğim hâller, benden tamamen kalktı.” Hazret-i Hâce’nin talebelerinden olan bir vâli, hocasına rica edip; “Duydum ki, dergâhınızdaki fakir talebelerden bir kısmı aç kalıyormuş. Emrederseniz her gün hepsinin ihtiyâcını ben göreyim” dedi. Hazret-i Hâce eshâbından ba’zıları için buna izin verdiler. Bu esnada biri arzetti ki: “Mîr Muhammed Nu’mân da çok fakir ve ailesi kalabalıktır.” Hazret-i Hâce onun ihtiyâcının karşılanmasına râzı olmadılar ve; “Bunlar bizim bedenimizin parçalarıdır” buyurdu. Ya’nî vücûdumuzun parçasını bu gibi işlere yaklaştırmayız. Mîr Muhammed Nu’mân buyurdu ki: “O günlerde çok fakir ve parasız olduğum hâlde, bu inâyetlerini duyunca kendimden geçtim.”
Bâkî-billah vefât edinceye kadar, Mîr Muhammed Nu’mân’ı en güzel şekilde yetiştirip, olgunlaştırdı. Evliyâlıkta yüksek makamlar sahibi eyledi. Sonra da en önde gelen talebelerinden İmâm-ı Rabbânî hazretlerine havale eyledi. Mîr Muhammed bunu şöyle anlattı: “Hazret-i Hâce’nin vefâtlarından önceki günlerde, bir gece uyumayıp hizmet eyledim. Bana baktılar. Bu bakışlarının te’sîri ile bir hâl zâhir oldu ki, her ne yaparsam; “Acaba Allahü teâlânın rızâsına uygun mudur, değil midir?” diye düşünceye dalardım. Hattâ öyle oldu ki, eğer bir yere bir adım atsam; “Acaba rızâsına uygun mu, değil mi?” derdim. Döndüğüm zaman da, şu düşüncelere gark olurdum ki; “Bu vakit onlara teslim ve rızâ vaktidir. Ve o kıymeti takdîr olunmayan deryadan, bu kalbi susamışın kalbine bir yudum su sunmak zamanıdır.”
Hazret-i Hâce (kuddise sirruh) hazret-i İmâm’a (ya’nî İmâm-ı Rabbânî hazretlerine), talebe yetiştirme icâzeti verdikleri ve bütün eshâbını onlara ısmarladıkları zaman, her talebesini ayrı ayrı çağırıp veda etti. Sonra hazret-i İmâm’ın huzûruna gönderdi. Hazret-i İmâm-ı, talebelerin terbiyesine vekîl eylediler. Talebelerine de, onların huzûrunda bizi ta’zim etmeyiniz, hattâ bize teveccüh eylemeyiniz” buyurdu. Bana da; “Ahmed-i Fârûk’a hizmeti kendi saadetin, kurtuluşun bil, her emrini yerine getir” buyurdu. Üstadımın büyüklüğünü düşünüp, bu sözleri bana ağır geldi ve; “Kalbimin aynası, ancak sizin yüksek kalbinizin parlak nûruna karşı duruyor. Onlar ne kadar büyük olsa da bu böyledir” diye arzettim. Kızarak buyurdular ki: “Meyan Şeyh Ahmed, bizim gibi binlerce yıldızı örten, göstermeyen bir güneştir. Geçmiş evliyânın en büyüklerindendir.” Bundan sonra inanarak, isteyerek ve severek hazret-i İmâm’ın hizmetine ve huzûruna kavuşmayı arzu eyledim.
Hazret-i Hâce vefât edince, İmâm-ı Rabbânî ta’ziye için Delhi’yi şereflendirdiler. Mîr Muhammed Nu’mân, kalbinin kırıklığını, garîbliğini, miskinliğini, nasîbsizliğini, istidâtsızlığını ve hazret-i Hâce’nin, kendisini İmâm’a havale ettiğini hatırlatan bir mektûp yazdı. Metupda; “Merhametinize kavuşmak için, Peygamberlerin efendisinin ( aleyhisselâm ) hânedanına mensûb olmaktan başka vesilem yoktur. Peygamberlerin efendisinin sadakası olarak bana acıyın” diye arz etti. Hazret-i İmâm bu mektûbu okuyunca, kalbine bir incelik geldi. Buyurdu ki: “Mîr, ümidsiz olmasın. İnşâallahü teâlâ daha iyi olacak”. Yine buyurdu: “Hâce’nin eshâbı arasında, Mîr’in bize husûsi bir bağlılığı vardır.” İmâm-ı Rabbânî hazretleri Serhend’e giderken, Mîr’i de yardım ve terbiyelerine alıp, yanlarında götürdüler.
Mîr Muhammed Nu’mân, senelerce hazret-i İmâm’ın sohbetinde bulundu. Bir defasında İmâm-ı Rabbânî hasta oldu. Bu hastalığında ölmek veya yaşamak, hazret-i İmâm’ın irâdesine bırakılmıştı, İmâm-ı Rabbânî hazretleri; “Eğer ölümü istersem, emâneti ehli olan birine bırakmak lâzım” diye düşündüler. O zaman bu ağır yükü yüklenebilecek, büyük oğulları Hâce Muhammed Sâdık ve hazret-i Mîr Muhammed Nu’mân’dan başkası bulunmadığından, bu emâneti onlara ısmarlamak istedi. Bunun için de ba’zı makamları, bu iki azîzin istidâtlarına göre, onların kalblerine akıttılar. Sonra oğullarının ve sevdiklerinin yalvarmaları ile yaşamak tarafını seçtiler. Allahü teâlâya yaptığı duânın hemen akabinde sıhhate kavuştular.
Bundan sonra Mîr Muhammed Nu’mân’a olan yardımları ve onu ilerletme vesileleri her gün arttı. Dâima husûsî lütuf ve ihsânlarda bulunup, onun hâllerini yükseklere çıkardı. 1018 (m. 1609) yıllarında hilâfet verdiler. Dînin yayılması için Burhânpûr’a gönderdiler, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin bizzat el yazıları ile yazdıkları hilâfetnâmeleri şudur: “Allahü teâlâya hamd ederim. Resûlüne ve O’nun mükerrem âline salâtü selâm ederim. Ehlullahın yolunda ilerleyip, ârif-i billah olan sâlih ve olgun kardeşim Seyyid Mîr Muhammed Nu’mân (Allahü teâlâ onu ve bizi dâima rızâsında bulundursun) bu fakirin tavassutu ile, Nakşibendiyye meşâyıhının yoluna girdi. Onların yolunda ilerledi. Talebeye fâide verecek hâle gelince, bu yolun ta’limi için kendisine icâzet verdim, icâzetin şartı; dînin emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak, büyüklerimizin yolunda gitmekte sabır ve sebat etmektir. Allahü teâlânın yolunda gidenlere ve Peygamber efendimize (aleyhi ve alâ âlihissalâtü vet-teslîmât) uyanlara selâm olsun.”
Mîr Muhammed Nu’mân hazretleri iki defa bu muazzam beldeye (Burhânpûr’a) gittiler. Bu şehirde, ilim, söz, hâl, kemâl ve ikmâl sahibi Muhammed Fadl ve Şeyh Îsâ (r.aleyhimâ) gibi büyük zâtlar vardı. Mîr’in çalışmaları netice vermeyip, Nakşibendî yolu bu beldede revaç bulmadı. Hazret-i İmâm’ın huzûruna geldi ve hakîkati anlattı. Hazret-i İmâm, üçüncü defa aynı şehirde insanlara dînimizin emir ve yasaklarını tebliğ etmelerini emr edip, “Bu son şekil, inşâallah, eskilere benzemez” buyurdular.
Hazret-i Mîr emre uyarak tekrar Burhânpûr şehrine gitti. Bu defa orada büyük kabûl gördü. Sohbeti ve hâli öyle oldu ki, anlatılması için ayrı bir kitap yazmak gerekir. Kısaca sohbetine giden fakîr olsun, zengin olsun, gâfil veya huzûr sahibi olsun, sohbet ve tasarrufunun te’sîrinden kendinden geçerdi. Ba’zıları bu aşk sarhoşluğu kendisini kapladığında, gayr-i ihtiyârî elbiselerini yırtar, kendinden geçmiş bir hâlde yerde vuvarlanırdı. Hattâ bunların o hâllerini görenler aynı hâle düşerler, yerde yuvarlanırlardı. Bu büyük velînin tasarruf muâmelesi o hâle ve dereceye ulaştı ki, o şehirdeki büyük âlimlerin talebelerinden çoğu gelip, onun talebeleri arasına girdiler. Çoğu fâsıklar, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uyan tam bir mü’min oldu. Çok ayıklar, muhabbet şarâbı ile kendinden geçtiler.
Mîr Muhammed Nu’mân anlattı: “Bir gece rü’yâda hocam İmâm-ı Rabbânî’yi gördüm. Bir yerden mübârek dergâhına gelmişim. Kapıda bekliyorum, içerden çıkıp beni ayakta, başı önüne eğik, muhtaç hâlde görünce memnun oldu. Çok teveccüh edip, beni kucakladı ve yanındakilere buyurdu ki: “Mîr, yoldan geldi. Harareti vardır. Meyva suyu getiriniz.” önüme beyaz bir kâse getirdiler. Hazret-i İmâm; “Mîr, bu kâseyi al ve hepsini iç ve ondan hiç kimseye bir damla verme!” buyurdu. O meyve suyunu tamamen içtim. Bundan sonra mübârek hocam yüzünü kıbleye dönüp ellerini kaldırdı ve; “Ey Allahım! Muhammed Resûlullaha mahsûs olan nisbeti Mîr’e nasîb eyle!” diyerek, duâ etti ve ellerini mübârek yüzüne sürdü. Sonra yine ellerini kaldırıp; “Yâ Rabbî, bana mahsûs olan nisbeti de Mîr’e ihsân eyle” dedi. Bu rü’yâdan uyanınca, bunu hazret-i İmâm’a arz ettim ve ta’birini istirhâm ettim. Cevap vermediler. Huzûrlarından ayrıldım. Bir müddet sonra şu mektûbu bana gönderdiler.
“Birgün sabah namazından sonra eshâbımla oturuyordum. Gayr-i ihtiyâri size teveccüh eyledim. Hissettiğim zulmet ve bulanıklıkların giderilmesine gayret ettim. Böylece sizin kemâl hâliniz ayın ondördü gibi oldu. Hidâyet güneşine verilen herşey o dolunaya aksetti. Hattâ kemâl cihetinden fark kalmadı. Ancak bundan sonra zarfı genişletmek ve genişlediği kadar onu doldurmak kaldı. Uzun zaman bu ma’nânın temsilî sûretini, doğruluğunu gösteren bir yakînin hâsıl olması için, nazarımda tuttum. Bunun için Allahü teâlâya hamd ve şükürler olsun. Bu ni’mete kavuşmanız, gördüğünüz ve ta’birini çok istediğiniz o rü’yâ sebebiyledir. Allahü teâlâya hamd-ü senalar olsun ki, borcunuz tamamen ödendi ve va’d edilen tahakkuk etti. Verilen söz yerine geldi. Temennimiz, kavuştuğunuz bu kemâle, insanları da kavuşturmanız ve o memleketin köyünü, sahrasını mübârek vücûdunuzla aydınlatmanızdır.”
Hakîkaten Mîr Muhammed Nu’mân, hazret-i İmâm’ın eshâbı arasında, İmâm’a aşk ve muhabbet ile bağlananların en önde geleni idi. Bu yüzden Hindistan’daki şöhret ve hizmeti güneş gibi açıktır. Kendisine bağlananlar o kadar çok oldu ki, ba’zı düşmanlar vaktin sultânına; “Sizin saltanatınız, hudud şehriniz Burhânpûr’da sona erer. Çünkü orada hazret-i Mîr dedikleri bir derviş vardır ki, yüzbin Özbek talebesi süvari hâlde emrindedir. Sultan te’sîr altında kalıp, hazret-i Mîr’i Burhânpûr’dan çağırdı ve; “Size niçin hazret-i Mîr diyorlar” dedi. O da; “Ben seyyidim. Seyyide Mîr derler. Hazret demelerinden râzı değilim, emr ediniz demesinler” buyurdu. “Yüzbin müridin varmış” dedi. Hazret-i Mîr, tebessüm etti. Sultan, orada olanlara; “Bakın, ben onunla konuşuyorum, o ise gülüyor. Bu dervişin böbürlenmesini anlıyorsunuz değil mi?” dedi. Mîr’i seven ve hürmet eden Mehabet Hân orada idi. Sultânın sözüne katılmış görünerek dedi ki: “Onun üstadı, memleketleri halîfelerine taksim etmiştir. Bunu Burhânpûr’a verdi. Bunun oradaki makam ve mertebesi o derecededir ki, bizim ve sizin gibilerin orada varlığı hissedilmez.” Sultan, Mehabet Hân’ın da bu dervişe düşman olduğunu sanıp; “Onu sana bıraktım” dedi. Mehabet Hân, Mîr Muhammed Nu’mân hazretlerini kendi evine götürdü, yakınlık ve muhabbet gösterdi. Çeşitli ziyâfetler ikram eyledi. Söz sahibi kimseler ve diğerleri, karınca ve çekirgeler gibi hazret-i Mîr’in ziyâretine geldiler. Çok adaklar yapıp, yerine getirdiler. Sultan bunu işitince, Mehabet Hân’a kızdı. O da; “Pâdişâhım, bu derviş beş vakit namaz kılar, başka hiçbirşey yapmaz” diye arz etti. Pâdişâh, Mîr’in Burhânpûr’da kalmayıp başşehir Ekberâbâd’da bulunmayı kabûl ederse onu bırakalım dedi. Mîr hazretleri kabûl etti ve Ekberâbâd’da oturmaya râzı oldu. Orada taliblere ders vermeye başladı.
Mîr Muhammed Nu’mân hazretleri, birgün dervişlerden bir grupla, kendisini sevenlerden birinin evine da’vet edildi. Mîr, ev sahibini huzûruna çağırıp; “İkramda ifrata, aşırılığa gitmemesini söyledi ve yemeklerde sakın hiç şüpheli birşey bulunmasın” buyurdu. O da elden geldiği kadar ihtiyâtlı hareket etti. Ama hazret-i Mîr’in yanında kalabalık bir cemâat bulunduğundan, pekçok keçi ve koyun kestiler. Aniden, kesilen bu hayvanların birinin eti üzerinde sayısız kurdlar peyda oldu. Öyle ki, bir anda etten kemiğe geçtiler. Hazret-i Mîr’e getirdiler; “Bunun için çok dikkat edin demiştik. Bu keçi, helâlden değildir. Allahü teâlâ bu kurdlarla bunu bize gösteriyor. Bununla beraber yine de araştırın” buyurdu. Araştırdılar. Anlaşıldı ki, bu keçi, hayvan zekâtı toplama me’mûru arkadaşının zulmen alıp, kendisine gönderdiği ve ev sahibinin bundan hiç haberi olmadığı bir hayvan idi.
Mîr’in muhlislerinden biri evlenmişti. Kayınpederi ona çok sert davranıyor ve eziyet ediyordu. Bu muhlis, sıkılarak, utanarak hâlini hazret-i Mîr’e arzetti. Hazret-i Mîr ona acıdı ve; “Hiç üzülme, kayınpederin yakında bu dünyâdan gider” buyurdu. İki-üç gün sonra öldü ve o talebe onun şerrinden kurtuldu.
Mîr Muhammed şöyle anlatır: “Yine birgün Resûlullah’ı rü’yâda gördüm. Hazret-i Ebû Bekr de yanında idi. Buyurdular ki: “Ey Ebû Bekr! Oğlum Muhammed Nu’mân’a de ki; “Şeyh Ahmed’in makbûlü benim makbûlümdür. Şeyh Ahmed’in merdûdu benim merdûdumdur. Benim merdûdum da Allahü teâlânın merdûdudur.” Bu müjdeyi işitince, son derece sevinip; “Elhamdülillah ki, ben hazret-i İmâm’ın makbûlüyüm. O hâlde Allahü teâlânın da makbûlü oluyorum” diye içimden geçirdiğimde, Resûlullah ( aleyhisselâm ) hazret-i Sıddîk-ı Ekber’e buyurdular ki; “Oğlum Muhammed Nu’mân’a de ki; Onun makbûlü olan, Şeyh Ahmed’in de makbûlüdür, benim de, Allahü teâlânın da makbûlüdür. Onun merdûdu, Şeyh Ahmed’in, benim ve Allahü teâlânın merdûdumuzdur.”
Yine birgün rü’yâda, pâdişâhların cülus veya tebrik günlerinde yaptıkları gibi, bir meydana büyük bir çadır kurulduğunu gördüm. Bütün insanların yaşadığı memleketler o çadırın altında kalıyordu. Dünyâdaki pâdişâhlar, hâkimler, memleketin idâresini yürüten âmirler ve devlet erkânı hep orada bulunuyorlardı. Köyler, şehirler, çarşılar, yollar, ölüm, hayat, fakirlik, zenginlik, efendilik, hizmetçilik hep orada... Bütün o erkân, iş yapmak için, çadırın tepesindeki deliğe bakıyorlar ve ardından ikinci bakışları dünyâya ve dünyâdakilere oluyordu, iş yapanlardan herbirine oradan bir iş buyuruluyordu. Hatırımdan, “Ben de yukarı bakayım, orada ne vardır ki, bütün bu erkân oradan emir alıp, iş yapıyorlar” diye geçti. Başımı kaldırdım ve bir göz attım. Gördüm ki, çadırın orta direğinin en üst noktasında bir pencere var ve hazret-i İmâm orada oturmuş, mübârek yüzünü o pencereye koymuş, işâret ediyor. Bütün dünyâdaki devlet erkânı, yapacakları işleri onun o işâretlerinden anlıyor, birbirine uyan ve uymayan işleri, hep o bir işâretten çıkarıp yapıyorlardı.
Yine birgün sabah namazından sonra câmide oturmuş murâkabe ile meşgûl oluyorduk. Hocam ile karşı karşıya oturmuştuk. Bir ara başımı meşgûliyetimden kaldırdım. Gördüm ki, hazret-i İmâm’ın yerinde Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) oturuyor. Üzerimi bir heybet kapladı. Hemen başımı önüme eğdim ve kalb meşgûliyetine müteveccih oldum. Bir müddet sonra, tekrar başımı kaldırdım. Gördüm ki, hazret-i İmâm da, Server-i kâinatın ( aleyhisselâm ) yanında oturuyor. Tekrar murâkabe için başımı eğdim. Bir an sonra yine başımı kaldırdım. Gördüm ki, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yerinde hazret-i İmâm, hazret-i İmâm’ın yerinde de, Resûlullah ( aleyhisselâm ) oturuyor. Tekrar murâkabeye koyuldum. Bir zaman sonra başımı kaldırınca, iki yerde de Resûlullah’ı ( aleyhisselâm ) gördüm. Biraz sonra ikisini de hazret-i İmâm buldum. Daha sonra gördüm ki, hazret-i İmâm yalnız olarak oturuyordu. Bu gördüklerim baş gözü ile olmuştur. Rü’yâ ve vak’a hâli değildir.”
Hazret-i İmâm’ın “Mektûbât” isimli üç cild, değer biçilmez eserinde, Mîr Muhammed Nu’mân hazretlerine yazılmış çok mektûplar vardır. Bunlardan bir kısmı aşağıdadır.
“... Üstadım Hâce Muhammed Bâkî-billah’dan (kuddise sirruh) işittim. Buyurdu ki, Şeyh Muhyiddîn-i Arabî (r.aleyh) yazıyor ki: “Kerâmet ve hârikaları çok görülen evliyâ, son nefeslerinde, bunları gösterdiklerine pişman olmuştur. Keşke hiç kerâmetimiz görülmeseydi demişlerdir.” Evliyânın üstünlüğü, hârikaların görülmesi ile ölçülseydi, bunların görünmesine pişman olmak yersiz olurdu.
Suâl: Vilâyette, hârika görünmesi şart olmayınca, hakîki velî ile, yalancı şeyhler birbirinden nasıl ayrılır?
Cevap: Bu dünyâda evliyânın belli olması lâzım değildir. Doğru ile yalancının karışması lâzımdır. Bu dünyâda hak ile bâtılın, doğru ile yanlışın karışması lâzımdır. Velînin, kendi vilâyetini bilmesi de şart değildir. Kendi vilâyetini bilmiyen evliyâ çok idi. Bunları, başkaları nasıl tanıyabilir? Tanımalarına lüzum da yoktur. Evet, peygamberlerin (aleyhimüsselâm) hârikalar göstermesi lâzımdır. Böylece, nebi, nebî olmıyandan ayrılır. Çünkü, nebinin peygamberliğini tanımak herkese lâzımdır. Evliyâ, insanları, kendi peygamberinin dînine çağırdığı için, peygamberinin mu’cizeleri kendilerine yetişir. Evliyâ, eğer dinden başka birşeye çağırmış olsaydı, o zaman, hârikalar göstermesi elbette lâzım olurdu. Dîne çağırdığı için hârika göstermesi hiç lâzım değildir. Din âlimleri, herkesi, kitaplarda yazılan emirleri yapmağa çağırıyor. Evliyâ, hem buna çağırıyor, hem de dînin bâtınına da’vet ediyor, önce, dîne çağırıyor. Sonra Allahü teâlânın ismini zikr etmeği gösteriyor. Her zaman, aralıksız olarak, zikr-i ilâhi ile olmağı ehemmiyetle istiyorlar. Böylece vücûdu zikr kaplayıp, kalbde Allahü teâlâdan başka birşey bulundurulmaz. Herşey öyle unutulur ki, insan kendini ne kadar zorlasa, Allahü teâlâdan başka birşey hatırlayamaz. Bu iki türlü da’vet için, evliyânın hârikalar göstermesine niçin lüzum olsun? İrşâd etmek, bu iki da’veti yapmak demektir.
Hârikanın, kerâmetin burada hiç yeri yoktur. Şunu da söyliyelim ki, uyanık bir talebe, tasavvuf yolunda ilerlerken, üstadının nice hârikalarını, kerâmetlerini hisseder. O bilinmez yolda, her an, onun mededine baş vurup, hep yardımına kavuşur. Evet, başkaları için hârikalar göstermesi lâzım değildir. Fakat, talebesine her an kerâmet göstermekte, hârikalar, üst üste gelmektedir. Talebesi, üstadının hârikalarını his etmez olur mu ki, ölü olan kalbine hayat vermektedir. Onu, müşâhedelere keşflere kavuşturmaktadır. Câhiller, ölüyü diriltip, mezardan çıkarmağı, büyük kerâmet sanır. Büyükler ise, ölü kalbleri diriltmeğe, hasta rûhları tedâvi etmeğe ehemmiyet verir. Sofiyye-i âliyyenin büyüklerinden, Hâce Muhammed Pârisâ: “İnsanların çoğu ölüleri dirilteni büyük bildiğinden, Allahü teâlâya yakın olanlar, bunu yapmak istemeyip, ölü rûhları diriltmişler, talebenin ölü kalblerini diriltmeğe çalışmışlardır. Doğrusu da, kalbleri, rûhları diriltmek yanında, ölüleri diriltmenin hiç kıymeti yoktur. Hattâ abes, ya’nî fâidesiz şeyle vakit gayb etmek olur. Çünkü, ölüyü diriltmek ona birkaç günlük ömür kazandırır. Kalblerin diriltilmesi ise sonsuz hayâta kavuşturur. Zâten, Allahü teâlâya yakın olanların vücûdları kerâmettir. İnsanları Allahü teâlâya da’vet etmeleri, Hak teâlânın rahmetlerinden bir rahmettir, ölü kalbleri diriltmesi, hârikaların en büyüğüdür. İnsanların selâmeti, onların varlığı iledir. Mahlûkların en kıymetlisi onlardır. Allahü teâlâ, onlar ile rahmet yağdırıyor. Onlar sebebi ile rızk gönderiyor. Onların sözleri devadır. Acıyarak bir bakışları şifâdır. Onlar, celîs-i ilâhîdir. Allahü teâlânın lütufları, ihsânları, onların bulunduğu yerden eksik olmaz. Yanlarında bulunanlar kötü olmaz. Onları tanıyanlar mahrûm kalmaz” buyuruyor.

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
22 min
Hindistan’da yaşıyan evliyânın en büyüklerinden. Seyyid olup, 977 (m. 1569) senesinde Semerkand’da doğdu. Hindistan’a gelip, Hâce Bâkî-billah hazretlerinin sohbeti ile şereflendi.
Hocasının vefâtına kadar Delhi’de hizmetinde bulundu. Hâce Bâkî-billah’ın vefâtında, İmâm-ı Rabbânî Delhi’ye teşrîf etmişti. Merhamet buyurup, Seyyid Mîr Muhammed Nu’mân’ı Serhend’e götürdü. Mîr Muhammed, uzun seneler İmâm-ı Rabbânî’ye hizmet etti ve sohbetinde bulundu. Sonra talebe yetiştirmesi için Burhânpûr’a gönderildi. 1060 (m. 1650) senesinde Egre şehrinde vefât etti.
Mîr Büzürk diye bilinen babası Mîr Şemseddîn Bedahşânî, asâleti, fazileti, ilmi, takvâsı, huzûru ve safâsı ile Bedahşan ve Mâverâünnehr’in meşhûrlarından idi. Tefsîr ve benzeri Arabî ilimlerde asrının bir tanesi idi. Doğduğu ve kaldığı yer, Bedahşan beldelerinden olan Keşm beldesidir. Kabri Kabil’dedir.
Mîr Büzürk’ün babası Celâleddîn ve yüksek dedesi Mîr Seyyid Hamîdeddîn de âlim ve müttekîlerden olup, meşhûr âriflerden idiler. Bunların eski dedelerinden biri mübârek bir zât olup, Şeyh Bülbül diye anılırdı. Zira Kur’ân-ı kerîm okduğu zaman, güzel sesini dinlemek için, bülbüller etrâfında toplanırlardı. O okurken, bülbüller feryâd edip öterlerdi. Ba’zan beş altı tanesi inleyip can verirlerdi.
Mîr Büzürk’ün büyükler yolundaki bağlılığı, Işkıyye yolunda olan cezbe ve kerâmetler sahibi ayakkabı satıcısı bir dervişe idi. O derviş, Semerkand zaviyelerinde kendini gizler, ayakkabı satmayı, kendi hâlini gizleme vâsıtası ederdi. Mîr Büzürk, kalbi güneş gibi parlak olan bu üstâddan şöyle anlattı: “Birgün Semerkand Câmii’nde, hocama kuvvetli bir vecd hâli geldi. İhtiyâr olduğu hâlde, sıçradı ve eni bir, yüksekliği iki adam boyu olan minberin bir tarafından öbür tarafına geçti ve oturdu, hiçbir yeri incinmedi.”
Mîr Büzürk ya’nî Seyyid Şemseddîn, aynı zamanda Kâsım Kermînî’nin de sohbetinde yetişmiştir. Bu hocası hakkında bir risale yazdı. Risalede geçen “Şeyh Kâsım” isimlerini de hürmeten altın suyu ile yazmıştı. Hocası bunu görünce, çok memnun olup; “Siz, fakirin ismini yüceltip, hürmet ettiğiniz gibi, Allahü teâlâ da sizi muhterem ve mükerrem eylesin” buyurdu. O günlerde Şehzâde Muhammed Hakim Mirzâ, Mîr Büzürk’e sevgi ifadeli bir mektûp gönderip, kendisini Kabil’e çağırdı. O da kabûl etti. Gidince çok saygı ve ta’zim gördü. Bu sultan vefât edip, o memlekete inançsızlardan biri hükümet edince, Mîr Büzürk hazretleri, duâ edip, dünyâdan göçmeyi istedi. Duâsı kabûl oldu ve 994 (m. 1586) yılında vefât etti.
Mîr Muhammed anlattı: “Babamın yetmiş ilmi bildiğine ve takvâ sahibi olduğuna inanırdım, ama evliyâdan olduğunu düşünmezdim. Birgün âriflerden olan ablam, bana dedi ki; “Babamı rü’yâmda gördüm. Oğlum Mîr Muhammed Nu’mân’a deki, bize i’tikâdı niçin sağlam değildir” dedi. O günden beri evliyâdan olduğuna da i’tikâdım sağlam oldu.”
Mîr Muhammed Nu’mân anlattı: “Azîz babam, dünyâya gelen her oğlunun ismini Muhammed aleyhisselâm ismi ile birlikte olacak diye karar vermiş. Çocuklarına; Celâleddîn Muhammed, Sa’deddîn Muhammed ve Ziyâeddîn Muhammed gibi adlar vermiş. Bunlar benim kardeşlerim idi. Ben annemin karnında üç-dört aylık idim. Babam, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe Nu’mân bin Sabit hazretlerini rü’yâda görmüş ve; “Bir oğlun dünyâya gelecek, ona benim ismimi, ya’nî Nu’mân ismini ver” buyurmuş. Babam, bana Muhammed Nu’mân ismini koymuş. 977 (m. 1569)’da Semerkand’da dünyâya gelmişim. Ben çocukken, ba’zı garîb hâller beni kaplar, beni benden alır, kendimden geçer dünyâyı unuturdum. Büluğa erince, Belh şehrinde Emîr Abdullah Belhî Işkî’nin huzûrunda, onun işâret ve müjdeleri ile ona talebe oldum ve tövbe ettim.”
Mîr Muhammed Nu’mân bundan sonra Hindistan’a gitti. Dînimizin emirlerine uyma isteğinin çokluğundan vaktin velîlerinin hizmet ve sohbetlerinde bulundu. Herbirinden vazîfeler aldı, meşgûl oldu. Şeyh Sa’îd Habeşî ile de müsâfeha ile şereflendi. Nerede bir derviş ismi duysaydı, onun sohbetine gider, onu canı gönülden sever, talebe olmayı arzu ederdi. Nihâyet muhakkıkların kutbu hazret-i Hâce Muhammed Bâkî’nin (kuddise sirruh) huzûruyla şereflendi. O büyük evliyâ, Mîr Muhammed’e nihâyetsiz lütuflarda bulundu. Onu kendi silsile dizisine, ya’nî talebeleri arasına aldı. Şâh-ı Nakşibend hazretlerinin yoluna uygun zikr ve murâkabe ile şereflendirdi. Mîr Muhammed işini bırakıp, dünyâyı terk etti. Kalabalık ailesini alıp, tam bir tevekkül ile Bâkî-billah’ın huzûruna geldi.
Mîr Muhammed Nu’mân’ı, Fîrûz-âbâd Câmii’nin altında ikâmet ettirmeyi düşündüler. Bu câminin altında odalar vardı. Öyle odalar ki, asırlarca onlarda kimse oturmamıştı. Rutubetten nefes bile zor alınırdı. Hazret-i Hâce’nin emri ile, çoluk-çocuğu ile oraya yerleştiler. Mîr Muhammed Nu’mân’ın hâller sahibi ve sâlihadan olan hemşiresi (kız kardeşi) orada oturmaktan hastalandı. Hazret-i Hâce’nin temiz anneleri, Mîr’i ziyârete geldi. Oranın fenâ kokusundan bir saat orada oturamadı. Bu hâli gören anneleri, oğulları hazret-i Hâce’ye dönüp; “Ey oğlum, üstadım ve gözümün nûru! Sizin bu sevenleriniz burada ölmesinler!” dedi. Hazret-i Hâce; “Anneciğim, bunlar, bu gibi işler kalblerine ağır gelip, incinme düşüncesiyle buraya gelmediler. Onlar, Allahü teâlânın rızâsını kazanmak için geldiler. Madem ki onların oradan çıkarılmasını istiyorsunuz. Öyle ise yeni eve taşıyalım” dedi. Sonradan Mîr Muhammed Nu’mân; “Evliyâlıkta ne kadar makamlara kavuşmuş isem, hepsi de Fîrûz-âbâd Câmii’nin altında ihsân edildi” buyurdu. Mîr Muhammed Nu’mân buyurdu ki: “Birkaç gün dînin emirlerine uygun olmayan, sekr hâlleri beni kapladı. Ne kadar uğraştıysam bu hâller benden kalkmadı. Nihâyet hazret-i Hâce Bâkî-billah’a bu hâlimi arzetmeyi düşündüm. Câmiye geldiğim zaman onlar da bana baktılar. Bu bakışlarının bereketi ile kalkmasını istediğim hâller, benden tamamen kalktı.” Hazret-i Hâce’nin talebelerinden olan bir vâli, hocasına rica edip; “Duydum ki, dergâhınızdaki fakir talebelerden bir kısmı aç kalıyormuş. Emrederseniz her gün hepsinin ihtiyâcını ben göreyim” dedi. Hazret-i Hâce eshâbından ba’zıları için buna izin verdiler. Bu esnada biri arzetti ki: “Mîr Muhammed Nu’mân da çok fakir ve ailesi kalabalıktır.” Hazret-i Hâce onun ihtiyâcının karşılanmasına râzı olmadılar ve; “Bunlar bizim bedenimizin parçalarıdır” buyurdu. Ya’nî vücûdumuzun parçasını bu gibi işlere yaklaştırmayız. Mîr Muhammed Nu’mân buyurdu ki: “O günlerde çok fakir ve parasız olduğum hâlde, bu inâyetlerini duyunca kendimden geçtim.”
Bâkî-billah vefât edinceye kadar, Mîr Muhammed Nu’mân’ı en güzel şekilde yetiştirip, olgunlaştırdı. Evliyâlıkta yüksek makamlar sahibi eyledi. Sonra da en önde gelen talebelerinden İmâm-ı Rabbânî hazretlerine havale eyledi. Mîr Muhammed bunu şöyle anlattı: “Hazret-i Hâce’nin vefâtlarından önceki günlerde, bir gece uyumayıp hizmet eyledim. Bana baktılar. Bu bakışlarının te’sîri ile bir hâl zâhir oldu ki, her ne yaparsam; “Acaba Allahü teâlânın rızâsına uygun mudur, değil midir?” diye düşünceye dalardım. Hattâ öyle oldu ki, eğer bir yere bir adım atsam; “Acaba rızâsına uygun mu, değil mi?” derdim. Döndüğüm zaman da, şu düşüncelere gark olurdum ki; “Bu vakit onlara teslim ve rızâ vaktidir. Ve o kıymeti takdîr olunmayan deryadan, bu kalbi susamışın kalbine bir yudum su sunmak zamanıdır.”
Hazret-i Hâce (kuddise sirruh) hazret-i İmâm’a (ya’nî İmâm-ı Rabbânî hazretlerine), talebe yetiştirme icâzeti verdikleri ve bütün eshâbını onlara ısmarladıkları zaman, her talebesini ayrı ayrı çağırıp veda etti. Sonra hazret-i İmâm’ın huzûruna gönderdi. Hazret-i İmâm-ı, talebelerin terbiyesine vekîl eylediler. Talebelerine de, onların huzûrunda bizi ta’zim etmeyiniz, hattâ bize teveccüh eylemeyiniz” buyurdu. Bana da; “Ahmed-i Fârûk’a hizmeti kendi saadetin, kurtuluşun bil, her emrini yerine getir” buyurdu. Üstadımın büyüklüğünü düşünüp, bu sözleri bana ağır geldi ve; “Kalbimin aynası, ancak sizin yüksek kalbinizin parlak nûruna karşı duruyor. Onlar ne kadar büyük olsa da bu böyledir” diye arzettim. Kızarak buyurdular ki: “Meyan Şeyh Ahmed, bizim gibi binlerce yıldızı örten, göstermeyen bir güneştir. Geçmiş evliyânın en büyüklerindendir.” Bundan sonra inanarak, isteyerek ve severek hazret-i İmâm’ın hizmetine ve huzûruna kavuşmayı arzu eyledim.
Hazret-i Hâce vefât edince, İmâm-ı Rabbânî ta’ziye için Delhi’yi şereflendirdiler. Mîr Muhammed Nu’mân, kalbinin kırıklığını, garîbliğini, miskinliğini, nasîbsizliğini, istidâtsızlığını ve hazret-i Hâce’nin, kendisini İmâm’a havale ettiğini hatırlatan bir mektûp yazdı. Metupda; “Merhametinize kavuşmak için, Peygamberlerin efendisinin ( aleyhisselâm ) hânedanına mensûb olmaktan başka vesilem yoktur. Peygamberlerin efendisinin sadakası olarak bana acıyın” diye arz etti. Hazret-i İmâm bu mektûbu okuyunca, kalbine bir incelik geldi. Buyurdu ki: “Mîr, ümidsiz olmasın. İnşâallahü teâlâ daha iyi olacak”. Yine buyurdu: “Hâce’nin eshâbı arasında, Mîr’in bize husûsi bir bağlılığı vardır.” İmâm-ı Rabbânî hazretleri Serhend’e giderken, Mîr’i de yardım ve terbiyelerine alıp, yanlarında götürdüler.
Mîr Muhammed Nu’mân, senelerce hazret-i İmâm’ın sohbetinde bulundu. Bir defasında İmâm-ı Rabbânî hasta oldu. Bu hastalığında ölmek veya yaşamak, hazret-i İmâm’ın irâdesine bırakılmıştı, İmâm-ı Rabbânî hazretleri; “Eğer ölümü istersem, emâneti ehli olan birine bırakmak lâzım” diye düşündüler. O zaman bu ağır yükü yüklenebilecek, büyük oğulları Hâce Muhammed Sâdık ve hazret-i Mîr Muhammed Nu’mân’dan başkası bulunmadığından, bu emâneti onlara ısmarlamak istedi. Bunun için de ba’zı makamları, bu iki azîzin istidâtlarına göre, onların kalblerine akıttılar. Sonra oğullarının ve sevdiklerinin yalvarmaları ile yaşamak tarafını seçtiler. Allahü teâlâya yaptığı duânın hemen akabinde sıhhate kavuştular.
Bundan sonra Mîr Muhammed Nu’mân’a olan yardımları ve onu ilerletme vesileleri her gün arttı. Dâima husûsî lütuf ve ihsânlarda bulunup, onun hâllerini yükseklere çıkardı. 1018 (m. 1609) yıllarında hilâfet verdiler. Dînin yayılması için Burhânpûr’a gönderdiler, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin bizzat el yazıları ile yazdıkları hilâfetnâmeleri şudur: “Allahü teâlâya hamd ederim. Resûlüne ve O’nun mükerrem âline salâtü selâm ederim. Ehlullahın yolunda ilerleyip, ârif-i billah olan sâlih ve olgun kardeşim Seyyid Mîr Muhammed Nu’mân (Allahü teâlâ onu ve bizi dâima rızâsında bulundursun) bu fakirin tavassutu ile, Nakşibendiyye meşâyıhının yoluna girdi. Onların yolunda ilerledi. Talebeye fâide verecek hâle gelince, bu yolun ta’limi için kendisine icâzet verdim, icâzetin şartı; dînin emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak, büyüklerimizin yolunda gitmekte sabır ve sebat etmektir. Allahü teâlânın yolunda gidenlere ve Peygamber efendimize (aleyhi ve alâ âlihissalâtü vet-teslîmât) uyanlara selâm olsun.”
Mîr Muhammed Nu’mân hazretleri iki defa bu muazzam beldeye (Burhânpûr’a) gittiler. Bu şehirde, ilim, söz, hâl, kemâl ve ikmâl sahibi Muhammed Fadl ve Şeyh Îsâ (r.aleyhimâ) gibi büyük zâtlar vardı. Mîr’in çalışmaları netice vermeyip, Nakşibendî yolu bu beldede revaç bulmadı. Hazret-i İmâm’ın huzûruna geldi ve hakîkati anlattı. Hazret-i İmâm, üçüncü defa aynı şehirde insanlara dînimizin emir ve yasaklarını tebliğ etmelerini emr edip, “Bu son şekil, inşâallah, eskilere benzemez” buyurdular.
Hazret-i Mîr emre uyarak tekrar Burhânpûr şehrine gitti. Bu defa orada büyük kabûl gördü. Sohbeti ve hâli öyle oldu ki, anlatılması için ayrı bir kitap yazmak gerekir. Kısaca sohbetine giden fakîr olsun, zengin olsun, gâfil veya huzûr sahibi olsun, sohbet ve tasarrufunun te’sîrinden kendinden geçerdi. Ba’zıları bu aşk sarhoşluğu kendisini kapladığında, gayr-i ihtiyârî elbiselerini yırtar, kendinden geçmiş bir hâlde yerde vuvarlanırdı. Hattâ bunların o hâllerini görenler aynı hâle düşerler, yerde yuvarlanırlardı. Bu büyük velînin tasarruf muâmelesi o hâle ve dereceye ulaştı ki, o şehirdeki büyük âlimlerin talebelerinden çoğu gelip, onun talebeleri arasına girdiler. Çoğu fâsıklar, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uyan tam bir mü’min oldu. Çok ayıklar, muhabbet şarâbı ile kendinden geçtiler.
Mîr Muhammed Nu’mân anlattı: “Bir gece rü’yâda hocam İmâm-ı Rabbânî’yi gördüm. Bir yerden mübârek dergâhına gelmişim. Kapıda bekliyorum, içerden çıkıp beni ayakta, başı önüne eğik, muhtaç hâlde görünce memnun oldu. Çok teveccüh edip, beni kucakladı ve yanındakilere buyurdu ki: “Mîr, yoldan geldi. Harareti vardır. Meyva suyu getiriniz.” önüme beyaz bir kâse getirdiler. Hazret-i İmâm; “Mîr, bu kâseyi al ve hepsini iç ve ondan hiç kimseye bir damla verme!” buyurdu. O meyve suyunu tamamen içtim. Bundan sonra mübârek hocam yüzünü kıbleye dönüp ellerini kaldırdı ve; “Ey Allahım! Muhammed Resûlullaha mahsûs olan nisbeti Mîr’e nasîb eyle!” diyerek, duâ etti ve ellerini mübârek yüzüne sürdü. Sonra yine ellerini kaldırıp; “Yâ Rabbî, bana mahsûs olan nisbeti de Mîr’e ihsân eyle” dedi. Bu rü’yâdan uyanınca, bunu hazret-i İmâm’a arz ettim ve ta’birini istirhâm ettim. Cevap vermediler. Huzûrlarından ayrıldım. Bir müddet sonra şu mektûbu bana gönderdiler.
“Birgün sabah namazından sonra eshâbımla oturuyordum. Gayr-i ihtiyâri size teveccüh eyledim. Hissettiğim zulmet ve bulanıklıkların giderilmesine gayret ettim. Böylece sizin kemâl hâliniz ayın ondördü gibi oldu. Hidâyet güneşine verilen herşey o dolunaya aksetti. Hattâ kemâl cihetinden fark kalmadı. Ancak bundan sonra zarfı genişletmek ve genişlediği kadar onu doldurmak kaldı. Uzun zaman bu ma’nânın temsilî sûretini, doğruluğunu gösteren bir yakînin hâsıl olması için, nazarımda tuttum. Bunun için Allahü teâlâya hamd ve şükürler olsun. Bu ni’mete kavuşmanız, gördüğünüz ve ta’birini çok istediğiniz o rü’yâ sebebiyledir. Allahü teâlâya hamd-ü senalar olsun ki, borcunuz tamamen ödendi ve va’d edilen tahakkuk etti. Verilen söz yerine geldi. Temennimiz, kavuştuğunuz bu kemâle, insanları da kavuşturmanız ve o memleketin köyünü, sahrasını mübârek vücûdunuzla aydınlatmanızdır.”
Hakîkaten Mîr Muhammed Nu’mân, hazret-i İmâm’ın eshâbı arasında, İmâm’a aşk ve muhabbet ile bağlananların en önde geleni idi. Bu yüzden Hindistan’daki şöhret ve hizmeti güneş gibi açıktır. Kendisine bağlananlar o kadar çok oldu ki, ba’zı düşmanlar vaktin sultânına; “Sizin saltanatınız, hudud şehriniz Burhânpûr’da sona erer. Çünkü orada hazret-i Mîr dedikleri bir derviş vardır ki, yüzbin Özbek talebesi süvari hâlde emrindedir. Sultan te’sîr altında kalıp, hazret-i Mîr’i Burhânpûr’dan çağırdı ve; “Size niçin hazret-i Mîr diyorlar” dedi. O da; “Ben seyyidim. Seyyide Mîr derler. Hazret demelerinden râzı değilim, emr ediniz demesinler” buyurdu. “Yüzbin müridin varmış” dedi. Hazret-i Mîr, tebessüm etti. Sultan, orada olanlara; “Bakın, ben onunla konuşuyorum, o ise gülüyor. Bu dervişin böbürlenmesini anlıyorsunuz değil mi?” dedi. Mîr’i seven ve hürmet eden Mehabet Hân orada idi. Sultânın sözüne katılmış görünerek dedi ki: “Onun üstadı, memleketleri halîfelerine taksim etmiştir. Bunu Burhânpûr’a verdi. Bunun oradaki makam ve mertebesi o derecededir ki, bizim ve sizin gibilerin orada varlığı hissedilmez.” Sultan, Mehabet Hân’ın da bu dervişe düşman olduğunu sanıp; “Onu sana bıraktım” dedi. Mehabet Hân, Mîr Muhammed Nu’mân hazretlerini kendi evine götürdü, yakınlık ve muhabbet gösterdi. Çeşitli ziyâfetler ikram eyledi. Söz sahibi kimseler ve diğerleri, karınca ve çekirgeler gibi hazret-i Mîr’in ziyâretine geldiler. Çok adaklar yapıp, yerine getirdiler. Sultan bunu işitince, Mehabet Hân’a kızdı. O da; “Pâdişâhım, bu derviş beş vakit namaz kılar, başka hiçbirşey yapmaz” diye arz etti. Pâdişâh, Mîr’in Burhânpûr’da kalmayıp başşehir Ekberâbâd’da bulunmayı kabûl ederse onu bırakalım dedi. Mîr hazretleri kabûl etti ve Ekberâbâd’da oturmaya râzı oldu. Orada taliblere ders vermeye başladı.
Mîr Muhammed Nu’mân hazretleri, birgün dervişlerden bir grupla, kendisini sevenlerden birinin evine da’vet edildi. Mîr, ev sahibini huzûruna çağırıp; “İkramda ifrata, aşırılığa gitmemesini söyledi ve yemeklerde sakın hiç şüpheli birşey bulunmasın” buyurdu. O da elden geldiği kadar ihtiyâtlı hareket etti. Ama hazret-i Mîr’in yanında kalabalık bir cemâat bulunduğundan, pekçok keçi ve koyun kestiler. Aniden, kesilen bu hayvanların birinin eti üzerinde sayısız kurdlar peyda oldu. Öyle ki, bir anda etten kemiğe geçtiler. Hazret-i Mîr’e getirdiler; “Bunun için çok dikkat edin demiştik. Bu keçi, helâlden değildir. Allahü teâlâ bu kurdlarla bunu bize gösteriyor. Bununla beraber yine de araştırın” buyurdu. Araştırdılar. Anlaşıldı ki, bu keçi, hayvan zekâtı toplama me’mûru arkadaşının zulmen alıp, kendisine gönderdiği ve ev sahibinin bundan hiç haberi olmadığı bir hayvan idi.
Mîr’in muhlislerinden biri evlenmişti. Kayınpederi ona çok sert davranıyor ve eziyet ediyordu. Bu muhlis, sıkılarak, utanarak hâlini hazret-i Mîr’e arzetti. Hazret-i Mîr ona acıdı ve; “Hiç üzülme, kayınpederin yakında bu dünyâdan gider” buyurdu. İki-üç gün sonra öldü ve o talebe onun şerrinden kurtuldu.
Mîr Muhammed şöyle anlatır: “Yine birgün Resûlullah’ı rü’yâda gördüm. Hazret-i Ebû Bekr de yanında idi. Buyurdular ki: “Ey Ebû Bekr! Oğlum Muhammed Nu’mân’a de ki; “Şeyh Ahmed’in makbûlü benim makbûlümdür. Şeyh Ahmed’in merdûdu benim merdûdumdur. Benim merdûdum da Allahü teâlânın merdûdudur.” Bu müjdeyi işitince, son derece sevinip; “Elhamdülillah ki, ben hazret-i İmâm’ın makbûlüyüm. O hâlde Allahü teâlânın da makbûlü oluyorum” diye içimden geçirdiğimde, Resûlullah ( aleyhisselâm ) hazret-i Sıddîk-ı Ekber’e buyurdular ki; “Oğlum Muhammed Nu’mân’a de ki; Onun makbûlü olan, Şeyh Ahmed’in de makbûlüdür, benim de, Allahü teâlânın da makbûlüdür. Onun merdûdu, Şeyh Ahmed’in, benim ve Allahü teâlânın merdûdumuzdur.”
Yine birgün rü’yâda, pâdişâhların cülus veya tebrik günlerinde yaptıkları gibi, bir meydana büyük bir çadır kurulduğunu gördüm. Bütün insanların yaşadığı memleketler o çadırın altında kalıyordu. Dünyâdaki pâdişâhlar, hâkimler, memleketin idâresini yürüten âmirler ve devlet erkânı hep orada bulunuyorlardı. Köyler, şehirler, çarşılar, yollar, ölüm, hayat, fakirlik, zenginlik, efendilik, hizmetçilik hep orada... Bütün o erkân, iş yapmak için, çadırın tepesindeki deliğe bakıyorlar ve ardından ikinci bakışları dünyâya ve dünyâdakilere oluyordu, iş yapanlardan herbirine oradan bir iş buyuruluyordu. Hatırımdan, “Ben de yukarı bakayım, orada ne vardır ki, bütün bu erkân oradan emir alıp, iş yapıyorlar” diye geçti. Başımı kaldırdım ve bir göz attım. Gördüm ki, çadırın orta direğinin en üst noktasında bir pencere var ve hazret-i İmâm orada oturmuş, mübârek yüzünü o pencereye koymuş, işâret ediyor. Bütün dünyâdaki devlet erkânı, yapacakları işleri onun o işâretlerinden anlıyor, birbirine uyan ve uymayan işleri, hep o bir işâretten çıkarıp yapıyorlardı.
Yine birgün sabah namazından sonra câmide oturmuş murâkabe ile meşgûl oluyorduk. Hocam ile karşı karşıya oturmuştuk. Bir ara başımı meşgûliyetimden kaldırdım. Gördüm ki, hazret-i İmâm’ın yerinde Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) oturuyor. Üzerimi bir heybet kapladı. Hemen başımı önüme eğdim ve kalb meşgûliyetine müteveccih oldum. Bir müddet sonra, tekrar başımı kaldırdım. Gördüm ki, hazret-i İmâm da, Server-i kâinatın ( aleyhisselâm ) yanında oturuyor. Tekrar murâkabe için başımı eğdim. Bir an sonra yine başımı kaldırdım. Gördüm ki, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yerinde hazret-i İmâm, hazret-i İmâm’ın yerinde de, Resûlullah ( aleyhisselâm ) oturuyor. Tekrar murâkabeye koyuldum. Bir zaman sonra başımı kaldırınca, iki yerde de Resûlullah’ı ( aleyhisselâm ) gördüm. Biraz sonra ikisini de hazret-i İmâm buldum. Daha sonra gördüm ki, hazret-i İmâm yalnız olarak oturuyordu. Bu gördüklerim baş gözü ile olmuştur. Rü’yâ ve vak’a hâli değildir.”
Hazret-i İmâm’ın “Mektûbât” isimli üç cild, değer biçilmez eserinde, Mîr Muhammed Nu’mân hazretlerine yazılmış çok mektûplar vardır. Bunlardan bir kısmı aşağıdadır.
“... Üstadım Hâce Muhammed Bâkî-billah’dan (kuddise sirruh) işittim. Buyurdu ki, Şeyh Muhyiddîn-i Arabî (r.aleyh) yazıyor ki: “Kerâmet ve hârikaları çok görülen evliyâ, son nefeslerinde, bunları gösterdiklerine pişman olmuştur. Keşke hiç kerâmetimiz görülmeseydi demişlerdir.” Evliyânın üstünlüğü, hârikaların görülmesi ile ölçülseydi, bunların görünmesine pişman olmak yersiz olurdu.
Suâl: Vilâyette, hârika görünmesi şart olmayınca, hakîki velî ile, yalancı şeyhler birbirinden nasıl ayrılır?
Cevap: Bu dünyâda evliyânın belli olması lâzım değildir. Doğru ile yalancının karışması lâzımdır. Bu dünyâda hak ile bâtılın, doğru ile yanlışın karışması lâzımdır. Velînin, kendi vilâyetini bilmesi de şart değildir. Kendi vilâyetini bilmiyen evliyâ çok idi. Bunları, başkaları nasıl tanıyabilir? Tanımalarına lüzum da yoktur. Evet, peygamberlerin (aleyhimüsselâm) hârikalar göstermesi lâzımdır. Böylece, nebi, nebî olmıyandan ayrılır. Çünkü, nebinin peygamberliğini tanımak herkese lâzımdır. Evliyâ, insanları, kendi peygamberinin dînine çağırdığı için, peygamberinin mu’cizeleri kendilerine yetişir. Evliyâ, eğer dinden başka birşeye çağırmış olsaydı, o zaman, hârikalar göstermesi elbette lâzım olurdu. Dîne çağırdığı için hârika göstermesi hiç lâzım değildir. Din âlimleri, herkesi, kitaplarda yazılan emirleri yapmağa çağırıyor. Evliyâ, hem buna çağırıyor, hem de dînin bâtınına da’vet ediyor, önce, dîne çağırıyor. Sonra Allahü teâlânın ismini zikr etmeği gösteriyor. Her zaman, aralıksız olarak, zikr-i ilâhi ile olmağı ehemmiyetle istiyorlar. Böylece vücûdu zikr kaplayıp, kalbde Allahü teâlâdan başka birşey bulundurulmaz. Herşey öyle unutulur ki, insan kendini ne kadar zorlasa, Allahü teâlâdan başka birşey hatırlayamaz. Bu iki türlü da’vet için, evliyânın hârikalar göstermesine niçin lüzum olsun? İrşâd etmek, bu iki da’veti yapmak demektir.
Hârikanın, kerâmetin burada hiç yeri yoktur. Şunu da söyliyelim ki, uyanık bir talebe, tasavvuf yolunda ilerlerken, üstadının nice hârikalarını, kerâmetlerini hisseder. O bilinmez yolda, her an, onun mededine baş vurup, hep yardımına kavuşur. Evet, başkaları için hârikalar göstermesi lâzım değildir. Fakat, talebesine her an kerâmet göstermekte, hârikalar, üst üste gelmektedir. Talebesi, üstadının hârikalarını his etmez olur mu ki, ölü olan kalbine hayat vermektedir. Onu, müşâhedelere keşflere kavuşturmaktadır. Câhiller, ölüyü diriltip, mezardan çıkarmağı, büyük kerâmet sanır. Büyükler ise, ölü kalbleri diriltmeğe, hasta rûhları tedâvi etmeğe ehemmiyet verir. Sofiyye-i âliyyenin büyüklerinden, Hâce Muhammed Pârisâ: “İnsanların çoğu ölüleri dirilteni büyük bildiğinden, Allahü teâlâya yakın olanlar, bunu yapmak istemeyip, ölü rûhları diriltmişler, talebenin ölü kalblerini diriltmeğe çalışmışlardır. Doğrusu da, kalbleri, rûhları diriltmek yanında, ölüleri diriltmenin hiç kıymeti yoktur. Hattâ abes, ya’nî fâidesiz şeyle vakit gayb etmek olur. Çünkü, ölüyü diriltmek ona birkaç günlük ömür kazandırır. Kalblerin diriltilmesi ise sonsuz hayâta kavuşturur. Zâten, Allahü teâlâya yakın olanların vücûdları kerâmettir. İnsanları Allahü teâlâya da’vet etmeleri, Hak teâlânın rahmetlerinden bir rahmettir, ölü kalbleri diriltmesi, hârikaların en büyüğüdür. İnsanların selâmeti, onların varlığı iledir. Mahlûkların en kıymetlisi onlardır. Allahü teâlâ, onlar ile rahmet yağdırıyor. Onlar sebebi ile rızk gönderiyor. Onların sözleri devadır. Acıyarak bir bakışları şifâdır. Onlar, celîs-i ilâhîdir. Allahü teâlânın lütufları, ihsânları, onların bulunduğu yerden eksik olmaz. Yanlarında bulunanlar kötü olmaz. Onları tanıyanlar mahrûm kalmaz” buyuruyor.

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
21 min
Hindistan’da yaşıyan evliyânın en büyüklerinden. Seyyid olup, 977 (m. 1569) senesinde Semerkand’da doğdu. Hindistan’a gelip, Hâce Bâkî-billah hazretlerinin sohbeti ile şereflendi.
Hocasının vefâtına kadar Delhi’de hizmetinde bulundu. Hâce Bâkî-billah’ın vefâtında, İmâm-ı Rabbânî Delhi’ye teşrîf etmişti. Merhamet buyurup, Seyyid Mîr Muhammed Nu’mân’ı Serhend’e götürdü. Mîr Muhammed, uzun seneler İmâm-ı Rabbânî’ye hizmet etti ve sohbetinde bulundu. Sonra talebe yetiştirmesi için Burhânpûr’a gönderildi. 1060 (m. 1650) senesinde Egre şehrinde vefât etti.
Mîr Büzürk diye bilinen babası Mîr Şemseddîn Bedahşânî, asâleti, fazileti, ilmi, takvâsı, huzûru ve safâsı ile Bedahşan ve Mâverâünnehr’in meşhûrlarından idi. Tefsîr ve benzeri Arabî ilimlerde asrının bir tanesi idi. Doğduğu ve kaldığı yer, Bedahşan beldelerinden olan Keşm beldesidir. Kabri Kabil’dedir.
Mîr Büzürk’ün babası Celâleddîn ve yüksek dedesi Mîr Seyyid Hamîdeddîn de âlim ve müttekîlerden olup, meşhûr âriflerden idiler. Bunların eski dedelerinden biri mübârek bir zât olup, Şeyh Bülbül diye anılırdı. Zira Kur’ân-ı kerîm okduğu zaman, güzel sesini dinlemek için, bülbüller etrâfında toplanırlardı. O okurken, bülbüller feryâd edip öterlerdi. Ba’zan beş altı tanesi inleyip can verirlerdi.
Mîr Büzürk’ün büyükler yolundaki bağlılığı, Işkıyye yolunda olan cezbe ve kerâmetler sahibi ayakkabı satıcısı bir dervişe idi. O derviş, Semerkand zaviyelerinde kendini gizler, ayakkabı satmayı, kendi hâlini gizleme vâsıtası ederdi. Mîr Büzürk, kalbi güneş gibi parlak olan bu üstâddan şöyle anlattı: “Birgün Semerkand Câmii’nde, hocama kuvvetli bir vecd hâli geldi. İhtiyâr olduğu hâlde, sıçradı ve eni bir, yüksekliği iki adam boyu olan minberin bir tarafından öbür tarafına geçti ve oturdu, hiçbir yeri incinmedi.”
Mîr Büzürk ya’nî Seyyid Şemseddîn, aynı zamanda Kâsım Kermînî’nin de sohbetinde yetişmiştir. Bu hocası hakkında bir risale yazdı. Risalede geçen “Şeyh Kâsım” isimlerini de hürmeten altın suyu ile yazmıştı. Hocası bunu görünce, çok memnun olup; “Siz, fakirin ismini yüceltip, hürmet ettiğiniz gibi, Allahü teâlâ da sizi muhterem ve mükerrem eylesin” buyurdu. O günlerde Şehzâde Muhammed Hakim Mirzâ, Mîr Büzürk’e sevgi ifadeli bir mektûp gönderip, kendisini Kabil’e çağırdı. O da kabûl etti. Gidince çok saygı ve ta’zim gördü. Bu sultan vefât edip, o memlekete inançsızlardan biri hükümet edince, Mîr Büzürk hazretleri, duâ edip, dünyâdan göçmeyi istedi. Duâsı kabûl oldu ve 994 (m. 1586) yılında vefât etti.
Mîr Muhammed anlattı: “Babamın yetmiş ilmi bildiğine ve takvâ sahibi olduğuna inanırdım, ama evliyâdan olduğunu düşünmezdim. Birgün âriflerden olan ablam, bana dedi ki; “Babamı rü’yâmda gördüm. Oğlum Mîr Muhammed Nu’mân’a deki, bize i’tikâdı niçin sağlam değildir” dedi. O günden beri evliyâdan olduğuna da i’tikâdım sağlam oldu.”
Mîr Muhammed Nu’mân anlattı: “Azîz babam, dünyâya gelen her oğlunun ismini Muhammed aleyhisselâm ismi ile birlikte olacak diye karar vermiş. Çocuklarına; Celâleddîn Muhammed, Sa’deddîn Muhammed ve Ziyâeddîn Muhammed gibi adlar vermiş. Bunlar benim kardeşlerim idi. Ben annemin karnında üç-dört aylık idim. Babam, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe Nu’mân bin Sabit hazretlerini rü’yâda görmüş ve; “Bir oğlun dünyâya gelecek, ona benim ismimi, ya’nî Nu’mân ismini ver” buyurmuş. Babam, bana Muhammed Nu’mân ismini koymuş. 977 (m. 1569)’da Semerkand’da dünyâya gelmişim. Ben çocukken, ba’zı garîb hâller beni kaplar, beni benden alır, kendimden geçer dünyâyı unuturdum. Büluğa erince, Belh şehrinde Emîr Abdullah Belhî Işkî’nin huzûrunda, onun işâret ve müjdeleri ile ona talebe oldum ve tövbe ettim.”
Mîr Muhammed Nu’mân bundan sonra Hindistan’a gitti. Dînimizin emirlerine uyma isteğinin çokluğundan vaktin velîlerinin hizmet ve sohbetlerinde bulundu. Herbirinden vazîfeler aldı, meşgûl oldu. Şeyh Sa’îd Habeşî ile de müsâfeha ile şereflendi. Nerede bir derviş ismi duysaydı, onun sohbetine gider, onu canı gönülden sever, talebe olmayı arzu ederdi. Nihâyet muhakkıkların kutbu hazret-i Hâce Muhammed Bâkî’nin (kuddise sirruh) huzûruyla şereflendi. O büyük evliyâ, Mîr Muhammed’e nihâyetsiz lütuflarda bulundu. Onu kendi silsile dizisine, ya’nî talebeleri arasına aldı. Şâh-ı Nakşibend hazretlerinin yoluna uygun zikr ve murâkabe ile şereflendirdi. Mîr Muhammed işini bırakıp, dünyâyı terk etti. Kalabalık ailesini alıp, tam bir tevekkül ile Bâkî-billah’ın huzûruna geldi.
Mîr Muhammed Nu’mân’ı, Fîrûz-âbâd Câmii’nin altında ikâmet ettirmeyi düşündüler. Bu câminin altında odalar vardı. Öyle odalar ki, asırlarca onlarda kimse oturmamıştı. Rutubetten nefes bile zor alınırdı. Hazret-i Hâce’nin emri ile, çoluk-çocuğu ile oraya yerleştiler. Mîr Muhammed Nu’mân’ın hâller sahibi ve sâlihadan olan hemşiresi (kız kardeşi) orada oturmaktan hastalandı. Hazret-i Hâce’nin temiz anneleri, Mîr’i ziyârete geldi. Oranın fenâ kokusundan bir saat orada oturamadı. Bu hâli gören anneleri, oğulları hazret-i Hâce’ye dönüp; “Ey oğlum, üstadım ve gözümün nûru! Sizin bu sevenleriniz burada ölmesinler!” dedi. Hazret-i Hâce; “Anneciğim, bunlar, bu gibi işler kalblerine ağır gelip, incinme düşüncesiyle buraya gelmediler. Onlar, Allahü teâlânın rızâsını kazanmak için geldiler. Madem ki onların oradan çıkarılmasını istiyorsunuz. Öyle ise yeni eve taşıyalım” dedi. Sonradan Mîr Muhammed Nu’mân; “Evliyâlıkta ne kadar makamlara kavuşmuş isem, hepsi de Fîrûz-âbâd Câmii’nin altında ihsân edildi” buyurdu. Mîr Muhammed Nu’mân buyurdu ki: “Birkaç gün dînin emirlerine uygun olmayan, sekr hâlleri beni kapladı. Ne kadar uğraştıysam bu hâller benden kalkmadı. Nihâyet hazret-i Hâce Bâkî-billah’a bu hâlimi arzetmeyi düşündüm. Câmiye geldiğim zaman onlar da bana baktılar. Bu bakışlarının bereketi ile kalkmasını istediğim hâller, benden tamamen kalktı.” Hazret-i Hâce’nin talebelerinden olan bir vâli, hocasına rica edip; “Duydum ki, dergâhınızdaki fakir talebelerden bir kısmı aç kalıyormuş. Emrederseniz her gün hepsinin ihtiyâcını ben göreyim” dedi. Hazret-i Hâce eshâbından ba’zıları için buna izin verdiler. Bu esnada biri arzetti ki: “Mîr Muhammed Nu’mân da çok fakir ve ailesi kalabalıktır.” Hazret-i Hâce onun ihtiyâcının karşılanmasına râzı olmadılar ve; “Bunlar bizim bedenimizin parçalarıdır” buyurdu. Ya’nî vücûdumuzun parçasını bu gibi işlere yaklaştırmayız. Mîr Muhammed Nu’mân buyurdu ki: “O günlerde çok fakir ve parasız olduğum hâlde, bu inâyetlerini duyunca kendimden geçtim.”
Bâkî-billah vefât edinceye kadar, Mîr Muhammed Nu’mân’ı en güzel şekilde yetiştirip, olgunlaştırdı. Evliyâlıkta yüksek makamlar sahibi eyledi. Sonra da en önde gelen talebelerinden İmâm-ı Rabbânî hazretlerine havale eyledi. Mîr Muhammed bunu şöyle anlattı: “Hazret-i Hâce’nin vefâtlarından önceki günlerde, bir gece uyumayıp hizmet eyledim. Bana baktılar. Bu bakışlarının te’sîri ile bir hâl zâhir oldu ki, her ne yaparsam; “Acaba Allahü teâlânın rızâsına uygun mudur, değil midir?” diye düşünceye dalardım. Hattâ öyle oldu ki, eğer bir yere bir adım atsam; “Acaba rızâsına uygun mu, değil mi?” derdim. Döndüğüm zaman da, şu düşüncelere gark olurdum ki; “Bu vakit onlara teslim ve rızâ vaktidir. Ve o kıymeti takdîr olunmayan deryadan, bu kalbi susamışın kalbine bir yudum su sunmak zamanıdır.”
Hazret-i Hâce (kuddise sirruh) hazret-i İmâm’a (ya’nî İmâm-ı Rabbânî hazretlerine), talebe yetiştirme icâzeti verdikleri ve bütün eshâbını onlara ısmarladıkları zaman, her talebesini ayrı ayrı çağırıp veda etti. Sonra hazret-i İmâm’ın huzûruna gönderdi. Hazret-i İmâm-ı, talebelerin terbiyesine vekîl eylediler. Talebelerine de, onların huzûrunda bizi ta’zim etmeyiniz, hattâ bize teveccüh eylemeyiniz” buyurdu. Bana da; “Ahmed-i Fârûk’a hizmeti kendi saadetin, kurtuluşun bil, her emrini yerine getir” buyurdu. Üstadımın büyüklüğünü düşünüp, bu sözleri bana ağır geldi ve; “Kalbimin aynası, ancak sizin yüksek kalbinizin parlak nûruna karşı duruyor. Onlar ne kadar büyük olsa da bu böyledir” diye arzettim. Kızarak buyurdular ki: “Meyan Şeyh Ahmed, bizim gibi binlerce yıldızı örten, göstermeyen bir güneştir. Geçmiş evliyânın en büyüklerindendir.” Bundan sonra inanarak, isteyerek ve severek hazret-i İmâm’ın hizmetine ve huzûruna kavuşmayı arzu eyledim.
Hazret-i Hâce vefât edince, İmâm-ı Rabbânî ta’ziye için Delhi’yi şereflendirdiler. Mîr Muhammed Nu’mân, kalbinin kırıklığını, garîbliğini, miskinliğini, nasîbsizliğini, istidâtsızlığını ve hazret-i Hâce’nin, kendisini İmâm’a havale ettiğini hatırlatan bir mektûp yazdı. Metupda; “Merhametinize kavuşmak için, Peygamberlerin efendisinin ( aleyhisselâm ) hânedanına mensûb olmaktan başka vesilem yoktur. Peygamberlerin efendisinin sadakası olarak bana acıyın” diye arz etti. Hazret-i İmâm bu mektûbu okuyunca, kalbine bir incelik geldi. Buyurdu ki: “Mîr, ümidsiz olmasın. İnşâallahü teâlâ daha iyi olacak”. Yine buyurdu: “Hâce’nin eshâbı arasında, Mîr’in bize husûsi bir bağlılığı vardır.” İmâm-ı Rabbânî hazretleri Serhend’e giderken, Mîr’i de yardım ve terbiyelerine alıp, yanlarında götürdüler.
Mîr Muhammed Nu’mân, senelerce hazret-i İmâm’ın sohbetinde bulundu. Bir defasında İmâm-ı Rabbânî hasta oldu. Bu hastalığında ölmek veya yaşamak, hazret-i İmâm’ın irâdesine bırakılmıştı, İmâm-ı Rabbânî hazretleri; “Eğer ölümü istersem, emâneti ehli olan birine bırakmak lâzım” diye düşündüler. O zaman bu ağır yükü yüklenebilecek, büyük oğulları Hâce Muhammed Sâdık ve hazret-i Mîr Muhammed Nu’mân’dan başkası bulunmadığından, bu emâneti onlara ısmarlamak istedi. Bunun için de ba’zı makamları, bu iki azîzin istidâtlarına göre, onların kalblerine akıttılar. Sonra oğullarının ve sevdiklerinin yalvarmaları ile yaşamak tarafını seçtiler. Allahü teâlâya yaptığı duânın hemen akabinde sıhhate kavuştular.
Bundan sonra Mîr Muhammed Nu’mân’a olan yardımları ve onu ilerletme vesileleri her gün arttı. Dâima husûsî lütuf ve ihsânlarda bulunup, onun hâllerini yükseklere çıkardı. 1018 (m. 1609) yıllarında hilâfet verdiler. Dînin yayılması için Burhânpûr’a gönderdiler, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin bizzat el yazıları ile yazdıkları hilâfetnâmeleri şudur: “Allahü teâlâya hamd ederim. Resûlüne ve O’nun mükerrem âline salâtü selâm ederim. Ehlullahın yolunda ilerleyip, ârif-i billah olan sâlih ve olgun kardeşim Seyyid Mîr Muhammed Nu’mân (Allahü teâlâ onu ve bizi dâima rızâsında bulundursun) bu fakirin tavassutu ile, Nakşibendiyye meşâyıhının yoluna girdi. Onların yolunda ilerledi. Talebeye fâide verecek hâle gelince, bu yolun ta’limi için kendisine icâzet verdim, icâzetin şartı; dînin emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak, büyüklerimizin yolunda gitmekte sabır ve sebat etmektir. Allahü teâlânın yolunda gidenlere ve Peygamber efendimize (aleyhi ve alâ âlihissalâtü vet-teslîmât) uyanlara selâm olsun.”
Mîr Muhammed Nu’mân hazretleri iki defa bu muazzam beldeye (Burhânpûr’a) gittiler. Bu şehirde, ilim, söz, hâl, kemâl ve ikmâl sahibi Muhammed Fadl ve Şeyh Îsâ (r.aleyhimâ) gibi büyük zâtlar vardı. Mîr’in çalışmaları netice vermeyip, Nakşibendî yolu bu beldede revaç bulmadı. Hazret-i İmâm’ın huzûruna geldi ve hakîkati anlattı. Hazret-i İmâm, üçüncü defa aynı şehirde insanlara dînimizin emir ve yasaklarını tebliğ etmelerini emr edip, “Bu son şekil, inşâallah, eskilere benzemez” buyurdular.
Hazret-i Mîr emre uyarak tekrar Burhânpûr şehrine gitti. Bu defa orada büyük kabûl gördü. Sohbeti ve hâli öyle oldu ki, anlatılması için ayrı bir kitap yazmak gerekir. Kısaca sohbetine giden fakîr olsun, zengin olsun, gâfil veya huzûr sahibi olsun, sohbet ve tasarrufunun te’sîrinden kendinden geçerdi. Ba’zıları bu aşk sarhoşluğu kendisini kapladığında, gayr-i ihtiyârî elbiselerini yırtar, kendinden geçmiş bir hâlde yerde vuvarlanırdı. Hattâ bunların o hâllerini görenler aynı hâle düşerler, yerde yuvarlanırlardı. Bu büyük velînin tasarruf muâmelesi o hâle ve dereceye ulaştı ki, o şehirdeki büyük âlimlerin talebelerinden çoğu gelip, onun talebeleri arasına girdiler. Çoğu fâsıklar, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uyan tam bir mü’min oldu. Çok ayıklar, muhabbet şarâbı ile kendinden geçtiler.
Mîr Muhammed Nu’mân anlattı: “Bir gece rü’yâda hocam İmâm-ı Rabbânî’yi gördüm. Bir yerden mübârek dergâhına gelmişim. Kapıda bekliyorum, içerden çıkıp beni ayakta, başı önüne eğik, muhtaç hâlde görünce memnun oldu. Çok teveccüh edip, beni kucakladı ve yanındakilere buyurdu ki: “Mîr, yoldan geldi. Harareti vardır. Meyva suyu getiriniz.” önüme beyaz bir kâse getirdiler. Hazret-i İmâm; “Mîr, bu kâseyi al ve hepsini iç ve ondan hiç kimseye bir damla verme!” buyurdu. O meyve suyunu tamamen içtim. Bundan sonra mübârek hocam yüzünü kıbleye dönüp ellerini kaldırdı ve; “Ey Allahım! Muhammed Resûlullaha mahsûs olan nisbeti Mîr’e nasîb eyle!” diyerek, duâ etti ve ellerini mübârek yüzüne sürdü. Sonra yine ellerini kaldırıp; “Yâ Rabbî, bana mahsûs olan nisbeti de Mîr’e ihsân eyle” dedi. Bu rü’yâdan uyanınca, bunu hazret-i İmâm’a arz ettim ve ta’birini istirhâm ettim. Cevap vermediler. Huzûrlarından ayrıldım. Bir müddet sonra şu mektûbu bana gönderdiler.
“Birgün sabah namazından sonra eshâbımla oturuyordum. Gayr-i ihtiyâri size teveccüh eyledim. Hissettiğim zulmet ve bulanıklıkların giderilmesine gayret ettim. Böylece sizin kemâl hâliniz ayın ondördü gibi oldu. Hidâyet güneşine verilen herşey o dolunaya aksetti. Hattâ kemâl cihetinden fark kalmadı. Ancak bundan sonra zarfı genişletmek ve genişlediği kadar onu doldurmak kaldı. Uzun zaman bu ma’nânın temsilî sûretini, doğruluğunu gösteren bir yakînin hâsıl olması için, nazarımda tuttum. Bunun için Allahü teâlâya hamd ve şükürler olsun. Bu ni’mete kavuşmanız, gördüğünüz ve ta’birini çok istediğiniz o rü’yâ sebebiyledir. Allahü teâlâya hamd-ü senalar olsun ki, borcunuz tamamen ödendi ve va’d edilen tahakkuk etti. Verilen söz yerine geldi. Temennimiz, kavuştuğunuz bu kemâle, insanları da kavuşturmanız ve o memleketin köyünü, sahrasını mübârek vücûdunuzla aydınlatmanızdır.”
Hakîkaten Mîr Muhammed Nu’mân, hazret-i İmâm’ın eshâbı arasında, İmâm’a aşk ve muhabbet ile bağlananların en önde geleni idi. Bu yüzden Hindistan’daki şöhret ve hizmeti güneş gibi açıktır. Kendisine bağlananlar o kadar çok oldu ki, ba’zı düşmanlar vaktin sultânına; “Sizin saltanatınız, hudud şehriniz Burhânpûr’da sona erer. Çünkü orada hazret-i Mîr dedikleri bir derviş vardır ki, yüzbin Özbek talebesi süvari hâlde emrindedir. Sultan te’sîr altında kalıp, hazret-i Mîr’i Burhânpûr’dan çağırdı ve; “Size niçin hazret-i Mîr diyorlar” dedi. O da; “Ben seyyidim. Seyyide Mîr derler. Hazret demelerinden râzı değilim, emr ediniz demesinler” buyurdu. “Yüzbin müridin varmış” dedi. Hazret-i Mîr, tebessüm etti. Sultan, orada olanlara; “Bakın, ben onunla konuşuyorum, o ise gülüyor. Bu dervişin böbürlenmesini anlıyorsunuz değil mi?” dedi. Mîr’i seven ve hürmet eden Mehabet Hân orada idi. Sultânın sözüne katılmış görünerek dedi ki: “Onun üstadı, memleketleri halîfelerine taksim etmiştir. Bunu Burhânpûr’a verdi. Bunun oradaki makam ve mertebesi o derecededir ki, bizim ve sizin gibilerin orada varlığı hissedilmez.” Sultan, Mehabet Hân’ın da bu dervişe düşman olduğunu sanıp; “Onu sana bıraktım” dedi. Mehabet Hân, Mîr Muhammed Nu’mân hazretlerini kendi evine götürdü, yakınlık ve muhabbet gösterdi. Çeşitli ziyâfetler ikram eyledi. Söz sahibi kimseler ve diğerleri, karınca ve çekirgeler gibi hazret-i Mîr’in ziyâretine geldiler. Çok adaklar yapıp, yerine getirdiler. Sultan bunu işitince, Mehabet Hân’a kızdı. O da; “Pâdişâhım, bu derviş beş vakit namaz kılar, başka hiçbirşey yapmaz” diye arz etti. Pâdişâh, Mîr’in Burhânpûr’da kalmayıp başşehir Ekberâbâd’da bulunmayı kabûl ederse onu bırakalım dedi. Mîr hazretleri kabûl etti ve Ekberâbâd’da oturmaya râzı oldu. Orada taliblere ders vermeye başladı.
Mîr Muhammed Nu’mân hazretleri, birgün dervişlerden bir grupla, kendisini sevenlerden birinin evine da’vet edildi. Mîr, ev sahibini huzûruna çağırıp; “İkramda ifrata, aşırılığa gitmemesini söyledi ve yemeklerde sakın hiç şüpheli birşey bulunmasın” buyurdu. O da elden geldiği kadar ihtiyâtlı hareket etti. Ama hazret-i Mîr’in yanında kalabalık bir cemâat bulunduğundan, pekçok keçi ve koyun kestiler. Aniden, kesilen bu hayvanların birinin eti üzerinde sayısız kurdlar peyda oldu. Öyle ki, bir anda etten kemiğe geçtiler. Hazret-i Mîr’e getirdiler; “Bunun için çok dikkat edin demiştik. Bu keçi, helâlden değildir. Allahü teâlâ bu kurdlarla bunu bize gösteriyor. Bununla beraber yine de araştırın” buyurdu. Araştırdılar. Anlaşıldı ki, bu keçi, hayvan zekâtı toplama me’mûru arkadaşının zulmen alıp, kendisine gönderdiği ve ev sahibinin bundan hiç haberi olmadığı bir hayvan idi.
Mîr’in muhlislerinden biri evlenmişti. Kayınpederi ona çok sert davranıyor ve eziyet ediyordu. Bu muhlis, sıkılarak, utanarak hâlini hazret-i Mîr’e arzetti. Hazret-i Mîr ona acıdı ve; “Hiç üzülme, kayınpederin yakında bu dünyâdan gider” buyurdu. İki-üç gün sonra öldü ve o talebe onun şerrinden kurtuldu.
Mîr Muhammed şöyle anlatır: “Yine birgün Resûlullah’ı rü’yâda gördüm. Hazret-i Ebû Bekr de yanında idi. Buyurdular ki: “Ey Ebû Bekr! Oğlum Muhammed Nu’mân’a de ki; “Şeyh Ahmed’in makbûlü benim makbûlümdür. Şeyh Ahmed’in merdûdu benim merdûdumdur. Benim merdûdum da Allahü teâlânın merdûdudur.” Bu müjdeyi işitince, son derece sevinip; “Elhamdülillah ki, ben hazret-i İmâm’ın makbûlüyüm. O hâlde Allahü teâlânın da makbûlü oluyorum” diye içimden geçirdiğimde, Resûlullah ( aleyhisselâm ) hazret-i Sıddîk-ı Ekber’e buyurdular ki; “Oğlum Muhammed Nu’mân’a de ki; Onun makbûlü olan, Şeyh Ahmed’in de makbûlüdür, benim de, Allahü teâlânın da makbûlüdür. Onun merdûdu, Şeyh Ahmed’in, benim ve Allahü teâlânın merdûdumuzdur.”
Yine birgün rü’yâda, pâdişâhların cülus veya tebrik günlerinde yaptıkları gibi, bir meydana büyük bir çadır kurulduğunu gördüm. Bütün insanların yaşadığı memleketler o çadırın altında kalıyordu. Dünyâdaki pâdişâhlar, hâkimler, memleketin idâresini yürüten âmirler ve devlet erkânı hep orada bulunuyorlardı. Köyler, şehirler, çarşılar, yollar, ölüm, hayat, fakirlik, zenginlik, efendilik, hizmetçilik hep orada... Bütün o erkân, iş yapmak için, çadırın tepesindeki deliğe bakıyorlar ve ardından ikinci bakışları dünyâya ve dünyâdakilere oluyordu, iş yapanlardan herbirine oradan bir iş buyuruluyordu. Hatırımdan, “Ben de yukarı bakayım, orada ne vardır ki, bütün bu erkân oradan emir alıp, iş yapıyorlar” diye geçti. Başımı kaldırdım ve bir göz attım. Gördüm ki, çadırın orta direğinin en üst noktasında bir pencere var ve hazret-i İmâm orada oturmuş, mübârek yüzünü o pencereye koymuş, işâret ediyor. Bütün dünyâdaki devlet erkânı, yapacakları işleri onun o işâretlerinden anlıyor, birbirine uyan ve uymayan işleri, hep o bir işâretten çıkarıp yapıyorlardı.
Yine birgün sabah namazından sonra câmide oturmuş murâkabe ile meşgûl oluyorduk. Hocam ile karşı karşıya oturmuştuk. Bir ara başımı meşgûliyetimden kaldırdım. Gördüm ki, hazret-i İmâm’ın yerinde Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) oturuyor. Üzerimi bir heybet kapladı. Hemen başımı önüme eğdim ve kalb meşgûliyetine müteveccih oldum. Bir müddet sonra, tekrar başımı kaldırdım. Gördüm ki, hazret-i İmâm da, Server-i kâinatın ( aleyhisselâm ) yanında oturuyor. Tekrar murâkabe için başımı eğdim. Bir an sonra yine başımı kaldırdım. Gördüm ki, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yerinde hazret-i İmâm, hazret-i İmâm’ın yerinde de, Resûlullah ( aleyhisselâm ) oturuyor. Tekrar murâkabeye koyuldum. Bir zaman sonra başımı kaldırınca, iki yerde de Resûlullah’ı ( aleyhisselâm ) gördüm. Biraz sonra ikisini de hazret-i İmâm buldum. Daha sonra gördüm ki, hazret-i İmâm yalnız olarak oturuyordu. Bu gördüklerim baş gözü ile olmuştur. Rü’yâ ve vak’a hâli değildir.”
Hazret-i İmâm’ın “Mektûbât” isimli üç cild, değer biçilmez eserinde, Mîr Muhammed Nu’mân hazretlerine yazılmış çok mektûplar vardır. Bunlardan bir kısmı aşağıdadır.
“... Üstadım Hâce Muhammed Bâkî-billah’dan (kuddise sirruh) işittim. Buyurdu ki, Şeyh Muhyiddîn-i Arabî (r.aleyh) yazıyor ki: “Kerâmet ve hârikaları çok görülen evliyâ, son nefeslerinde, bunları gösterdiklerine pişman olmuştur. Keşke hiç kerâmetimiz görülmeseydi demişlerdir.” Evliyânın üstünlüğü, hârikaların görülmesi ile ölçülseydi, bunların görünmesine pişman olmak yersiz olurdu.
Suâl: Vilâyette, hârika görünmesi şart olmayınca, hakîki velî ile, yalancı şeyhler birbirinden nasıl ayrılır?
Cevap: Bu dünyâda evliyânın belli olması lâzım değildir. Doğru ile yalancının karışması lâzımdır. Bu dünyâda hak ile bâtılın, doğru ile yanlışın karışması lâzımdır. Velînin, kendi vilâyetini bilmesi de şart değildir. Kendi vilâyetini bilmiyen evliyâ çok idi. Bunları, başkaları nasıl tanıyabilir? Tanımalarına lüzum da yoktur. Evet, peygamberlerin (aleyhimüsselâm) hârikalar göstermesi lâzımdır. Böylece, nebi, nebî olmıyandan ayrılır. Çünkü, nebinin peygamberliğini tanımak herkese lâzımdır. Evliyâ, insanları, kendi peygamberinin dînine çağırdığı için, peygamberinin mu’cizeleri kendilerine yetişir. Evliyâ, eğer dinden başka birşeye çağırmış olsaydı, o zaman, hârikalar göstermesi elbette lâzım olurdu. Dîne çağırdığı için hârika göstermesi hiç lâzım değildir. Din âlimleri, herkesi, kitaplarda yazılan emirleri yapmağa çağırıyor. Evliyâ, hem buna çağırıyor, hem de dînin bâtınına da’vet ediyor, önce, dîne çağırıyor. Sonra Allahü teâlânın ismini zikr etmeği gösteriyor. Her zaman, aralıksız olarak, zikr-i ilâhi ile olmağı ehemmiyetle istiyorlar. Böylece vücûdu zikr kaplayıp, kalbde Allahü teâlâdan başka birşey bulundurulmaz. Herşey öyle unutulur ki, insan kendini ne kadar zorlasa, Allahü teâlâdan başka birşey hatırlayamaz. Bu iki türlü da’vet için, evliyânın hârikalar göstermesine niçin lüzum olsun? İrşâd etmek, bu iki da’veti yapmak demektir.
Hârikanın, kerâmetin burada hiç yeri yoktur. Şunu da söyliyelim ki, uyanık bir talebe, tasavvuf yolunda ilerlerken, üstadının nice hârikalarını, kerâmetlerini hisseder. O bilinmez yolda, her an, onun mededine baş vurup, hep yardımına kavuşur. Evet, başkaları için hârikalar göstermesi lâzım değildir. Fakat, talebesine her an kerâmet göstermekte, hârikalar, üst üste gelmektedir. Talebesi, üstadının hârikalarını his etmez olur mu ki, ölü olan kalbine hayat vermektedir. Onu, müşâhedelere keşflere kavuşturmaktadır. Câhiller, ölüyü diriltip, mezardan çıkarmağı, büyük kerâmet sanır. Büyükler ise, ölü kalbleri diriltmeğe, hasta rûhları tedâvi etmeğe ehemmiyet verir. Sofiyye-i âliyyenin büyüklerinden, Hâce Muhammed Pârisâ: “İnsanların çoğu ölüleri dirilteni büyük bildiğinden, Allahü teâlâya yakın olanlar, bunu yapmak istemeyip, ölü rûhları diriltmişler, talebenin ölü kalblerini diriltmeğe çalışmışlardır. Doğrusu da, kalbleri, rûhları diriltmek yanında, ölüleri diriltmenin hiç kıymeti yoktur. Hattâ abes, ya’nî fâidesiz şeyle vakit gayb etmek olur. Çünkü, ölüyü diriltmek ona birkaç günlük ömür kazandırır. Kalblerin diriltilmesi ise sonsuz hayâta kavuşturur. Zâten, Allahü teâlâya yakın olanların vücûdları kerâmettir. İnsanları Allahü teâlâya da’vet etmeleri, Hak teâlânın rahmetlerinden bir rahmettir, ölü kalbleri diriltmesi, hârikaların en büyüğüdür. İnsanların selâmeti, onların varlığı iledir. Mahlûkların en kıymetlisi onlardır. Allahü teâlâ, onlar ile rahmet yağdırıyor. Onlar sebebi ile rızk gönderiyor. Onların sözleri devadır. Acıyarak bir bakışları şifâdır. Onlar, celîs-i ilâhîdir. Allahü teâlânın lütufları, ihsânları, onların bulunduğu yerden eksik olmaz. Yanlarında bulunanlar kötü olmaz. Onları tanıyanlar mahrûm kalmaz” buyuruyor.

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
19 min

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
18 min

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
15 min
