
158.4K
Downloads
264
Episodes
Ehli Sünnet Alimlerinin Hayatları
Episodes

Jun 16, 2026
Jun 16, 2026
16 min

Jun 16, 2026
Jun 16, 2026
22 min
Hindistan evliyâsının büyüklerinden. Urvet-ül-vüskâ Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî hazretlerinin büyük oğlu, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin de torunudur. İsmi, Muhammed Sibgatullah’dır. Yüksek dedeleri İmâm-ı Rabbânî’nin sağlığında, 1033 (m. 1624) senesi Rebî’ul-âhır ayının onibirinci günü Serhend şehrinde dünyâya geldi. Kayyûm-i zaman ismiyle meşhûrdur. 1122 (m. 1710) senesi Rebî’ul-âhır ayının dokuzunda Cum’a günü vefât etti.
Muhammed Sibgatullah’ın doğduğu sırada, İmâm-ı Rabbânî (rahmetullahi aleyh), vaktin sultânı ile birlikte Hindistan’ın büyük şehirlerinden olan Ecmîr’de bulunuyordu, İmâm-ı Ma’sûm da babalarını ziyâret maksadıyla Ecmîr’e gitmişti. Bu çocuğun doğumundan sonra temiz annesi, evliyâlık bahçesinin yeni açmış gülü misâli olan bu çocuğunun isminin konulmasını, yüksek dedesinin ve babasının tasvîbine bıraktı. İmâm-ı Rabbânî ve İmâm-ı Ma’sûm, Ecmîr’den dönerken yolda bu oğullarının doğum haberi geldi. Her ikisi de bu habere çok sevindiler. Çünkü husûsi hâllerinin vârisi olacak cevher dünyâya gelmiş bulunuyordu. Beyt:
Senin gelişinden gül gibi açtım,
Her tarafa bahar kokusu saçtım.
İmâm-ı Rabbânî ve İmâm-ı Ma’sûm Serhend’e geldiklerinde hemen bu çocuklarını görmek istediler. İmâm-ı Rabbânî hazretleri onu görür görmez; “Esselâmü aleyküm Molla Sibgatullah” buyurdu. Sonra mübârek yüzünü, o çocuğun kulağına yaklaştırıp, o mes’ûd kulağına, kimsenin duymadığı gizli gizli birşeyler söyledi. Husûsi sırları, kendilerine mahsûs ilim ve ma’rifetleri müjdeledi. Ne büyük bir saadettir ki, dili süt emmeye henüz alışmadan, kulağı Müceddid’in ya’nî İmâm-ı Rabbânî’nin bereketli iltifâtlarına, gizli esrârına kavuşmuş oluyordu.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri, bu çocuğun babasına ya’nî İmâm-ı Ma’sûm’a hitaben; “Senin bu oğlunda asâletten bir sıfat buldum” buyurdu. Zîrâ İmâm-ı Rabbânî’ye göre asâlet olmayınca, kayyûmluk, kutbluk bulunması çok zordu. Bu çocukta asâletten pay görünce, ma’nevî firâset ile, onun evliyâlık yolunda yüksek derece sahibi olacağını ve Kayyûm-i zaman olacağını anladılar. Bu, Allahü teâlânın çok büyük bir ihsânıdır. Dilediğine nasîb eder. Mısra’;
“Gül bahçemi gör de baharımı anla.”
Muhammed Sibgatullah, daha beş-altı aylık iken şiddetli bir hastalığa yakalandı. Doktorlar çâre bulmaktan âciz kalıp, ölecek zannettiler. Nihâyet nabzının atması bile hissedilemez oldu. Babası ve annesi techiz ve tekfin işine (cenâze kaldırma hazırlıklarına) başladılar. Bu durum İmâm-ı Rabbânî’nin mübârek kulağına ulaşınca, hemen bu hasta torununun yanına geldi. Çocuğun o güzel yüzünden örtüyü kaldırıp mübârek eliyle temiz yüzüne dokundu ve tebessüm ederek; “Baba! Annene-babana yaptığın bu naz yetişir. Onları üzdüğün yeter. Haydi artık kalk. Onlar da sıkıntıdan kurtulup rahat bir yemek yesinler ve rahatça uyusunlar” buyurdu. Bu söz üzerine, ölüm derecesinde hasta olmasına rağmen, çocuk hemen gözünü açtı. Ağlayarak hareket etmeye başladı ve tamamen iyileşti. Sanki hiç hasta olmamış gibi idi. Sonra, Müceddîd-i elf-i sânî İmâm-ı Rabbânî, oğlu Urvet-ül-vüskâ Muhammed Ma’sûm’a hitâb edip; “İnsanlar bu çocuğun yaşamasından ümidi kesmişler. Ben ise bu evlâdımı, iyileşmiş uzun ömürlü olarak yaşamış, yetişip kemâle gelmiş, sakalları beyazlamış, büyük bir velî olmuş, huzûrunda binlerce insan oturmuş, herkes bunun nûrundan istifâde ediyor görüyorum” buyurdular.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri, kendi sağlığında bir yaşından büyük olmayan bu torunu hakkında öyle yüksek işâret ve alâmetler bildirdi ki, hepsini yazmak imkânsızdır. Nitekim; “Senenin bereketi baharından belli olur” denilmiştir. O yüce zâtın ya’nî yüksek dedesinin eşsiz teveccüh ve nazarlarına kavuşup, çok büyük müjdelere mazhar oldu. Bundan sonra babası İmâm-ı Ma’sûm’un huzûrunda yetişti. Zâhirî ve bâtınî ilimlerin ve kalbe âit ince ma’rifetlerin tamâmını ondan öğrendi. İmâm-ı Ma’sûm hazretleri, bu yüksek oğluna, diğer talebeleri ve hattâ diğer oğulları arasında husûsen iltifât eder, onda bulunan yüksekliği bildiği için, onu daha çok severdi. Bu hâli bildirmek için birgün bu oğluna şöyle buyurdu: “Siz benim oğullarım arasında Eshâb-ı Kirâma benzersiniz. Ya’nî siz, babam Müceddîd-i elf-i sani’yi görmüş, zamanında bulunmuşsunuz. Diğerleri böyle değildir. Bu farkı az görme ki, Eshâb-ı Kirâmdan (aleyhimürrıdvân) biri, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) sohbetinde bir defa bulunmakla öyle yüksek derecelere kavuşmuştur ki, Eshâb-ı Kirâmdan olmayan en büyük velî bile onların en aşağısının derecesine kavuşamadı. Bu velî zât ister Uveys-i Karnî olsun, ister Ömer-i Mervânî olsun (k.sirruhümâ).” Çünkü Müceddîd-i elf-i sânî’nin Peygamber efendimize olan bağlılığı son derece olduğundan, onun sohbeti, Resûl aleyhisselâmın yüksek sohbetinden pay almıştı. O’na benziyordu. Nitekim tam uyanın, uyduğu kimsenin bütün kemâlâtından nasîbi vardır.
Yine İmâm-ı Muhammed Ma’sûm hazretleri, başka bir defasında şöyle buyurdu: “Melâike-i Kirâmın büyüklerinden, üstünlerinden bir melek-i mukarreb insan şekline girip yeryüzüne gelseydi, oğlum Muhammed Sibgatullah’ın şeklinde gelirdi.”
Muhammed Sibgatullah hazretleri zâhirî ve bâtınî ilimlerdeki tahsilini ve evliyâlık yolundaki derecelerini tamamlayarak yetiştikten sonra, yüksek babasının emir ve işâretiyle talebe yetiştirmeğe başladı. En küçük kardeşleri olan Muhammed Sıddîk, babalarının şöyle buyurduğunu nakleder: “Oğlum Muhammed Sibgatullah’ın talebeleri ile kendi talebelerim arasında hiç fark görmüyorum. Diğer oğullarım böyle değildir. Vasıtalı veya vasıtasız olarak bir fark vardır.”
Bu söz, hazret-i Kayyûm-i zaman’ın ma’nevî irtibât ve bağlılığının kemâlini, tam olduğunu göstermektedir. Babalarıyla arasında olan bu tam münâsebet, bağlılık diğerlerinde böyle değildir. Çünkü Kayyûm-i zaman da, babası gibi asâletten bir pay almıştır. Bunun için diğerleri arasında seçilmiş, mümtaz olmuş, farklı bir hâle gelmiştir.
Bir Ramazân-ı şerîfde Muhammed Sibgatullah hazretleri, evlerinin bitişiğinde bulunan bir mescidde Kur’ân-ı kerîm okuyordu. Hatim yaklaştığı sırada babasının bulunduğu yere gelerek, kalan sûreleri orada bitirdi. Maksadı hatmin bereketini, babası Urvet-ül-vüskâ’nın bereketi ile birleştirmek ve birçok ma’nevî hâllere sahip olmak, kavuşmak idi. Velhâsıl, arzu ettiği şekilde yaptı. Son birkaç sûreyi Urvet-ül-vüskâ’nın yanında okudu. Bunları dinlerken, mecliste olanların hepsi kendisinden geçti, nûr ve huzûra daldılar. Hatim bitince Urvet-ül-vüskâ Muhammed Ma’sûm hazretleri, Kayyûm-i zaman’a hitaben buyurdu ki: “Siz okurken öyle bir sırra muttali’ oldum ki, o sır anlatılacak gibi değil. “Gözlerin görmediği, kulakların işitmediği” sözüne uygundur. Örtülmesi, anlatılmaması îcâbeden sırlardan olduğunu söyleyebilirim. Parlaklığı yerin dibinden tâ Arş’a kadar uzanan pek süslü, çok kıymetli bir tacın sizin başınızda parladığını gördüm. Bunun, oğlum Muhammed Sibgatullah’ın (ya’nî senin) Kur’ân-ı kerîm okuması sebebiyle olduğu anlaşıldı...”
Hâce Muhammed Sıddîk-ı Peşâverî, Urvet-ül-vüskâ İmâm-ı Muhammed Ma’sûm hazretlerinin en yüksek halîfelerinden idi. Bu zât şöyle anlatır: “Bir defasında mübârek hocamı ziyârete gitmiştim. Bu esnada hocamın bütün oğullarının takvâ ve vera’da anlatılamıyacak kadar ileride olduklarını, her birinin dînimizin emirlerine uygun amel etmekte, tasavvuf yolunda başkalarını yetiştirip ma’nevî olarak terbiye etmekte, ilim ve edeb âşıklarına rehberlik etmekte çok yüksek derecede bulunduklarını gördüm. Hepsinin Allahü teâlâya yakınlıklarının aynı olduğunu düşündüm. Bu esnada kalbime; “Acaba aralarında hiç fark var mıdır? Varsa hangisi daha yüksektir?” düşüncesi geldi. Ne kadar uğraştı isem de, bu düşünceden kurtulamadım. Bu düşünceyi aklımdan çıkaramıyordum. Bu hâli hocama arzetmeyi düşündüm. Nihâyet düşüncelerimi kendisine arzettim. Tebessüm eyledi ve; “Hâce! Bu manânın halli, siz Peşâver’e vardıktan bir gece sonra olacaktır” buyurdu.
Bu fakîr birkaç gün sonra Serhend’den ayrılıp Peşâver yoluna koyuldum. Peşâver’e geldiğimde gayet sevinçli ve neş’eli idim. Zîrâ, o gece, yüksek üstadımın bereketi ile uzun zamandır süregelen ve beni rahatsız edip, kalbimi meşgûl eden bir suâlim cevaplandırılacaktı. Akşam oldu. Karanlık bastırdı. Ben heyecanla bekliyordum. Yatsı namazından sonra uyumuşum. Rü’yâmda Peygamber efendimizi ( aleyhisselâm ) ziyâretle şereflendim. Dört halîfesi ile birlikte yanıma geldiler. Urvet-ül-vüskâ’yı da oğullarıyla birlikte, Resûl aleyhisselâm efendimizin huzûrlarında, büyük bir hürmet ve edeb ile ellerini bağlamış olarak beklediklerini gördüm. Bu esnada Resûlullah efendimiz, bu hizmetçisine hitâb ederek buyurdular ki: “Urvet-ül-vüskâ’nın oğullarının kendine nisbeti (bağlılığı), dört halîfenin bana olan nisbeti gibidir.” işâret parmaklarını halîfelerine doğru uzattılar ve sonra Ebû Bekr-i Sıddîk’ı ( radıyallahü anh ) göstererek; “Büyüğü-büyüktür” buyurdular.
Hazret-i Kayyûm-i zaman Muhammed Sibgatullah, Urvet-ül-vüskâ’nın oğullarının en büyüğü idi. Böyle olunca talebelerinin ve halîfelerinin de en büyüğü idi. Ben bunu bizzat Resûlullah efendimizin işâret ve bildirmeleri ile anlamış oldum ve kalbimi meşgûl eden o düşünce ve suâlim cevaplanmış oldu.”
Urvet-ül-vüskâ, bu yüksek oğlu hakkında buyurdu ki: “Kayyûm-i zaman’ın hâli, bağlılığının çokluğundan, kendisine bağlananların fazlalığından, arayanların, sevenlerinin ziyâdeliğinden öyle oldu ki, dünyâ ve içindekileri geride bıraktı. Yalnız âhırete çalışmağa ve yalnız hakiki matlûba gönlünü vermeye öyle daldı ki, evliyânın çoğu buna kavuşamamıştır. Evliyânın çoklarının derecesi ile onun derecesi arasında hayli mesafe vardır.
Yine Urvet-ül-vüskâ hazretleri, vefâtına yakın zamanda da Kayyûm-i zaman’ın hâlini şöyle medhetmiştir: “Sizin emsalsiz hâliniz, dâima makbûlümüz ve mahbûbumuzdur. Ya’nî kabûlümüz ve sevdiğimizdir. Gevşeme ve değişme, bu emsalsiz hâlinize yol bulamaz.”
Kayyûm-i zaman Muhammed Sıbgatullah hazretleri, hâllerini çok gizlerdi. Evliyâlık yolunda üstün makamlara, çok yüksek derecelere ulaşmış olduğu hâlde, bunları izhâr etmeyi, açığa çıkarmayı istemezdi. Hattâ talebelerinden ba’zıları; “Efendimiz! Bu kadar sırlar ve varidat ya’nî ma’nevî hâller içerisinde bulunduğunuz hâlde, bunları bu kadar örtmenizdeki, gizlemenizdeki sebep nedir?” diye arzettiler. Cevâbında buyurdu ki: “Söylenmesi ve yazılması doğru ve lâzım olanlar, hazret-i Müceddîd-i elf-i sânî ve Urvet-ül-vüskâ (yüksek dedem ve babam) tarafından söylenmiş ve yazılmışlardır. Bu zamanda onların söyleyip yazdıklarından daha iyi söz söyleyecek kimse yoktur.”
Hâllerini o kadar gizler ve bu husûsta o kadar titiz davranırdı ki, yüksek hâllere kavuştuğunu kendisine müjdeleyen babasının mektûplarını kimseye göstermez ve kimsenin bilmesini istemezdi. Urvet-ül-vüskâ’nın Mektûbât’ında, onun adına yazılmış olan mektûplar, kendisine varmadan evvel kopyesi alınan mektûplardır. Yoksa kendisine ulaşan mektûpları, o mektûplarda kendisi için yer alan yüksek müjdeleri açıklamamıştır. Hâllerini bu kadar sakladığı ve bu kadar örttüğü hâlde, yine de kendisinden görülen kerâmet ve tasarruflar, Müceddid’in (ya’nî mübârek dedesinin) yolunda kimsede görülmemiştir.
Urvet-ül-vüskâ İmâm-ı Ma’sûm hazretleri, büyük oğlu Kayyûm-i zaman için, hattâ bütün oğulları için çok müjdeler verdi. Bir defasında buyurdu ki: “Oğullarımın hepsi Muhammedi meşrebdirler. Hepsi de mahbûbiyyet makamı ile tebrik edilip, müjdelenirler. Burada da Kayyûm-i zaman’ın husûsî durumu ve asâleti vardır. Kayyûm-i zaman derecesinde olabilmek için ise asâlet muhakkak lâzımdır. Bunun için diğer kardeşleri arasında mümtazdır, seçilmiştir. Kayyûmiyyet sıfatına sahip olması sebebiyle diğerlerinden ayrıldı. Onlardan farklı ve çok yüksek olmak üzere başka sırlara ve hâllere kavuştu.”
İmâm-ı Muhammed Ma’sûm’un altı oğlu vardı. Hepsi de babalarına uymakta en yüksek derecede idiler. İttibâ’ ya’nî uyma derecelerinden hiçbirinde ondan ayrılmamışlardır. Tam uyanın, uyduğu zâtın bütün üstünlüklerinden büyük payı olur. Kayyûmiyyet makamı da babalarına mahsûs bir makam idi. Oğullarının her biri de tam uymaları sebebiyle böylece kayyûmluk kemâlâtına, yüksekliklerine kavuşmuşlar ve bunu kendilerinde müşâhede eylemişlerdir. Bunun için hepsini kayyûm bilmek ve söylemek lâzımdır. Ama asâleten bu kayyûmluk makamı, delîller, işâretler ve müjdelerle Kayyûm-i zaman Muhammed Sibgatullah’a mahsûstur.
Hazret-i Kayyûm-i zaman’ın gündüz ve gecedeki bütün amelleri tamamen sünnete, ya’nî dînimizin her emrine tam uygun idi. Bir sünneti yerine getirememek endişesi, gözünde gönlünde dağ gibi görünürdü. Yemekte, içmekte, oturmakta, kalkmakta, seferde (yolculuk hâlinde), hazerde (ikâmet hâlinde), giyinmede, her zaman okunması îcâbeden duâlarda ve diğer duâlarda, dil ile ve kalb ile yapılan zikrlerde, oruç, namaz, hac, umre, zekât, güzel ahlâk, ihsân, tevekkül, hilm (yumuşaklık), ilim, cömertlik, iyilik yapmak, sabır, tahammül ve diğer güzel huylarda pek ileride idi. Bu güzel huyların îcâblarını yerine getirmekte o kadar dikkatli idi ki, kıl ucu kadar gevşeklik ve ayrılık kat’iyyen görülmezdi. Gündüz ve gece yaptıklarından, inceden inceye kendini hesaba çekerdi. İhlâs ile ibâdet etmekte ve her edebe riâyet etmekte pek ileride idi. Bununla beraber niyetlerini ve amellerini, kâmil olmaktan uzak, ayıblı ve kusurlu görürdü. Bunun için pişman olur, istiğfar ederdi. Hiçbir zaman iyi bir amel yapabildiğini düşünmez, kendini ve amellerini çok kusurlu görürdü. Bu sebepledir ki, dâima mahzûn ve üzüntülü dururdu. “Amel et ve istiğfar et” kelâmını kendine düstur edinmişti. Dînimizin emirlerine uygun görünmeyen keşf ve kerâmetlere kıymet vermez, i’tibâr etmezdi.
Kayyûm-i zaman hazretleri, zamanının irşâd kutbu ve kayyûmu olduğu gibi, evliyâlık yolunda çok üstün derece ve makam olan Gavsıyyet ve Ferdiyyet makamlarının da sahibi idi. Gavsiyyet makamı, kendisine, cinlerin ve insanların üstadı, Gavs-üs-sekaleyn Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî tarafından ma’nevî bir şekilde ihsân edilmiş idi.
Mübârek yüzünde öyle bir nûr vardı ki, güzel yüzünü bir kat daha güzelleştiriyor ve yüzüne bakanlara, lisân-ı hâl ile; “Bu görünen, insanlar gibi insan değil, bir güzel melektir” dedirtiyordu.
Kayyûm-i zaman hazretleri, ömrünün sonlarına doğru Kur’ân-ı kerîmi çok yavaş sesle okurdu. Kendisine çok bağlı olan talebelerinden biri, müsâid bir vakitte; “Böyle düşük sesle okumanızın hikmeti nedir?” diye arzetti. Bir müddet sustu ve sonra; “Hazret-i Urvet-ül-vüskâ (ya’nî babam) ömrünün sonuna doğru böyle okurdu” buyurdu. Başka bir defasında talebelerinden birisi yine bu husûsun sebebini suâl ettiğinde cevaben buyurdu ki: “Okurken bütün mevcûdat beraber okuyorlar ve bu fakiri yüksek sesle okumaya bırakmıyorlar.”
Kayyûm-i zaman’ın yakın talebelerinden Mirzâ Muhammed Kâbilî’nin (rahmetullahi aleyh) hanımı vefât etmişti. Kayyûm-i zaman, ta’ziye (başsağlığı) için Mirzâ’nın evine gitti. Mirzâ Muhammed, hanımının Kayyûm-i zaman’a olan muhabbet ve bağlılığının fazlalığından bahsetti ve; “Eğer kabûl buyurursanız ve zahmet olmazsa, kabri hemen şuracıktadır. Beraber gitsek çok memnun olurdum” diye arzetti. O da kabûl edip kabri ziyâret ettiler. Kayyûm-i zaman o hanımın mağfiret olunması için duâ etti. Sonra murâkabeye daldı. Duâ ve murâkabe esnasında yüzünde bir ferahlık ve neş’e göründü. Ziyâretten sonra beraberce dönerlerken, Mirzâ; “Efendim, duâ re murâkabe esnasında mübârek yüzünüzde neş’e ve sevinç alâmetleri gördüm. Acaba hikmeti neydi?” diye suâl etti. Kayyûm-i zaman hazretleri bura cevap olarak buyurdu ki: “O esnada bana ilham olundu ve hattâ söyleyen sesi duydum. Şöyle buyuruluyordu: “Seni ve kıyâmete kadar vasıtalı ve vasıtasız olarak seni tevessül edenleri (seni vâsıta ederek bana yalvaranları) mağfiret eyledim. Bu hanım da onlardandır.” Allahü teâlânın nihâyetsiz inâyetinin (ihsânının) bu fakire geldiğini gördüm ve bu hanımın, umûmun yanında husûsî olarak zikredildiğini duydum. Bunun için Allahü teâlâya çok şükreyledim. Yüzümdeki neş’e ve sevinç alâmeti bu sebeple idi.”
Daha evvel, bu ilhama İmâm-ı Rabbânî ve oğlu İmâm-ı Ma’sûm kavuşmuşlar idi. Onlardan sonra bu oğulları da bu ilhamla şereflendi. Eşsiz dedesi ve yüksek babası, bu ihsânı bu evlâtlarına da ihsân eylediler. Onları tevessül edenlere ve yüksek yollarında bulunanlara müjdeler olsun.
Muhammed Sibgatullah hazretleri, bir sefere çıktığında yolda hastalandı, bir eli de kırıldı. Yol üzerinde bir eve misâfir oldu. O evin avlusunda hurma ağaçları vardı ve o ağaçların altında oturuluyordu. Kayyûm-i zaman sandalyede değil yerde oturdu. Herkes istirahate çekildikten sonra o, rahatsızlığından ve kolunun kırık olmasından bütün gece uyumadı. Yere düşen hurmaları ve hurma yapraklarını hürmetle alıp edeble yüksekçe bir yere koydu. Sabah olunca ev sahibi onun uyumadığını, yere düşen hurma ve hurma yapraklarını toplamakla ve yüksek bir yere koymakla meşgûl olduğunu, görünce bu hâlinin sebebini sordu. Ona cevaben buyurdu ki: “Hadîs-i şerîfte; “Halanız olan hurmaya saygı gösteriniz. Çünkü bu ağaç Âdem aleyhisselâmın çamurundan kalan artıktan yaratılmıştır” buyuruldu. Emre uyarak hurmayı azîz tutmak, ona saygılı olmak îcâbediyor.”
Muhammed Sibgatullah’ın (rahmetullahi aleyh) takvâ ve edebde bu kadar ileride olduğuna dâir başka misâller pekçoktur. Bu takvâsı sebebiyle, Allahü teâlâ onun mübârek varlığını Kayyûm-i zaman eyledi. Âlemin ve âlemde bulunanların kıyâmlarını (ayakta durmalarını, varlıklarını devam ettirmelerini) ona havale etti. Allahü teâlâ dedesine ve babasına mahsûs olan Kayyûmluk makamını diğer kardeşleri arasında ona ihsân etti.
Umdet-ül-makâmât kitabının sahibi olan Hâce Muhammed Fadlullah, Muhammed Sibgatullah’ın torunu olan Gulâm Muhammed Ma’sûm’un torununun torunudur. Kitabında diyor ki: “Allahü teâlâya hamdolsun ki, beni onu sevenlerden ve evlâdından eyledi. Kuvvetli ümidim ve büyük ricam; Allahü teâlânın beni, zâhiren onun soyundan getirdiği gibi, kalbe âit hâllerinden de tam pay ihsân etmesidir. O, duâları kabûl edicidir.”
Daha yaşı çok genç iken, babası İmâm-ı Ma’sûm hacca gidiyordu. Yanlarında talebelerinden bir kısmı ile Muhammed Sibgatullah da vardı. Muhammed Sibgatullah’ın yaşı çok genç olduğu için, kâfilede bulunanların ekmek ve su ihtiyâçlarını te’min etmek vazîfesi ona verilmişti. Birgün diğer hizmetçilerin başı, Muhammed Sibgatullah’a gelerek arzetti ki: “Etrâfta çalı, çırpı, odun görünmüyor. Hamur hazır, fakat ateş olmadığı için pişirip ekmek yapamıyoruz. Hamur olduğu gibi duruyor. Arkadaşların ise yemek zamanı yaklaşıyor. Bu duruma bir çâre bulunuz.” Bu söz üzerine Muhammed Sibgatullah; “Hamuru buraya getirin” buyurdu. Hamuru getirdiler. Hamuru eline aldı. “Kimse gelmesin. Ben şu tümseğin arkasında pişirip getireyim” dedi ve gitti. Hemen başını açtı. Bir parça hamur alıp başına koydu. Çabucak pişiverdi. Böylece bütün hamuru ekmek yapıyordu. Arkadaşlarından biri, gideyim bakayım, ekmeği ne ile pişiriyor deyip, yanına geldi. Vaziyeti gördü. O da başını kapadı ve hâlini örtmek istedi. Az bir hamur kalmıştı. Ekmeklerle ve az hamurla babasının yanına gelip; “Odun kâfi gelmedi, hepsini pişiremedim, efendim” deyince, kerâmetler hazînesi yüksek babası tebessüm ederek; “Şu arkadaş gelmeseydi, odun yetişecekti değil mi?” buyurdu.
Mirzâ Muhammed Efdal Kâbilî şöyle anlatır: “Kayyûm-i zaman Muhammed Sibgatullah, Kabil’de bulunduğu günlerin birinde, oğullarına haber vermesi için bir hizmetçiyi Serhend’e gönderdi. Gidecek olan hizmetçi, kendisinden yol parası istedi. O sırada Muhammed Sibgatullah’ın elinde bir kerpiç bulunuyordu. Kerpici hizmetçiye verdi. Kerpiç bir anda altın oluverdi. Orada bulunan; Mir Zarif, Mir Gulâm Hüseyn, Mirzâ Muhammed Mes’ûd ve daha birçok zât bu hâdiseye şâhid olduk. Hizmetçi, elinde bulunan altını paraya çevirmek istiyordu. Orada olanlar bu altını satın almakta tereddüt ettiler. Fakat, Mîr Gulâm Hüseyn hepimizden atîk davrandı ve altını hizmetçiden satın alıp, teberrüken sakladı.”
Hazret-i Kayyûm-i zaman’ın hizmetçilerinden biri yolculuğa çıkmıştı. Yolculuk esnasında yol arkadaşlarını kaybetti. Yolunu şaşırıp bir dağ başına geldi. Orası hiç bilmediği, tanımadığı bir yerdi. Her taraf öyle yeşil, öyle güzel idi ki, sanki hazân rüzgârları bu yapraklara hiç dokunmamıştı. Burada dört mevsim birleşmiş, hepsi bahar gibi olmuştu. Rengârenk güller, boy boy sünbüller, deste deste, demet demet açmış, her taraf güzelliklerle donanmış, boş bir yer kalmamıştı. O talebe orada kalıp, uzun zaman oranın Cennet bahçesi misâli gönül açıcı güzelliklerinin seyrine daldı. Bir müddet sonra, yolunu kaybettiğini, buraya yanlışlıkla geldiğini hatırladı. Üstelik etrâfta hiç insan görünmüyordu. Bir insan ile karşılaşır konuşurum ümidiyle etrâfta dolaşmaya başladı. İnsan bulunduğuna dâir bir işâret bulunmadığı gibi, hep de vahşî Hayvanlar ve yırtıcı kuşlar ile karşılaşıyordu. Vücûdunda bir ürperti meydana geldi. İyice korkmaya başladı. Her tarafı iyice aradı. Ama kimseyi bulamayınca, ümidi iyice azaldı. Korkusu da iyice şiddetlendi. Artık o güzel bahçeyi, canını almak isteyen bir belâ gibi görüyordu.
Bu sırada gönüllerin sultânı olan hocası Kayyûm-i zaman’ı hatırladı. Kalbi ile ondan yardım ve imdâd istedi. Tam o anda hocasını karşısında buldu. Kayyûm-i zaman orada, bu talebesine; “Gözlerini kapat!” diye emretti. O da kapattı. Bir anda kulağına kâfile arkadaşlarının sesleri gelmeye başladı. Gözlerini açtığında kâfilenin yanında idi ve kendisini oraya getiren hocası da ortada yoktu. Allahü teâlânın izni ve hocasının kerâmeti ile bir anda oraya geldiğini anladı.
Kayyûm-i zaman, Emk beldesinde, o memleketin kadısının evinde misâfir olarak bulunuyordu. O sırada kadı evde yoktu. Ramazân-ı şerîf ayı idi. Teravih namazı kılıyorlardı. Aniden şehirde bir gürültü ve büyük bir karışıklık meydana geldi. Bu karışıldık ve kavga sesleri, şehrin kadısının evine ya’nî Kayyûm-i zaman’ın bulunduğu yere doğru yaklaşıyordu. Bin kişi kadar olduğu tahmin edilen kalabalığın, Emk kadısının evini yağma etmeye geldikleri anlaşıldı. Kadının ailesi ve yakınları bu hâli haber alınca, çok korkup üzüldüler ve ağlamaya başladılar.
Bu kalabalık eve yaklaştıklarında durakladılar ve gerilemeye başladılar. Birbirine girdiler. Birçoğunun başının kesildiği görüldü. O memleketi terkedip gidinceye kadar karışık hâlleri devam etti. Ortalık yatışınca onlara bu gerilemelerinin ve hezimetlerinin sebebi sorulduğunda, dediler ki: “Kadının evine yaklaştığımızda, beyaz sakallı, heybetli bir zât gördük. Elinde öyle bir kılıç vardı ki, kime sallasa başını gövdesinden ayırıyordu. Bu hâli görünce can korkusundan geri çekildik. Çoğumuz da o keskin kılıçtan kurtulamayıp telef oldu.
Kılıç sallayan zâtı iyice ta’rîf ettiklerinde, Kayyûm-i zaman’ı gördükleri anlaşıldı. Hâlbuki, kendisi o sırada, bütün düşüncelerden arınmış olarak namaz kılıyordu. Onun bu kerâmeti, o memlekette ve havâlisinde en çok anlatılan kerâmetidir.
Muhammed Sibgatullah hazretlerinin talebelerinin ve halîfelerinin önde gelenlerinden ma’rifetler sahibi Sûfî Muhammed Refi’ı Kâbilî şöyle anlatır: “Bir deniz yolculuğunda idim. Bir ara denize düştüm. Boğulacak hâle gelmiştim. O sırada hocamı hatırladım. Kendisinden yardım istedim. Tam o anda Kayyûm-i zaman hazretlerinin mübârek elini gördüm. Beni tuttu. Sahile çıkardı ve sonra kayboldu. Normal olarak, bulunduğu yer ile aramızdaki mesafe çok fazla idi. Kerâmet olarak hâlimi anladı ve beni kurtardı.”
Sûfî Abdüllatîf isminde bir zât şöyle anlatır: “Kayyûm-i zaman hazretleri Kabil’e teşrîf etmişti. Huşti köprüsünün yanında, Mirzâ Muhammed Âdil ismindeki bir zâtın evinde kalıyordu. Ayaklarında nikris denilen rahatsızlık vardı. Bu sebeble doktorlar soğuk su içmesini yasaklamışlardı. Bu yüzden yanında bulunanlar kendisine buzlu su getirmezlerdi. Kayyûm-i zaman (r.aleyh) birgün bu fakire buyurdu ki: “Ba’zı pınarlar vardır ki, suyu kardan daha soğuk olur. Bu yakınlarda böyle bir pınar biliyor musun?” “Buralarda öyle bir pınar yoktur efendim” diye arzettim. “Görmeden cevap vermeyin, kalkın, arayın” buyurdu. Bu yakınlarda böyle bir pınarın bulunmadığını bildiğim hâlde emirlerine uyarak talebelerinden bir kısmı ile çıktık. Daha kapıdan çıkar çıkmaz bir pınar göründü. Duvarın dibinde su kaynıyordu. Oraya yaklaştığımda öyle bir su gördüm ki, hakkında; “Sütten daha beyaz, baldan daha tatlı ve kardan daha soğuk” sözü söylenebilirdi. Bu duruma oradan gelip geçenler de şaşırdı. Önce o sudan ben içtim. Sonra kabı doldurup huzûruna getirdim. Buralarda böyle bir suyun bulunmadığını, bu hâlin, kendilerinin tasarruf ve himmetleriyle olduğunu arzettim. Sevindi ve Allahü teâlâya şükreyledi. O pınara, “Nûr pınarı” ismini verdi. O pınar, o güzel haliyle epey müddet durdu.”
Kayyûm-i zaman hazretlerini sevenlerden bir zât ağır bir hastalığa yakalanmış idi. Bir akşam şifâya kavuşabilmek niyetiyle duâ istemek üzere onun huzûruna geldi. Kayyûm-i zaman o sırada yemek yiyordu. Hasta içeri girdiği zaman daha bir şey söylemeden, Kayyûm-i zaman ona; “Bu yemeklerin hangisinden yemek istersin?” dedi. O da; “Hepsinden yemek isterim. Hepsini seviyorum. Ama ne yapayım ki, perhiz ediyorum” dedi. O hastayı muayene edip, ilâç veren doktor da Kayyûm-i zaman’ın sevdiklerinden idi ve o sırada orada bulunuyordu. Kayyûm-i zaman, doktora dönerek; “Bu yemekler ona zarar verir mi?” dedi. Doktor, “Efendim, tıb bilgimize göre, bu yemekler bu hastaya zehir gibi gelir. Ya’nî hastayı zehirler, öldürür” diye arzetti. Bunun üzerine hastaya dönüp; “Bu yemeklerden yeyiniz. Sizin şifânız bunlardadır” buyurdu. Hasta da tam bir iştah ile ve hocasının sözüne sığınarak o çeşit çeşit yemeklerden doyuncaya kadar yedi ve Allahü teâlânın izni ile hemen orada sıhhate kavuştu.
Kayyûm-i zaman Muhammed Sibgatullah hazretlerinden hilâfet almakla şereflenenlerden Hâfız Ciyû diye tanınmış Hâfız Nizâm-ı Kâbilî şöyle anlatır: “Bir zamanlar hasta idim. Şiddetli sıtma hastalığına yakalanmıştım. Mübârek hocam beni ziyârete geldi. Oğlum, hocama ikram için üzüm ve kavun getirip, önüne koydu. O sırada beni muayene edip hastalığımla alâkalanan doktor da yanımda idi. Kayyûm-i zaman doktora; “Bu yemişler, Hâfız Ciyû için nasıldır?” diye sordu. Doktor; “Çok zararlıdır efendim. Zehirlenme yapar” dedi. Hocam, kendi eliyle birkaç dilim kavun ve bir iki salkım üzüm ayırarak bana verdi. Doktor hayretle bakıyor, müdâhele de edemiyordu. Hocam onları verdikten sonra; “Hâfız! Allahü teâlâ zehiri ilâç yapmaya kâdirdir. Yiyiniz!” buyurdu. Verilen şeyleri şifâ niyeti ile yedim. Daha yer yemez hastalığımdan eser kalmadı. Bu hâl hocamın tasarruf ve himmeti ile olmuş ve orada bulunanlar da buna şâhid olmuşlardı.”
Bir zamanlar Hindistan’da büyük bir kıtlık vâki oldu ve uzun zaman devam etti. Aynı zamanda veba salgını da başgösterdi. Birçok kimse duâ etmesi için huzûruna gelip; “Bu belâ ne zaman geçecektir. Bu kıtlık ve bu veba salgınından insanlar ne zaman kurtulacaktır?” diye arzettiler. “Sabrediniz!” buyurdu. Her ne zaman gökte bir bulut görülse, insanlar Kayyûm-i zaman’ın huzûruna gelirler; “Havada bir başkalık var. Acaba yağmur yağacak mı ki?” derler, onun ağzından bir cevap beklerlerdi. Bunlara cevap olarak ba’zan; “Bu bulut yağmur vermeden geçer” der, ba’zan da; “Bu bulutta yağmur yok” derdi.
Birgün buyurdu ki: “Bakınız! Gökyüzünde bir bulut görülüyor,” Oradakiler baktılar ve önceki bulutlara göre bunda da yağmur yok zannettiler. Buyurdu ki: “Bu, her tarafı yağmur ile dolduracak bir buluttur.” Böyle derdemez o bulut büyüdü, büyüdü, her tarafa yayıldı. Gök gürültüsünün ardından rüzgâr ile birlikte şimşek çakmaya ve gayet şiddetli yağmur yağmaya başladı. Üç gün üç gece öyle devam eti. Yağmur, Hindistan’ın her tarafına aynı şekilde yağdı. Allahü teâlânın ihsânı ve bu yağmur sebebi ile, kıtlık ve veba kalmadı. Sanki Hindistan yeni baştan tazelenmiş gibi oldu.
Kayyûm-i zaman hazretlerinin kıymetli oğlu Meyan Şeyh Ehlullah, sıtma hastalığına yakalanmıştı. Bir sene geçtiği hâlde, iyileşemedi. Doktorlar bir çâre bulamayacaklarını i’tirâf ettiler. Bu hastalık devam ederken, bir gün Kayyûm-i zaman talebelerine buyurdu ki: “Oğlum Şeyh Ehlullah’ın hastalığı çok uzadı. Çok zayıf düştü. Hastalığı gittikçe de artıyor. Hastalığı kendime çekmem ve bundan sonraki ağrılarını benim yüklenmem îcâb ediyor.” Bunu söyler söylemez oğlu tam sıhhate kavuştu. Kendisi ise iki sene kadar bu sıtma hastalığından hasta yattı. Sonra kendisi de iyileşti.
Rivâyet edilir ki, bir bedbaht kimse, Kayyûm-i zaman hazretlerinin talebelerinden iken ayrılıp, başka yerlere gitti. Kayyûm-i zaman’a, bu talebesinin kendisinden ayrılıp başka yere, başka yola gittiği haber verilince; “Bizden ne götürdü? Ne yaptıysa kendine yaptı” buyurdu. Hakîkaten o ayrılıp giden kimse hemen aklını kaçırdı. Eline kelepçe vurup hapishâneye attılar. O zavallı kimse, helak ve perişan oldu.
Kayyûm-i zaman Muhammed Sibgatullah hazretleri zamanında, Hüsrev Bek isminde hırsızlık ve dolandırıcılıkta meşhûr olmuş bir kimse vardı. Bu, güçlü kuvvetli olup, çok cesur ve yiğit idi. Hırsızlık ve yankesicilikte zamanın meşhûru idi. Bulunduğu yerin civarında bulunan köylerde tek bir ev yoktu ki, onun eziyet ve cefâsından kurtulmuş olsun. Oralarda ulaşmadığı yer yoktu. Bir ara Kayyûm-i zaman hazretleri Meyve Hâtun isimli bir köye gitmişti. Bu meşhûr Hüsrev Bek de orada idi ve Kayyûm-i zaman’ın ziyâretine gitti. Birkaç gün sohbette bulundu. Geceleri, arkadaşları ile beraber Ya’kûb Türkmân köyünde kalırdı. O günlerde köyün yakınındaki kervansaraya büyük bir kervan gelmişti. Kervanda, Belh şehrinin büyük tüccârları vardı.
Bu meşhûr hırsız, kervanın kervansaraya geldiğini haber alınca ve bilhassa kervandaki tüccârların mallarının çokluğunu ve bu arada çok kıymetli bir atın da bulunduğunu öğrenince, gece arkadaşları ile beraber kervansaraya doğru yola çıktılar. Kervansaray gayet muhkem idi. Hırsızların reîsi olan Hüsrev Bek kimseye sezdirmeden kervansaraya girdi. Arkadaşlarını da dışarıda bıraktı. Kendisi ise doğruca o çok kıymetli atın bulunduğu yere gitti. Atı çözecekken at kişnedi. Kişnemeyi duyan atın sahibi kalkıp atın yanına geldi. Hırsız da yakalanmamak için, görünmeyecek şekilde kendini yere attı. O kuytu yerde gizlenirken atın dizgininin daha sağlam olması için sahibi bir çivi daha çakdı. Çaktığı çivi hırsızın eline geldi. Hırsız bütün ızdırâbına rağmen yakalanmamak için sesini çıkarmadı. Böylece eli duvara mıhlanmış olan hırsız için, artık kaçıp kurtulmak ihtimâli de kalmamıştı. Orada sabaha kadar çok büyük sıkıntılar çekti. Buna rağmen, bağırmıyor, soğukkanlılığını muhafaza etmeye çalışıyordu. Fakat çok daralmıştı. Yaptığı işin kötülüğünü anladı. Adetâ, kendi kendinden nefret etmeye başladı.” Bu belâdan kurtulursam ertesi gün Kayyûm-i zaman’ın huzûruna gideceğim. Tövbe edip talebelerinden olacağım” diye düşündü. Tam bir acizlik içinde ve büyük bir samimiyetle böyle düşündüğü için, o anda Kayyûm-i zaman’ı yanında gördü. Kayyûm-i zaman o çiviyi çıkardı. “Hadi git. Seni kurtardık” dedi ve gözden kayboldu: Hüsrev Bek büyük bir ferahlık hissetti ve kervansaraya girdiği yerden dışarı çıktı. Arkadaşları ise hâlâ onu bekliyorlardı. Arkadaşlarına başından geçenleri anlatan Hüsrev Bek; “Ben Kayyûm-i zaman’ın huzûruna gidip hırsızlıktan tövbe edeceğim ve kabûl buyurursa talebeleri arasına gireceğim” dedi. Arkadaşları da; “Hırsızlıkta bizim reîsimiz olduğun gibi, tövbede de reîsimiz olursun” diyerek hepsi tövbe ettiklerini bildirdiler.
Böylece bu hırsızların başı olan Hüsrev Bek ve bütün arkadaşları Kayyûm-i zaman’ın huzûruna gelip tövbe ettiler. Onun muhlis talebelerinden oldular. O ana kadar çaldıkları malları mümkün olduğu kadar yerlerine sahiplerine ulaştırdılar, yahut helâllaştılar.
Bundan sonra bu büyükler yolunda ilerlemeye başlayıp, kısa zamanda yüksek dereceler, kemâl mertebeler elde eden Hüsrev Bek, hocası Kayyûm-i zaman hazretlerinden hilâfet ve icâzet aldı. Hocası ona; “Fakîrullah” ismini verdi. Çok gayret gösterdi. Birçok kimse onun vesilesiyle bu büyükler yoluna girdi. O diyarda bulunan insanlar, zamanımıza kadar onun menkıbe ve faziletlerini anlatmaktadırlar. Nitekim hadîs-i şerîfte; “Câhiliye zamanında seçkin olanlarınız, İslâmda da seçkinleriniz olur” buyurulmuştur.
Kayyûm-i zaman hazretlerinin muhlis talebelerinden olan Gülendâm isimli bir zât şöyle anlatır: “Şeytan bana çok musallat olur, lüzumsuz hayal ve düşüncelerle beni meşgûl eder, kötü işler yapmam için bana yol gösterirdi. Bir gece bu düşüncelere dalmış iken, kalbime; “Sen Kayyûm-i zaman’ın yüksek kapısına ulaşanlardansın. Ne için hâlini o dergâhta hizmet görenlere açmıyorsun. Açarsan bu belâdan kurtulursun” diye bir ses geldi. Bir gece teheccüd namazı vaktinde hocamı yalnız bulup, hâlimi arzeyledim. “Şeytan, sizden ümidini kesti” buyurdu. O günden bu güne kadar seneler geçti de bir daha bana musallat olmadı. Hiçbir şekilde, hiçbir işime karışmadı. Hattâ o zamandan beri ihtilâm bile olmadım.”
Rivâyet edilir ki, Serhend’den ayrı bir şehirde, Kayyûm-i zaman’ın çok sevdiği kıymetli bir talebesi vardı. Bu talebe hocasına olan muhabbet ve bağlılığı sebebiyle, memleketinden ayrılıp Serhend’e gelerek yerleşti. Çoluk-çocuğunu da getirdi. Böylece hocasına daha yakın oldu. Onun mübârek kalbinden feyz aldı. Çok kimseye nasîb olmayan yüksek nisbete kavuştu.
Birgün bir talebenin hanımı şiddetli bir hastalığa tutuldu. Ölmek üzere idi. Talebe, Kayyûm-i zaman’ın huzûruna gelip, bu hastanın şifâ bulması için duâ buyurmasını arzetti. Kayyûm-i zaman buyurdu ki: “Hiç üzülme! Hastalığı geçecek, sıhhate kavuşacaktır.” Talebe sevinip hastasının yanına döndü. Fakat bir müddet sonra hastanın durumu ağırlaştı. Artık ümîd kesilmişti. Bir gece can vermek üzere idi. Rûhunu can alıcı meleğe teslim edip, gözleri, elleri ve ayakları ölülerdeki gibi oldu. Bu hâli gören o talebe, üzülerek, ağlayarak hocasının huzûruna geldi ve hastasının Hakkın rahmetine kavuştuğunu söyleyip; “Mağfireti için duâ buyurunuz efendim” dedi. O sırada Kayyûm-i zaman hazretleri teheccüd namazı için kalkmıştı. Bu talebesine buyurdu ki: “O hasta ölmemiştir.” Talebe; “Efendim. Elleri ve ayakları düz ve hareketsiz duruyor. Gözleri de kapandı. Vefât ettiğini iyice anladıktan sonra huzûrunuza geldim” dedi. Kayyûm-i zaman yine; “Mümkün değil ölmemiştir” dedi ve yiyecek bir şeyler verip; “Gidin. Ne yapıp yapın. Ağzını açın ve bu yemeği ağzına koyun. Yaşadığından hiç şüphe etmeyin” buyurdu. O talebe şaşkın bir vaziyette bildirileni yapmak üzere evine döndü. Hastanın yatağının yanına geldi. Ağzını zorla açtı. Hocasından getirdiği yiyecek şeylerden ağzına koydu. Daha ağzına koyar-koymaz, yemek o hanımın ağzında oynamaya, hareket etmeye başladı. Yemeği yuttu ve o ölü hâli geçip yaşama emareleri görülmeye başladı. Birden tam sıhhate kavuştu ve aç olduğunu bildirip çorba istedi.
Kayyûm-i zaman’ın bu kerâmet ve tasarrufu sebebiyle çok kimsenin onun yüksekliğine olan i’tikâdları ve ona bağlılıkları arttı. Birçok kimsenin dilinde; “Kayyûm-i zaman hazretleri, Allahü teâlânın izni ile ölüleri diriltiyor. Allahü teâlâ ona bu kerâmeti ihsân etti” sözleri dolaşmaya başladı, Îsâ aleyhisselâm da Allahü teâlânın izniyle ölüleri diriltirdi. Nitekim hadîs-i şerîfde; “Ümmetimin âlimleri, Benî İsrâil’in peygamberleri gibidir” buyurulmuştur.
Kayyûm-i zaman’ın talebelerinden birisi huzûruna gelip; “Efendim! Bizim bahçede bir ağaç var. Meyve vermiyor” diye arzetti. O talebeye buyurdu ki: “Asamı (bastonumu) al. O ağacın gövdesine dokundur. İnşâallahü teâlâ meyve vereceğini ümîd ediyorum. Hem de çok lezzetli meyveler verecektir.” O talebe diyor ki: “Asayı alıp ağaca dokundurdum. Allahü teâlâ hocamın o asasının bereketi ile o ağaca o kadar meyve ihsân etti ki, bütün şehirde darb-ı mesel hâlini aldı. Herkes ondan bahseder oldu.
Kayyûm-i zaman’ın halîfelerinden Sûfî Abdüllatîf-i Kâbilî şöyle anlatır: “Üstadım Kayyûm-i zaman Muhammed Sibgatullah hazretlerini çok görmek istiyordum. Birgün bu arzum şiddetlendi. Kalbim yanıyor, yerimde duramıyordum. Ben Kabil’de, o ise, irşâd diyarı olan mübârek Serhend şehrinde idi. Yüksek babası Urvet-ül-vüskâ, Hâce Muhammed Hanîf-i Kâbilî’nin da’veti üzerine bir anda Serhend’den Kabil’e gelip, yine bir anda geri dönmüştü. Birden aklıma bu hâdise geldi. Hocam Muhammed Sibgatullah ki her husûsta babasına uymuştu ve onun kemâlâtına kavuşmuştu. O hâlde Allahü teâlânın izni ile o da bir anda gelebilirdi. Bu zavallı âşığı mübârek yüzü ile şereflendirir ve bu arzu ateşime bir çâre bulurdu. Bu lütuf onun kerîmliğinden, iyilik ve ihsânından beklenir, ümîd olunur diye düşündüm. Bu düşünceler içinde çarşıya doğru gidiyordum. Aniden, karşımdan bana doğru yaklaştığını ve yüz yüze geldiğimizi gördüm. Hemen ellerine kapandım. Bir müddet beraber kaldık. Daha sonra gözümden kayboluverdi. Beyt:
“Baba nûr, oğul nur” sözü meşhûrdur,
Bunun için derler “Nûrun alâ nur”.
Kayyûm-i zaman hazretlerinin talebelerinden birinin, devamlı kız çocuğu oluyordu. Hiç erkek çocuğu yoktu. Erkek çocuğu olmasını da çok istiyordu. Bunun için hocası Kayyûm-i zaman’a gelerek hâlini arzetti ve; “Eğer hazretiniz bana duâ buyurursanız, Allahü teâlâ duânız bereketiyle fakire bir erkek çocuk verir” dedi. O da duâ edip; “İnşâallah bu seferki çocuğunuz erkek olacaktır” buyurdu. Hakîkaten buyurduğu gibi oldu ve o talebenin bir erkek çocuğu doğdu.
Ma’den-i cevâhir kitabında anlatıldığına göre, Kayyûm-i zaman zamanında evliyâlık yolunda bulunmak arzusunda olan bir kimse, bu yüksek Müceddidiyye yoluna girmeden evvel, Kübreviyye yoluna girmişti. Fakat, kalbinde hiçbir açılma olmadı. Bir ilerleme hissetmedi. Kendi kendine; “Acaba bu büyük devlet, geçmiş büyük velîlere mi mahsûs idi de, şimdi netice vermiyor. Anka kuşu gibi ele geçmez oldu” diye düşündü. Bu kararsız hâlde iken evliyânın tâcı olan Kayyûm-i zaman’ın mübârek yüzünü görmekle şereflendi. Onun hâli kendisine o kadar te’sîrli oldu ki, hemen atından inip, Kayyûm-i zaman’ın ellerine sarıldı. Bir müddet beraber gitti ve sohbetinde bulundu. Yüksek teveccühlerine kavuştu. Derhal gönlünde açılma ve ilerleme hâsıl olduğunu hissetti. Bu yüksek zât hakkındaki i’tikâdı yüzlerce misli arttı. İlk asırdaki lezzetleri bu son zamanda hissetmeye başladı ve; “Ümmetim yağmur gibidir. Evvelkileri mi, sonrakileri mi hayırlıdır, bilinemez” hadîs-i şerîfinin ma’nâsı zuhur eyledi. Beyt:
O mes’ûd insanlar ki, ma’nâya erişirler,
Kalblere hükmetmeyi bir anda öğrenirler.
Bir defasında Kayyûm-i zaman’ın yanına ihtiyâç sahibi bir kimse geldi. O anda ona verecek bir şeyi yoktu. Orada atılmış vaziyette duran bir taşa dikkatle bakınca taş altın oluverdi. O altını alıp orada bekleyen ihtiyâç sahibi kimseye verdi. O kimse de çok sevinerek ve çok duâ ederek gitti.
Berekât-ı Ma’sûmî kitabının yazarı olan Sefer Ahmed (r.aleyh) şöyle anlatır: “Birgün bu fakîr, Kayyûm-i zaman’ın huzûrunda idim. Kendisine hizmet etmekle şerefleniyordum. O esnada çok müşâhede ve hâllere kavuştum. Dekken beldesine gidince gönlüme; “Acaba bir daha hocamın yüksek huzûrunda bulunabilecek miyim?” Sohbet ve hizmetle şereflenebilecek miyim? Yoksa bir daha göremiyecek miyim?” gibi düşünceler geldi. O anda hocamı karşımda gördüm. Bana; “Ebû Sa’îd Ebü’l-Hayr buyuruyor ki” diye başlayıp o yüksek velînin şu meâldeki beytini okudu:
“Dünyâda ismimizden başka birşey kalmadı
Varlık sabahımızda akşamdan başka kalmadı.
Bir kuş ki düşmüş idi, şu varlık tuzağına,
Uçup gitti, tuzaktan başka bir şey kalmadı.
Fakir, bu şiirden vefâtının yaklaşmış olduğunu anladım.
Çünkü, sırları, gizli hâlleri, rumuz ve işâretlerle anlatmak, bildirmek âdeti idi.”
Serhendliler ile kâfirler arasında bir harb olmuştu. Kayyûm-i zaman cihâda gitmek istedi ise de yaşı çok ilerlemiş olduğundan gelmemesini rica ettiler. Muharebenin her iki tarafta da şiddetlendiği, kılıçların, okların, silâhların ölüm saçtığı bir gece idi. Kayyûm-i zaman merak edip durumu öğrenmek için muharebenin yapıldığı yere doğru gitmişti. Bir ara ayakları kayıp yere düştü. Hizmetçiler yetişip kendisini kaldırdıkları zaman vücûdunda kılıç yarasına benzer bir yara gördüler. Anlaşıldı ki harbeden müslümanlar arasına gitmiş ve orada yaralanmıştı. Daha sonra, böyle mi olduğu kendisine suâl edilmiş, o ise ses çıkarmamıştı. Yaptığı güzel ve fâideli bir işi hiç söylemezdi. Bu yarayı muharebe meydanında almış olduğu anlaşıldı. Kâfirlerin pek’ kalabalık oldukları bu harbde, müslümanların imdâdına yetişmiş ve kâfirlerin yenilmesine yardımcı olmuştu.
Kayyûm-i zaman Muhammed Sibgatullah hazretleri, bu yara ile altı ay yattı. Acı ve ızdıraplar çekti. Sonra şehîdlik mertebesi ile Allahü teâlâya kavuştu. Bundan sonra şehirdeki cemiyet, hattâ dünyâdaki cemiyet bozuldu. Ya’nî o öyle yüksek, öyle üstün idi ki, vefâtı ile meydana gelen boşluk, duyulan hüzün her tarafta anlaşılır, hissedilir oldu. Vefâtı 1122 (m. 1710) senesi Rebî’ul-âhır ayının dokuzunda Cum’a günü ikindi vaktinde vâki oldu. Vefâtında seksendokuz yaşında idi. Onu çok sevenler, vefât târihini bildirmek için ebced hesabı ile 1122’yi gösteren çok şiirler ve mısra’lar söylemişler, yazmışlardır. Bunlardan birkaç misâl şöyledir:
An âyet-i rahmet bûd: O rahmet âyeti idi. (1122)
Fadl-ı Rabbî: Rabbimin ihsânı. (1122) Hâce-i Nakşibend (1122)
Ah yâ Rab İmâm-ı âlem reft: Ah yâ Rabbî! Âlemin İmâmı öldü. (1122)
Kayyûm-i Ma’sûm reft. (1122)
Ferzendi Mahbûb-u Müceddid-i elf-i sânî: Müceddîd-i elf-i sânî (İmâm-ı Rabbânî hazretleri)’nin sevgili evlâdı. (1122)
Ân a’zam-i evliyâ bûd; O evliyânın en büyüğü idi. (1122)
Kayyûm-i zaman hazretleri vefât ettiği gün ikindi namazını kılmış, namazdan sonra Resûlullah efendimize ( aleyhisselâm ) yüz salevât-ı şerîfe okumuş idi. Bundan sonra rûhunu teslim etti.
Seksen yaşına yaklaştığında; “Allahü teâlâ, seksen yaşındakileri Cehennemden âzâd eyler” buyurdu. Seksen yaşını geçtikten sonra Allahü teâlânın rahmetinden daha fazla ümitlendi. Dâima hamd eder ve şehîd olarak ölmeyi taleb ederdi. Bunun için Allahü teâlâ ona şehîdlik mertebesini ihsân etti. Cenâze namazında çok büyük kalabalık vardı. Yüksek babası İmâm-ı Ma’sûm’un türbesinde medfûndur.
Kayyûm-i zaman’ın; Şeyh Ebü’l-Kâsım, Muhammed İsmâil, Şeyhullah ve Rahmetullah isimlerinde dört oğlu olup, oğullarının herbiri babalarından icâzet ve hilâfet almış, olgun ve yüksek velî zâtlar idi. Kayyûm-i zaman’ın oğullarından başka birçok halîfeleri de vardı. Ba’zılarının isimleri şöyledir: 1-Ma’den-i cevâhir ve Berekât-ı Ma’sûmî kitaplarının müellifi Meyan Sefer Ahmed, 2- Şeyh Zeynel’âbidîn. Meyan Fakîrullah Burhânpûrî ismi ile meşhûrdur. 3- Mîr Azîz, 4- Mîr Muhammed Ganî, 5- Ebû Nasr Sultanpûrî, 6-Muhammed Refî’ı Kâbilî, 7-Abdüllatîf-i Kâbilî, 8- Şeyh Fakîrullah. Ya’kûb Türkmân köyünden olup, önceki adı Hüsrev Bek idi, 9- Hâfız Muhammed Nizâm, Kâbilî, 10- Sûfî Elif-i Belhî, 11- Sûfî Muhammed Kâbilî.

Jun 16, 2026
Jun 16, 2026
20 min
Hindistan evliyâsının büyüklerinden. Urvet-ül-vüskâ Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî hazretlerinin büyük oğlu, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin de torunudur. İsmi, Muhammed Sibgatullah’dır. Yüksek dedeleri İmâm-ı Rabbânî’nin sağlığında, 1033 (m. 1624) senesi Rebî’ul-âhır ayının onibirinci günü Serhend şehrinde dünyâya geldi. Kayyûm-i zaman ismiyle meşhûrdur. 1122 (m. 1710) senesi Rebî’ul-âhır ayının dokuzunda Cum’a günü vefât etti.
Muhammed Sibgatullah’ın doğduğu sırada, İmâm-ı Rabbânî (rahmetullahi aleyh), vaktin sultânı ile birlikte Hindistan’ın büyük şehirlerinden olan Ecmîr’de bulunuyordu, İmâm-ı Ma’sûm da babalarını ziyâret maksadıyla Ecmîr’e gitmişti. Bu çocuğun doğumundan sonra temiz annesi, evliyâlık bahçesinin yeni açmış gülü misâli olan bu çocuğunun isminin konulmasını, yüksek dedesinin ve babasının tasvîbine bıraktı. İmâm-ı Rabbânî ve İmâm-ı Ma’sûm, Ecmîr’den dönerken yolda bu oğullarının doğum haberi geldi. Her ikisi de bu habere çok sevindiler. Çünkü husûsi hâllerinin vârisi olacak cevher dünyâya gelmiş bulunuyordu. Beyt:
Senin gelişinden gül gibi açtım,
Her tarafa bahar kokusu saçtım.
İmâm-ı Rabbânî ve İmâm-ı Ma’sûm Serhend’e geldiklerinde hemen bu çocuklarını görmek istediler. İmâm-ı Rabbânî hazretleri onu görür görmez; “Esselâmü aleyküm Molla Sibgatullah” buyurdu. Sonra mübârek yüzünü, o çocuğun kulağına yaklaştırıp, o mes’ûd kulağına, kimsenin duymadığı gizli gizli birşeyler söyledi. Husûsi sırları, kendilerine mahsûs ilim ve ma’rifetleri müjdeledi. Ne büyük bir saadettir ki, dili süt emmeye henüz alışmadan, kulağı Müceddid’in ya’nî İmâm-ı Rabbânî’nin bereketli iltifâtlarına, gizli esrârına kavuşmuş oluyordu.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri, bu çocuğun babasına ya’nî İmâm-ı Ma’sûm’a hitaben; “Senin bu oğlunda asâletten bir sıfat buldum” buyurdu. Zîrâ İmâm-ı Rabbânî’ye göre asâlet olmayınca, kayyûmluk, kutbluk bulunması çok zordu. Bu çocukta asâletten pay görünce, ma’nevî firâset ile, onun evliyâlık yolunda yüksek derece sahibi olacağını ve Kayyûm-i zaman olacağını anladılar. Bu, Allahü teâlânın çok büyük bir ihsânıdır. Dilediğine nasîb eder. Mısra’;
“Gül bahçemi gör de baharımı anla.”
Muhammed Sibgatullah, daha beş-altı aylık iken şiddetli bir hastalığa yakalandı. Doktorlar çâre bulmaktan âciz kalıp, ölecek zannettiler. Nihâyet nabzının atması bile hissedilemez oldu. Babası ve annesi techiz ve tekfin işine (cenâze kaldırma hazırlıklarına) başladılar. Bu durum İmâm-ı Rabbânî’nin mübârek kulağına ulaşınca, hemen bu hasta torununun yanına geldi. Çocuğun o güzel yüzünden örtüyü kaldırıp mübârek eliyle temiz yüzüne dokundu ve tebessüm ederek; “Baba! Annene-babana yaptığın bu naz yetişir. Onları üzdüğün yeter. Haydi artık kalk. Onlar da sıkıntıdan kurtulup rahat bir yemek yesinler ve rahatça uyusunlar” buyurdu. Bu söz üzerine, ölüm derecesinde hasta olmasına rağmen, çocuk hemen gözünü açtı. Ağlayarak hareket etmeye başladı ve tamamen iyileşti. Sanki hiç hasta olmamış gibi idi. Sonra, Müceddîd-i elf-i sânî İmâm-ı Rabbânî, oğlu Urvet-ül-vüskâ Muhammed Ma’sûm’a hitâb edip; “İnsanlar bu çocuğun yaşamasından ümidi kesmişler. Ben ise bu evlâdımı, iyileşmiş uzun ömürlü olarak yaşamış, yetişip kemâle gelmiş, sakalları beyazlamış, büyük bir velî olmuş, huzûrunda binlerce insan oturmuş, herkes bunun nûrundan istifâde ediyor görüyorum” buyurdular.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri, kendi sağlığında bir yaşından büyük olmayan bu torunu hakkında öyle yüksek işâret ve alâmetler bildirdi ki, hepsini yazmak imkânsızdır. Nitekim; “Senenin bereketi baharından belli olur” denilmiştir. O yüce zâtın ya’nî yüksek dedesinin eşsiz teveccüh ve nazarlarına kavuşup, çok büyük müjdelere mazhar oldu. Bundan sonra babası İmâm-ı Ma’sûm’un huzûrunda yetişti. Zâhirî ve bâtınî ilimlerin ve kalbe âit ince ma’rifetlerin tamâmını ondan öğrendi. İmâm-ı Ma’sûm hazretleri, bu yüksek oğluna, diğer talebeleri ve hattâ diğer oğulları arasında husûsen iltifât eder, onda bulunan yüksekliği bildiği için, onu daha çok severdi. Bu hâli bildirmek için birgün bu oğluna şöyle buyurdu: “Siz benim oğullarım arasında Eshâb-ı Kirâma benzersiniz. Ya’nî siz, babam Müceddîd-i elf-i sani’yi görmüş, zamanında bulunmuşsunuz. Diğerleri böyle değildir. Bu farkı az görme ki, Eshâb-ı Kirâmdan (aleyhimürrıdvân) biri, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) sohbetinde bir defa bulunmakla öyle yüksek derecelere kavuşmuştur ki, Eshâb-ı Kirâmdan olmayan en büyük velî bile onların en aşağısının derecesine kavuşamadı. Bu velî zât ister Uveys-i Karnî olsun, ister Ömer-i Mervânî olsun (k.sirruhümâ).” Çünkü Müceddîd-i elf-i sânî’nin Peygamber efendimize olan bağlılığı son derece olduğundan, onun sohbeti, Resûl aleyhisselâmın yüksek sohbetinden pay almıştı. O’na benziyordu. Nitekim tam uyanın, uyduğu kimsenin bütün kemâlâtından nasîbi vardır.
Yine İmâm-ı Muhammed Ma’sûm hazretleri, başka bir defasında şöyle buyurdu: “Melâike-i Kirâmın büyüklerinden, üstünlerinden bir melek-i mukarreb insan şekline girip yeryüzüne gelseydi, oğlum Muhammed Sibgatullah’ın şeklinde gelirdi.”
Muhammed Sibgatullah hazretleri zâhirî ve bâtınî ilimlerdeki tahsilini ve evliyâlık yolundaki derecelerini tamamlayarak yetiştikten sonra, yüksek babasının emir ve işâretiyle talebe yetiştirmeğe başladı. En küçük kardeşleri olan Muhammed Sıddîk, babalarının şöyle buyurduğunu nakleder: “Oğlum Muhammed Sibgatullah’ın talebeleri ile kendi talebelerim arasında hiç fark görmüyorum. Diğer oğullarım böyle değildir. Vasıtalı veya vasıtasız olarak bir fark vardır.”
Bu söz, hazret-i Kayyûm-i zaman’ın ma’nevî irtibât ve bağlılığının kemâlini, tam olduğunu göstermektedir. Babalarıyla arasında olan bu tam münâsebet, bağlılık diğerlerinde böyle değildir. Çünkü Kayyûm-i zaman da, babası gibi asâletten bir pay almıştır. Bunun için diğerleri arasında seçilmiş, mümtaz olmuş, farklı bir hâle gelmiştir.
Bir Ramazân-ı şerîfde Muhammed Sibgatullah hazretleri, evlerinin bitişiğinde bulunan bir mescidde Kur’ân-ı kerîm okuyordu. Hatim yaklaştığı sırada babasının bulunduğu yere gelerek, kalan sûreleri orada bitirdi. Maksadı hatmin bereketini, babası Urvet-ül-vüskâ’nın bereketi ile birleştirmek ve birçok ma’nevî hâllere sahip olmak, kavuşmak idi. Velhâsıl, arzu ettiği şekilde yaptı. Son birkaç sûreyi Urvet-ül-vüskâ’nın yanında okudu. Bunları dinlerken, mecliste olanların hepsi kendisinden geçti, nûr ve huzûra daldılar. Hatim bitince Urvet-ül-vüskâ Muhammed Ma’sûm hazretleri, Kayyûm-i zaman’a hitaben buyurdu ki: “Siz okurken öyle bir sırra muttali’ oldum ki, o sır anlatılacak gibi değil. “Gözlerin görmediği, kulakların işitmediği” sözüne uygundur. Örtülmesi, anlatılmaması îcâbeden sırlardan olduğunu söyleyebilirim. Parlaklığı yerin dibinden tâ Arş’a kadar uzanan pek süslü, çok kıymetli bir tacın sizin başınızda parladığını gördüm. Bunun, oğlum Muhammed Sibgatullah’ın (ya’nî senin) Kur’ân-ı kerîm okuması sebebiyle olduğu anlaşıldı...”
Hâce Muhammed Sıddîk-ı Peşâverî, Urvet-ül-vüskâ İmâm-ı Muhammed Ma’sûm hazretlerinin en yüksek halîfelerinden idi. Bu zât şöyle anlatır: “Bir defasında mübârek hocamı ziyârete gitmiştim. Bu esnada hocamın bütün oğullarının takvâ ve vera’da anlatılamıyacak kadar ileride olduklarını, her birinin dînimizin emirlerine uygun amel etmekte, tasavvuf yolunda başkalarını yetiştirip ma’nevî olarak terbiye etmekte, ilim ve edeb âşıklarına rehberlik etmekte çok yüksek derecede bulunduklarını gördüm. Hepsinin Allahü teâlâya yakınlıklarının aynı olduğunu düşündüm. Bu esnada kalbime; “Acaba aralarında hiç fark var mıdır? Varsa hangisi daha yüksektir?” düşüncesi geldi. Ne kadar uğraştı isem de, bu düşünceden kurtulamadım. Bu düşünceyi aklımdan çıkaramıyordum. Bu hâli hocama arzetmeyi düşündüm. Nihâyet düşüncelerimi kendisine arzettim. Tebessüm eyledi ve; “Hâce! Bu manânın halli, siz Peşâver’e vardıktan bir gece sonra olacaktır” buyurdu.
Bu fakîr birkaç gün sonra Serhend’den ayrılıp Peşâver yoluna koyuldum. Peşâver’e geldiğimde gayet sevinçli ve neş’eli idim. Zîrâ, o gece, yüksek üstadımın bereketi ile uzun zamandır süregelen ve beni rahatsız edip, kalbimi meşgûl eden bir suâlim cevaplandırılacaktı. Akşam oldu. Karanlık bastırdı. Ben heyecanla bekliyordum. Yatsı namazından sonra uyumuşum. Rü’yâmda Peygamber efendimizi ( aleyhisselâm ) ziyâretle şereflendim. Dört halîfesi ile birlikte yanıma geldiler. Urvet-ül-vüskâ’yı da oğullarıyla birlikte, Resûl aleyhisselâm efendimizin huzûrlarında, büyük bir hürmet ve edeb ile ellerini bağlamış olarak beklediklerini gördüm. Bu esnada Resûlullah efendimiz, bu hizmetçisine hitâb ederek buyurdular ki: “Urvet-ül-vüskâ’nın oğullarının kendine nisbeti (bağlılığı), dört halîfenin bana olan nisbeti gibidir.” işâret parmaklarını halîfelerine doğru uzattılar ve sonra Ebû Bekr-i Sıddîk’ı ( radıyallahü anh ) göstererek; “Büyüğü-büyüktür” buyurdular.
Hazret-i Kayyûm-i zaman Muhammed Sibgatullah, Urvet-ül-vüskâ’nın oğullarının en büyüğü idi. Böyle olunca talebelerinin ve halîfelerinin de en büyüğü idi. Ben bunu bizzat Resûlullah efendimizin işâret ve bildirmeleri ile anlamış oldum ve kalbimi meşgûl eden o düşünce ve suâlim cevaplanmış oldu.”
Urvet-ül-vüskâ, bu yüksek oğlu hakkında buyurdu ki: “Kayyûm-i zaman’ın hâli, bağlılığının çokluğundan, kendisine bağlananların fazlalığından, arayanların, sevenlerinin ziyâdeliğinden öyle oldu ki, dünyâ ve içindekileri geride bıraktı. Yalnız âhırete çalışmağa ve yalnız hakiki matlûba gönlünü vermeye öyle daldı ki, evliyânın çoğu buna kavuşamamıştır. Evliyânın çoklarının derecesi ile onun derecesi arasında hayli mesafe vardır.
Yine Urvet-ül-vüskâ hazretleri, vefâtına yakın zamanda da Kayyûm-i zaman’ın hâlini şöyle medhetmiştir: “Sizin emsalsiz hâliniz, dâima makbûlümüz ve mahbûbumuzdur. Ya’nî kabûlümüz ve sevdiğimizdir. Gevşeme ve değişme, bu emsalsiz hâlinize yol bulamaz.”
Kayyûm-i zaman Muhammed Sıbgatullah hazretleri, hâllerini çok gizlerdi. Evliyâlık yolunda üstün makamlara, çok yüksek derecelere ulaşmış olduğu hâlde, bunları izhâr etmeyi, açığa çıkarmayı istemezdi. Hattâ talebelerinden ba’zıları; “Efendimiz! Bu kadar sırlar ve varidat ya’nî ma’nevî hâller içerisinde bulunduğunuz hâlde, bunları bu kadar örtmenizdeki, gizlemenizdeki sebep nedir?” diye arzettiler. Cevâbında buyurdu ki: “Söylenmesi ve yazılması doğru ve lâzım olanlar, hazret-i Müceddîd-i elf-i sânî ve Urvet-ül-vüskâ (yüksek dedem ve babam) tarafından söylenmiş ve yazılmışlardır. Bu zamanda onların söyleyip yazdıklarından daha iyi söz söyleyecek kimse yoktur.”
Hâllerini o kadar gizler ve bu husûsta o kadar titiz davranırdı ki, yüksek hâllere kavuştuğunu kendisine müjdeleyen babasının mektûplarını kimseye göstermez ve kimsenin bilmesini istemezdi. Urvet-ül-vüskâ’nın Mektûbât’ında, onun adına yazılmış olan mektûplar, kendisine varmadan evvel kopyesi alınan mektûplardır. Yoksa kendisine ulaşan mektûpları, o mektûplarda kendisi için yer alan yüksek müjdeleri açıklamamıştır. Hâllerini bu kadar sakladığı ve bu kadar örttüğü hâlde, yine de kendisinden görülen kerâmet ve tasarruflar, Müceddid’in (ya’nî mübârek dedesinin) yolunda kimsede görülmemiştir.
Urvet-ül-vüskâ İmâm-ı Ma’sûm hazretleri, büyük oğlu Kayyûm-i zaman için, hattâ bütün oğulları için çok müjdeler verdi. Bir defasında buyurdu ki: “Oğullarımın hepsi Muhammedi meşrebdirler. Hepsi de mahbûbiyyet makamı ile tebrik edilip, müjdelenirler. Burada da Kayyûm-i zaman’ın husûsî durumu ve asâleti vardır. Kayyûm-i zaman derecesinde olabilmek için ise asâlet muhakkak lâzımdır. Bunun için diğer kardeşleri arasında mümtazdır, seçilmiştir. Kayyûmiyyet sıfatına sahip olması sebebiyle diğerlerinden ayrıldı. Onlardan farklı ve çok yüksek olmak üzere başka sırlara ve hâllere kavuştu.”
İmâm-ı Muhammed Ma’sûm’un altı oğlu vardı. Hepsi de babalarına uymakta en yüksek derecede idiler. İttibâ’ ya’nî uyma derecelerinden hiçbirinde ondan ayrılmamışlardır. Tam uyanın, uyduğu zâtın bütün üstünlüklerinden büyük payı olur. Kayyûmiyyet makamı da babalarına mahsûs bir makam idi. Oğullarının her biri de tam uymaları sebebiyle böylece kayyûmluk kemâlâtına, yüksekliklerine kavuşmuşlar ve bunu kendilerinde müşâhede eylemişlerdir. Bunun için hepsini kayyûm bilmek ve söylemek lâzımdır. Ama asâleten bu kayyûmluk makamı, delîller, işâretler ve müjdelerle Kayyûm-i zaman Muhammed Sibgatullah’a mahsûstur.
Hazret-i Kayyûm-i zaman’ın gündüz ve gecedeki bütün amelleri tamamen sünnete, ya’nî dînimizin her emrine tam uygun idi. Bir sünneti yerine getirememek endişesi, gözünde gönlünde dağ gibi görünürdü. Yemekte, içmekte, oturmakta, kalkmakta, seferde (yolculuk hâlinde), hazerde (ikâmet hâlinde), giyinmede, her zaman okunması îcâbeden duâlarda ve diğer duâlarda, dil ile ve kalb ile yapılan zikrlerde, oruç, namaz, hac, umre, zekât, güzel ahlâk, ihsân, tevekkül, hilm (yumuşaklık), ilim, cömertlik, iyilik yapmak, sabır, tahammül ve diğer güzel huylarda pek ileride idi. Bu güzel huyların îcâblarını yerine getirmekte o kadar dikkatli idi ki, kıl ucu kadar gevşeklik ve ayrılık kat’iyyen görülmezdi. Gündüz ve gece yaptıklarından, inceden inceye kendini hesaba çekerdi. İhlâs ile ibâdet etmekte ve her edebe riâyet etmekte pek ileride idi. Bununla beraber niyetlerini ve amellerini, kâmil olmaktan uzak, ayıblı ve kusurlu görürdü. Bunun için pişman olur, istiğfar ederdi. Hiçbir zaman iyi bir amel yapabildiğini düşünmez, kendini ve amellerini çok kusurlu görürdü. Bu sebepledir ki, dâima mahzûn ve üzüntülü dururdu. “Amel et ve istiğfar et” kelâmını kendine düstur edinmişti. Dînimizin emirlerine uygun görünmeyen keşf ve kerâmetlere kıymet vermez, i’tibâr etmezdi.
Kayyûm-i zaman hazretleri, zamanının irşâd kutbu ve kayyûmu olduğu gibi, evliyâlık yolunda çok üstün derece ve makam olan Gavsıyyet ve Ferdiyyet makamlarının da sahibi idi. Gavsiyyet makamı, kendisine, cinlerin ve insanların üstadı, Gavs-üs-sekaleyn Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî tarafından ma’nevî bir şekilde ihsân edilmiş idi.
Mübârek yüzünde öyle bir nûr vardı ki, güzel yüzünü bir kat daha güzelleştiriyor ve yüzüne bakanlara, lisân-ı hâl ile; “Bu görünen, insanlar gibi insan değil, bir güzel melektir” dedirtiyordu.
Kayyûm-i zaman hazretleri, ömrünün sonlarına doğru Kur’ân-ı kerîmi çok yavaş sesle okurdu. Kendisine çok bağlı olan talebelerinden biri, müsâid bir vakitte; “Böyle düşük sesle okumanızın hikmeti nedir?” diye arzetti. Bir müddet sustu ve sonra; “Hazret-i Urvet-ül-vüskâ (ya’nî babam) ömrünün sonuna doğru böyle okurdu” buyurdu. Başka bir defasında talebelerinden birisi yine bu husûsun sebebini suâl ettiğinde cevaben buyurdu ki: “Okurken bütün mevcûdat beraber okuyorlar ve bu fakiri yüksek sesle okumaya bırakmıyorlar.”
Kayyûm-i zaman’ın yakın talebelerinden Mirzâ Muhammed Kâbilî’nin (rahmetullahi aleyh) hanımı vefât etmişti. Kayyûm-i zaman, ta’ziye (başsağlığı) için Mirzâ’nın evine gitti. Mirzâ Muhammed, hanımının Kayyûm-i zaman’a olan muhabbet ve bağlılığının fazlalığından bahsetti ve; “Eğer kabûl buyurursanız ve zahmet olmazsa, kabri hemen şuracıktadır. Beraber gitsek çok memnun olurdum” diye arzetti. O da kabûl edip kabri ziyâret ettiler. Kayyûm-i zaman o hanımın mağfiret olunması için duâ etti. Sonra murâkabeye daldı. Duâ ve murâkabe esnasında yüzünde bir ferahlık ve neş’e göründü. Ziyâretten sonra beraberce dönerlerken, Mirzâ; “Efendim, duâ re murâkabe esnasında mübârek yüzünüzde neş’e ve sevinç alâmetleri gördüm. Acaba hikmeti neydi?” diye suâl etti. Kayyûm-i zaman hazretleri bura cevap olarak buyurdu ki: “O esnada bana ilham olundu ve hattâ söyleyen sesi duydum. Şöyle buyuruluyordu: “Seni ve kıyâmete kadar vasıtalı ve vasıtasız olarak seni tevessül edenleri (seni vâsıta ederek bana yalvaranları) mağfiret eyledim. Bu hanım da onlardandır.” Allahü teâlânın nihâyetsiz inâyetinin (ihsânının) bu fakire geldiğini gördüm ve bu hanımın, umûmun yanında husûsî olarak zikredildiğini duydum. Bunun için Allahü teâlâya çok şükreyledim. Yüzümdeki neş’e ve sevinç alâmeti bu sebeple idi.”
Daha evvel, bu ilhama İmâm-ı Rabbânî ve oğlu İmâm-ı Ma’sûm kavuşmuşlar idi. Onlardan sonra bu oğulları da bu ilhamla şereflendi. Eşsiz dedesi ve yüksek babası, bu ihsânı bu evlâtlarına da ihsân eylediler. Onları tevessül edenlere ve yüksek yollarında bulunanlara müjdeler olsun.
Muhammed Sibgatullah hazretleri, bir sefere çıktığında yolda hastalandı, bir eli de kırıldı. Yol üzerinde bir eve misâfir oldu. O evin avlusunda hurma ağaçları vardı ve o ağaçların altında oturuluyordu. Kayyûm-i zaman sandalyede değil yerde oturdu. Herkes istirahate çekildikten sonra o, rahatsızlığından ve kolunun kırık olmasından bütün gece uyumadı. Yere düşen hurmaları ve hurma yapraklarını hürmetle alıp edeble yüksekçe bir yere koydu. Sabah olunca ev sahibi onun uyumadığını, yere düşen hurma ve hurma yapraklarını toplamakla ve yüksek bir yere koymakla meşgûl olduğunu, görünce bu hâlinin sebebini sordu. Ona cevaben buyurdu ki: “Hadîs-i şerîfte; “Halanız olan hurmaya saygı gösteriniz. Çünkü bu ağaç Âdem aleyhisselâmın çamurundan kalan artıktan yaratılmıştır” buyuruldu. Emre uyarak hurmayı azîz tutmak, ona saygılı olmak îcâbediyor.”
Muhammed Sibgatullah’ın (rahmetullahi aleyh) takvâ ve edebde bu kadar ileride olduğuna dâir başka misâller pekçoktur. Bu takvâsı sebebiyle, Allahü teâlâ onun mübârek varlığını Kayyûm-i zaman eyledi. Âlemin ve âlemde bulunanların kıyâmlarını (ayakta durmalarını, varlıklarını devam ettirmelerini) ona havale etti. Allahü teâlâ dedesine ve babasına mahsûs olan Kayyûmluk makamını diğer kardeşleri arasında ona ihsân etti.
Umdet-ül-makâmât kitabının sahibi olan Hâce Muhammed Fadlullah, Muhammed Sibgatullah’ın torunu olan Gulâm Muhammed Ma’sûm’un torununun torunudur. Kitabında diyor ki: “Allahü teâlâya hamdolsun ki, beni onu sevenlerden ve evlâdından eyledi. Kuvvetli ümidim ve büyük ricam; Allahü teâlânın beni, zâhiren onun soyundan getirdiği gibi, kalbe âit hâllerinden de tam pay ihsân etmesidir. O, duâları kabûl edicidir.”
Daha yaşı çok genç iken, babası İmâm-ı Ma’sûm hacca gidiyordu. Yanlarında talebelerinden bir kısmı ile Muhammed Sibgatullah da vardı. Muhammed Sibgatullah’ın yaşı çok genç olduğu için, kâfilede bulunanların ekmek ve su ihtiyâçlarını te’min etmek vazîfesi ona verilmişti. Birgün diğer hizmetçilerin başı, Muhammed Sibgatullah’a gelerek arzetti ki: “Etrâfta çalı, çırpı, odun görünmüyor. Hamur hazır, fakat ateş olmadığı için pişirip ekmek yapamıyoruz. Hamur olduğu gibi duruyor. Arkadaşların ise yemek zamanı yaklaşıyor. Bu duruma bir çâre bulunuz.” Bu söz üzerine Muhammed Sibgatullah; “Hamuru buraya getirin” buyurdu. Hamuru getirdiler. Hamuru eline aldı. “Kimse gelmesin. Ben şu tümseğin arkasında pişirip getireyim” dedi ve gitti. Hemen başını açtı. Bir parça hamur alıp başına koydu. Çabucak pişiverdi. Böylece bütün hamuru ekmek yapıyordu. Arkadaşlarından biri, gideyim bakayım, ekmeği ne ile pişiriyor deyip, yanına geldi. Vaziyeti gördü. O da başını kapadı ve hâlini örtmek istedi. Az bir hamur kalmıştı. Ekmeklerle ve az hamurla babasının yanına gelip; “Odun kâfi gelmedi, hepsini pişiremedim, efendim” deyince, kerâmetler hazînesi yüksek babası tebessüm ederek; “Şu arkadaş gelmeseydi, odun yetişecekti değil mi?” buyurdu.
Mirzâ Muhammed Efdal Kâbilî şöyle anlatır: “Kayyûm-i zaman Muhammed Sibgatullah, Kabil’de bulunduğu günlerin birinde, oğullarına haber vermesi için bir hizmetçiyi Serhend’e gönderdi. Gidecek olan hizmetçi, kendisinden yol parası istedi. O sırada Muhammed Sibgatullah’ın elinde bir kerpiç bulunuyordu. Kerpici hizmetçiye verdi. Kerpiç bir anda altın oluverdi. Orada bulunan; Mir Zarif, Mir Gulâm Hüseyn, Mirzâ Muhammed Mes’ûd ve daha birçok zât bu hâdiseye şâhid olduk. Hizmetçi, elinde bulunan altını paraya çevirmek istiyordu. Orada olanlar bu altını satın almakta tereddüt ettiler. Fakat, Mîr Gulâm Hüseyn hepimizden atîk davrandı ve altını hizmetçiden satın alıp, teberrüken sakladı.”
Hazret-i Kayyûm-i zaman’ın hizmetçilerinden biri yolculuğa çıkmıştı. Yolculuk esnasında yol arkadaşlarını kaybetti. Yolunu şaşırıp bir dağ başına geldi. Orası hiç bilmediği, tanımadığı bir yerdi. Her taraf öyle yeşil, öyle güzel idi ki, sanki hazân rüzgârları bu yapraklara hiç dokunmamıştı. Burada dört mevsim birleşmiş, hepsi bahar gibi olmuştu. Rengârenk güller, boy boy sünbüller, deste deste, demet demet açmış, her taraf güzelliklerle donanmış, boş bir yer kalmamıştı. O talebe orada kalıp, uzun zaman oranın Cennet bahçesi misâli gönül açıcı güzelliklerinin seyrine daldı. Bir müddet sonra, yolunu kaybettiğini, buraya yanlışlıkla geldiğini hatırladı. Üstelik etrâfta hiç insan görünmüyordu. Bir insan ile karşılaşır konuşurum ümidiyle etrâfta dolaşmaya başladı. İnsan bulunduğuna dâir bir işâret bulunmadığı gibi, hep de vahşî Hayvanlar ve yırtıcı kuşlar ile karşılaşıyordu. Vücûdunda bir ürperti meydana geldi. İyice korkmaya başladı. Her tarafı iyice aradı. Ama kimseyi bulamayınca, ümidi iyice azaldı. Korkusu da iyice şiddetlendi. Artık o güzel bahçeyi, canını almak isteyen bir belâ gibi görüyordu.
Bu sırada gönüllerin sultânı olan hocası Kayyûm-i zaman’ı hatırladı. Kalbi ile ondan yardım ve imdâd istedi. Tam o anda hocasını karşısında buldu. Kayyûm-i zaman orada, bu talebesine; “Gözlerini kapat!” diye emretti. O da kapattı. Bir anda kulağına kâfile arkadaşlarının sesleri gelmeye başladı. Gözlerini açtığında kâfilenin yanında idi ve kendisini oraya getiren hocası da ortada yoktu. Allahü teâlânın izni ve hocasının kerâmeti ile bir anda oraya geldiğini anladı.
Kayyûm-i zaman, Emk beldesinde, o memleketin kadısının evinde misâfir olarak bulunuyordu. O sırada kadı evde yoktu. Ramazân-ı şerîf ayı idi. Teravih namazı kılıyorlardı. Aniden şehirde bir gürültü ve büyük bir karışıklık meydana geldi. Bu karışıldık ve kavga sesleri, şehrin kadısının evine ya’nî Kayyûm-i zaman’ın bulunduğu yere doğru yaklaşıyordu. Bin kişi kadar olduğu tahmin edilen kalabalığın, Emk kadısının evini yağma etmeye geldikleri anlaşıldı. Kadının ailesi ve yakınları bu hâli haber alınca, çok korkup üzüldüler ve ağlamaya başladılar.
Bu kalabalık eve yaklaştıklarında durakladılar ve gerilemeye başladılar. Birbirine girdiler. Birçoğunun başının kesildiği görüldü. O memleketi terkedip gidinceye kadar karışık hâlleri devam etti. Ortalık yatışınca onlara bu gerilemelerinin ve hezimetlerinin sebebi sorulduğunda, dediler ki: “Kadının evine yaklaştığımızda, beyaz sakallı, heybetli bir zât gördük. Elinde öyle bir kılıç vardı ki, kime sallasa başını gövdesinden ayırıyordu. Bu hâli görünce can korkusundan geri çekildik. Çoğumuz da o keskin kılıçtan kurtulamayıp telef oldu.
Kılıç sallayan zâtı iyice ta’rîf ettiklerinde, Kayyûm-i zaman’ı gördükleri anlaşıldı. Hâlbuki, kendisi o sırada, bütün düşüncelerden arınmış olarak namaz kılıyordu. Onun bu kerâmeti, o memlekette ve havâlisinde en çok anlatılan kerâmetidir.
Muhammed Sibgatullah hazretlerinin talebelerinin ve halîfelerinin önde gelenlerinden ma’rifetler sahibi Sûfî Muhammed Refi’ı Kâbilî şöyle anlatır: “Bir deniz yolculuğunda idim. Bir ara denize düştüm. Boğulacak hâle gelmiştim. O sırada hocamı hatırladım. Kendisinden yardım istedim. Tam o anda Kayyûm-i zaman hazretlerinin mübârek elini gördüm. Beni tuttu. Sahile çıkardı ve sonra kayboldu. Normal olarak, bulunduğu yer ile aramızdaki mesafe çok fazla idi. Kerâmet olarak hâlimi anladı ve beni kurtardı.”
Sûfî Abdüllatîf isminde bir zât şöyle anlatır: “Kayyûm-i zaman hazretleri Kabil’e teşrîf etmişti. Huşti köprüsünün yanında, Mirzâ Muhammed Âdil ismindeki bir zâtın evinde kalıyordu. Ayaklarında nikris denilen rahatsızlık vardı. Bu sebeble doktorlar soğuk su içmesini yasaklamışlardı. Bu yüzden yanında bulunanlar kendisine buzlu su getirmezlerdi. Kayyûm-i zaman (r.aleyh) birgün bu fakire buyurdu ki: “Ba’zı pınarlar vardır ki, suyu kardan daha soğuk olur. Bu yakınlarda böyle bir pınar biliyor musun?” “Buralarda öyle bir pınar yoktur efendim” diye arzettim. “Görmeden cevap vermeyin, kalkın, arayın” buyurdu. Bu yakınlarda böyle bir pınarın bulunmadığını bildiğim hâlde emirlerine uyarak talebelerinden bir kısmı ile çıktık. Daha kapıdan çıkar çıkmaz bir pınar göründü. Duvarın dibinde su kaynıyordu. Oraya yaklaştığımda öyle bir su gördüm ki, hakkında; “Sütten daha beyaz, baldan daha tatlı ve kardan daha soğuk” sözü söylenebilirdi. Bu duruma oradan gelip geçenler de şaşırdı. Önce o sudan ben içtim. Sonra kabı doldurup huzûruna getirdim. Buralarda böyle bir suyun bulunmadığını, bu hâlin, kendilerinin tasarruf ve himmetleriyle olduğunu arzettim. Sevindi ve Allahü teâlâya şükreyledi. O pınara, “Nûr pınarı” ismini verdi. O pınar, o güzel haliyle epey müddet durdu.”
Kayyûm-i zaman hazretlerini sevenlerden bir zât ağır bir hastalığa yakalanmış idi. Bir akşam şifâya kavuşabilmek niyetiyle duâ istemek üzere onun huzûruna geldi. Kayyûm-i zaman o sırada yemek yiyordu. Hasta içeri girdiği zaman daha bir şey söylemeden, Kayyûm-i zaman ona; “Bu yemeklerin hangisinden yemek istersin?” dedi. O da; “Hepsinden yemek isterim. Hepsini seviyorum. Ama ne yapayım ki, perhiz ediyorum” dedi. O hastayı muayene edip, ilâç veren doktor da Kayyûm-i zaman’ın sevdiklerinden idi ve o sırada orada bulunuyordu. Kayyûm-i zaman, doktora dönerek; “Bu yemekler ona zarar verir mi?” dedi. Doktor, “Efendim, tıb bilgimize göre, bu yemekler bu hastaya zehir gibi gelir. Ya’nî hastayı zehirler, öldürür” diye arzetti. Bunun üzerine hastaya dönüp; “Bu yemeklerden yeyiniz. Sizin şifânız bunlardadır” buyurdu. Hasta da tam bir iştah ile ve hocasının sözüne sığınarak o çeşit çeşit yemeklerden doyuncaya kadar yedi ve Allahü teâlânın izni ile hemen orada sıhhate kavuştu.
Kayyûm-i zaman Muhammed Sibgatullah hazretlerinden hilâfet almakla şereflenenlerden Hâfız Ciyû diye tanınmış Hâfız Nizâm-ı Kâbilî şöyle anlatır: “Bir zamanlar hasta idim. Şiddetli sıtma hastalığına yakalanmıştım. Mübârek hocam beni ziyârete geldi. Oğlum, hocama ikram için üzüm ve kavun getirip, önüne koydu. O sırada beni muayene edip hastalığımla alâkalanan doktor da yanımda idi. Kayyûm-i zaman doktora; “Bu yemişler, Hâfız Ciyû için nasıldır?” diye sordu. Doktor; “Çok zararlıdır efendim. Zehirlenme yapar” dedi. Hocam, kendi eliyle birkaç dilim kavun ve bir iki salkım üzüm ayırarak bana verdi. Doktor hayretle bakıyor, müdâhele de edemiyordu. Hocam onları verdikten sonra; “Hâfız! Allahü teâlâ zehiri ilâç yapmaya kâdirdir. Yiyiniz!” buyurdu. Verilen şeyleri şifâ niyeti ile yedim. Daha yer yemez hastalığımdan eser kalmadı. Bu hâl hocamın tasarruf ve himmeti ile olmuş ve orada bulunanlar da buna şâhid olmuşlardı.”
Bir zamanlar Hindistan’da büyük bir kıtlık vâki oldu ve uzun zaman devam etti. Aynı zamanda veba salgını da başgösterdi. Birçok kimse duâ etmesi için huzûruna gelip; “Bu belâ ne zaman geçecektir. Bu kıtlık ve bu veba salgınından insanlar ne zaman kurtulacaktır?” diye arzettiler. “Sabrediniz!” buyurdu. Her ne zaman gökte bir bulut görülse, insanlar Kayyûm-i zaman’ın huzûruna gelirler; “Havada bir başkalık var. Acaba yağmur yağacak mı ki?” derler, onun ağzından bir cevap beklerlerdi. Bunlara cevap olarak ba’zan; “Bu bulut yağmur vermeden geçer” der, ba’zan da; “Bu bulutta yağmur yok” derdi.
Birgün buyurdu ki: “Bakınız! Gökyüzünde bir bulut görülüyor,” Oradakiler baktılar ve önceki bulutlara göre bunda da yağmur yok zannettiler. Buyurdu ki: “Bu, her tarafı yağmur ile dolduracak bir buluttur.” Böyle derdemez o bulut büyüdü, büyüdü, her tarafa yayıldı. Gök gürültüsünün ardından rüzgâr ile birlikte şimşek çakmaya ve gayet şiddetli yağmur yağmaya başladı. Üç gün üç gece öyle devam eti. Yağmur, Hindistan’ın her tarafına aynı şekilde yağdı. Allahü teâlânın ihsânı ve bu yağmur sebebi ile, kıtlık ve veba kalmadı. Sanki Hindistan yeni baştan tazelenmiş gibi oldu.
Kayyûm-i zaman hazretlerinin kıymetli oğlu Meyan Şeyh Ehlullah, sıtma hastalığına yakalanmıştı. Bir sene geçtiği hâlde, iyileşemedi. Doktorlar bir çâre bulamayacaklarını i’tirâf ettiler. Bu hastalık devam ederken, bir gün Kayyûm-i zaman talebelerine buyurdu ki: “Oğlum Şeyh Ehlullah’ın hastalığı çok uzadı. Çok zayıf düştü. Hastalığı gittikçe de artıyor. Hastalığı kendime çekmem ve bundan sonraki ağrılarını benim yüklenmem îcâb ediyor.” Bunu söyler söylemez oğlu tam sıhhate kavuştu. Kendisi ise iki sene kadar bu sıtma hastalığından hasta yattı. Sonra kendisi de iyileşti.
Rivâyet edilir ki, bir bedbaht kimse, Kayyûm-i zaman hazretlerinin talebelerinden iken ayrılıp, başka yerlere gitti. Kayyûm-i zaman’a, bu talebesinin kendisinden ayrılıp başka yere, başka yola gittiği haber verilince; “Bizden ne götürdü? Ne yaptıysa kendine yaptı” buyurdu. Hakîkaten o ayrılıp giden kimse hemen aklını kaçırdı. Eline kelepçe vurup hapishâneye attılar. O zavallı kimse, helak ve perişan oldu.
Kayyûm-i zaman Muhammed Sibgatullah hazretleri zamanında, Hüsrev Bek isminde hırsızlık ve dolandırıcılıkta meşhûr olmuş bir kimse vardı. Bu, güçlü kuvvetli olup, çok cesur ve yiğit idi. Hırsızlık ve yankesicilikte zamanın meşhûru idi. Bulunduğu yerin civarında bulunan köylerde tek bir ev yoktu ki, onun eziyet ve cefâsından kurtulmuş olsun. Oralarda ulaşmadığı yer yoktu. Bir ara Kayyûm-i zaman hazretleri Meyve Hâtun isimli bir köye gitmişti. Bu meşhûr Hüsrev Bek de orada idi ve Kayyûm-i zaman’ın ziyâretine gitti. Birkaç gün sohbette bulundu. Geceleri, arkadaşları ile beraber Ya’kûb Türkmân köyünde kalırdı. O günlerde köyün yakınındaki kervansaraya büyük bir kervan gelmişti. Kervanda, Belh şehrinin büyük tüccârları vardı.
Bu meşhûr hırsız, kervanın kervansaraya geldiğini haber alınca ve bilhassa kervandaki tüccârların mallarının çokluğunu ve bu arada çok kıymetli bir atın da bulunduğunu öğrenince, gece arkadaşları ile beraber kervansaraya doğru yola çıktılar. Kervansaray gayet muhkem idi. Hırsızların reîsi olan Hüsrev Bek kimseye sezdirmeden kervansaraya girdi. Arkadaşlarını da dışarıda bıraktı. Kendisi ise doğruca o çok kıymetli atın bulunduğu yere gitti. Atı çözecekken at kişnedi. Kişnemeyi duyan atın sahibi kalkıp atın yanına geldi. Hırsız da yakalanmamak için, görünmeyecek şekilde kendini yere attı. O kuytu yerde gizlenirken atın dizgininin daha sağlam olması için sahibi bir çivi daha çakdı. Çaktığı çivi hırsızın eline geldi. Hırsız bütün ızdırâbına rağmen yakalanmamak için sesini çıkarmadı. Böylece eli duvara mıhlanmış olan hırsız için, artık kaçıp kurtulmak ihtimâli de kalmamıştı. Orada sabaha kadar çok büyük sıkıntılar çekti. Buna rağmen, bağırmıyor, soğukkanlılığını muhafaza etmeye çalışıyordu. Fakat çok daralmıştı. Yaptığı işin kötülüğünü anladı. Adetâ, kendi kendinden nefret etmeye başladı.” Bu belâdan kurtulursam ertesi gün Kayyûm-i zaman’ın huzûruna gideceğim. Tövbe edip talebelerinden olacağım” diye düşündü. Tam bir acizlik içinde ve büyük bir samimiyetle böyle düşündüğü için, o anda Kayyûm-i zaman’ı yanında gördü. Kayyûm-i zaman o çiviyi çıkardı. “Hadi git. Seni kurtardık” dedi ve gözden kayboldu: Hüsrev Bek büyük bir ferahlık hissetti ve kervansaraya girdiği yerden dışarı çıktı. Arkadaşları ise hâlâ onu bekliyorlardı. Arkadaşlarına başından geçenleri anlatan Hüsrev Bek; “Ben Kayyûm-i zaman’ın huzûruna gidip hırsızlıktan tövbe edeceğim ve kabûl buyurursa talebeleri arasına gireceğim” dedi. Arkadaşları da; “Hırsızlıkta bizim reîsimiz olduğun gibi, tövbede de reîsimiz olursun” diyerek hepsi tövbe ettiklerini bildirdiler.
Böylece bu hırsızların başı olan Hüsrev Bek ve bütün arkadaşları Kayyûm-i zaman’ın huzûruna gelip tövbe ettiler. Onun muhlis talebelerinden oldular. O ana kadar çaldıkları malları mümkün olduğu kadar yerlerine sahiplerine ulaştırdılar, yahut helâllaştılar.
Bundan sonra bu büyükler yolunda ilerlemeye başlayıp, kısa zamanda yüksek dereceler, kemâl mertebeler elde eden Hüsrev Bek, hocası Kayyûm-i zaman hazretlerinden hilâfet ve icâzet aldı. Hocası ona; “Fakîrullah” ismini verdi. Çok gayret gösterdi. Birçok kimse onun vesilesiyle bu büyükler yoluna girdi. O diyarda bulunan insanlar, zamanımıza kadar onun menkıbe ve faziletlerini anlatmaktadırlar. Nitekim hadîs-i şerîfte; “Câhiliye zamanında seçkin olanlarınız, İslâmda da seçkinleriniz olur” buyurulmuştur.
Kayyûm-i zaman hazretlerinin muhlis talebelerinden olan Gülendâm isimli bir zât şöyle anlatır: “Şeytan bana çok musallat olur, lüzumsuz hayal ve düşüncelerle beni meşgûl eder, kötü işler yapmam için bana yol gösterirdi. Bir gece bu düşüncelere dalmış iken, kalbime; “Sen Kayyûm-i zaman’ın yüksek kapısına ulaşanlardansın. Ne için hâlini o dergâhta hizmet görenlere açmıyorsun. Açarsan bu belâdan kurtulursun” diye bir ses geldi. Bir gece teheccüd namazı vaktinde hocamı yalnız bulup, hâlimi arzeyledim. “Şeytan, sizden ümidini kesti” buyurdu. O günden bu güne kadar seneler geçti de bir daha bana musallat olmadı. Hiçbir şekilde, hiçbir işime karışmadı. Hattâ o zamandan beri ihtilâm bile olmadım.”
Rivâyet edilir ki, Serhend’den ayrı bir şehirde, Kayyûm-i zaman’ın çok sevdiği kıymetli bir talebesi vardı. Bu talebe hocasına olan muhabbet ve bağlılığı sebebiyle, memleketinden ayrılıp Serhend’e gelerek yerleşti. Çoluk-çocuğunu da getirdi. Böylece hocasına daha yakın oldu. Onun mübârek kalbinden feyz aldı. Çok kimseye nasîb olmayan yüksek nisbete kavuştu.
Birgün bir talebenin hanımı şiddetli bir hastalığa tutuldu. Ölmek üzere idi. Talebe, Kayyûm-i zaman’ın huzûruna gelip, bu hastanın şifâ bulması için duâ buyurmasını arzetti. Kayyûm-i zaman buyurdu ki: “Hiç üzülme! Hastalığı geçecek, sıhhate kavuşacaktır.” Talebe sevinip hastasının yanına döndü. Fakat bir müddet sonra hastanın durumu ağırlaştı. Artık ümîd kesilmişti. Bir gece can vermek üzere idi. Rûhunu can alıcı meleğe teslim edip, gözleri, elleri ve ayakları ölülerdeki gibi oldu. Bu hâli gören o talebe, üzülerek, ağlayarak hocasının huzûruna geldi ve hastasının Hakkın rahmetine kavuştuğunu söyleyip; “Mağfireti için duâ buyurunuz efendim” dedi. O sırada Kayyûm-i zaman hazretleri teheccüd namazı için kalkmıştı. Bu talebesine buyurdu ki: “O hasta ölmemiştir.” Talebe; “Efendim. Elleri ve ayakları düz ve hareketsiz duruyor. Gözleri de kapandı. Vefât ettiğini iyice anladıktan sonra huzûrunuza geldim” dedi. Kayyûm-i zaman yine; “Mümkün değil ölmemiştir” dedi ve yiyecek bir şeyler verip; “Gidin. Ne yapıp yapın. Ağzını açın ve bu yemeği ağzına koyun. Yaşadığından hiç şüphe etmeyin” buyurdu. O talebe şaşkın bir vaziyette bildirileni yapmak üzere evine döndü. Hastanın yatağının yanına geldi. Ağzını zorla açtı. Hocasından getirdiği yiyecek şeylerden ağzına koydu. Daha ağzına koyar-koymaz, yemek o hanımın ağzında oynamaya, hareket etmeye başladı. Yemeği yuttu ve o ölü hâli geçip yaşama emareleri görülmeye başladı. Birden tam sıhhate kavuştu ve aç olduğunu bildirip çorba istedi.
Kayyûm-i zaman’ın bu kerâmet ve tasarrufu sebebiyle çok kimsenin onun yüksekliğine olan i’tikâdları ve ona bağlılıkları arttı. Birçok kimsenin dilinde; “Kayyûm-i zaman hazretleri, Allahü teâlânın izni ile ölüleri diriltiyor. Allahü teâlâ ona bu kerâmeti ihsân etti” sözleri dolaşmaya başladı, Îsâ aleyhisselâm da Allahü teâlânın izniyle ölüleri diriltirdi. Nitekim hadîs-i şerîfde; “Ümmetimin âlimleri, Benî İsrâil’in peygamberleri gibidir” buyurulmuştur.
Kayyûm-i zaman’ın talebelerinden birisi huzûruna gelip; “Efendim! Bizim bahçede bir ağaç var. Meyve vermiyor” diye arzetti. O talebeye buyurdu ki: “Asamı (bastonumu) al. O ağacın gövdesine dokundur. İnşâallahü teâlâ meyve vereceğini ümîd ediyorum. Hem de çok lezzetli meyveler verecektir.” O talebe diyor ki: “Asayı alıp ağaca dokundurdum. Allahü teâlâ hocamın o asasının bereketi ile o ağaca o kadar meyve ihsân etti ki, bütün şehirde darb-ı mesel hâlini aldı. Herkes ondan bahseder oldu.
Kayyûm-i zaman’ın halîfelerinden Sûfî Abdüllatîf-i Kâbilî şöyle anlatır: “Üstadım Kayyûm-i zaman Muhammed Sibgatullah hazretlerini çok görmek istiyordum. Birgün bu arzum şiddetlendi. Kalbim yanıyor, yerimde duramıyordum. Ben Kabil’de, o ise, irşâd diyarı olan mübârek Serhend şehrinde idi. Yüksek babası Urvet-ül-vüskâ, Hâce Muhammed Hanîf-i Kâbilî’nin da’veti üzerine bir anda Serhend’den Kabil’e gelip, yine bir anda geri dönmüştü. Birden aklıma bu hâdise geldi. Hocam Muhammed Sibgatullah ki her husûsta babasına uymuştu ve onun kemâlâtına kavuşmuştu. O hâlde Allahü teâlânın izni ile o da bir anda gelebilirdi. Bu zavallı âşığı mübârek yüzü ile şereflendirir ve bu arzu ateşime bir çâre bulurdu. Bu lütuf onun kerîmliğinden, iyilik ve ihsânından beklenir, ümîd olunur diye düşündüm. Bu düşünceler içinde çarşıya doğru gidiyordum. Aniden, karşımdan bana doğru yaklaştığını ve yüz yüze geldiğimizi gördüm. Hemen ellerine kapandım. Bir müddet beraber kaldık. Daha sonra gözümden kayboluverdi. Beyt:
“Baba nûr, oğul nur” sözü meşhûrdur,
Bunun için derler “Nûrun alâ nur”.
Kayyûm-i zaman hazretlerinin talebelerinden birinin, devamlı kız çocuğu oluyordu. Hiç erkek çocuğu yoktu. Erkek çocuğu olmasını da çok istiyordu. Bunun için hocası Kayyûm-i zaman’a gelerek hâlini arzetti ve; “Eğer hazretiniz bana duâ buyurursanız, Allahü teâlâ duânız bereketiyle fakire bir erkek çocuk verir” dedi. O da duâ edip; “İnşâallah bu seferki çocuğunuz erkek olacaktır” buyurdu. Hakîkaten buyurduğu gibi oldu ve o talebenin bir erkek çocuğu doğdu.
Ma’den-i cevâhir kitabında anlatıldığına göre, Kayyûm-i zaman zamanında evliyâlık yolunda bulunmak arzusunda olan bir kimse, bu yüksek Müceddidiyye yoluna girmeden evvel, Kübreviyye yoluna girmişti. Fakat, kalbinde hiçbir açılma olmadı. Bir ilerleme hissetmedi. Kendi kendine; “Acaba bu büyük devlet, geçmiş büyük velîlere mi mahsûs idi de, şimdi netice vermiyor. Anka kuşu gibi ele geçmez oldu” diye düşündü. Bu kararsız hâlde iken evliyânın tâcı olan Kayyûm-i zaman’ın mübârek yüzünü görmekle şereflendi. Onun hâli kendisine o kadar te’sîrli oldu ki, hemen atından inip, Kayyûm-i zaman’ın ellerine sarıldı. Bir müddet beraber gitti ve sohbetinde bulundu. Yüksek teveccühlerine kavuştu. Derhal gönlünde açılma ve ilerleme hâsıl olduğunu hissetti. Bu yüksek zât hakkındaki i’tikâdı yüzlerce misli arttı. İlk asırdaki lezzetleri bu son zamanda hissetmeye başladı ve; “Ümmetim yağmur gibidir. Evvelkileri mi, sonrakileri mi hayırlıdır, bilinemez” hadîs-i şerîfinin ma’nâsı zuhur eyledi. Beyt:
O mes’ûd insanlar ki, ma’nâya erişirler,
Kalblere hükmetmeyi bir anda öğrenirler.
Bir defasında Kayyûm-i zaman’ın yanına ihtiyâç sahibi bir kimse geldi. O anda ona verecek bir şeyi yoktu. Orada atılmış vaziyette duran bir taşa dikkatle bakınca taş altın oluverdi. O altını alıp orada bekleyen ihtiyâç sahibi kimseye verdi. O kimse de çok sevinerek ve çok duâ ederek gitti.
Berekât-ı Ma’sûmî kitabının yazarı olan Sefer Ahmed (r.aleyh) şöyle anlatır: “Birgün bu fakîr, Kayyûm-i zaman’ın huzûrunda idim. Kendisine hizmet etmekle şerefleniyordum. O esnada çok müşâhede ve hâllere kavuştum. Dekken beldesine gidince gönlüme; “Acaba bir daha hocamın yüksek huzûrunda bulunabilecek miyim?” Sohbet ve hizmetle şereflenebilecek miyim? Yoksa bir daha göremiyecek miyim?” gibi düşünceler geldi. O anda hocamı karşımda gördüm. Bana; “Ebû Sa’îd Ebü’l-Hayr buyuruyor ki” diye başlayıp o yüksek velînin şu meâldeki beytini okudu:
“Dünyâda ismimizden başka birşey kalmadı
Varlık sabahımızda akşamdan başka kalmadı.
Bir kuş ki düşmüş idi, şu varlık tuzağına,
Uçup gitti, tuzaktan başka bir şey kalmadı.
Fakir, bu şiirden vefâtının yaklaşmış olduğunu anladım.
Çünkü, sırları, gizli hâlleri, rumuz ve işâretlerle anlatmak, bildirmek âdeti idi.”
Serhendliler ile kâfirler arasında bir harb olmuştu. Kayyûm-i zaman cihâda gitmek istedi ise de yaşı çok ilerlemiş olduğundan gelmemesini rica ettiler. Muharebenin her iki tarafta da şiddetlendiği, kılıçların, okların, silâhların ölüm saçtığı bir gece idi. Kayyûm-i zaman merak edip durumu öğrenmek için muharebenin yapıldığı yere doğru gitmişti. Bir ara ayakları kayıp yere düştü. Hizmetçiler yetişip kendisini kaldırdıkları zaman vücûdunda kılıç yarasına benzer bir yara gördüler. Anlaşıldı ki harbeden müslümanlar arasına gitmiş ve orada yaralanmıştı. Daha sonra, böyle mi olduğu kendisine suâl edilmiş, o ise ses çıkarmamıştı. Yaptığı güzel ve fâideli bir işi hiç söylemezdi. Bu yarayı muharebe meydanında almış olduğu anlaşıldı. Kâfirlerin pek’ kalabalık oldukları bu harbde, müslümanların imdâdına yetişmiş ve kâfirlerin yenilmesine yardımcı olmuştu.
Kayyûm-i zaman Muhammed Sibgatullah hazretleri, bu yara ile altı ay yattı. Acı ve ızdıraplar çekti. Sonra şehîdlik mertebesi ile Allahü teâlâya kavuştu. Bundan sonra şehirdeki cemiyet, hattâ dünyâdaki cemiyet bozuldu. Ya’nî o öyle yüksek, öyle üstün idi ki, vefâtı ile meydana gelen boşluk, duyulan hüzün her tarafta anlaşılır, hissedilir oldu. Vefâtı 1122 (m. 1710) senesi Rebî’ul-âhır ayının dokuzunda Cum’a günü ikindi vaktinde vâki oldu. Vefâtında seksendokuz yaşında idi. Onu çok sevenler, vefât târihini bildirmek için ebced hesabı ile 1122’yi gösteren çok şiirler ve mısra’lar söylemişler, yazmışlardır. Bunlardan birkaç misâl şöyledir:
An âyet-i rahmet bûd: O rahmet âyeti idi. (1122)
Fadl-ı Rabbî: Rabbimin ihsânı. (1122) Hâce-i Nakşibend (1122)
Ah yâ Rab İmâm-ı âlem reft: Ah yâ Rabbî! Âlemin İmâmı öldü. (1122)
Kayyûm-i Ma’sûm reft. (1122)
Ferzendi Mahbûb-u Müceddid-i elf-i sânî: Müceddîd-i elf-i sânî (İmâm-ı Rabbânî hazretleri)’nin sevgili evlâdı. (1122)
Ân a’zam-i evliyâ bûd; O evliyânın en büyüğü idi. (1122)
Kayyûm-i zaman hazretleri vefât ettiği gün ikindi namazını kılmış, namazdan sonra Resûlullah efendimize ( aleyhisselâm ) yüz salevât-ı şerîfe okumuş idi. Bundan sonra rûhunu teslim etti.
Seksen yaşına yaklaştığında; “Allahü teâlâ, seksen yaşındakileri Cehennemden âzâd eyler” buyurdu. Seksen yaşını geçtikten sonra Allahü teâlânın rahmetinden daha fazla ümitlendi. Dâima hamd eder ve şehîd olarak ölmeyi taleb ederdi. Bunun için Allahü teâlâ ona şehîdlik mertebesini ihsân etti. Cenâze namazında çok büyük kalabalık vardı. Yüksek babası İmâm-ı Ma’sûm’un türbesinde medfûndur.
Kayyûm-i zaman’ın; Şeyh Ebü’l-Kâsım, Muhammed İsmâil, Şeyhullah ve Rahmetullah isimlerinde dört oğlu olup, oğullarının herbiri babalarından icâzet ve hilâfet almış, olgun ve yüksek velî zâtlar idi. Kayyûm-i zaman’ın oğullarından başka birçok halîfeleri de vardı. Ba’zılarının isimleri şöyledir: 1-Ma’den-i cevâhir ve Berekât-ı Ma’sûmî kitaplarının müellifi Meyan Sefer Ahmed, 2- Şeyh Zeynel’âbidîn. Meyan Fakîrullah Burhânpûrî ismi ile meşhûrdur. 3- Mîr Azîz, 4- Mîr Muhammed Ganî, 5- Ebû Nasr Sultanpûrî, 6-Muhammed Refî’ı Kâbilî, 7-Abdüllatîf-i Kâbilî, 8- Şeyh Fakîrullah. Ya’kûb Türkmân köyünden olup, önceki adı Hüsrev Bek idi, 9- Hâfız Muhammed Nizâm, Kâbilî, 10- Sûfî Elif-i Belhî, 11- Sûfî Muhammed Kâbilî.

Jun 16, 2026
Jun 16, 2026
21 min
İslâm âlimlerinin önderi, gözbebeği, velîlerin baş tacı, âriflerin ışığı, tasavvuf bilgilerinin mütehassısı ve İslâmın bekçisi olan İmâm-ı Rabbânî müceddîd-i elf-i sânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî hazretlerinin ikinci oğlu. Babası gibi büyük âlim ve velî idi. 1005 (m. 1596) senesinin Şa’bân ayında doğdu.
Ahlâkının güzelliği, faziletlerinin çokluğu, güler yüzü, yumuşak sözü, işlerinin hâlis olması ile zînetlenmişti. Tahsilini genç yaşında bitirdi. Fen ve din ilimlerinde mütehassıs oldu. Babasının gayretli çalışmaları, yardımları sayesinde, büyüklerin sevgisine ve yüksek hâllere kavuştu. Onyedi yaşında ma’nevî kemâlâta vâsıl oldu. Birçok kıymetli kitaplara ta’likler ve haşiyeler yaptı. “Mişkât-i Mesâbih”e ta’likleri çok kıymetlidir. Namazda otururken parmak kaldırmamak için, Hanefî mezhebine göre yazdığı risalesi şaheserdir. Bu eserinde parmak kaldırmamanın daha iyi olduğunu isbât etmiştir. Yüksek pederinin garîb sırlarına, acâib ma’rifetlerine mahrem idi. “Mektûbât-ı Sa’îdiyye” kitabında yüz mektûp vardır. 1070 (m. 1660) senesinin Cemâzil-âhır ayının yirmiyedinci günü vefât etti.
Babası İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyurdu ki: “Muhammed Sa’îd, beş yaşında iken ağır bir hastalığa tutulmuştu. Bu hastalığın şiddetli zamanında, kendisine “Ne istersin?” diye sorulduğunda; “Hazret-i Hâce’yi isterim” dedi. (Babası, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin yüksek hocası Bâkî-billah’ı kastetmişti.) Bu durumu Bâkî-billah hazretlerine arzedilince şöyle buyurdu: “Muhammed Sa’îd’in hatırı sayılır. Bir söz söyledi ve gaybî olarak bizden nisbet aldı.” Beyt:
“Beşikte iken konuşur ceddi ma’rifetinden,
Sa’îd olan bilinir hakkındaki hadîsten.”
Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Sa’îd, annesi karnında saîd (Cennetlik) olandır.”
Hâce Bâkî-billah hazretleri, İmâm-ı Rabbânî’ye yazdığı mektûbların ba’zılarında, bu oğullarını, şefkat ve merhamet ile anıp duâ ederdi. Sevdiklerinden birine, Hazret-i İmâm’ın (kuddise sirruh) medhi hakkında yazdığı bir mektûpta şöyle yazıyordu: “Daha küçük olan Ahmed’in çocukları, hepsi esrâr-ı ilâhidir. Şaşılacak, inanılmayacak kabiliyetleri, istidatları vardır.
Kısaca şecereyi tayyibedirler. Allahü teâlâ onları en güzel şekilde yarattı.” Hazret-i Hâce Bâkî-billah’ın bu şerefli sözleri, bütün oğullarının istidat ve kabiliyetlerinin, yaradılışlarının yüksek olduğunu gösteriyor, yüksek derecelere kavuştuklarını haber veriyordu. Bu Mahdûm-zâde de büyüyünce, zâhirî ilmin tahsili ile meşgûl oldu. İlminin bir kısmını, hazret-i İmâm’ın huzûrunda elde etti. Bir kısmını da ağabeyinin yanında kazandı. Ba’zı ilimleri de Şeyh Tâhir-i Lâhorî’nin yanında ikmâl eyledi. Aklî ve naklî bütün ilimlerde tam bir maharet elde etti. Bu tahsil esnasında yüksek babalarının tasarruf ve bereketli teveccühleriyle bu büyük yola bağlılığı kuvvetlendi ve yüksek hâllere kavuştu. Bütün bu zâhirî olgunlukları ve ma’nevî terakkileri onyedi yaşında ikmâl edip bitirmişti. O zamandan beri aklî ve naklî ince ilimlerde maharet, metanet, tahkîk ve tedkîk sahibi olup, dâima ders okutur, ba’zı kıymetli kitaplara ilâveler ve haşiyeler yapardı. Bunlardan biri Mişkât-ül-Mesâbih’e yaptığı ilâvelerdir. Hanefî mezhebi imamlarından alınan sağlam hadîsleri açık delîllerle, doğru şâhidlerle, en kıymetli kitaplardan alıp buraya yazmıştır. Okuyan âlimler, çok beğendiler. Onu medhedip, çok duâ eylediler. “Hayâli haşiyesi” üzerine de haşiyesi vardır. Bu eseri de çok sağlamdır. Hattâ bunda sırf kendine mahsûs sözleri de vardır. Zamanının âlimleri bu eseri okuyunca, Muhammed Sa’îd hazretlerinin son derece ince ilimlere sahip olduğunu kabûl etmişlerdir.
Münâzarada, bütün Hindistan âlimlerini susturacak ayrı bir meziyeti vardı. Muhammed Hâşim-i Keşmî bu husûsta şöyle anlattı:
“Birgün bu fakir de yanlarında idim. Âlimlerden biri kendilerinden usûl-i fıkha dâir çok zor bir mes’ele sordu. Bu soruyu, gayet açık ve geniş olarak cevaplandırdı. O âlim kulağıma eğilip, “Bu Mahdûmzâde’nin, ilimde bir eşi yoktur. Biliyor musun?” dedi.
Yine bir gece, zamanın büyüklerinden biri büyük bir meclis hazırladı. O memleketin âlimlerini, meşâyıhını ve ileri gelenlerini de da’vet ettiler. O meclisde ta’zim secdesi ve ibâdetteki secdeler hakkında çok derin ilimler ortaya döküldü. Hazret-i Mahdûmzâde Muhammed Sa’îd, azîz kardeşi Muhammed Ma’sûm ile beraber bir tarafta idi. Âlimlerin büyüklerinden kalabalık bir grup bir tarafta idiler. Her ilimde sözü en yüksek dereceye getiriyorlardı. Mecliste olanlar bunların kim olduklarını bilmek için kalkıp, yanlarına gelip, bunları seyrediyorlardı. Bu iki kardeşi tanımadıklarından, bu azîzlerin kim olduklarını soruyorlardı. Hazret-i İmâm’ın oğulları olduklarını öğrenince: “Bu vilâvet sedefinden ne için böyle hidâyet incileri zuhura gelmesin?” dediler.
Yine bu Mahdûm-zâde teşehhüdde parmak kaldırmamak hakkında Hanefî mezhebine göre, bir risale yazıp, buyurdular ki: “Evlâ olan, parmak kaldırmamaktır.” Parmak kaldırılmasının gerekli olduğunu iddia eden âlimler, risaledeki cevaplar karşısında şaşırıp kaldılar.
Hâşim-i Keşmî anlattı: “Birgün hazret-i İmâm (kuddise sirruh) bu iki kardeşin zâhirî ve bâtınî ilimlere sahip olmaları hakkında bu fakire şöyle buyurdular! “Oğlum Muhammed Sâdık, vefât edince, kendi kendime; “Zâhir ilimlerde bu kadar faziletli, kalb hâllerinde bu kadar yüksek oğlu nerede bulurum?” dedim. Allahü teâlâ ihsân ederek, bu mübârek kardeşini, yüksek ağabeyinin vekîli eyledi. Bu ihsânından dolayı Allahü teâlâya hamdü senalar olsun.”
Vaktin âlimlerinden Âsaf-ı Câhî, aklî ilimlerde derin bilgi sahibi olup, cevaplandıramadığı ba’zı mes’eleleri Muhammed Sa’îd’e arzederdi. Allahü teâlânın yardımıyla, ânında en güzel cevapları alır içi rahatlardı. Âsaf-ı Câhî zaman zaman Sultan Şah Cihan’ın huzûruna gider, Muhammed Sa’îd hazretlerini medh edip; “Şeyh Muhammed Sa’îd, Müceddîd-i elf-i sânî’nin oğludur. İlimde babası ile beraberdir” derdi. Muhammed Sa’îd ne zaman sultânın huzûrunda bulunsa, pâdişâh, ondan başkasına dînî suâl sormazdı. Hâlbuki pâdişâhın meclisinde her zaman yüksek âlimler bulunurdu.
Muhammed Sa’îd hazretleri kalb ilimlerini de, zâhir ilimler gibi yüksek babasının sohbetinden elde etti. Kemâl derecesine kavuşup, bu büyükler yolunda, talipleri yetiştirmek için babalarından hilâfet ve icâzet aldı. Talebelerin yetişmesi ve terbiyesi ile meşgûl oldu. Hattâ babaları, ömürlerinin sonuna doğru talebeler ile meşgûl olmaktan el çekip, bunları bu oğlu ve diğer oğlu Hâce Muhammed Ma’sûm hazretlerine havale ettiler. İmâm-ı Rabbânî hazretleri, fıkıh bilgileri üzerinde bir mes’eleyi araştırmak isteyince, bu oğlundan sorardı. Verdiği doğru ve sağlam cevaplardan çok hoşlanırdı. Ona duâ ederdi. Bu iki oğlu hakkında; “Her kutbun iki İmâmı olur. Siz ikiniz de imamsınız” buyurdular.
Yine babası İmâm-ı Rabbânî hazretleri, onun hakkında şöyle buyurmuştur: “Muhammed Sa’îd, ulemâ-i râsihînden, derin âlimlerin önde gelenlerindendir. Allahü teâlânın halîlidir (dostudur). O’nun rahmet hazinesidir. Yarın kıyâmet günü rahmet hazînelerinin taksimi ona verilir. Şefaat makamından büyük payı vardır.”
“Tasavvuf yolunda yükselirken ve inerken, kavuştuğum her makamda Muhammed Sa’îd yanımda idi.”
İnişte, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin makamına geldiğimde gördüm ki, Muhammed Sa’îd benimle beraberdir.”
Yine buyurdu ki: “İkinizi de (Muhammed Ma’sûm ile) Vilâyet-i Ahmedî makamında buluyorum.”
“Keşf ve müşâhede hâlinde gördüm ki, kıyâmet kopmuş, Arasat meydanında toplanmışız. Ardımda eshâbımla sırat üzerindeyiz. Gördüm ki Muhammed Sa’îd önümüzden hızlı hızlı gidiyor. Defteri de sağ elindedir. Böylece Cennetin kapısına kadar geldik.”
Hazret-i Mahdûm Muhammed Sa’îd buyurdu ki: “Veba günlerinde babama büyük musibetlerin vâki’ olduğu sıralarda, ya’nî, üç gün içinde ağabeyim Hâce Muhammed Sâdık, kardeşlerimden Muhammed Ferruh, Muhammed Îsâ ve daha başka yakınları ile vefât ettiklerinde, ben de ağır hastalanmıştım. Nerdeyse ümîd kesilmişti. Hazret-i İmâm çok üzüldüler. Bu sırada bir gece Hak teâlâ tarafından kendisine öyle husûsi tecelliler ve zuhurlar oldu ki, bunların bu musibetleri unutturan ilâhî teselli ve müjdeler oldukları bildirildi.” Hazret-i İmâm buyurdular ki: “Rabbimin bu lütuf ve ihsânları arasında iken, ma’nevî bir emir geldi ki: “Muhammed Sa’îd ile Muhammed Ma’sûm’u getirin!” Getirdiler, ikisini de dizlerime oturttular. Her ikisini de yaşlanmış ve sakalları ağarmış gördüm. Bana şöyle buyuruldu ki; “Bu iki oğlunu sana bağışladım. Çok yaşayacaklardır.” Hazret-i İmâm, Hak teâlânın bu lütfundan çok memnun olup kalktılar ve müjde verdiler. Hâlbuki bu iki oğulları henüz yirmi yaşına gelmemişlerdi.
Muhammed Sa’îd buyurdu ki: “Yüksek babam vefâtından iki ay kadar önce buyurdular ki: “Çok derin sırlar bildiriliyor. Onları kime anlatayım. Siz her zaman burada olmuyorsunuz.” O günden i’tibâren dışarıdaki dersi bırakıp devamlı sohbet ve hizmetlerinde bulundum. Kimseden duyulmayan o sırları ve keşfleri dinler oldum. O günlerde bu cinsten olan ihsân ve ikramlar öncekilere kıyasla çok daha fazla idi. Bunlar gizli olup açıklamaya gelmez.”
Yüksek babamın son hastalıklarında, imameti bana verdikleri zaman, namazda İmâm olmam sebebiyle, babama ihsân edilen ve örtülmesi lâzım olan sırlar bana da akmaya başladı. Yüksek babam buyurdular ki: “Muhammed Sa’îd! Bütün bunlar senin İmâm olman ve namazda öne geçmenin bereketlendir. Senin bu yüksek ihsânlardan ve derin sırlardan nasîbin ve payın tamdır.”
Hazret-i İmâm’ın bu iki oğluna, ihsân, merhamet ve muhabbet nazarları son derece idi. Tenhâda ve kalabalıkta sırdaşı, hakîkat ve mahrem bilgilerinde muhatabı idiler. Dünyâ işlerinde emînleri, müşavirleri ve mutlak vekîlleri, ibâdet ve tâatlerinde en iyi hizmet edicileri hep bunlardı. Dünyâ ve âhıret husûsunda büyük yardımcısı Muhammed Sa’îd hazretleri idi.
Muhammed Sa’îd hazretleri saniyesini bile boşa geçirmez, birgünde yapacağı işleri önceden plânlardı. Vakitlerini şöyle taksim etmişti. Sabah namazını kılar, ardından o vakitte okunacak ve yapılacak duâ ve vazîfeleri okurdu. Sonra Allahü teâlâyı kalbinden zikrederdi. İşrak vakti gelince, işrak namazını kılardı. Sıcak zamanlarda, gecenin uykusuzluğunu gidermek için iki-üç saat istirahat eder. Sonra kalkar, abdest alır, talebeye ders verir, öğleye kadar devam ederdi. Öğle namazını vaktin evvelinde eda eder, sonra hafızdan Kur’ân-ı kerîm dinlerdi. Bitirdikten sonra, kendisi Kur’ân-ı kerîm okurdu. Ba’zan da öğle namazından önce Kur’ân-ı kerîm okur, öğleden sonra ders ile meşgûl olup, ikindiye kadar devam ederdi. Sonra yeniden abdest alıp, ikindiyi kılar ve ardından va’z ederdi. Ba’zan ikindiyi kıldıktan sonra husûsî odasına gider, akşama kadar orada kalır, akşam olunca namaz için çıkar, akşam namazını vaktin evvelinde kılardı. Sonra akşam vazîfelerini okur, evvâbin namazını kılardı. Bu namazda uzun sûreler okurdu. İmâm-ı a’zam hazretlerinin mezhebine göre yatsı vakti girince, ya’nî ufukda beyazlık kaybolunca namazını kılıp, odalarına giderdi. Soğuk mevsimlerde gecenin üçte birine kadar yatsı namazını geciktirip, öyle kılardı. Gecenin sonuna doğru teheccüde kalkardı, namazda uzun sûreler okurdu. Çoğu zaman teheccüd namazının abdesti ile sabah namazını kılardı. Her vakitte okunması bildirilen duâları okur, ayrıca vakit belirtilmemiş duâları da okurdu. Bunlarla birlikte hergün beşbin kelime-i tayyibe okurdu. Bu kadar devamlı tâat, vakitleri gözetip değerlendirme ve ibâdet, insan gücünün dışında idi. Buna rağmen, talebenin yetiştirilmesinde eshâbıyla sohbetinde, eksiklik ve kusur etmezdi. Hak tâliblerine feyz saçar, onları ilerletir, yüksek makamlara kavuştururdu. Bu yolun talibleri çok uzak memleketlerden huzûruna gelir, yüksek makamlara kavuşurlardı.
Eserlerine gelince: Hakîkatler ve ma’rifetler denizi olan pek kıymetli bir “Mektûbât’ı vardır. İçinde yüz mektûp vardır. Bu kitap mübârek kalbine akıtılmış olan ince ve gizli ilimlerle doludur. Bu eserinde buyurdu ki: “İhsânları bol olan Allahü teâlâ, kendi cezbe kemendleri ile, bizi bizden kurtarıp, kendi hakîkatine kavuştursun. Herbiri yüksek zâtına perde olan çeşitli bağlardan ve alâkalardan alıp, darlıkta ve genişlikte, zenginlikte ve fakirlikte, hastalıkta ve afiyette hep kendisiyle bulundursun.”
“Seyr ve sülûkten, ya’nî büyükler yoluna girip ilerlemekten maksad, kulluk vazîfelerini yapacak hâle gelmek, nefsini hakkıyla tanımak, kendinin muhtaç olduğunu ve sahibine ihtiyâcını bilmek, bu vesile ile de Rabbini tanımaktır.”
“Yeni evlendiğim zamanlardı. Yüksek babam ve mürşidim bana buyurdular ki: “Bu evlilikten çocukların olacak. Ama birincisi erkek olup, dört yaşına varmadan ölecek.” Gerçekten buyurdukları gibi oldu. O evlilikten beş çocuğum oldu. Birincisi erkek olup, dört yaşına varmadan vefât etti.”
Sır mahremlerinden çok güvenilir biri anlattı: Bir defa Muhammed Sa’îd hazretleri hastalandı. Hastalığı uzadıkça ağırlaştı. Zayıfladı, bitkin hâle geldi. Tabibler çare bulamadılar. Birgün hazret-i İmâm (kuddise sirruh) yolda bir kâğıt gördü, eğilip aldı. Üzerinde, Allah ism-i şerîfi yazılı idi. Onu öpüp temiz bir yere koydular. Bunun üzerine Allahü teâlâ tarafından kendilerine; “Bizim ismimizi yücelttiğin için, oğlunu sana bağışladık ve hastalığını sıhhate çevirdik” diye ilham edildi ve kısa zamanda o hastalıktan iyileşti.
Hâce Muhammed Sa’îd’in, makam, kerâmet ve harikulade hâlleri sayılamıyacak kadar çoktur. Kalblerden geçenleri bilmede, kabir hâllerini keşfde ayrı bir husûsiyeti vardı. Bir mes’ele hakkında birşey söylese, Allahü teâlâ onun hatırı için o işi söylediği gibi yaratırdı.
Hadarât-ül-Kuds müellifi, Bedreddîn Serhendî hazretleri anlatır: “Geniş bir ova gördüm. Velîler, sâlihler ve diğer insanlar oraya toplanmıştı. Hâce Muhammed Sa’îd bir taht üzerinde oturuyor ve bütün bu kalabalık, ona yüz dönmüş onu dinliyordu. Bu kalabalığın İmâmı, büyüğü ve rehberi o idi.”
Hazret-i Muhammed Sa’îd’in bağlılarından olan Vezîr Hân’ın hâmile olan hanımı, kendisine bir mektûp yazıp; “Hak teâlânın bana bir erkek evlâd vermesi için teveccüh buyurun” dedi. Hazreti Muhammed Sa’îd duâ etti ve cevâbında o hanıma; “Rahat olun, Allahü teâlâ en yakın zamanda sana bir erkek evlâd verecektir” diye yazdı. Hâmile olan o hanım, doğum yapınca, bir oğlu dünyâya geldi.
Bir kimsenin oğlu ölmek üzere idi. Oğlunu çok sevdiği için, vefâtının biraz daha gecikmesini arzu ediyordu. Bu sebeple ağlayarak Muhammed Sa’îd hazretlerinin huzûruna geldi ve; “Ey İmâm hazretleri! Allahü teâlâ Hazreti Îsâ aleyhisselâma ölüleri diriltme mu’cizesini ihsân etti. Siz de peygamberlerin aleyhimüsselâm vârislerisiniz. Oğlum şu anda ölmek üzeredir. Hâline bir teveccüh buyurmanızı istirhâm ediyorum” diye yalvardı. Muhammed Sa’îd bir müddet cevap vermedi, murâkabe ettikten sonra başlarını kaldırıp; “Oğlunun canı geri geldi, dirildi ve sağlamlaştı.” buyurdular. O kimse sevinerek evine koştu. Evde yerinden kalkamayan, konuşamayan, sekerât-ı mevt hâlindeki oğlunu, iyileşmiş bir hâlde buldu.
İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin oğullarına yazdığı bir mektûp aşağıdadır:
“Allahü teâlâya hamd olsun. Resûlüne salât ve selâm olsun. Kıymetli oğullarım! Siz ne kadar, bizim sohbetimizi istiyorsanız, ben de o kadar sizi görmek, sizinle konuşmak istiyorum. Fakat ne yapalım ki, bütün arzular ele geçmiyor. Mısra’:
“Rüzgar, ekseriye geminin istemediği taraftan eser.”
Bu asker arasında, isteksiz ve rağbetsiz kalmamda, büyük fâideler görüyorum. Burada bir saat kalmağı, başka yerlerde bir çok saatler kalmaktan daha iyi buluyorum. Burada öyle şeyler ele geçiyor ki, başka yerlerde bunun zerresine kavuşacağımı zannetmiyorum. Buranın ma’rifetlerinin yüksekliği başka, hâlleri ve makamları ayrıdır. Sultânın buradan ayrılmama mâni olmasında, yüksek bir kemâl kapısı ve hakîki sahibimiz olan Allahü teâlânın rızâsını buluyorum. Kendi saadetimi bu hapiste düşünüyorum. Bilhassa bu karışık günlerde, acâib muâmeleler ve bu tefrika ve fitne zamanlarında çok garîb güzellikler görüyorum. Fakat bu şaşılacak yeni ve taze ni’metlerin gün be gün akıp gelmesi karşısında oğullarımı düşünüyorum. Onlardan uzak kaldığım, onların yanında olamadığım için kalbim yanıyor, ciğerim kavruluyor. Benim istememin, sizin isteğinizden daha fazla olduğunu zannederim. Meşhûr sözdür ki: “Babanın oğlunu istediği kadar oğul babayı istemez.” Her ne kadar asâlet ve füru’ olmak, bunun aksi ise de bu böyledir.”
Muhammed Hâşim-i Keşmî anlattı: “Bir başka vakit, halvetde iken İmâm-ı Rabbânî hazretleri bu fakire; “Çok daha yaşayacağımı zannetmiyorum. Bu dünyâdan göç yakın görünüyor. Muhammed Sa’îd’in bu mesnedde yerimde oturmasını istiyorum” buyurdular. Bu fakîr, onların bu sözlerini oğullarına söyledim. Tam bir tevâzu ile; “Benim gibi bir kabiliyetsiz, böyle şeylere kendimi hiçbir zaman lâyık görmüyorum. Hazret-i İmâm her nereye gitse, kardeşim Muhammed Ma’sûm’u, kendi yerine oturturlar, bana ise, ona hizmet ve uymayı emir buyururlardı. Eğer bu ümid, babamın yüksek hatırına gelmeseydi böyle buyurmazlardı. Ben şehrin dışında bulunan yüksek dedemin mezarının başında bir hücreye çekilir (ya’nî vefât edersem), bu mesnedi, o gözlerimin nûru Muhammed Ma’sûm’a havale ederim” buyurdular. Bu sözleri Muhammed Ma’sûm’a arzettim. O da ağladı ve şöyle buyurdu: “Azîz kardeşim Muhammed Sa’îd beni kendi hizmetine lâyık görmüyor. Hâllerin doğruluğuna, ihtiyâtlı olmağa, melek ahlâklı olmağa, ilmin kuvvetine ve buna benzer şeylere bakıyorum. Kendimi onların en aşağı talebesi buluyorum. Kendi saadetimi onlara hizmette görüyorum. Bu fakir bu hâdiseyi, halvette iken hazret-i İmâm’a arzettim. Çok hoşlarına gitti ve gözleri yaşardı. Bu fakire; “Görüyor musun, bu iki kardeş arasında nasıl muhabbet ve bağlılık var?” buyurdular. Onlara duâlar eylediler. Allah kabûl eylesin.”
Hâşim-i Keşmî anlattı: “Hazret-i Mahdûm-zâde Muhammed Sa’îd bu fakire anlattı: “Bir gece kendi evimde, pencereleri içerden kapayıp uyuyordum. Gecenin bir kısmı geçmişti ki, bir kimse tam kuvvetle kapıya vurdu. “Acaba bu saatte kimdir?” diye hayret ettim. Her ne kadar; “Kim var orada?” deyip bağırdıysam da cevap vermedi. Kapının yanına gelip, kapıyı açmak istedim. O kimse kapıyı kendi tarafına çekti. Ben de bana doğru çektim. Bu esnada hazret-i İmâm’ın sesini duydum. Bana; “Muhammed Sa’îd hazır ol!” buyurdular. Onların sesi gelir gelmez, o kapıda olan kayboldu. Daha sonra babamın huzûruna gidince, daha ben olayı anlatmadan; “Bu gece senin evine cin girip sana eziyet vermek istedi. Bunu farkettim, bağırdım ve onu kovdum” buyurdular.” Buna temasla, hazret-i İmâm’ın yüksek talebelerinden bir kısmı, onların mübârek dillerinden naklederek şöyle anlattılar: “Bir gece evimde, uyumak için yattım. Tam gözlerim dalıp, uykuya dalarken, bir cinin bana te’sîr ve tasarruf etmek istediğini anladım. “La havle velâ kuvvete illâ billâh...” mübârek kelimesini okudum. Bu kelime ağzımdan çıkar çıkmaz meleklerin gelip, o cini parça parça ettiklerini, yanında olanları etrâfımdan koğduklarını ve filân yere götürdüklerini gördüm.” Bu hâdiseyi anlatan; “Aynı gün o yerden cinlerin musibetine uğrayan bir şahıs getirdiler” dedi.

Jun 16, 2026
Jun 16, 2026
21 min
İslâm âlimlerinin önderi, gözbebeği, velîlerin baş tacı, âriflerin ışığı, tasavvuf bilgilerinin mütehassısı ve İslâmın bekçisi olan İmâm-ı Rabbânî müceddîd-i elf-i sânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî hazretlerinin ikinci oğlu. Babası gibi büyük âlim ve velî idi. 1005 (m. 1596) senesinin Şa’bân ayında doğdu.
Ahlâkının güzelliği, faziletlerinin çokluğu, güler yüzü, yumuşak sözü, işlerinin hâlis olması ile zînetlenmişti. Tahsilini genç yaşında bitirdi. Fen ve din ilimlerinde mütehassıs oldu. Babasının gayretli çalışmaları, yardımları sayesinde, büyüklerin sevgisine ve yüksek hâllere kavuştu. Onyedi yaşında ma’nevî kemâlâta vâsıl oldu. Birçok kıymetli kitaplara ta’likler ve haşiyeler yaptı. “Mişkât-i Mesâbih”e ta’likleri çok kıymetlidir. Namazda otururken parmak kaldırmamak için, Hanefî mezhebine göre yazdığı risalesi şaheserdir. Bu eserinde parmak kaldırmamanın daha iyi olduğunu isbât etmiştir. Yüksek pederinin garîb sırlarına, acâib ma’rifetlerine mahrem idi. “Mektûbât-ı Sa’îdiyye” kitabında yüz mektûp vardır. 1070 (m. 1660) senesinin Cemâzil-âhır ayının yirmiyedinci günü vefât etti.
Babası İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyurdu ki: “Muhammed Sa’îd, beş yaşında iken ağır bir hastalığa tutulmuştu. Bu hastalığın şiddetli zamanında, kendisine “Ne istersin?” diye sorulduğunda; “Hazret-i Hâce’yi isterim” dedi. (Babası, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin yüksek hocası Bâkî-billah’ı kastetmişti.) Bu durumu Bâkî-billah hazretlerine arzedilince şöyle buyurdu: “Muhammed Sa’îd’in hatırı sayılır. Bir söz söyledi ve gaybî olarak bizden nisbet aldı.” Beyt:
“Beşikte iken konuşur ceddi ma’rifetinden,
Sa’îd olan bilinir hakkındaki hadîsten.”
Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Sa’îd, annesi karnında saîd (Cennetlik) olandır.”
Hâce Bâkî-billah hazretleri, İmâm-ı Rabbânî’ye yazdığı mektûbların ba’zılarında, bu oğullarını, şefkat ve merhamet ile anıp duâ ederdi. Sevdiklerinden birine, Hazret-i İmâm’ın (kuddise sirruh) medhi hakkında yazdığı bir mektûpta şöyle yazıyordu: “Daha küçük olan Ahmed’in çocukları, hepsi esrâr-ı ilâhidir. Şaşılacak, inanılmayacak kabiliyetleri, istidatları vardır.
Kısaca şecereyi tayyibedirler. Allahü teâlâ onları en güzel şekilde yarattı.” Hazret-i Hâce Bâkî-billah’ın bu şerefli sözleri, bütün oğullarının istidat ve kabiliyetlerinin, yaradılışlarının yüksek olduğunu gösteriyor, yüksek derecelere kavuştuklarını haber veriyordu. Bu Mahdûm-zâde de büyüyünce, zâhirî ilmin tahsili ile meşgûl oldu. İlminin bir kısmını, hazret-i İmâm’ın huzûrunda elde etti. Bir kısmını da ağabeyinin yanında kazandı. Ba’zı ilimleri de Şeyh Tâhir-i Lâhorî’nin yanında ikmâl eyledi. Aklî ve naklî bütün ilimlerde tam bir maharet elde etti. Bu tahsil esnasında yüksek babalarının tasarruf ve bereketli teveccühleriyle bu büyük yola bağlılığı kuvvetlendi ve yüksek hâllere kavuştu. Bütün bu zâhirî olgunlukları ve ma’nevî terakkileri onyedi yaşında ikmâl edip bitirmişti. O zamandan beri aklî ve naklî ince ilimlerde maharet, metanet, tahkîk ve tedkîk sahibi olup, dâima ders okutur, ba’zı kıymetli kitaplara ilâveler ve haşiyeler yapardı. Bunlardan biri Mişkât-ül-Mesâbih’e yaptığı ilâvelerdir. Hanefî mezhebi imamlarından alınan sağlam hadîsleri açık delîllerle, doğru şâhidlerle, en kıymetli kitaplardan alıp buraya yazmıştır. Okuyan âlimler, çok beğendiler. Onu medhedip, çok duâ eylediler. “Hayâli haşiyesi” üzerine de haşiyesi vardır. Bu eseri de çok sağlamdır. Hattâ bunda sırf kendine mahsûs sözleri de vardır. Zamanının âlimleri bu eseri okuyunca, Muhammed Sa’îd hazretlerinin son derece ince ilimlere sahip olduğunu kabûl etmişlerdir.
Münâzarada, bütün Hindistan âlimlerini susturacak ayrı bir meziyeti vardı. Muhammed Hâşim-i Keşmî bu husûsta şöyle anlattı:
“Birgün bu fakir de yanlarında idim. Âlimlerden biri kendilerinden usûl-i fıkha dâir çok zor bir mes’ele sordu. Bu soruyu, gayet açık ve geniş olarak cevaplandırdı. O âlim kulağıma eğilip, “Bu Mahdûmzâde’nin, ilimde bir eşi yoktur. Biliyor musun?” dedi.
Yine bir gece, zamanın büyüklerinden biri büyük bir meclis hazırladı. O memleketin âlimlerini, meşâyıhını ve ileri gelenlerini de da’vet ettiler. O meclisde ta’zim secdesi ve ibâdetteki secdeler hakkında çok derin ilimler ortaya döküldü. Hazret-i Mahdûmzâde Muhammed Sa’îd, azîz kardeşi Muhammed Ma’sûm ile beraber bir tarafta idi. Âlimlerin büyüklerinden kalabalık bir grup bir tarafta idiler. Her ilimde sözü en yüksek dereceye getiriyorlardı. Mecliste olanlar bunların kim olduklarını bilmek için kalkıp, yanlarına gelip, bunları seyrediyorlardı. Bu iki kardeşi tanımadıklarından, bu azîzlerin kim olduklarını soruyorlardı. Hazret-i İmâm’ın oğulları olduklarını öğrenince: “Bu vilâvet sedefinden ne için böyle hidâyet incileri zuhura gelmesin?” dediler.
Yine bu Mahdûm-zâde teşehhüdde parmak kaldırmamak hakkında Hanefî mezhebine göre, bir risale yazıp, buyurdular ki: “Evlâ olan, parmak kaldırmamaktır.” Parmak kaldırılmasının gerekli olduğunu iddia eden âlimler, risaledeki cevaplar karşısında şaşırıp kaldılar.
Hâşim-i Keşmî anlattı: “Birgün hazret-i İmâm (kuddise sirruh) bu iki kardeşin zâhirî ve bâtınî ilimlere sahip olmaları hakkında bu fakire şöyle buyurdular! “Oğlum Muhammed Sâdık, vefât edince, kendi kendime; “Zâhir ilimlerde bu kadar faziletli, kalb hâllerinde bu kadar yüksek oğlu nerede bulurum?” dedim. Allahü teâlâ ihsân ederek, bu mübârek kardeşini, yüksek ağabeyinin vekîli eyledi. Bu ihsânından dolayı Allahü teâlâya hamdü senalar olsun.”
Vaktin âlimlerinden Âsaf-ı Câhî, aklî ilimlerde derin bilgi sahibi olup, cevaplandıramadığı ba’zı mes’eleleri Muhammed Sa’îd’e arzederdi. Allahü teâlânın yardımıyla, ânında en güzel cevapları alır içi rahatlardı. Âsaf-ı Câhî zaman zaman Sultan Şah Cihan’ın huzûruna gider, Muhammed Sa’îd hazretlerini medh edip; “Şeyh Muhammed Sa’îd, Müceddîd-i elf-i sânî’nin oğludur. İlimde babası ile beraberdir” derdi. Muhammed Sa’îd ne zaman sultânın huzûrunda bulunsa, pâdişâh, ondan başkasına dînî suâl sormazdı. Hâlbuki pâdişâhın meclisinde her zaman yüksek âlimler bulunurdu.
Muhammed Sa’îd hazretleri kalb ilimlerini de, zâhir ilimler gibi yüksek babasının sohbetinden elde etti. Kemâl derecesine kavuşup, bu büyükler yolunda, talipleri yetiştirmek için babalarından hilâfet ve icâzet aldı. Talebelerin yetişmesi ve terbiyesi ile meşgûl oldu. Hattâ babaları, ömürlerinin sonuna doğru talebeler ile meşgûl olmaktan el çekip, bunları bu oğlu ve diğer oğlu Hâce Muhammed Ma’sûm hazretlerine havale ettiler. İmâm-ı Rabbânî hazretleri, fıkıh bilgileri üzerinde bir mes’eleyi araştırmak isteyince, bu oğlundan sorardı. Verdiği doğru ve sağlam cevaplardan çok hoşlanırdı. Ona duâ ederdi. Bu iki oğlu hakkında; “Her kutbun iki İmâmı olur. Siz ikiniz de imamsınız” buyurdular.
Yine babası İmâm-ı Rabbânî hazretleri, onun hakkında şöyle buyurmuştur: “Muhammed Sa’îd, ulemâ-i râsihînden, derin âlimlerin önde gelenlerindendir. Allahü teâlânın halîlidir (dostudur). O’nun rahmet hazinesidir. Yarın kıyâmet günü rahmet hazînelerinin taksimi ona verilir. Şefaat makamından büyük payı vardır.”
“Tasavvuf yolunda yükselirken ve inerken, kavuştuğum her makamda Muhammed Sa’îd yanımda idi.”
İnişte, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin makamına geldiğimde gördüm ki, Muhammed Sa’îd benimle beraberdir.”
Yine buyurdu ki: “İkinizi de (Muhammed Ma’sûm ile) Vilâyet-i Ahmedî makamında buluyorum.”
“Keşf ve müşâhede hâlinde gördüm ki, kıyâmet kopmuş, Arasat meydanında toplanmışız. Ardımda eshâbımla sırat üzerindeyiz. Gördüm ki Muhammed Sa’îd önümüzden hızlı hızlı gidiyor. Defteri de sağ elindedir. Böylece Cennetin kapısına kadar geldik.”
Hazret-i Mahdûm Muhammed Sa’îd buyurdu ki: “Veba günlerinde babama büyük musibetlerin vâki’ olduğu sıralarda, ya’nî, üç gün içinde ağabeyim Hâce Muhammed Sâdık, kardeşlerimden Muhammed Ferruh, Muhammed Îsâ ve daha başka yakınları ile vefât ettiklerinde, ben de ağır hastalanmıştım. Nerdeyse ümîd kesilmişti. Hazret-i İmâm çok üzüldüler. Bu sırada bir gece Hak teâlâ tarafından kendisine öyle husûsi tecelliler ve zuhurlar oldu ki, bunların bu musibetleri unutturan ilâhî teselli ve müjdeler oldukları bildirildi.” Hazret-i İmâm buyurdular ki: “Rabbimin bu lütuf ve ihsânları arasında iken, ma’nevî bir emir geldi ki: “Muhammed Sa’îd ile Muhammed Ma’sûm’u getirin!” Getirdiler, ikisini de dizlerime oturttular. Her ikisini de yaşlanmış ve sakalları ağarmış gördüm. Bana şöyle buyuruldu ki; “Bu iki oğlunu sana bağışladım. Çok yaşayacaklardır.” Hazret-i İmâm, Hak teâlânın bu lütfundan çok memnun olup kalktılar ve müjde verdiler. Hâlbuki bu iki oğulları henüz yirmi yaşına gelmemişlerdi.
Muhammed Sa’îd buyurdu ki: “Yüksek babam vefâtından iki ay kadar önce buyurdular ki: “Çok derin sırlar bildiriliyor. Onları kime anlatayım. Siz her zaman burada olmuyorsunuz.” O günden i’tibâren dışarıdaki dersi bırakıp devamlı sohbet ve hizmetlerinde bulundum. Kimseden duyulmayan o sırları ve keşfleri dinler oldum. O günlerde bu cinsten olan ihsân ve ikramlar öncekilere kıyasla çok daha fazla idi. Bunlar gizli olup açıklamaya gelmez.”
Yüksek babamın son hastalıklarında, imameti bana verdikleri zaman, namazda İmâm olmam sebebiyle, babama ihsân edilen ve örtülmesi lâzım olan sırlar bana da akmaya başladı. Yüksek babam buyurdular ki: “Muhammed Sa’îd! Bütün bunlar senin İmâm olman ve namazda öne geçmenin bereketlendir. Senin bu yüksek ihsânlardan ve derin sırlardan nasîbin ve payın tamdır.”
Hazret-i İmâm’ın bu iki oğluna, ihsân, merhamet ve muhabbet nazarları son derece idi. Tenhâda ve kalabalıkta sırdaşı, hakîkat ve mahrem bilgilerinde muhatabı idiler. Dünyâ işlerinde emînleri, müşavirleri ve mutlak vekîlleri, ibâdet ve tâatlerinde en iyi hizmet edicileri hep bunlardı. Dünyâ ve âhıret husûsunda büyük yardımcısı Muhammed Sa’îd hazretleri idi.
Muhammed Sa’îd hazretleri saniyesini bile boşa geçirmez, birgünde yapacağı işleri önceden plânlardı. Vakitlerini şöyle taksim etmişti. Sabah namazını kılar, ardından o vakitte okunacak ve yapılacak duâ ve vazîfeleri okurdu. Sonra Allahü teâlâyı kalbinden zikrederdi. İşrak vakti gelince, işrak namazını kılardı. Sıcak zamanlarda, gecenin uykusuzluğunu gidermek için iki-üç saat istirahat eder. Sonra kalkar, abdest alır, talebeye ders verir, öğleye kadar devam ederdi. Öğle namazını vaktin evvelinde eda eder, sonra hafızdan Kur’ân-ı kerîm dinlerdi. Bitirdikten sonra, kendisi Kur’ân-ı kerîm okurdu. Ba’zan da öğle namazından önce Kur’ân-ı kerîm okur, öğleden sonra ders ile meşgûl olup, ikindiye kadar devam ederdi. Sonra yeniden abdest alıp, ikindiyi kılar ve ardından va’z ederdi. Ba’zan ikindiyi kıldıktan sonra husûsî odasına gider, akşama kadar orada kalır, akşam olunca namaz için çıkar, akşam namazını vaktin evvelinde kılardı. Sonra akşam vazîfelerini okur, evvâbin namazını kılardı. Bu namazda uzun sûreler okurdu. İmâm-ı a’zam hazretlerinin mezhebine göre yatsı vakti girince, ya’nî ufukda beyazlık kaybolunca namazını kılıp, odalarına giderdi. Soğuk mevsimlerde gecenin üçte birine kadar yatsı namazını geciktirip, öyle kılardı. Gecenin sonuna doğru teheccüde kalkardı, namazda uzun sûreler okurdu. Çoğu zaman teheccüd namazının abdesti ile sabah namazını kılardı. Her vakitte okunması bildirilen duâları okur, ayrıca vakit belirtilmemiş duâları da okurdu. Bunlarla birlikte hergün beşbin kelime-i tayyibe okurdu. Bu kadar devamlı tâat, vakitleri gözetip değerlendirme ve ibâdet, insan gücünün dışında idi. Buna rağmen, talebenin yetiştirilmesinde eshâbıyla sohbetinde, eksiklik ve kusur etmezdi. Hak tâliblerine feyz saçar, onları ilerletir, yüksek makamlara kavuştururdu. Bu yolun talibleri çok uzak memleketlerden huzûruna gelir, yüksek makamlara kavuşurlardı.
Eserlerine gelince: Hakîkatler ve ma’rifetler denizi olan pek kıymetli bir “Mektûbât’ı vardır. İçinde yüz mektûp vardır. Bu kitap mübârek kalbine akıtılmış olan ince ve gizli ilimlerle doludur. Bu eserinde buyurdu ki: “İhsânları bol olan Allahü teâlâ, kendi cezbe kemendleri ile, bizi bizden kurtarıp, kendi hakîkatine kavuştursun. Herbiri yüksek zâtına perde olan çeşitli bağlardan ve alâkalardan alıp, darlıkta ve genişlikte, zenginlikte ve fakirlikte, hastalıkta ve afiyette hep kendisiyle bulundursun.”
“Seyr ve sülûkten, ya’nî büyükler yoluna girip ilerlemekten maksad, kulluk vazîfelerini yapacak hâle gelmek, nefsini hakkıyla tanımak, kendinin muhtaç olduğunu ve sahibine ihtiyâcını bilmek, bu vesile ile de Rabbini tanımaktır.”
“Yeni evlendiğim zamanlardı. Yüksek babam ve mürşidim bana buyurdular ki: “Bu evlilikten çocukların olacak. Ama birincisi erkek olup, dört yaşına varmadan ölecek.” Gerçekten buyurdukları gibi oldu. O evlilikten beş çocuğum oldu. Birincisi erkek olup, dört yaşına varmadan vefât etti.”
Sır mahremlerinden çok güvenilir biri anlattı: Bir defa Muhammed Sa’îd hazretleri hastalandı. Hastalığı uzadıkça ağırlaştı. Zayıfladı, bitkin hâle geldi. Tabibler çare bulamadılar. Birgün hazret-i İmâm (kuddise sirruh) yolda bir kâğıt gördü, eğilip aldı. Üzerinde, Allah ism-i şerîfi yazılı idi. Onu öpüp temiz bir yere koydular. Bunun üzerine Allahü teâlâ tarafından kendilerine; “Bizim ismimizi yücelttiğin için, oğlunu sana bağışladık ve hastalığını sıhhate çevirdik” diye ilham edildi ve kısa zamanda o hastalıktan iyileşti.
Hâce Muhammed Sa’îd’in, makam, kerâmet ve harikulade hâlleri sayılamıyacak kadar çoktur. Kalblerden geçenleri bilmede, kabir hâllerini keşfde ayrı bir husûsiyeti vardı. Bir mes’ele hakkında birşey söylese, Allahü teâlâ onun hatırı için o işi söylediği gibi yaratırdı.
Hadarât-ül-Kuds müellifi, Bedreddîn Serhendî hazretleri anlatır: “Geniş bir ova gördüm. Velîler, sâlihler ve diğer insanlar oraya toplanmıştı. Hâce Muhammed Sa’îd bir taht üzerinde oturuyor ve bütün bu kalabalık, ona yüz dönmüş onu dinliyordu. Bu kalabalığın İmâmı, büyüğü ve rehberi o idi.”
Hazret-i Muhammed Sa’îd’in bağlılarından olan Vezîr Hân’ın hâmile olan hanımı, kendisine bir mektûp yazıp; “Hak teâlânın bana bir erkek evlâd vermesi için teveccüh buyurun” dedi. Hazreti Muhammed Sa’îd duâ etti ve cevâbında o hanıma; “Rahat olun, Allahü teâlâ en yakın zamanda sana bir erkek evlâd verecektir” diye yazdı. Hâmile olan o hanım, doğum yapınca, bir oğlu dünyâya geldi.
Bir kimsenin oğlu ölmek üzere idi. Oğlunu çok sevdiği için, vefâtının biraz daha gecikmesini arzu ediyordu. Bu sebeple ağlayarak Muhammed Sa’îd hazretlerinin huzûruna geldi ve; “Ey İmâm hazretleri! Allahü teâlâ Hazreti Îsâ aleyhisselâma ölüleri diriltme mu’cizesini ihsân etti. Siz de peygamberlerin aleyhimüsselâm vârislerisiniz. Oğlum şu anda ölmek üzeredir. Hâline bir teveccüh buyurmanızı istirhâm ediyorum” diye yalvardı. Muhammed Sa’îd bir müddet cevap vermedi, murâkabe ettikten sonra başlarını kaldırıp; “Oğlunun canı geri geldi, dirildi ve sağlamlaştı.” buyurdular. O kimse sevinerek evine koştu. Evde yerinden kalkamayan, konuşamayan, sekerât-ı mevt hâlindeki oğlunu, iyileşmiş bir hâlde buldu.
İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin oğullarına yazdığı bir mektûp aşağıdadır:
“Allahü teâlâya hamd olsun. Resûlüne salât ve selâm olsun. Kıymetli oğullarım! Siz ne kadar, bizim sohbetimizi istiyorsanız, ben de o kadar sizi görmek, sizinle konuşmak istiyorum. Fakat ne yapalım ki, bütün arzular ele geçmiyor. Mısra’:
“Rüzgar, ekseriye geminin istemediği taraftan eser.”
Bu asker arasında, isteksiz ve rağbetsiz kalmamda, büyük fâideler görüyorum. Burada bir saat kalmağı, başka yerlerde bir çok saatler kalmaktan daha iyi buluyorum. Burada öyle şeyler ele geçiyor ki, başka yerlerde bunun zerresine kavuşacağımı zannetmiyorum. Buranın ma’rifetlerinin yüksekliği başka, hâlleri ve makamları ayrıdır. Sultânın buradan ayrılmama mâni olmasında, yüksek bir kemâl kapısı ve hakîki sahibimiz olan Allahü teâlânın rızâsını buluyorum. Kendi saadetimi bu hapiste düşünüyorum. Bilhassa bu karışık günlerde, acâib muâmeleler ve bu tefrika ve fitne zamanlarında çok garîb güzellikler görüyorum. Fakat bu şaşılacak yeni ve taze ni’metlerin gün be gün akıp gelmesi karşısında oğullarımı düşünüyorum. Onlardan uzak kaldığım, onların yanında olamadığım için kalbim yanıyor, ciğerim kavruluyor. Benim istememin, sizin isteğinizden daha fazla olduğunu zannederim. Meşhûr sözdür ki: “Babanın oğlunu istediği kadar oğul babayı istemez.” Her ne kadar asâlet ve füru’ olmak, bunun aksi ise de bu böyledir.”
Muhammed Hâşim-i Keşmî anlattı: “Bir başka vakit, halvetde iken İmâm-ı Rabbânî hazretleri bu fakire; “Çok daha yaşayacağımı zannetmiyorum. Bu dünyâdan göç yakın görünüyor. Muhammed Sa’îd’in bu mesnedde yerimde oturmasını istiyorum” buyurdular. Bu fakîr, onların bu sözlerini oğullarına söyledim. Tam bir tevâzu ile; “Benim gibi bir kabiliyetsiz, böyle şeylere kendimi hiçbir zaman lâyık görmüyorum. Hazret-i İmâm her nereye gitse, kardeşim Muhammed Ma’sûm’u, kendi yerine oturturlar, bana ise, ona hizmet ve uymayı emir buyururlardı. Eğer bu ümid, babamın yüksek hatırına gelmeseydi böyle buyurmazlardı. Ben şehrin dışında bulunan yüksek dedemin mezarının başında bir hücreye çekilir (ya’nî vefât edersem), bu mesnedi, o gözlerimin nûru Muhammed Ma’sûm’a havale ederim” buyurdular. Bu sözleri Muhammed Ma’sûm’a arzettim. O da ağladı ve şöyle buyurdu: “Azîz kardeşim Muhammed Sa’îd beni kendi hizmetine lâyık görmüyor. Hâllerin doğruluğuna, ihtiyâtlı olmağa, melek ahlâklı olmağa, ilmin kuvvetine ve buna benzer şeylere bakıyorum. Kendimi onların en aşağı talebesi buluyorum. Kendi saadetimi onlara hizmette görüyorum. Bu fakir bu hâdiseyi, halvette iken hazret-i İmâm’a arzettim. Çok hoşlarına gitti ve gözleri yaşardı. Bu fakire; “Görüyor musun, bu iki kardeş arasında nasıl muhabbet ve bağlılık var?” buyurdular. Onlara duâlar eylediler. Allah kabûl eylesin.”
Hâşim-i Keşmî anlattı: “Hazret-i Mahdûm-zâde Muhammed Sa’îd bu fakire anlattı: “Bir gece kendi evimde, pencereleri içerden kapayıp uyuyordum. Gecenin bir kısmı geçmişti ki, bir kimse tam kuvvetle kapıya vurdu. “Acaba bu saatte kimdir?” diye hayret ettim. Her ne kadar; “Kim var orada?” deyip bağırdıysam da cevap vermedi. Kapının yanına gelip, kapıyı açmak istedim. O kimse kapıyı kendi tarafına çekti. Ben de bana doğru çektim. Bu esnada hazret-i İmâm’ın sesini duydum. Bana; “Muhammed Sa’îd hazır ol!” buyurdular. Onların sesi gelir gelmez, o kapıda olan kayboldu. Daha sonra babamın huzûruna gidince, daha ben olayı anlatmadan; “Bu gece senin evine cin girip sana eziyet vermek istedi. Bunu farkettim, bağırdım ve onu kovdum” buyurdular.” Buna temasla, hazret-i İmâm’ın yüksek talebelerinden bir kısmı, onların mübârek dillerinden naklederek şöyle anlattılar: “Bir gece evimde, uyumak için yattım. Tam gözlerim dalıp, uykuya dalarken, bir cinin bana te’sîr ve tasarruf etmek istediğini anladım. “La havle velâ kuvvete illâ billâh...” mübârek kelimesini okudum. Bu kelime ağzımdan çıkar çıkmaz meleklerin gelip, o cini parça parça ettiklerini, yanında olanları etrâfımdan koğduklarını ve filân yere götürdüklerini gördüm.” Bu hâdiseyi anlatan; “Aynı gün o yerden cinlerin musibetine uğrayan bir şahıs getirdiler” dedi.

Jun 16, 2026
Jun 16, 2026
20 min
Hindistan'ın büyük velîlerinden. İnsanları Hakk'a dâvet eden, onlara doğru yolu gösterip hakîkî saâdete kavuşturan âriflerin ışığı, velîlerin önderi, İslâmın bekçisi ve müslümanların baştâcı olan İmâm-ı Rabbânî müceddîd-i elf-i sânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî hazretlerinin birinci oğludur. 1591 (H.1000) senesinde Serhend'de doğdu. 1599 senesinde pederi ile birlikte Hâce Muhammed Bâkî-billah ile görüştü. Ondan cenâb-ı Hakk'ı zikretmek, murâkabe etmek için vazife almakla ve ona bağlı bir talebe olmakla şereflendi. İstidâdı, fıtratı ve yaradılışı yüksek olduğundan, onların terbiyesi ve merhametli nazarlarının bereketleri sayesinde kıymetli hâllere, yüksek makamlara kavuştu. Daha çocukken, uzak yerlerdeki şeyleri, mezardaki hâlleri keşf ederdi. Sonra kendi peder-i âlîsinden feyz alarak, kemâl mertebelerinin sonuna erişti. Babasının esrarına mahrem oldu. 1616 (H.1025) senesinde tâûn hastalığından Serhend'de vefât etti.
Muhammed Sâdık'ın, çocukluğunda, tâlim ve terbiyesi ile, yüksek dedesi Abdülehad hazretleri meşgûl oldu. Çok akıllı olup, nûr ve zekâ alâmetleri, yüzünden belliydi. Babası İmâm-ı Rabbânî hazretleri; "Babam bana; "Sizin bu oğlunuz bana eşyânın hakîkatinden ve keyfiyetinden garip suâller soruyor. Çok zor cevap verebiliyorum" derdi." buyurdu.
Muhammed Sâdık, yüksek kâbiliyet ve yaradılışı sebebiyle hazret-i İmâm'ın, rahmet nazarlarının ve terbiyelerinin bereketi ile, üstün hâllere, pahâ biçilmez muâmelelere kavuştu. Hazret-i Hâce Bâkî-billah'ın ve muhterem babalarının dâimî tasarrufları altında idi. O günlerde velîlikte görülen ve cezbe denilen hâlin kendilerinde gâlib olduğu zamanlarda bile, din ilimleri öğrenmekten geri kalmayıp, onları da bitirmeğe uğraştı. Hâşim-i Keşmî anlattı: "İşittim ki: O günlerde çok defâ kendinden geçmenin ve cezbeye kapılmanın çokluğundan, başı açık yalın ayak, her tarafa gider, fakat yine de ders okuduğu kitapları ezberlerdi. Birgün yağmur yağarken, bir grup çocukla başı açık perişân bir hâlde durmuştu. Muhammed Bâkî-billah oradan geçiyordu. Onu bu vaziyette görünce, tebessüm edip; "Bizim meczûbumuz bakın ne yapıyor?" buyurdu."
Muhammed Sâdık hazretlerinin kendinden geçmesi, öyle bir hâle gelmişti ki, bu hâllerin kendini istilâ ettiği, kapladığı zamanlar, hazret-i Hâce (Muhammed Bâkî) bunları hafifletmek için, çarşıda pazarda satılan şeylerden, yemesini buyururdu. Hazret-i Hâce'nin bir mektubunda; "Gözümün nûru Muhammed Sâdık! Zâhir ve bâtınınız mübârek olsun. Hâlleriniz hamd edilecek derecede iyidir. İşte bu huzur içerisinde olunuz. Hâllere gark olmaktan endişe etmeyiniz." buyurdu. Muhammed Sâdık'ın yaşının küçük olduğu zamanlar, yerlerin ve kabirlerin keşfinde, görüşleri çok doğru idi. Hattâ hazret-i Hâce onun keşf ve firâsetine tam olarak îtimâd ederdi. Bâkî-billah hazretleri onu, mezarların başına götürür ve bu mezarlarda yatanların hâllerinin nasıl olduğunu sorardı. O da hemen herbirinin hâlini, gördüğü gibi anlatırdı. Bir defâsında amcası ticaret için bir sefere çıkacaktı. Amcasıyla birlikte dedesi Abdülehad hazretlerinin kabrini ziyâret ettiler. Kabrin başında bir müddet murâkabe de kaldılar, sonra başını kaldırıp; "Dedem, amcamın bu sefere çıkmasını istemiyor." dedi. Muhammed Sâdık, o zaman küçük olduğu için, amcası onun bu sözüne aldırmayıp sefere çıkmaktan vaz geçmedi. Nihâyet sefere çıktı. Fakat gittiği yerde malı helâk oldu, kendisi vefât edip, bir daha geri dönemedi.
Hazret-i Hâce, sağlığında yetiştirmesi için talebelerini İmâm-ı Rabbânî hazretlerine havâle edince, Muhammed Sâdık da onların arasındaydı. Belki de onların en iyisi idi. O da feyz alma elini, yüksek babalarının nûrlu eteklerine uzattı. Ancak bu şekilde kemâl ve ikmâl derecelerinin sonuna ulaşmak mümkün olurdu. Nitekim herkes;
"Böyle babaya, böyle evlâd yakİŞİr."
mısraını söylüyordu.
İmâm-ı Rabbânî, Muhammed Bâkî'ye yazdıkları mektupda şöyle arzettiler: "MuhammedSâdık yaşının küçüklüğünden, kendini zabt edemiyor. Eğer huzûrunuza gelirken onu da getirirsem, çok terakki edeceğini zannediyorum. Dâmenkûh'a (dağ eteği) giderken yanımızda idi. Pek çok terakki eyledi. Hayret makâmında gark oldu. Hayret cihetinden bu fakîre çok benziyor."
Onu görenler, onunla konuşma ve görüşme şerefine kavuşanlar Allahü teâlâyı hatırlar, dünyâyı unuturlardı.Hattâ bâzı zenginler; "Bu genci gördüğümüz zaman, dünyâdan soğuyoruz." derlerdi.Bir başkası bu Mahdumzâde'nin teslimiyetine temasla şöyle anlattı: "Bir gün bâzı komşuların sıkıntı ve cefâlarından ona şikâyet ederek; "Ne olur, bunların bâzılarına tenbih etseniz ve onları azarlasanız." dedim. Bu Mahdûmzâde temiz kalblerinden bir âh çekip; "Ey dostum! Eğer biz kızarsak, bizim, âdetlere uyan insanlarla aramızda ne fark olur." buyurdu. O derviş dedi ki: "Bu sözün mübârek ağzından öyle bir edâ ile çıkışı vardı ki sonunda, utandım ve kalbimde bir ağırlık gibi duran kin ve hırs tamâmen gitti."
Aklî ve naklî ilimlerde çok kuvvetliydi. Bir gün Şîraz'dan Hindistan'a gelen âlimlerin en büyüklerinden birinin sohbetinde bulundu. Bu âlim aklî ilimlerde eşsizdi. Yaradılışı îcâbı, o âlim ile derin ilimlere dâir birkaç kelime konuştu. Sözlerini bitirince Şîrazlı âlim; "Bu genci görmeyince, Hindistan'daki talebelerden birinin, aklî ilimlerdeki derin meseleleri idrâk kuvvetini yakînen anlayamamıştım." dedi.
Muhammed Sâdık hazretlerinin ilimdeki mahâreti, hâllerinin yüksekliği, yalnızlığı istemedeki fazlalığı, münâcaatları, Allahü teâlâya yalvarma arzuları, ziyâde idi. Yüksek babalarından ayrı kaldığı zamanlar, onlara bâzı mektuplar yazmışlardır. Bu mektuplardan bir parça aşağıdadır:
"Canım Babacığım!Hiç bir ânımın, Allahü teâlânın rızâsının hilâfına geçmemesinden başka arzum yoktur. Bu da ele geçmiyor. Ancak o dergâhta hizmet edenlerin imdâd ve yardımı ile ele geçer.
Mısra:
"Kerîmler ile yapİlan iŞler kolaydİr"
Allahü teâlâya hamd ve şükürler olsun ki, hâlim şerefli teveccühünüzün bereketi ile, emrettiğiniz şekilde istikâmettedir. Bunda, az bile olsa bir gevşeklik olmuyor. Hattâ günden güne, artmakta ve yükselmekte olduğunu ümid ediyorum. Sabah, öğle ve ikindiden sonra, sohbete oturup, hâfızdan Kur'ân-ı kerîm dinliyoruz. Ey gönüllerin kıblesi! Bu fakîr, hemen hemen, her gece, hazretinizi rüyâda görmekle şereflenmekteyim. Bundan daha çok ne yazayım. Köleniz."
Hazret-i İmâm'ın bu yüksek oğullarına yazdıkları birçok mektuplar vardır. Bu mektupların en büyüğü birinci cildde iki yüz altmışıncı mektup olup, kendi yollarını bildirmektedir. Bu mektubun bâzı kısımları aşağıda alınmıştır:
"Elbette nâfilenin kıymeti, farzın kıymeti yanında hiç gibidir. Okyanus yanında, bir damla bile değildir. Nâfilenin kıymeti, sünnetin yanında da böyledir. Sünnet de, farzın yanında okyanus yanındaki bir damla su gibidir. Bu ikisinin yaklaştırması arasındaki büyük farkı, buradan anlamalıdır. Çok kimse, bu inceliği bilmedikleri için, farzları bırakıp, nâfilelerin yayılmasına çalışıyorlar. Câhil sofîler, zikre, fikre sarılıp, farzları ve sünnetleri yapmakta gevşek davranıyorlar. Kırk gün çile çekmeği ve riyâzetler yapmağı beğeniyor. Cumâ namazına ve cemâate gitmiyorlar. Hâlbuki, bir farz namazı cemâatle kılmak, onların binlerle, kırk günlük çilelerinden daha faydalı olduğunu bilmiyorlar. Evet, İslamiyetin edeblerini gözetmek şartı ile, zikr ve fikir çok faydalı ve pek kıymetlidir. Câhil hocalar da, nâfilelerin yayılmasına çalışıyor, farzların yapılmasına aldırış etmiyor, terk edilmesine sebeb oluyorlar.Meselâ, Aşûre namazının, Resûlullah'tan haber verildiği iyi bilinmiyor. Bunu cemâatle ve ehemmiyet vererek kılıyorlar. Hâlbuki, nâfile namazı cemâatle kılmanın mekruh olduğunu fıkıh kitablarında okuyorlar. Farzları kılmakta gevşek davranıyorlar. Farzları müstehab olan zamanlarında kılanları pek azdır. Vaktinde bile kılmıyorlar. Farzları cemâatle kılmağa ehemmiyet vermiyorlar. Bir iki kişiden fazla cemâat toplandığı az görülüyor. Çok zaman da yalnız kılıyorlar. Din adamları böyle olursa, başkalarının nasıl yaptıklarını artık düşünmelidir. Bu kötü hâllerden dolayı müslümanlık zayıflamağa başladı. Böyle işlerin zulmeti ile, günahlar, bid'atler çoğaldı. Fârisî beyt tercümesi:
Az söyledim, dikkat ettim, kalbini kırmamağa,
Bilirim üzülürsün, yoksa sözüm çoktur sana!
Nâfile ibâdetleri yapmak, insanı zıllere kavuŞturur. Farzlarİ yapmak ise, asla ulaŞtİrİr. Ancak, farzlarİ tamamlayan nâfileler (Meselâ, farz namazlarİndan önce ve sonra kİlİnan sünnetler), asla kavuŞturmaya yardİm ederler. Farzlardan sayİlİrlar. Farzlarİn en üstünü, en yükse?i namazdİr."Namaz, müminin mîrâcİdİr." ve "Kulun, Rabbine en yakİn oldu?u zamânİ, namazda oldu?u zamandİr!..." hadîs-i Şerîfleri bunu haber vermektedir. "Allahü teâlâ ile öyle vakitlerim vardİr ki..." hadîs-i Şerîfinde bildirilen, Resûlullah efendimizin en kİymetli zamanlarİ, bu fakîre göre, namazdaki zamanİdİr. Günahlarİ örten namazdİr. İnsanİ kötü, çirkin Şeyleri yapmaktan koruyan, namazdİr. Resûlullah efendimizin; "Yâ Bilâl, beni ferâhlandİr!" buyurarak, rahatlandİrİlmak istedi?i Şey, namazdİr. Dînin dire?i namazdİr. Müslümanlİk ile, kafirli?i birbirinden ayİran, namazdır.
Ey oğlum! Bu mutmeinne olan nefs, İslâmiyete karşı gelemez. Baş kaldıramaz. Bütün varlığı ile, Rabbine dönmüştür. O'na tutulmuştur. O'nun rızâsını kazanmaktan, O'na itâat ve ibâdet etmekten başka bir düşüncesi yoktur. Önce, mahlûkların en kötüsü olan nefs-i emmâre Şimdi itminân kazanmİŞ ve Allahü teâlâyİ râzİ etmiŞtir. Evet, Muhbir-i sâdİk yâni hep do?ru söyleyici; "Câhillikte en ileride olanİnİz, İslâm âlimi olunca, en ileriniz olur." buyurmuŞtur. Bundan sonra, insanda İslamiyete uymamak, baŞ kaldİrmak gibi Şeyler görülürse, bunlar cesedi meydana getiren maddelerden hâsİl olur. Gadab, Şehvet, hİrs gibi aŞa?İ düŞünceler, bu maddelerden ileri gelmektedir. Bir Şeye düŞkün olmak, cimrilik, baya?İ iŞler hep onlardan do?maktadİr. Hayvanlarda nefs-i emmâre yoktur. Hâlbuki bu kötülükler, hayvanlarda daha çok vardİr. Resûlullah efendimiz; "Küçük cihâddan döndük, cihâd-İ ekbere geldik!" buyurdu?unda, cihâd-İ ekber olarak, çok kimselerin dedi?i gibi nefsle cihâdİ de?il, belki cesed ile cihâdİ bildirmiŞtir. Çünkü nefsleri itminâna kavuŞmuŞ, Rablerinden râzİ olmuŞ, Rableri de o mübârek nefslerden râzı olmuştur. Bu nefsler İslâmiyetten ayrılamaz. Rablerine karşı baş kaldırmazlar.
Kıldan ince mânâlar var, kulağını eyle yakın!
Her kürsîde nutk çekeni, bir şey bilir sanma sakın!
Sünnetlerin nûrunu, bid'atlerin zulmetleri ile örttüler. Resûlullah'ın milletinin parlaklığını yeni yeni bilgilerin kirleriyle söndürürler. Daha da çok şaşılır ki, birçokları, bu yenilikleri, bu reformları, güzel görüyorlar. Bid'atlere "hasene" adını takıyorlar. Bu bid'atlerle, dîni yükseltiyoruz, İslâmiyetin noksanlarını tamamlıyoruz diyorlar. Herkesin bu bid'atleri yapmasını körüklüyorlar. Allahü teâlâ, bunları doğru yola getirsin! Bilmiyorlar ki, din, bu bid'atlerden önce kâmil olmuŞtu. Allahü teâlânİn nîmeti tamam olmuŞtu. Allahü teâlâ bu dinden râzİ olmuŞtu. Allahü teâlâ, Mâide sûresinin üçüncü âyetinde meâlen; "Bugün, dîninizi sizin için ikmâl eyledim. Üzerinize olan nîmetimi tamamladİm ve size din olarak İslâmiyeti vermekle râzİ oldum" buyurdu.Dînin olgunlaşmasını, bu bid'atlerden, bu reformlardan beklemek, bu âyet-i kerîmeye inanmamak olur.
Ey oğlum! Kutb-i irşâdın feyz vermesi ve ondan feyz almakla ilgili mârifetler, Mebde' ve Me'âd Risâlesi'nde, "İfâde ve istifâde" bâbında yazılmıştı. Sırası gelmiş iken, faydalı olan bu mârifeti de, buraya yazıyorum. Orada yazılı olan ile karşılaştırınız! Kutb-i irşâd, kemâlât-i ferdiyyeye de mâliktir. Çok az bulunur. Asırlardan, çok uzun zaman sonra, böyle bir cevher dünyâya gelir. Kararmış olan âlem onun gelmesi ile aydınlanır. Onun irşâdının ve hidâyetinin nûrları, bütün dünyâya yayılır. Yer küresinin ortasından tâ arşa kadar, herkese; rüşd, hidâyet, îmân ve mârifet onun yolu ile gelir. Herkes, ondan feyz alır. Arada o olmadan kimse bu nîmete kavuşamaz. Onun hidâyetinin nûrları, bir okyanus gibi, (çok kuvvetli radyo dalgaları gibi) bütün dünyâyı sarmıştır. O deryâ, sanki buz tutmuştur. Hiç dalgalanmaz. O büyük zâtı tanıyan ve seven bir kimse, onu düşünürse, yâhud, o, bir kimseyi sever, onun yükselmesini isterse, o kimsenin kalbinde, sanki bir pencere açılır. Bu yoldan, sevgisi ve ihlâsına göre, o deryâdan kalbi feyz alır. Bunun gibi bir kimse, Allahü teâlâyı zikr ederse ve bu zâtı hiç düşünmezse, meselâ onu tanımazsa, yine ondan feyz alır. Fakat, birinci feyz daha fazla olur. Bir kimse, o büyük zâtı inkâr eder, beğenmezse, yâhut o büyük zât, bu kimseye incinmiş ise, Allahü teâlâyı zikr etse bile, rüşd ve hidâyete kavuşamaz. Ona inanmaması veya onu incitmiş olması, feyz yolunu kapatır. O zât, bunun istifâdesini istese bile, hidâyete kavuşamaz. Rüşd ve hidâyet, var görünür ise de yoktur. Faydası çok azdır. O zâta inanan ve sevenler, onu düşünmeseler de ve Allahü teâlâyı zikr etmeseler de, yalnız sevdikleri için, rüşd ve hidâyet nûruna kavuşurlar. Fârisî beyt tercümesi:
Sustum artık, zekîlere bu yeter,
Çok bağırdım, dinleyen varsa eğer.
Âlemlerin rabbi olan Allahü teâlâya hamd olsun! O, rahmandır ve rahîmdir. O'nun resûlü Muhammed aleyhisselâma, Âline veEshâbına, sonsuz salât ve selâm olsun."
1616 (H.1025) senesinde Serhend'de şiddetli bir vebâ (tâûn) salgını başladı. Bu salgın her geçen gün şiddetleniyor, yüzlerce insan her gün kabre konuyordu. Bu hâli gören Muhammed Sâdık hazretleri; "Bu tâûn yağlı lokma istiyor. Biz gitmedikçe (ölmedikçe) geçmez." buyurdular. Hummâya yakalandılar veRebî'ül-evvel ayının dokuzuna rastlayan Pazartesi günü vefât eylediler. Bundan sonra, hastalık hafifledi, hastalardan birçoğu iyileşti. O şiddetli sıtma hâlinde olanlar anladılar ki, bu Mahdumzâde geldi, bu hastalığa yakalanan hastaların elinden tutup onları kurtardı ve; "Bugün bu belâyı biz üzerimize aldık." buyurdu. Biri rüyâda gördü ki, her kim bu Mahdumzâde'nin ismini yazıp, yanında taşırsa, bu belâdan kurtulur. İnsanlar bir müddet onun mübârek ismini yazıp yanlarında taşıdılar. Çok tesirini ve faydasını gördüler. Vefâtından sonra, yakınları, dedelerinin yanına gömmek istediler. Hazret-i İmâm bu hususta teveccüh eylediler. Şimdi gömülü bulundukları yerde, gömülmesini emir buyurdular. Hazret-i İmâm her Cumâ namazından sonra, ziyâretine gider, bir müddet murâkabe ederek otururlardı. Bunun gibi her Cumartesi sabahı, bütün eshâbı ile, sohbet halkasını, onun nûrlu mezârının başında kurarlardı. Birçok zamanlar, bu oğlunun âhiret hâllerinden garib şeyler beyân ederlerdi. Hazret-i İmâm'ın teveccüh ve duâları ile, çok yüksek ilerlemeler hâsıl olurdu. Cenâb-ı Hakk'ın, oğullarına verdiği ihsânları keşf ederlerdi. Bir gün oğullarının kabrinin başından kalkarken şöyle buyurdular: "Bugün oğluma teveccüh eyledim. Gördüm ki, her an nûrlar ve garîb eserler zahir oluyor. Her an, coşarak rahmet-i ilâhiyyeye âit garîb sırları açıklıyor."
İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Mevlânâ Sâlih'e gönderdiği bir mektupda oğulları hakkında şöyle buyurdu:
"Allahü teâlânın nîmetlerine hamd olsun ve O'nun seçtiği kullarına selâm olsun! Kardeşim Molla Sâlih! Serhend'de bulunanların başına gelenleri dinle! Büyük oğlum iki küçük kardeşi Muhammed Ferrûh ve Muhammed Îsâ ile birlikte âhirete gittiler. "İnnâ lillah ve innâ ileyhi râci'ûn." Allahü teâlâya sonsuz hamd olsun ki, önce geride kalanlara sabır gücünü ihsân eyledi. Bundan sonra, bu belâdan râzı olmağı nasîb eyledi. Fârisî beyt tercümesi:
Beni ne kadar incitsen, dönmem senden yine,
Dayanmak tatlı olur sevgili elemine.
Merhûm oğlum, Hak teâlânın âyetlerinden bir âyet idi. Rabbül'âlemînin rahmetlerinden bir rahmet idi. Yirmi dört yaşında iken, öyle şeylere kavuştu ki, az kimseye nasîb olur. Mevleviyyet mertebesine, naklî ve aklî ilimlerin profesörlü?üne yükselmiŞti. Öyle olmuŞtu ki, yetiŞtirdi?i gençler Beydâvî Tefsîri'ni, Şerh-i Mevâkİf ve benzeri yüksek kitaplarİ okuyorlardİ. Mârifet ve irfânİnİ anlatmak ve şühûdünü, küşûfünü yazmak, başarılacak şey değildir. Bildiğiniz gibi, daha sekiz yaşında iken, kendisini öyle hâl kaplamıştı ki, hocamız hâlini yumuşatmak için, pazarların şübheli yemeklerini ona yedirirlerdi. "Muhammed Sâdık'ı sevdiğim gibi, hiçbir kimseyi sevmiyordum. Kendisi de, bizi sevdiği kadar kimseyi sevmiyor." buyururlardı. Onun büyüklüğünü bu sözden anlamalıdır. "Vilâyet-i Mûseviyye"yi son noktasına ulaştırmıştı. Bu vilâyetin işitilmemiş, şaşılacak şeylerini anlatırdı. Allah korkusundan her an yüreği titrer, edebi gözetirdi. O'na sığınır, O'na yalvarır, O'na boyun büker ve O'nun huzûrunda eğilirdi. "Evliyâdan herbiri, Hak teâlâdan bir şey istemiştir. Ben, O'na sığınmayı ve O'na yalvarmağı istedim." buyururdu.
Muhammed Ferrûh'dan ne yazayım ki, on bir yaşında ilim talebesi idi. Kâfiye okuyordu.Tam anlıyarak ders görüyordu. Dâimâ âhiret azâbından korkar ve titrerdi. Çocuk iken, bu dünyâdan ayrılmak için ve böylece, âhiret azâbından kurtulmak için duâ ederdi. Ölüm yatağında iken, kendisine hizmet edenler, hiç işitilmemiş ve şaşılacak şeylerini gördüler.
Sekiz yaşında vefât eden ve bu yaşta çok kerâmet ve hârikaları görünen Muhammed Îsâ'dan ne yazayım.
Oğullarımın her üçü de, birer cevher idiler. Bize emânet verilmişlerdi. Allahü teâlâya hamd ve şükür olsun ki, bu emânetleri râzı olarak sâhibine teslim eyledik. Yâ Rabbî! Peygamberlerin efendisi hürmetine bizi onların sevâbından mahrûm bırakma! Onlardan sonra, bizleri fitneye düşürme! Fârisî mısra tercümesi:
"Her ne olursa olsun, dosttan konuŞmak daha tatlİ."
(Birinci cild, üç yüz altıncı mektup.)
Babasİ İmâm-İ Rabbânî hazretlerinin bu o?luna ve di?er o?ullarİna yazdİ?İ birçok mektuplarİMektûbât adİndaki eserinde toplanmıştır. Onun hakkında; "Aziz oğlum, bu fakîrin mârifetlerinin bir mecmûasıdır. Cezbe ve sülûk makamlarının bir nüshasıdır" ve "Oğlum, benim esrâr mahremimdir." gibi buyurduğu şeyler çoktur.
İmâm-ıRabbânî hazretleri 1624 (H.1034) senesinde vefât edince, oğlu Muhammed Sâdık'ın mezârının kıble tarafına kabir hazırladılar. Mübârek cenâzelerini kabre koydukları an, oğluMuhammed Sâdık'ın kabri, peder-i âlîsine hürmet için ayak ucuna geldi ve iki kabrin arasındaki kısım kabardı. Görenler hayretler içinde kaldılar.

Jun 16, 2026
Jun 16, 2026
20 min
Hindistan'ın büyük velîlerinden. İnsanları Hakk'a dâvet eden, onlara doğru yolu gösterip hakîkî saâdete kavuşturan âriflerin ışığı, velîlerin önderi, İslâmın bekçisi ve müslümanların baştâcı olan İmâm-ı Rabbânî müceddîd-i elf-i sânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî hazretlerinin birinci oğludur. 1591 (H.1000) senesinde Serhend'de doğdu. 1599 senesinde pederi ile birlikte Hâce Muhammed Bâkî-billah ile görüştü. Ondan cenâb-ı Hakk'ı zikretmek, murâkabe etmek için vazife almakla ve ona bağlı bir talebe olmakla şereflendi. İstidâdı, fıtratı ve yaradılışı yüksek olduğundan, onların terbiyesi ve merhametli nazarlarının bereketleri sayesinde kıymetli hâllere, yüksek makamlara kavuştu. Daha çocukken, uzak yerlerdeki şeyleri, mezardaki hâlleri keşf ederdi. Sonra kendi peder-i âlîsinden feyz alarak, kemâl mertebelerinin sonuna erişti. Babasının esrarına mahrem oldu. 1616 (H.1025) senesinde tâûn hastalığından Serhend'de vefât etti.
Muhammed Sâdık'ın, çocukluğunda, tâlim ve terbiyesi ile, yüksek dedesi Abdülehad hazretleri meşgûl oldu. Çok akıllı olup, nûr ve zekâ alâmetleri, yüzünden belliydi. Babası İmâm-ı Rabbânî hazretleri; "Babam bana; "Sizin bu oğlunuz bana eşyânın hakîkatinden ve keyfiyetinden garip suâller soruyor. Çok zor cevap verebiliyorum" derdi." buyurdu.
Muhammed Sâdık, yüksek kâbiliyet ve yaradılışı sebebiyle hazret-i İmâm'ın, rahmet nazarlarının ve terbiyelerinin bereketi ile, üstün hâllere, pahâ biçilmez muâmelelere kavuştu. Hazret-i Hâce Bâkî-billah'ın ve muhterem babalarının dâimî tasarrufları altında idi. O günlerde velîlikte görülen ve cezbe denilen hâlin kendilerinde gâlib olduğu zamanlarda bile, din ilimleri öğrenmekten geri kalmayıp, onları da bitirmeğe uğraştı. Hâşim-i Keşmî anlattı: "İşittim ki: O günlerde çok defâ kendinden geçmenin ve cezbeye kapılmanın çokluğundan, başı açık yalın ayak, her tarafa gider, fakat yine de ders okuduğu kitapları ezberlerdi. Birgün yağmur yağarken, bir grup çocukla başı açık perişân bir hâlde durmuştu. Muhammed Bâkî-billah oradan geçiyordu. Onu bu vaziyette görünce, tebessüm edip; "Bizim meczûbumuz bakın ne yapıyor?" buyurdu."
Muhammed Sâdık hazretlerinin kendinden geçmesi, öyle bir hâle gelmişti ki, bu hâllerin kendini istilâ ettiği, kapladığı zamanlar, hazret-i Hâce (Muhammed Bâkî) bunları hafifletmek için, çarşıda pazarda satılan şeylerden, yemesini buyururdu. Hazret-i Hâce'nin bir mektubunda; "Gözümün nûru Muhammed Sâdık! Zâhir ve bâtınınız mübârek olsun. Hâlleriniz hamd edilecek derecede iyidir. İşte bu huzur içerisinde olunuz. Hâllere gark olmaktan endişe etmeyiniz." buyurdu. Muhammed Sâdık'ın yaşının küçük olduğu zamanlar, yerlerin ve kabirlerin keşfinde, görüşleri çok doğru idi. Hattâ hazret-i Hâce onun keşf ve firâsetine tam olarak îtimâd ederdi. Bâkî-billah hazretleri onu, mezarların başına götürür ve bu mezarlarda yatanların hâllerinin nasıl olduğunu sorardı. O da hemen herbirinin hâlini, gördüğü gibi anlatırdı. Bir defâsında amcası ticaret için bir sefere çıkacaktı. Amcasıyla birlikte dedesi Abdülehad hazretlerinin kabrini ziyâret ettiler. Kabrin başında bir müddet murâkabe de kaldılar, sonra başını kaldırıp; "Dedem, amcamın bu sefere çıkmasını istemiyor." dedi. Muhammed Sâdık, o zaman küçük olduğu için, amcası onun bu sözüne aldırmayıp sefere çıkmaktan vaz geçmedi. Nihâyet sefere çıktı. Fakat gittiği yerde malı helâk oldu, kendisi vefât edip, bir daha geri dönemedi.
Hazret-i Hâce, sağlığında yetiştirmesi için talebelerini İmâm-ı Rabbânî hazretlerine havâle edince, Muhammed Sâdık da onların arasındaydı. Belki de onların en iyisi idi. O da feyz alma elini, yüksek babalarının nûrlu eteklerine uzattı. Ancak bu şekilde kemâl ve ikmâl derecelerinin sonuna ulaşmak mümkün olurdu. Nitekim herkes;
"Böyle babaya, böyle evlâd yakİŞİr."
mısraını söylüyordu.
İmâm-ı Rabbânî, Muhammed Bâkî'ye yazdıkları mektupda şöyle arzettiler: "MuhammedSâdık yaşının küçüklüğünden, kendini zabt edemiyor. Eğer huzûrunuza gelirken onu da getirirsem, çok terakki edeceğini zannediyorum. Dâmenkûh'a (dağ eteği) giderken yanımızda idi. Pek çok terakki eyledi. Hayret makâmında gark oldu. Hayret cihetinden bu fakîre çok benziyor."
Onu görenler, onunla konuşma ve görüşme şerefine kavuşanlar Allahü teâlâyı hatırlar, dünyâyı unuturlardı.Hattâ bâzı zenginler; "Bu genci gördüğümüz zaman, dünyâdan soğuyoruz." derlerdi.Bir başkası bu Mahdumzâde'nin teslimiyetine temasla şöyle anlattı: "Bir gün bâzı komşuların sıkıntı ve cefâlarından ona şikâyet ederek; "Ne olur, bunların bâzılarına tenbih etseniz ve onları azarlasanız." dedim. Bu Mahdûmzâde temiz kalblerinden bir âh çekip; "Ey dostum! Eğer biz kızarsak, bizim, âdetlere uyan insanlarla aramızda ne fark olur." buyurdu. O derviş dedi ki: "Bu sözün mübârek ağzından öyle bir edâ ile çıkışı vardı ki sonunda, utandım ve kalbimde bir ağırlık gibi duran kin ve hırs tamâmen gitti."
Aklî ve naklî ilimlerde çok kuvvetliydi. Bir gün Şîraz'dan Hindistan'a gelen âlimlerin en büyüklerinden birinin sohbetinde bulundu. Bu âlim aklî ilimlerde eşsizdi. Yaradılışı îcâbı, o âlim ile derin ilimlere dâir birkaç kelime konuştu. Sözlerini bitirince Şîrazlı âlim; "Bu genci görmeyince, Hindistan'daki talebelerden birinin, aklî ilimlerdeki derin meseleleri idrâk kuvvetini yakînen anlayamamıştım." dedi.
Muhammed Sâdık hazretlerinin ilimdeki mahâreti, hâllerinin yüksekliği, yalnızlığı istemedeki fazlalığı, münâcaatları, Allahü teâlâya yalvarma arzuları, ziyâde idi. Yüksek babalarından ayrı kaldığı zamanlar, onlara bâzı mektuplar yazmışlardır. Bu mektuplardan bir parça aşağıdadır:
"Canım Babacığım!Hiç bir ânımın, Allahü teâlânın rızâsının hilâfına geçmemesinden başka arzum yoktur. Bu da ele geçmiyor. Ancak o dergâhta hizmet edenlerin imdâd ve yardımı ile ele geçer.
Mısra:
"Kerîmler ile yapİlan iŞler kolaydİr"
Allahü teâlâya hamd ve şükürler olsun ki, hâlim şerefli teveccühünüzün bereketi ile, emrettiğiniz şekilde istikâmettedir. Bunda, az bile olsa bir gevşeklik olmuyor. Hattâ günden güne, artmakta ve yükselmekte olduğunu ümid ediyorum. Sabah, öğle ve ikindiden sonra, sohbete oturup, hâfızdan Kur'ân-ı kerîm dinliyoruz. Ey gönüllerin kıblesi! Bu fakîr, hemen hemen, her gece, hazretinizi rüyâda görmekle şereflenmekteyim. Bundan daha çok ne yazayım. Köleniz."
Hazret-i İmâm'ın bu yüksek oğullarına yazdıkları birçok mektuplar vardır. Bu mektupların en büyüğü birinci cildde iki yüz altmışıncı mektup olup, kendi yollarını bildirmektedir. Bu mektubun bâzı kısımları aşağıda alınmıştır:
"Elbette nâfilenin kıymeti, farzın kıymeti yanında hiç gibidir. Okyanus yanında, bir damla bile değildir. Nâfilenin kıymeti, sünnetin yanında da böyledir. Sünnet de, farzın yanında okyanus yanındaki bir damla su gibidir. Bu ikisinin yaklaştırması arasındaki büyük farkı, buradan anlamalıdır. Çok kimse, bu inceliği bilmedikleri için, farzları bırakıp, nâfilelerin yayılmasına çalışıyorlar. Câhil sofîler, zikre, fikre sarılıp, farzları ve sünnetleri yapmakta gevşek davranıyorlar. Kırk gün çile çekmeği ve riyâzetler yapmağı beğeniyor. Cumâ namazına ve cemâate gitmiyorlar. Hâlbuki, bir farz namazı cemâatle kılmak, onların binlerle, kırk günlük çilelerinden daha faydalı olduğunu bilmiyorlar. Evet, İslamiyetin edeblerini gözetmek şartı ile, zikr ve fikir çok faydalı ve pek kıymetlidir. Câhil hocalar da, nâfilelerin yayılmasına çalışıyor, farzların yapılmasına aldırış etmiyor, terk edilmesine sebeb oluyorlar.Meselâ, Aşûre namazının, Resûlullah'tan haber verildiği iyi bilinmiyor. Bunu cemâatle ve ehemmiyet vererek kılıyorlar. Hâlbuki, nâfile namazı cemâatle kılmanın mekruh olduğunu fıkıh kitablarında okuyorlar. Farzları kılmakta gevşek davranıyorlar. Farzları müstehab olan zamanlarında kılanları pek azdır. Vaktinde bile kılmıyorlar. Farzları cemâatle kılmağa ehemmiyet vermiyorlar. Bir iki kişiden fazla cemâat toplandığı az görülüyor. Çok zaman da yalnız kılıyorlar. Din adamları böyle olursa, başkalarının nasıl yaptıklarını artık düşünmelidir. Bu kötü hâllerden dolayı müslümanlık zayıflamağa başladı. Böyle işlerin zulmeti ile, günahlar, bid'atler çoğaldı. Fârisî beyt tercümesi:
Az söyledim, dikkat ettim, kalbini kırmamağa,
Bilirim üzülürsün, yoksa sözüm çoktur sana!
Nâfile ibâdetleri yapmak, insanı zıllere kavuŞturur. Farzlarİ yapmak ise, asla ulaŞtİrİr. Ancak, farzlarİ tamamlayan nâfileler (Meselâ, farz namazlarİndan önce ve sonra kİlİnan sünnetler), asla kavuŞturmaya yardİm ederler. Farzlardan sayİlİrlar. Farzlarİn en üstünü, en yükse?i namazdİr."Namaz, müminin mîrâcİdİr." ve "Kulun, Rabbine en yakİn oldu?u zamânİ, namazda oldu?u zamandİr!..." hadîs-i Şerîfleri bunu haber vermektedir. "Allahü teâlâ ile öyle vakitlerim vardİr ki..." hadîs-i Şerîfinde bildirilen, Resûlullah efendimizin en kİymetli zamanlarİ, bu fakîre göre, namazdaki zamanİdİr. Günahlarİ örten namazdİr. İnsanİ kötü, çirkin Şeyleri yapmaktan koruyan, namazdİr. Resûlullah efendimizin; "Yâ Bilâl, beni ferâhlandİr!" buyurarak, rahatlandİrİlmak istedi?i Şey, namazdİr. Dînin dire?i namazdİr. Müslümanlİk ile, kafirli?i birbirinden ayİran, namazdır.
Ey oğlum! Bu mutmeinne olan nefs, İslâmiyete karşı gelemez. Baş kaldıramaz. Bütün varlığı ile, Rabbine dönmüştür. O'na tutulmuştur. O'nun rızâsını kazanmaktan, O'na itâat ve ibâdet etmekten başka bir düşüncesi yoktur. Önce, mahlûkların en kötüsü olan nefs-i emmâre Şimdi itminân kazanmİŞ ve Allahü teâlâyİ râzİ etmiŞtir. Evet, Muhbir-i sâdİk yâni hep do?ru söyleyici; "Câhillikte en ileride olanİnİz, İslâm âlimi olunca, en ileriniz olur." buyurmuŞtur. Bundan sonra, insanda İslamiyete uymamak, baŞ kaldİrmak gibi Şeyler görülürse, bunlar cesedi meydana getiren maddelerden hâsİl olur. Gadab, Şehvet, hİrs gibi aŞa?İ düŞünceler, bu maddelerden ileri gelmektedir. Bir Şeye düŞkün olmak, cimrilik, baya?İ iŞler hep onlardan do?maktadİr. Hayvanlarda nefs-i emmâre yoktur. Hâlbuki bu kötülükler, hayvanlarda daha çok vardİr. Resûlullah efendimiz; "Küçük cihâddan döndük, cihâd-İ ekbere geldik!" buyurdu?unda, cihâd-İ ekber olarak, çok kimselerin dedi?i gibi nefsle cihâdİ de?il, belki cesed ile cihâdİ bildirmiŞtir. Çünkü nefsleri itminâna kavuŞmuŞ, Rablerinden râzİ olmuŞ, Rableri de o mübârek nefslerden râzı olmuştur. Bu nefsler İslâmiyetten ayrılamaz. Rablerine karşı baş kaldırmazlar.
Kıldan ince mânâlar var, kulağını eyle yakın!
Her kürsîde nutk çekeni, bir şey bilir sanma sakın!
Sünnetlerin nûrunu, bid'atlerin zulmetleri ile örttüler. Resûlullah'ın milletinin parlaklığını yeni yeni bilgilerin kirleriyle söndürürler. Daha da çok şaşılır ki, birçokları, bu yenilikleri, bu reformları, güzel görüyorlar. Bid'atlere "hasene" adını takıyorlar. Bu bid'atlerle, dîni yükseltiyoruz, İslâmiyetin noksanlarını tamamlıyoruz diyorlar. Herkesin bu bid'atleri yapmasını körüklüyorlar. Allahü teâlâ, bunları doğru yola getirsin! Bilmiyorlar ki, din, bu bid'atlerden önce kâmil olmuŞtu. Allahü teâlânİn nîmeti tamam olmuŞtu. Allahü teâlâ bu dinden râzİ olmuŞtu. Allahü teâlâ, Mâide sûresinin üçüncü âyetinde meâlen; "Bugün, dîninizi sizin için ikmâl eyledim. Üzerinize olan nîmetimi tamamladİm ve size din olarak İslâmiyeti vermekle râzİ oldum" buyurdu.Dînin olgunlaşmasını, bu bid'atlerden, bu reformlardan beklemek, bu âyet-i kerîmeye inanmamak olur.
Ey oğlum! Kutb-i irşâdın feyz vermesi ve ondan feyz almakla ilgili mârifetler, Mebde' ve Me'âd Risâlesi'nde, "İfâde ve istifâde" bâbında yazılmıştı. Sırası gelmiş iken, faydalı olan bu mârifeti de, buraya yazıyorum. Orada yazılı olan ile karşılaştırınız! Kutb-i irşâd, kemâlât-i ferdiyyeye de mâliktir. Çok az bulunur. Asırlardan, çok uzun zaman sonra, böyle bir cevher dünyâya gelir. Kararmış olan âlem onun gelmesi ile aydınlanır. Onun irşâdının ve hidâyetinin nûrları, bütün dünyâya yayılır. Yer küresinin ortasından tâ arşa kadar, herkese; rüşd, hidâyet, îmân ve mârifet onun yolu ile gelir. Herkes, ondan feyz alır. Arada o olmadan kimse bu nîmete kavuşamaz. Onun hidâyetinin nûrları, bir okyanus gibi, (çok kuvvetli radyo dalgaları gibi) bütün dünyâyı sarmıştır. O deryâ, sanki buz tutmuştur. Hiç dalgalanmaz. O büyük zâtı tanıyan ve seven bir kimse, onu düşünürse, yâhud, o, bir kimseyi sever, onun yükselmesini isterse, o kimsenin kalbinde, sanki bir pencere açılır. Bu yoldan, sevgisi ve ihlâsına göre, o deryâdan kalbi feyz alır. Bunun gibi bir kimse, Allahü teâlâyı zikr ederse ve bu zâtı hiç düşünmezse, meselâ onu tanımazsa, yine ondan feyz alır. Fakat, birinci feyz daha fazla olur. Bir kimse, o büyük zâtı inkâr eder, beğenmezse, yâhut o büyük zât, bu kimseye incinmiş ise, Allahü teâlâyı zikr etse bile, rüşd ve hidâyete kavuşamaz. Ona inanmaması veya onu incitmiş olması, feyz yolunu kapatır. O zât, bunun istifâdesini istese bile, hidâyete kavuşamaz. Rüşd ve hidâyet, var görünür ise de yoktur. Faydası çok azdır. O zâta inanan ve sevenler, onu düşünmeseler de ve Allahü teâlâyı zikr etmeseler de, yalnız sevdikleri için, rüşd ve hidâyet nûruna kavuşurlar. Fârisî beyt tercümesi:
Sustum artık, zekîlere bu yeter,
Çok bağırdım, dinleyen varsa eğer.
Âlemlerin rabbi olan Allahü teâlâya hamd olsun! O, rahmandır ve rahîmdir. O'nun resûlü Muhammed aleyhisselâma, Âline veEshâbına, sonsuz salât ve selâm olsun."
1616 (H.1025) senesinde Serhend'de şiddetli bir vebâ (tâûn) salgını başladı. Bu salgın her geçen gün şiddetleniyor, yüzlerce insan her gün kabre konuyordu. Bu hâli gören Muhammed Sâdık hazretleri; "Bu tâûn yağlı lokma istiyor. Biz gitmedikçe (ölmedikçe) geçmez." buyurdular. Hummâya yakalandılar veRebî'ül-evvel ayının dokuzuna rastlayan Pazartesi günü vefât eylediler. Bundan sonra, hastalık hafifledi, hastalardan birçoğu iyileşti. O şiddetli sıtma hâlinde olanlar anladılar ki, bu Mahdumzâde geldi, bu hastalığa yakalanan hastaların elinden tutup onları kurtardı ve; "Bugün bu belâyı biz üzerimize aldık." buyurdu. Biri rüyâda gördü ki, her kim bu Mahdumzâde'nin ismini yazıp, yanında taşırsa, bu belâdan kurtulur. İnsanlar bir müddet onun mübârek ismini yazıp yanlarında taşıdılar. Çok tesirini ve faydasını gördüler. Vefâtından sonra, yakınları, dedelerinin yanına gömmek istediler. Hazret-i İmâm bu hususta teveccüh eylediler. Şimdi gömülü bulundukları yerde, gömülmesini emir buyurdular. Hazret-i İmâm her Cumâ namazından sonra, ziyâretine gider, bir müddet murâkabe ederek otururlardı. Bunun gibi her Cumartesi sabahı, bütün eshâbı ile, sohbet halkasını, onun nûrlu mezârının başında kurarlardı. Birçok zamanlar, bu oğlunun âhiret hâllerinden garib şeyler beyân ederlerdi. Hazret-i İmâm'ın teveccüh ve duâları ile, çok yüksek ilerlemeler hâsıl olurdu. Cenâb-ı Hakk'ın, oğullarına verdiği ihsânları keşf ederlerdi. Bir gün oğullarının kabrinin başından kalkarken şöyle buyurdular: "Bugün oğluma teveccüh eyledim. Gördüm ki, her an nûrlar ve garîb eserler zahir oluyor. Her an, coşarak rahmet-i ilâhiyyeye âit garîb sırları açıklıyor."
İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Mevlânâ Sâlih'e gönderdiği bir mektupda oğulları hakkında şöyle buyurdu:
"Allahü teâlânın nîmetlerine hamd olsun ve O'nun seçtiği kullarına selâm olsun! Kardeşim Molla Sâlih! Serhend'de bulunanların başına gelenleri dinle! Büyük oğlum iki küçük kardeşi Muhammed Ferrûh ve Muhammed Îsâ ile birlikte âhirete gittiler. "İnnâ lillah ve innâ ileyhi râci'ûn." Allahü teâlâya sonsuz hamd olsun ki, önce geride kalanlara sabır gücünü ihsân eyledi. Bundan sonra, bu belâdan râzı olmağı nasîb eyledi. Fârisî beyt tercümesi:
Beni ne kadar incitsen, dönmem senden yine,
Dayanmak tatlı olur sevgili elemine.
Merhûm oğlum, Hak teâlânın âyetlerinden bir âyet idi. Rabbül'âlemînin rahmetlerinden bir rahmet idi. Yirmi dört yaşında iken, öyle şeylere kavuştu ki, az kimseye nasîb olur. Mevleviyyet mertebesine, naklî ve aklî ilimlerin profesörlü?üne yükselmiŞti. Öyle olmuŞtu ki, yetiŞtirdi?i gençler Beydâvî Tefsîri'ni, Şerh-i Mevâkİf ve benzeri yüksek kitaplarİ okuyorlardİ. Mârifet ve irfânİnİ anlatmak ve şühûdünü, küşûfünü yazmak, başarılacak şey değildir. Bildiğiniz gibi, daha sekiz yaşında iken, kendisini öyle hâl kaplamıştı ki, hocamız hâlini yumuşatmak için, pazarların şübheli yemeklerini ona yedirirlerdi. "Muhammed Sâdık'ı sevdiğim gibi, hiçbir kimseyi sevmiyordum. Kendisi de, bizi sevdiği kadar kimseyi sevmiyor." buyururlardı. Onun büyüklüğünü bu sözden anlamalıdır. "Vilâyet-i Mûseviyye"yi son noktasına ulaştırmıştı. Bu vilâyetin işitilmemiş, şaşılacak şeylerini anlatırdı. Allah korkusundan her an yüreği titrer, edebi gözetirdi. O'na sığınır, O'na yalvarır, O'na boyun büker ve O'nun huzûrunda eğilirdi. "Evliyâdan herbiri, Hak teâlâdan bir şey istemiştir. Ben, O'na sığınmayı ve O'na yalvarmağı istedim." buyururdu.
Muhammed Ferrûh'dan ne yazayım ki, on bir yaşında ilim talebesi idi. Kâfiye okuyordu.Tam anlıyarak ders görüyordu. Dâimâ âhiret azâbından korkar ve titrerdi. Çocuk iken, bu dünyâdan ayrılmak için ve böylece, âhiret azâbından kurtulmak için duâ ederdi. Ölüm yatağında iken, kendisine hizmet edenler, hiç işitilmemiş ve şaşılacak şeylerini gördüler.
Sekiz yaşında vefât eden ve bu yaşta çok kerâmet ve hârikaları görünen Muhammed Îsâ'dan ne yazayım.
Oğullarımın her üçü de, birer cevher idiler. Bize emânet verilmişlerdi. Allahü teâlâya hamd ve şükür olsun ki, bu emânetleri râzı olarak sâhibine teslim eyledik. Yâ Rabbî! Peygamberlerin efendisi hürmetine bizi onların sevâbından mahrûm bırakma! Onlardan sonra, bizleri fitneye düşürme! Fârisî mısra tercümesi:
"Her ne olursa olsun, dosttan konuŞmak daha tatlİ."
(Birinci cild, üç yüz altıncı mektup.)
Babasİ İmâm-İ Rabbânî hazretlerinin bu o?luna ve di?er o?ullarİna yazdİ?İ birçok mektuplarİMektûbât adİndaki eserinde toplanmıştır. Onun hakkında; "Aziz oğlum, bu fakîrin mârifetlerinin bir mecmûasıdır. Cezbe ve sülûk makamlarının bir nüshasıdır" ve "Oğlum, benim esrâr mahremimdir." gibi buyurduğu şeyler çoktur.
İmâm-ıRabbânî hazretleri 1624 (H.1034) senesinde vefât edince, oğlu Muhammed Sâdık'ın mezârının kıble tarafına kabir hazırladılar. Mübârek cenâzelerini kabre koydukları an, oğluMuhammed Sâdık'ın kabri, peder-i âlîsine hürmet için ayak ucuna geldi ve iki kabrin arasındaki kısım kabardı. Görenler hayretler içinde kaldılar.

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
18 min
Muhammed Masum Faruki hazretleri, evliyanın meşhurlarındandır. İmam-ı Rabbani hazretlerinin üçüncü oğludur. Silsile-i aliyyenin yirmi dördüncüsüdür. Hindistan'ın Serhend şehrinde doğdu.
Daha üç yaşında iken, kelime-i tevhid söylerdi. Kur'an-ı kerimi kısa zamanda ezberledi. 11 yaşında iken, zikir ve murakabe yolunu babası imam-ı Rabbani hazretlerinden aldı. Babası istidadının yüksekliğini anlayınca, "Hâl, ilimden sonra olduğu için, önce ilim okumak gerekir" buyurup oğluna akli ve nakli ilimleri okutmaya başladı. Ona, "İlim tahsilini çabuk bitir ki, seninle büyük işlerimiz var" buyururdu. 14 yaşında iken babasına, "Kendimde bir nur görüyorum ki, bütün âlem güneş gibi ondan aydınlanmaktadır" diye arz edince, babası, "Sen zamanın kutbu olursun" müjdesini verdi. Daha sonra kendisi, "Allahü teâlâya hamd olsun. Babamın müjdelediğine kavuştum” demiştir.
16 yaşında iken, bütün ilimlerin tahsilini bitirip tasavvufa yöneldi. Babasının feyizlerine kavuştu. Kendisi de, "O esrar denizlerinin dalgıcı oldum” buyurmuştur. Öyle yetişti ki, onun bereketi ve feyizleri bütün âleme yayıldı. İslam tarihinde hidayeti onunki kadar yaygın olan bir âlim ve mürşid görülmemiştir. 900 bin kişi ona talebe olmuş, talebelerinden 140 bini evliyalık mertebelerine kavuşmuş, 7 bini de mürşid-i kâmil olmuştur. Talebeleri onun huzurunda bazen bir ayda, bazen bir haftada evliya olurlardı. Bazılarını bir teveccühte, makamların hepsine ulaştırırdı.
Babası ömrünün son günlerinde ona: "Benim bu dünyada kalmam yalnız kayyumluk vazifesi sebebiyle idi. Bu artık sana verildi. Bu dünyadan göç etmem yaklaştı" buyurmuştur.
Talebelerinden olan Muhammed Hanif-i Kâbili, Hocasının himmeti ile çok büyük marifetlere kavuştu. Hocasından icazet alarak memleketi olan Kâbil'e döndü. Halkı irşada başladı. Onu da kıskananlar oldu. Bir grup insan, ona gelip, "Bir keramet görmedikçe, sizin büyüklüğünüze inanmayız. Biz bir ziyafet hazırlıyoruz. Üstadınızı davet ediyoruz. Bugün yemek vaktinde Serhend'den Kâbil'e bir anda gelmesini bekliyoruz. Eğer gelirse, hepimiz senin taleben oluruz" diye ilave ettiler. Serhend’den, Kâbile bir ayda gelinemezdi. Hâce Muhammed Hanif, hocasına olan bağlılığının çokluğundan bunu kabul edip, "Hocam yemeği yatsı namazından sonra yer. Siz yemekleri hazırlayın, geleceğini ümit ederim" dedi.
Oradakiler gülmeye, alaylı bir şekilde yemekleri hazırlamaya başladılar. Vakit gelince "Yatsı vakti oldu. Artık yemek yiyelim" dediler. Hâce, "Yemeği getirin, üstadım bu saatlerde yemek yer" buyurdu. Oradakiler, yemekleri getirirken, Muhammed Masum hazretleri altı oğlu ile birlikte evin kapısından içeri girdi. Kendisine hazırlanan yere oturdu. Oradakiler bu hâli görünce, hayrete düşüp özür dilemek zorunda kaldılar. Muhammed Masum hazretleri "Yalnız Muhammed Hanif'in hatırı için geldim. Yoksa maksadım, sizin ikna olmanız değildir. Evliyadan keramet istenmez" buyurdu. Hep beraber yemeğe başladılar. Oradakiler, sohbetin bereketiyle kalblerindeki zulmetten kurtuldular. Onu sevenler arasına girip, saadete erdiler.

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
17 min
Muhammed Masum Faruki hazretleri, evliyanın meşhurlarındandır. İmam-ı Rabbani hazretlerinin üçüncü oğludur. Silsile-i aliyyenin yirmi dördüncüsüdür. Hindistan'ın Serhend şehrinde doğdu.
Daha üç yaşında iken, kelime-i tevhid söylerdi. Kur'an-ı kerimi kısa zamanda ezberledi. 11 yaşında iken, zikir ve murakabe yolunu babası imam-ı Rabbani hazretlerinden aldı. Babası istidadının yüksekliğini anlayınca, "Hâl, ilimden sonra olduğu için, önce ilim okumak gerekir" buyurup oğluna akli ve nakli ilimleri okutmaya başladı. Ona, "İlim tahsilini çabuk bitir ki, seninle büyük işlerimiz var" buyururdu. 14 yaşında iken babasına, "Kendimde bir nur görüyorum ki, bütün âlem güneş gibi ondan aydınlanmaktadır" diye arz edince, babası, "Sen zamanın kutbu olursun" müjdesini verdi. Daha sonra kendisi, "Allahü teâlâya hamd olsun. Babamın müjdelediğine kavuştum” demiştir.
16 yaşında iken, bütün ilimlerin tahsilini bitirip tasavvufa yöneldi. Babasının feyizlerine kavuştu. Kendisi de, "O esrar denizlerinin dalgıcı oldum” buyurmuştur. Öyle yetişti ki, onun bereketi ve feyizleri bütün âleme yayıldı. İslam tarihinde hidayeti onunki kadar yaygın olan bir âlim ve mürşid görülmemiştir. 900 bin kişi ona talebe olmuş, talebelerinden 140 bini evliyalık mertebelerine kavuşmuş, 7 bini de mürşid-i kâmil olmuştur. Talebeleri onun huzurunda bazen bir ayda, bazen bir haftada evliya olurlardı. Bazılarını bir teveccühte, makamların hepsine ulaştırırdı.
Babası ömrünün son günlerinde ona: "Benim bu dünyada kalmam yalnız kayyumluk vazifesi sebebiyle idi. Bu artık sana verildi. Bu dünyadan göç etmem yaklaştı" buyurmuştur.
Talebelerinden olan Muhammed Hanif-i Kâbili, Hocasının himmeti ile çok büyük marifetlere kavuştu. Hocasından icazet alarak memleketi olan Kâbil'e döndü. Halkı irşada başladı. Onu da kıskananlar oldu. Bir grup insan, ona gelip, "Bir keramet görmedikçe, sizin büyüklüğünüze inanmayız. Biz bir ziyafet hazırlıyoruz. Üstadınızı davet ediyoruz. Bugün yemek vaktinde Serhend'den Kâbil'e bir anda gelmesini bekliyoruz. Eğer gelirse, hepimiz senin taleben oluruz" diye ilave ettiler. Serhend’den, Kâbile bir ayda gelinemezdi. Hâce Muhammed Hanif, hocasına olan bağlılığının çokluğundan bunu kabul edip, "Hocam yemeği yatsı namazından sonra yer. Siz yemekleri hazırlayın, geleceğini ümit ederim" dedi.
Oradakiler gülmeye, alaylı bir şekilde yemekleri hazırlamaya başladılar. Vakit gelince "Yatsı vakti oldu. Artık yemek yiyelim" dediler. Hâce, "Yemeği getirin, üstadım bu saatlerde yemek yer" buyurdu. Oradakiler, yemekleri getirirken, Muhammed Masum hazretleri altı oğlu ile birlikte evin kapısından içeri girdi. Kendisine hazırlanan yere oturdu. Oradakiler bu hâli görünce, hayrete düşüp özür dilemek zorunda kaldılar. Muhammed Masum hazretleri "Yalnız Muhammed Hanif'in hatırı için geldim. Yoksa maksadım, sizin ikna olmanız değildir. Evliyadan keramet istenmez" buyurdu. Hep beraber yemeğe başladılar. Oradakiler, sohbetin bereketiyle kalblerindeki zulmetten kurtuldular. Onu sevenler arasına girip, saadete erdiler.

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
22 min
Evliyânın büyüklerinden, insanları Hakka da’vet eden, doğru yolu göstererek saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin yirmiikincisidir. İkinci bin yılının müceddidi ve İslâm âlimlerinin gözbebeği olan İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî hazretlerinin hocasıdır. Babasının ismi Abdüsselâm olup, faziletli bir zât idi. Annesi ise Hazreti Hüseynin soyundan olup, seyyide ve mübârek bir hanım idi. Muhammed Bâkî-billah hazretleri, 971 (m. 1563) senesinde Kabil şehrinde doğdu. 1012 (m. 1603)’de Delhi’de kırk yaşında iken vefât etti. Türbesi, Kutabrol denilen yerdeki kendi mescidinin yanında olup ziyâret edilmektedir.
Muhammed Bâkî-billah’ın büyüklük hâli daha çocukluk zamanlarında simasından belli olurdu. Yüksek bir zât olacağının işâretleri ve büyük fâidelere sebep olacağının alâmetleri, işlerinden, çalışmalarından ve gayretinden anlaşılırdı. Daha çocukluk zamanlarında, ba’zen bütün gün odanın bir köşesinde başını önüne eğip sessizce oturur, tefekküre dalardı. Gençliğinde, ilim tahsili için Kabil’den Semerkand’a gidip, zâhirî ve aklî ilimleri, zamanının en büyük âlimlerinden olan Mevlânâ Sâdık-ı Hulvânî’den öğrendi. Yüksek yaradılışı ve kabiliyeti ile kısa zamanda, hocasının talebeleri arasında en yüksek seviyeye ulaştı.
Zâhirî ilimleri öğrenip bitirmeden tasavvufa yönelip, bâtını ilimleri öğrenmek için, bu yolun büyük âlimlerinin sohbetlerine ve derslerine gitti. Yaratılışındaki zekâsının ve kabiliyetinin üstünlüğü ile, ilimlerde yüksek bir dereceye ulaştı.
Sâlih ve doğru sözlü bir zât şöyle anlatmıştır: “Hâce Muhammed Bâkî-billah, aklî ilimleri bırakıp, tasavvufa yöneldiği ilk zamanlarda, büyük zâtlardan birinin huzûruna gitmişti. O zât, Hâce Muhammed Bâkî-billah’a “Eğer Hazret-i Hâcemiz birkaç gün daha ilim mütâlâası ile meşgûl olup, kemâl ve ikmâl sahibi olsalardı ne güzel olurdu!” diyerek, Muhammed Bâkî-billah’ın, bir müddet daha zâhirî ilimleri tahsil etmiş olmasını temenni ettiğine işâret etmişti. Bunun üzerine Muhammed Bâkî-billah hazretleri şöyle dedi: “Kemâl sahibi olmaktan maksat (zâhirî ilimlerde) uzun ve zor kitapları, hakkı ile mütâlâa ve izah etmek ise, iddiasız diyebilirim ki; keskin görüşlü âlimlerin anlayabileceği hangi kitabı bize getirseler, getirenlerin hepsi tatmin olur ve tam bir fâide elde ederler.” Muhammed Bâkî-billah’ın zâhirî ilimlerde hocası olan Mevlânâ Sâdık-ı Hulvânî’nin talebelerinden faziletli bir zât, Muhammed Hâşimî Keşmî’ye şöyle anlatmıştır: “Hâce Muhammed Bâkî-billah, zâhirî ilmi bırakıp tasavvufa rağbet ettiğini işittiğimizde, biz hep birden dedik ki: “Bu gençte öyle bir fıtrat ve öyle bir himmet, gayret gördük ki, imkânı yok bir işe başlasın da onu bitirmesin. Başladığı işi mutlaka bitirir.” Nihâyet düşündüğümüz gibi her ne kadar zâhirî ilimleri bırakmışsa da, bu ilimlerde kemâle ulaşmıştır.” Muhammed Bâkî-billah’ın, zâhirî ilimleri tahsil ettiği gençlik yıllarında, Nakşibendiyye yoluna karşı büyük bir muhabbeti vardı. Kendisini bu yolda yetiştirecek bir büyüğü arıyor, onun derslerinden ve sohbetlerinden feyz almak, faydalanmak istiyordu. Bu büyüklerin bulunduğu Mâverâünnehr’e giderek bir çoğu ile görüşüp tanıştı. Sohbetlerinde bulunarak feyz aldı.
Bundan sonra tekrar Hindistan’a gitti. Ba’zı arkadaşları ona, askerliği seçip, bu yoldan zengin olmasını tavsiye etmişlerdi. Fakat Muhammed Bâkî-billah hazretleri, bütün bağlantılardan kurtulup, tasavvufda yükselmeyi istiyor ve bu husûsda şevkle çalışıyordu. Onu seven ve sohbetinde bulunan bir zât şöyle anlatmıştır: “Bu yolda olan büyükleri öyle bir arzu ile arıyordu ve öyle bir gayret gösteriyordu ki, bundan fazlasına insan gücü yetmezdi. Lâhor şehrinin sokaklarında çamur ve kil çok olduğundan, bu sokaklarda yürümek güç olurdu. Muhammed Bâkî-billah bir gönül sahibine rastlamak için, birçok sokak geçer, harabeler, kabristanlar ve bahçeler dolaşır hiç yorulmazdı. Birgün ona arkadaşlık edip onunla beraber gideyim dedim. Her ne kadar mâni olduysa geri kalmak istemedim. Peşlerinden gidip birkaç sokak yürüdüm. Sokaklardaki çamur ve kilin çokluğundan âciz kaldım ve ayaklarım yoruldu. Hayâ ve edebimden bu hâlimi kendisine arzedemedim. Vaziyeti anlayıp, beni geri çevirdi. Nihâyet anladım ki, o başka bir kuvvet ile yürüyordu.”
Muhammed Bâkî-billah hazretleri şöyle anlatmıştır: “Büyüklerin kitaplarından bir kitabı okurken, o büyükler bana göründüler, beni benden aldılar. Bahâeddîn-i Nakşibend’in (kuddise sirruh) mübârek rûhâniyetleri, bana zikr telkin edip, cezbe ile taltif eyledi.”
Onu tanıyıp sevenlerden bir zât da şöyle anlatmıştır: “Bir köyde bir meczûb vardı. Yüksek hâller sahibi idi. Muhammed Bâkî-billah o meczubun hâlini anlamış idi. Yanından ayrılmak istemiyordu. Her ne zaman yanına yaklaşmak istese, mâni olmak için sert sözler söyler, taş atardı. Ba’zan da başka tarafa giderdi. Muhammed Bâkî-billah, bütün bunlara rağmen ondan vaz geçmedi. Birgün o meczûb, Muhammed Bâkî-billah’ı yanına çağırdı ve muradının hâsıl olması için teveccüh gösterip çok duâ etti. O meczûb zâtın teveccühlerinden pekçok fâidelere kavuştu.”
Muhammed Bâkî-billah hazretleri bu hâdiseye temasla şöyle demiştir:
“Gerçi biz, önceki velîler gibi çetin riyâzetler çekmedik ama, intizârlar (bekleyiş) ve büyük ızdıraplar gördük ki, bunların arasında riyâzetler ve çok sert muâmeleler vardı.”
Yine ilk günlerine temasla şöyle anlatmıştır: “O günlerde muhterem annem; kararsızlığımın, kudretsizliğimin ve zayıflığımın çokluğunu görünce, kırık ve mahzûn bir kalb ile ihtiyâç ve acz içinde, içli bir ağlama ile Allahü teâlâya yalvarıp, şöyle duâ etti: “Ey benim ve seni istemekte herşeyden vaz geçmiş ve gençliğin lezzet ve arzularından el çekmiş olan oğlumun Rabbi! Ya onu maksadına kavuştur veya beni daha yaşatma ki, oğlumun maksadına kavuşmamasına ve elemine dayanamıyorum.” Annem çok defa gece yarıları sahralara çıkar, Allahü teâlâya böyle münâcaat ve duâ ederdi. O duâ ve yalvarmaları sebebiyle, Allahü teâlâ benim kalb gözümü açtı. Allahü teâlâ bizim tarafımızdan ona en iyi karşılıklar versin.”
Muhammed Bâkî-billah hazretlerinden rivâyetle ba’zıları şöyle anlatmıştır: “Muhammed Bâkî-billah’ın ennesi, evinde kendisine hizmet eden kadın hizmetçileri olduğu hâlde, dergâhın hizmetini kendisi görürdü. Hattâ tandıra bile ekmeği kendisi kor, pişirirdi. Yemekleri pişirip hazırlardı. Taze ekmeği dergâhda bulunanlar için verir, kendisi kuru ekmek yerdi. Çoğu zaman bir kuru hasır üzerinde yatardı. Birgün Muhammed Bâkî-billah, annesinin güçsüz ve takatsiz bir hâl almış olduğunu görerek, dergâhın yemek pişirme işini bir başkasının yapmasını söyledi. Fakat annesi böyle bir hizmetten mahrûm kaldım diye ağlayarak; “Bilmiyorum, ne kabahatim oldu ki, Allahü teâlâ beni bu hizmetten mahrûm eyledi. Yaptığım en iyi iş, o faziletli oğlum Muhammed Bâkî-billah’a ve talebelerine ekmek ve yemek pişirmek idi. Onu da benden aldılar” dedi. Tevâzusunun, inkisârının kırıklığının ve edebinin çokluğundan, bu durumu oğlu Muhammed Bâkî-billah hazretlerine açıklamadı. Annesinin bu ızdırâbı, Muhammed Bâkî-billah hazretlerine bildirilince, bir ni’met olan bu hizmeti tekrar annesine verdi.”
Muhammed Bâkî-billah, sâlihleri ve meczûbları aramakta çok gayret gösterir, birçok memleketi dolaşır ve temiz kalbli olanları bulur, onlardan nasîbini alırdı. Bu seyahatleri sırasında Silsile-i aliyye-i Nakşîbendiyye büyüklerinden birinin sohbetine kavuştu. Ona talebe olmak ve tam bağlanmak istedi. Bunun için istihâre yaptı. Rü’yâsında Muhammed Pârisâ hazretlerini gördü. Muhammed Pârisâ (kuddise sirruh) rü’yâsında ona buyurdu ki: “Tasavvuf yolunda ilerlemek en iyi ahlâk ile ahlâklanmaktır. Bu büyük ni’met ve se’âdet ele geçince, bu yolda elde edilecek fâide, elde edilmiş demektir.” Muhammed Bâkî-billah, başlangıçta ilk istifâdesini şöyle anlatmıştır: “İlk defa günahlardan tövbe, Hâce Übeyd hazretlerinin huzûrunda oldu. Benim için Fâtiha okumasını istedim. Sonra Semerkand’da bulunan ve Ahmed Yesevî’nin yolunda olan İftihâr-i Şeyh’e talebe olmak arzusu ile tekrar tövbe ettim. Her ne kadar, “Siz gençsiniz, siz bu işe katlanamazsınız” dediyse de, arzumun çokluğunu görünce; “Bir Fâtiha okuyalım” ve “Allahü teâlâ istikâmet versin, Büyüklerin maksadına uygun azîmet nasîb eylesin, kalbinde büyük değişmeler ve nefsinde harablıklar (ıslâh) vâki olsun” dedi. Bir başka zaman Emîr Abdullah Belhî’nin huzûrunda tövbemi yeniledim. Elimi müsâfehaya yakın bir şekilde tuttu. Ümîd edilir ki, bunun bereketi kıyâmete kadar devam eder.”
Bundan sonra bir müddet daha dolaştım. Nihâyet rü’yâda, Behâeddîn Buhârî Nakşibend hazretlerinin huzûrunda tam bir tövbe yaptım. Bundan sonra bende tasavvuf yoluna girmek arzusu aşikâr oldu. Bu yola girmek için her çâreye başvurdum. Nihâyet mübârek zâtlardan biri bana; “Peygamber efendimizden ( aleyhisselâm ) gelen zikr, neticeye kavuşturur” dedi. Bütün gayretimle bu sözü söyleyen zâttan zikri ve murâkabeyi almak için uğraştım, iki sene o zâtın silsilesindeki zikre, murâkabeye ve tesbihlere devam ettim... Her ne kadar bu sırada gizli işâretler, diğer bir yola girmeyi gösterdiyse de, ayaklarımı yerden kaldıramadım. Böylece nefsi yenip gönül bahçeme, Allahü teâlânın izni ile büyüklerin kerem tohumunu ektim. İnşâallah o tohumu, ikram ve ihsân edip, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği nehirlerle beslerler. Bundan sonra Keşmir’e gittim ve orada Bâbâ Vâli’nin sohbetine devam edip, bereketli nazarlarına ve teveccühlerine kavuştum. Cenâb-ı Hakka hamd ve senalar olsun ki, o teveccühler ile kabûl kapısı aralandı. Keşmir’de sohbetine devam ettiğim Bâbâ Vâli, Nakşibendiyye yolundan icâzetli olduğu için, kendilerine gelen talibin istidâdına o silsile yoluyla feyz verdiler. Bâbâ Vâli’nin vefâtından sonra, bu yolda bilinen gaybet (kendinden geçme) hâli ele geçti ve büyük velîlerin rûhları müjdeler verdiler, telkinlerde bulundular. Bereketli teveccühleri ile nisbetim, irtibâtım kuvvetlendi ve gaybet dâiresi genişledi. Yol açıldı ve aydınlandı. Velhâsıl cem’iyyet ele geçti.
Muhammed Bâkî-billah hazretleri, Mâverâünnehr şehirlerinden birine giderken, bir gece rü’yâsında Mevlânâ Hâcegî İmkenegî hazretlerini görmüş ona şöyle buyurmuştur: “Ey oğul, senin yolunu gözlüyordum.” Mevlânâ Hâcegî İmkenegî’nin huzûruna kavuşup, çok yardım ve ihsânlar gördü, Hocası onun yüksek hâllerini dinledikten sonra, üç gün üç gece onunla birlikte yalnız bir odada sohbet etti. Bir müddet ona feyz verdi. Muhammed Bâkî-billah, hocası olan evliyânın büyüklerinden Hâcegî İmkenegî’ye talebe olmasını şöyle anlatmıştır: “Nihâyet inâyetlerinin çekmesiyle, hakîkatler sahibi, irşâd dergâhı, Mevlânâ Hâcegî İmkenegî hazretlerinin huzûruna kavuştum. Candan bir arzu ve istek ile bî’at edip, müsâfeha eyledik. Büyükler yolunu ondan aldım. Hâcegî İmkenegî hazretlerinin sohbetinde bulunmakla ve Behâeddîn Nakşibend’in (kuddise sirruh) ve halîfelerinin yüksek rûhâniyetlerinin imdâdı ile, bu büyükler silsilesine dâhil olup, Hâcegî İmkenegî’nin halîfesi olup makamına geçtim.”
Hâcegî İmkenegî hazretleri, Muhammed Bâkî-billah’ı kısa zamanda tasavvufda yetiştirip, yüksek derecelere kavuşturduktan sonra ona şöyle buyurdu: “Sizin işiniz, Allahü teâlânın yardımı ve bu yolun büyüklerinin rûhlarının terbiyesi ile tamam oldu. Tekrar Hindistan’a gidiniz. Çünkü bu silsile-i aliyyenin sizin sayenizde parlayacağını görüyorum. Bereket ve terbiyenizden orada, sizden çok istifâde edip, büyük işler yapanlar gelecek.” Böylece ikinci bin yılının müceddidi. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin orada yetişeceğini müjdeliyordu.
Hâcegî İmkenegî hazretlerinin, Muhammed Bâkî-billah’a hilâfet ve tam bir icâzet verip, Hindistan’a gönderdiğini duyan talebelerinden ba’zıları gayrete gelip, aralarında bir huzûrsuzluk hâsıl oldu. Kendileri uzun müddet orada oldukları için yeni gelen bir gencin kısa zamanda tam bir icâzetle dönmesi onları düşündürmüştü. Hâcegî İmkenegî hazretleri bu durumu duyunca şöyle buyurmuştur: “Dostlarım bilsinler ki, bu gencin işini tamamlayıp buraya bizim yanımıza gönderdiler. Yanımıza hâllerinin doğru olup olmadığını kontrol için geldi. Şüphesiz öyle gelen böyle gider.”
Muhammed Bâkî-billah hazretleri, hocası Hâcegî Muhammed İmkenegî’nin sohbetinde yetişip icâzet aldıktan sonra, onun emriyle Hindistan’a gidip, bir sene Lâhor’da kaldı. Oradaki âlimler ve fâdıllar onun sohbetine gelip, istifâde ettiler. Sonra Delhi’ye gidip, vefâtına kadar orada kalıp, insanlara doğru yolu anlattı. İki-üç sene gibi kısa bir müddet irşâd makamında bulunmasına rağmen, pekçok âlim ve evliyâ yetiştirdi. Onun yetiştirdiği büyüklerin başında, kendisinden sonra halîfesi olan, hicrî ikinci bin yılının müceddidi, İslâm âlimlerinin gözbebeği İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî gelir, İmâm-ı Rabbânî hazretleri yetişip kemâle gelince, Muhammed Bâkî-billah bütün talebesinin yetiştirilmesini ona bıraktı. Hâce Ubeydullah ve Hâce Muhammed Abdullah adında iki oğlu vardı. Bunların da yetiştirilmesini İmâm-ı Rabbânî hazretlerine bıraktı. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin “Mektûbât”ında bunlara yazılmış mektûpları vardır. Oğulları tasavvufta yetişmiş kıymetli zâtlardan idi.
Muhammed Bâkî-billah’ın eserleri şunlardır: 1-Külliyât-ı Bâkî-billah: Bir kitapta toplanmıştır. 2- Mektûpları, 3-Rubâ’iyyât: Bu eserini İmâm-ı Rabbânî hazretleri “Şerhu Rubâ’ıyyât” adıyla şerh etmiştir.
Menkıbeleri ve kerâmetleri: Muhammed Bâkî-billah hazretleri, dâima hâllerini gizlerdi. Çok tevâzu sahibi idi. Suâl soranlara zarûret miktârınca, kısa cevap verirdi. Bununla beraber, tasavvuf yolunda karşılaşılan derin ma’nâların halli için sorulan suâlleri, soranın tamamen anlayabileceği şekilde, çok açık olarak îzâh ederdi. Belki yanlış anlar ve yanlış yola gider düşüncesiyle, bu husûsta çok dikkatli davranırdı. Dâima hüzünlü ve üzüntülü olduğu hâlde, huzûruna gelenlerle neşeli ve tebessüm ederek konuşurdu. Müslümanlara çok yardım eder, iyi işlerinde onlara faydalı olmaktan asla kaçınmazdı. Âlimlere ve büyüklere, aşırı bir ta’zim ve hürmetleri vardı.
Amele âit küçük ve büyük mes’elelerde, vera’ sahibi (şüphelilerden sakınan) fıkıh âlimlerine ve kitaplarına başvururdu. Bir talebe istifâde için huzûruna gelseydi, tevâzusunun çokluğundan ve dâima kendisini kusurlu gördüğünden, özür dileyip, bu büyük işten kendisini çekmek isterdi. Eğer, o gelen sâdık bir talebe ise, onun ni’met sofrasından, rızkını ve nasîbini almasına yardım ederdi. Gelen talebelerin metanetini, şiddetli arzusunu görünce, ona yardım kucağını açar, kendi terbiye dâiresine alırdı.
Derler ki: Horasanlı bir genç, bir müddet, Hâce Kutbüddîn-i Bahtiyarı Üveysî’nin (kuddise sirruh) feyz ve nûr saçan mezârına gider. Bu mübârek zâtın rûhâniyetinden, hayatta olan bir mürşid-i kâmilin kendisine bildirilmesini ister. Muhammed Bâkî-billah (kuddise sirruh) Delhi’ye geldiği gece, rü’yâda, Nakşibendî büyüklerinden birinin geldiğini gösterirler. Rü’yâyı gören, emre uyarak, Muhammed Bâkî-billah’ın huzûruna gelip, rü’yâda gördüklerini arzeder ve kabûl edilmesi için yalvarır. Fakat cevâbında: “Bu miskin kendimi bu işe lâyık göremiyorum, herhalde başkası olsa gerek” buyurur. Çok fazla tevâzu gösterdiği ve çeşit çeşit özürler dilediği için, genç tekrar kaldığı yere döner. Ertesi gece rü’yâda kendisine; “O büyük, huzûruna çıktığın ve sana inkisarını beyân eyleyen zâttır” buyururlar. Sabahleyin tekrar huzûruna gelir, fakat bir daha geri çevrilmez, ihtimâmla kabûl edilip, her ne gördüyse orada görür.
Çok defa tevâzu’unun çokluğundan, çeşit çeşit özürler diler, sohbet ve hizmetine devam eden, hâller sahibi, akidesi doğru ve sağlam talebelerine; “Bu zavallı sizin düşündüğünüz gibi değilim. Başka yere gidiniz, eğer hakîki bir rehber, mutlak bir doğru yol gösterici bulursanız, bu fakire de haber veriniz ki, hemen huzûruna gidip ona hizmet edeyim, belki kalbimin derdine bir derman bulurum” derdi.
Muhammed Hâşim-i Keşmî şöyle nakletmiştir: “Muhammed Bâkî-billah’ın talebelerinden olan Hâce Hüsâmeddîn’den bizzat işittim.. Şöyle anlattı: “Muhammed Bâkî-billah’a beni talebeliğe kabûl etmesini arz ettiğimde, bana da aynı şekilde hareket etti. Tevâzu’unun çokluğundan, talebeliğe kabûl etmeye lâyık olmadığını söyledi. Hattâ bu husûsta o kadar ısrar etti ki, yanlarında durmağı edebe aykırı görüp, Akra’ya hareket ettim. Şehre gelince hayretler içinde kalıp, şaşkın bir vaziyette; “Ben şimdi ne yapayım? Gideyim, tekrar huzûrlarına kavuşup, verdiğiniz emri yerine getirdim, söylediğiniz şekilde bir kimse bulamadım diyeyim” dedim. Bu sırada bir evin önünden geçerken, can kulağıma, kalbleri çeken bir ses geldi. İyice dinleyince, bunun Sa’d-i Şîrâzî’nin beytlerinden olduğunu anladım.
