Episodes

Tuesday Jan 17, 2023
Fethullah-ı Verkanisi Hazretleri 2. Bölüm
Tuesday Jan 17, 2023
Tuesday Jan 17, 2023
On dokuzuncu yüzyılda Anadolu'da yetişen evliyâdan. İsmi, Fethullah'tır. Verkânisî diye de meşhur olmuştur. Babası Şeyh Mûsâ el-Mardinî'dir. Siirt'in Minar nâhiyesine bağlı Verkanis köyünde doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1899 (H.1317) senesinde Bitlis'te vefât etti.Kabri Bitlis vilâyet merkezindeki türbesindedir.
Fethullah-ı Verkânisî, medreseye giderek zamânın usûlüne göre ilim tahsîl etti. İlimde yükseldikten sonra "Seydâ" ve "Üstâd-ı âzâm" isimleriyle meşhur olan, Nakşibendiyye yolu büyüklerinden, büyük velî Abdurrahmân Tâhî (Tâgî) hazretlerinin sohbetlerine devâm etti. Ona talebe olup ilim meclislerinden ve sohbetlerinden istifâde etti. Uzun seneler hizmetinde bulunup tasavvuf yolunda ilerledi.
Kardeşi Şehmuz ise, Fethullah-ı Verkânisî'nin aksine dünyâya yöneldi. O da dünyâ yönünden ilerledi. O kadar zengin oldu ki, birçok şehirlerde onun mağazasını bulmak mümkündü. Fakat zengin olmasına rağmen kıtlık yıllarında açlık ve sefillik içinde öldü. Hattâ kefen alacak para bulamadıkları için yorganının yüzünü söküp ona kefen yaptılar. Bugün için ismi kayboldu. Hiç kimse Şehmuz diye birisinin yaşamış olup olmadığını bilmemektedir.
Kardeşi Şehmuz'un vefâsız olan dünyâya bel bağladığından âkıbeti perişan olurken; Fethullah-ı Verkânisî ise rıza-i ilâhiyi aradı ve Allahü teâlâ ona maddî ve mânevî nîmetler ihsân etti. Evliyâlık yolunda ilerleyip Nakşibendiyye yolu ileri gelenleri arasında yer aldı.
İlimde ve tasavvufta yüksek derecelere ulaşması sebebiyle hocası Abdurrahmân Tâhî hazretleri ona talebe yetiştirmek ve insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmak husûsunda icâzet, diploma verdi. Abdurrahmân Tâhî, oğlu Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî'yi yetiştirmek üzere ona teslim ettiği gibi ayrıca, kızı Tayyibe Hâtunla da evlendirdi.
Hocasının izni ve emri üzerine insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmak üzere köy köy dolaşan Fethullah-ı Verkânisî bir taraftan da talebe yetiştiriyordu. Hattâ kışın karda kızağına binip köylere irşâd için giderken Muhammed Ziyâüddîn-i Nurşînî'ye kendi kızağını çekmesini emretti. Onun hocasının oğluna böyle muâmele etmesine, Abdurrahmân Tâhî'nin diğer talebeleri îtirâz ettiler. "MuhammedZiyâüddîn, şeyhinin oğludur, onun için hâtırını hoş tutması, onu incitmemesi, ona hürmet etmesi lâzım olduğu halde, nasıl olur da o kızağa binip keyif sürerken şeyhinin oğlu zahmet ve meşakkatla kızağını çekiyor." dediler. Onların bu îtirâzlarına Fethullah-ı Verkânisî; "Üstâdım Seydâ (Abdurrahmân Tâhî) oğlunu bana teslim etti ve ben de böyle hareket etmeyi uygun görüyorum. Yok eğer size teslim etmişse bildiğiniz gibi hareket etmekte serbestsiniz." şeklinde cevap verdi.
Şeyh Fethullah-ı Verkânisî, Şeyhinin oğluna hürmet etmesi, önünden kalkıp arkası sıra gitmesi gerektiğini biliyordu. Fakat hocasının oğlunun kendisine hizmet edip mânevî derece kazanması için böyle yapıyordu.
İlim ve fazîlette yüksek derece sâhibi bir velî olan Fethullah-ı Verkânisî, hocasının oğlundan başka pekçok talebe de yetiştirdi. Bitlis vilâyetine bağlı Mutki ilçesinin Ûhin (Yukarıkoyunlu) köyünde bulunan kendi oğlu Alâüddîn-i Uhinî de en önde gelen talebelerinden ve halîfelerindendir.
Fethullah-ı Verkânisî'nin hocası Abdurrahmân Tâgî, vefât ederken onu yerine halîfe tâyin etti. Abdurrahmân Tâgî vefât edeceği zaman oğlu Muhammed Ziyâüddîn'in üzüntülü ve ağlamakta olduğunu görüp sebebini sordu.Oğlu Muhammed Ziyâüddîn-i Nurşînî; "Efendim! İnsanın babası büyük tüccar olur da onun mîrâsından istifâde edemezse ondan daha acı şey olur mu, diye üzülüp ağlıyorum." diye cevap verdi. Abdurrahmân Tâgî hazretleri; "Doğru söylüyorsun ama, ben seni başkalarının oğlundan ayırt etmedim. Başkasının oğlu yanımda nasıl idiyse, sen de aynı durumdaydın. Aranızda fark gözetip sana özel muâmele yapmadım. Diğerlerinden ayırmadım. Fakat Şeyh Fethullah seni başkalarından ayıracak." buyurdu.
Şeyh Fethullah-ı Verkânisî hocasının bu işâretini emir kabûl edip, Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî'ye özel îtinâ gösterdi. Onu; evliyâlık yolunda yükseltip, bir-iki sene içinde irşâd ile yâni insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatıp, onların dünyâ ve âhirette saâdete, kurtuluşa ermeleri için çalışmakla vazîfelendirdi. Onu huzûruna çağırıp; "Artık sen yetiştin. Buyur babanın makâmına geç ve irşâda başla." diyerek irşâd makâmına oturttu.Hocasının sağlığında ve vefâtından sonra yirmi dört sene insanlara İslâmiyeti anlatan Muhammed Ziyâüddîn-i Nurşînî, Birinci Cihân Savaşı sırasında talebeleriyle ve sevenleriyle birlikte Rus veErmenilerle savaştı. Kardeşi MuhammedSaîd, Muhammed Eşref ve birçok talebeleri şehîd oldular. Kendisi de bir merminin isâbeti sonunda bir kolunu kaybetti. Din, vatan ve milletine yaptığı hizmetleriyle zamânının âlimleri ve devlet adamlarının sevgilerine kavuştu.Tasavvuf yolunda babasına ve hocası Fethullah-ı Verkânisî'ye lâyık bir zât oldu.
Şeyh Fethullah-ı Verkânisî talebelerine ve sevenlerine bir sohbeti sırasında; "Akıllı kimsenin, mümkün olduğu kadar, dünyâdan yüz çevirmesi lâzımdır." buyurdu.
Fethullah-ı Verkânisî hazretleri uzun bir ömür sürdü. Ömrünün sonlarına doğru Bitlis'e gelip yerleşti. Vefât edeceğini haber verdi.
Fethullah-ı Verkânisî'nin talebelerinden biri rüyâsında Îsâ aleyhisselâmı gördü. Rüyâsında Îsâ aleyhisselâm vefât etmişti. Kefenledikten sonra mescidin kapısının yanında defn için hazırlanıyorlardı. İnsanlardan büyük bir kalabalık toplanmıştı. O kalabalıktan bir kimse Îsâ aleyhisselamın cenâzesinde bulunmak üzere Şeyh Fethullah-ı Verkânisî'yi çağırıyordu. Fethullah-ı Verkânisî gelip Îsâ aleyhisselâmın cenâzesinde bulundu. Onu defnettiler. Rüyâyı gören kimse bu rüyâsını Fethullah-ı Verkânisî'ye haber verdi. Fethullah-ı Verkânisî bu asırda bulunan büyük bir velînin vefât edeceği şeklinde bu rüyâyı tâbir etti. Rüyâyı anlatan talebe, Fethullah-ı Verkânisî'nin kendisinin vefât edeceğini haber verdiğini anladı. Bir müddet geçtikten sonra Fethullah-ı Verkânisî vefât etti.
Fethullah-ı Verkânisî kendisi için bir ev yaptırıyordu. O, kendisini işâret ederek; "Filan kimse bu evin içinde oturmaz." buyurdu. Evin inşâatı bitti, fakat Fethullah-ı Verkânisî evde oturmadan vefât etti.
Fethullah-ı Verkânisî vefâtından iki sene kadar önce talebelerinden birine; "Sen niçin hacca gitmedin?" diye sordu. Çünkü o, talebelerinin her türlü hayırlı işlerini teşvik ederdi. Ertesi sene olunca talebesi hac yolculuğu için gerekli hazırlıkları yapıyordu. Fethullah-ı Verkânisî hazretleri, insanlara İslâmiyeti anlatmak üzere çıktığı bir yolculuktan dönünce, yapılan hazırlıkları gördü. Hanımına dedi ki: "Eğer Allahü teâlânın emri olmasa, onu bu seferden men ederdim. Çünkü vakit daraldı, yâni benim vefâtım yaklaştı. Talebelerimden en yakın olanı ve bana en faydalı olanı budur." Aradan fazla geçmeden vefât etti.
Vefâtından bir sene kadar önceydi. Ramazan ayının otuzuncu günü sabah namazından döndükten sonra ocağın karşısına oturdu ve hanımına buyurdu ki: Bu gece ay, evliyânın sultanı Seyyid Abdülkâdir-i Geylâni'ye gelerek; "Esselâmü aleyküm ey Allahü teâlânın veli kulu. Ben ramazan ayıyım. Sana geldim ve vedâ etmek istiyorum. Çünkü bu son bir araya gelişimizdir." dedi. "Bu sözleri söyledikten bir müddet sonra ertesi sene Ramazan ayına erişmeden vefât etti.
Talebesi Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî, vefât etmeden önce Şevval ayı içerisinde Fethullah-ı Verkânisî hazretlerine gelerek bâzı talebelerine hilâfet verip vermeyeceğini sordu. Fethullah-ı Verkânisî ona cevap olarak; "Sonbahara kadar bekleyin. O zaman işler kolay olur. O zaman işler sana kalır ve istediğin gibi hareket edersin." buyurdu. Böylece kendisinin vefât edeceği zamânı ve yerine Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî'yi halîfe bırakacağını işâret etti. Dediği zaman da vefât etti.
Vefâtİndan üç ay kadar önce talebelerinden birine: "O?lum Alâeddîn'i sana teslim ettim. Ona sonuna kadar ders okutamayaca?İm." dedi. Sonra o?lu Alâeddîn'e dedi ki: "Sana Vadia Risâlesi'nden ders okutuyordum. Geriye bir ders kaldİ. Fakat bundan sonra okutamayaca?İm. Sana ders verme iŞini hocana bıraktım." buyurdu. Böylece vefâtını işâret etti ve bu onun son dersi oldu.
Fethullah-ı Verkânisî, son zamanlarında bile Peygamber efendimizin ve Ehl-i beytinin sevgisiyle doluydu. Ölüm hastalİ?İ sİrasİnda Peygamber efendimizin hayâtİnİ ve güzel ahlâkİnİ anlatanMevâhib-i Ledünniyye kitabİnİ ve Şerhini mütâlaa ediyordu. Birinci cildini okudu. Vefâtİndan yedi gün kadar önceydi. Hanımı Tayyibe Hâtuna; "Lambayı tut. Bu kitabı bitirmeden bırakmaya gönlüm râzı değil." dedi.Birinci cildi okuyup bitirdikten sonra; "Bana diğer cildi veriniz." dedi. Ona ikinci cildi verdiler. Okumaya devâm etti. Sonunda okuyacak tâkatı kalmadı. Ondan da üç sayfa kadar okudu. Hazret-i Ali ile hazret-i Fâtımâ'nın evlenmeleri husûsuna gelince durdu. Kendinden geçip dalgın bir hâle geldi.
Hastalığı sırasında oğlu Alâeddîn'e âlim ve sâlihlerle bulunmasını tavsiye etti.Ayrıca sadaka vermesini emretti. Çünkü sadaka, hastalıklarının şifâsı olacaktı. Ayrıca her sene bir kendisi bir de hocasının rûhu için kurban kesilmesini vasiyet etti.
Vefât edeceği gün oğlu Alâeddîn ve talebeleri yanına geldiler. Ona yönelerek oturup ağladılar. Fethullah-ı Verkânisî onlara baktı ve yüzlerinde üzüntü belirtilerini gördü. Onlara; "Ağlamayınız!Allahü teâlâ benim hastalığıma şifâ verirse, sizin babanızım. Eğer şifâ bulamazsam, babanız yâni size sâhip çıkacak olan Muhammed Ziyâüddîn'dir. Çünkü onun insâfı diğer insanların insafından fazladır." buyurdu. Devâm ederek; "Ölüm sarhoşluğu olan bu son ânımda, gasl ânımda ve defnedilmem esnâsında benimle ilgili hiçbir sünneti terk etmeyiniz." dedi.
Fethullah-ı Verkânisî vefât edeceği günün sabahı ebedî yolculuk için gerekli hazırlıkları yaptı. Rabbinin huzûruna temiz çıkmak için gusül (boy) abdesti aldırıldı. Sağ tarafının üzerine kıbleye karşı yatırılmasını istedi. Bir an evvel Allahü teâlâya kavuşmayı arzuluyordu. Zaman zaman diğer yanı üzerine de çevriliyordu. Bâtın hâliyle Allahü teâlâyı zikrediyordu. Yâni sesli olarak herhangi bir tesbih veya kelime söylemiyordu. Vefâtı yaklaştığı sırada misvakının yıkanarak kendisine verilmesini söyledi. Misvakını yıkayıp getirdiler. Bir defâ dişlerini misvakladı. Fakat kollarını oynatacak tâkatı kalmadığı için talebelerinden birisi misvakı alıp, onun dişlerini misvaklamaya devâm etti. Ayrıca hocasının halîfelerinden Molla Reşîd'e; Yâsîn sûresini okumasını söyledi. Yâsin-i şerîf bitince, Şeyh Fethullah-ı Verkânisî; "Lâ ilâhe illallah." dedi ve yüzünün su ile mesh edilmesini istedi. Fethullah-ı Verkânisî Allahü teâlâya kavuşma vaktine yaklaştıkça yüzü güzelleşiyordu. Nihâyet 1899 (H.1317) senesi Cemâziyelevvel ayının 21. Salı günü Bitlis'te vefât etti. Defin için gerekli hazırlıklar yapıldı. İnsanlar grup grup cenâze namazını kıldılar. Vasiyeti üzerine evinin yanında defnedildi.
Fethullah-ı Verkânisî'nin Bitlis'te bulunan türbesi sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir. Onun Nakşibendiyye yolunun edeplerini anlatan bir risâlesi vardır.
KERÂMET VE MENKÎBELERİ
GELEN HEDİYE
Fethullah-ı Verkânisî, Sibgatullah Arvâsî'nin talebelerinden birisine; "Ben vefât edinceye kadar başkasına söylememen şartıyla sana bir şey anlatacağım." buyurdu ve devâm ederek; "Bana Sıbgatullah Arvâsî ve hocam Abdurrahmân-ı Tâgî ile üç hûrî geldi.Hûriler gâyet süslü elbiseler giymişler, yüzleri ayın on dördü gibi parlar vaziyetteydi.Sıbgatullah Arvâsî ve hocam Abdurrahmân Tâgî bana; "Biz sana, bizimle gitmen için geldik. Senin Allahü teâlâya kavuşma vaktin yaklaştı." dediler. Ben onlara; hoş geldiniz, dedim. Onlardan hûriler hakkında sordum. Bu hûrilerden biri Sıbgatullah Arvâsî için, birisi hocam Abdurrahmân Tâgî içindir. Diğeri kim içindir, dediğimde; "Allahü teâlâ o hûriyi sana hediye gönderdi." Ben onlara, benim hastalığım pek şiddetlendi. Hûri nerede, ben nerede? Ben kendi derdimle meşgûlüm, deyince, onlar; "Allahü teâlâ böyle emretti." buyurdular.
Sonra, ben Rabbimin verdiklerine râzıyım, dedim. Bu konuşmalar sırasında bu üçüncü hûrinin hocamın kızı olan hanımım olabileceği aklıma geldi. Dikkatle bakınca onun olmadığını anladım. Bu hûri, Allahü teâlânın hazînelerinden bir ihsânıdır, diye düşünüp, Allahü teâlâya şükrettim."
KAYNAKLAR
1) Sohbetler; s.11,21
2) Eshâb-ı Kirâm; (7. Baskı) s.403
3) Minah; s.264-291

Tuesday Jan 17, 2023
Fethullah-ı Verkanisi Hazretleri 1. Bölüm
Tuesday Jan 17, 2023
Tuesday Jan 17, 2023
On dokuzuncu yüzyılda Anadolu'da yetişen evliyâdan. İsmi, Fethullah'tır. Verkânisî diye de meşhur olmuştur. Babası Şeyh Mûsâ el-Mardinî'dir. Siirt'in Minar nâhiyesine bağlı Verkanis köyünde doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1899 (H.1317) senesinde Bitlis'te vefât etti.Kabri Bitlis vilâyet merkezindeki türbesindedir.
Fethullah-ı Verkânisî, medreseye giderek zamânın usûlüne göre ilim tahsîl etti. İlimde yükseldikten sonra "Seydâ" ve "Üstâd-ı âzâm" isimleriyle meşhur olan, Nakşibendiyye yolu büyüklerinden, büyük velî Abdurrahmân Tâhî (Tâgî) hazretlerinin sohbetlerine devâm etti. Ona talebe olup ilim meclislerinden ve sohbetlerinden istifâde etti. Uzun seneler hizmetinde bulunup tasavvuf yolunda ilerledi.
Kardeşi Şehmuz ise, Fethullah-ı Verkânisî'nin aksine dünyâya yöneldi. O da dünyâ yönünden ilerledi. O kadar zengin oldu ki, birçok şehirlerde onun mağazasını bulmak mümkündü. Fakat zengin olmasına rağmen kıtlık yıllarında açlık ve sefillik içinde öldü. Hattâ kefen alacak para bulamadıkları için yorganının yüzünü söküp ona kefen yaptılar. Bugün için ismi kayboldu. Hiç kimse Şehmuz diye birisinin yaşamış olup olmadığını bilmemektedir.
Kardeşi Şehmuz'un vefâsız olan dünyâya bel bağladığından âkıbeti perişan olurken; Fethullah-ı Verkânisî ise rıza-i ilâhiyi aradı ve Allahü teâlâ ona maddî ve mânevî nîmetler ihsân etti. Evliyâlık yolunda ilerleyip Nakşibendiyye yolu ileri gelenleri arasında yer aldı.
İlimde ve tasavvufta yüksek derecelere ulaşması sebebiyle hocası Abdurrahmân Tâhî hazretleri ona talebe yetiştirmek ve insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmak husûsunda icâzet, diploma verdi. Abdurrahmân Tâhî, oğlu Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî'yi yetiştirmek üzere ona teslim ettiği gibi ayrıca, kızı Tayyibe Hâtunla da evlendirdi.
Hocasının izni ve emri üzerine insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmak üzere köy köy dolaşan Fethullah-ı Verkânisî bir taraftan da talebe yetiştiriyordu. Hattâ kışın karda kızağına binip köylere irşâd için giderken Muhammed Ziyâüddîn-i Nurşînî'ye kendi kızağını çekmesini emretti. Onun hocasının oğluna böyle muâmele etmesine, Abdurrahmân Tâhî'nin diğer talebeleri îtirâz ettiler. "MuhammedZiyâüddîn, şeyhinin oğludur, onun için hâtırını hoş tutması, onu incitmemesi, ona hürmet etmesi lâzım olduğu halde, nasıl olur da o kızağa binip keyif sürerken şeyhinin oğlu zahmet ve meşakkatla kızağını çekiyor." dediler. Onların bu îtirâzlarına Fethullah-ı Verkânisî; "Üstâdım Seydâ (Abdurrahmân Tâhî) oğlunu bana teslim etti ve ben de böyle hareket etmeyi uygun görüyorum. Yok eğer size teslim etmişse bildiğiniz gibi hareket etmekte serbestsiniz." şeklinde cevap verdi.
Şeyh Fethullah-ı Verkânisî, Şeyhinin oğluna hürmet etmesi, önünden kalkıp arkası sıra gitmesi gerektiğini biliyordu. Fakat hocasının oğlunun kendisine hizmet edip mânevî derece kazanması için böyle yapıyordu.
İlim ve fazîlette yüksek derece sâhibi bir velî olan Fethullah-ı Verkânisî, hocasının oğlundan başka pekçok talebe de yetiştirdi. Bitlis vilâyetine bağlı Mutki ilçesinin Ûhin (Yukarıkoyunlu) köyünde bulunan kendi oğlu Alâüddîn-i Uhinî de en önde gelen talebelerinden ve halîfelerindendir.
Fethullah-ı Verkânisî'nin hocası Abdurrahmân Tâgî, vefât ederken onu yerine halîfe tâyin etti. Abdurrahmân Tâgî vefât edeceği zaman oğlu Muhammed Ziyâüddîn'in üzüntülü ve ağlamakta olduğunu görüp sebebini sordu.Oğlu Muhammed Ziyâüddîn-i Nurşînî; "Efendim! İnsanın babası büyük tüccar olur da onun mîrâsından istifâde edemezse ondan daha acı şey olur mu, diye üzülüp ağlıyorum." diye cevap verdi. Abdurrahmân Tâgî hazretleri; "Doğru söylüyorsun ama, ben seni başkalarının oğlundan ayırt etmedim. Başkasının oğlu yanımda nasıl idiyse, sen de aynı durumdaydın. Aranızda fark gözetip sana özel muâmele yapmadım. Diğerlerinden ayırmadım. Fakat Şeyh Fethullah seni başkalarından ayıracak." buyurdu.
Şeyh Fethullah-ı Verkânisî hocasının bu işâretini emir kabûl edip, Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî'ye özel îtinâ gösterdi. Onu; evliyâlık yolunda yükseltip, bir-iki sene içinde irşâd ile yâni insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatıp, onların dünyâ ve âhirette saâdete, kurtuluşa ermeleri için çalışmakla vazîfelendirdi. Onu huzûruna çağırıp; "Artık sen yetiştin. Buyur babanın makâmına geç ve irşâda başla." diyerek irşâd makâmına oturttu.Hocasının sağlığında ve vefâtından sonra yirmi dört sene insanlara İslâmiyeti anlatan Muhammed Ziyâüddîn-i Nurşînî, Birinci Cihân Savaşı sırasında talebeleriyle ve sevenleriyle birlikte Rus veErmenilerle savaştı. Kardeşi MuhammedSaîd, Muhammed Eşref ve birçok talebeleri şehîd oldular. Kendisi de bir merminin isâbeti sonunda bir kolunu kaybetti. Din, vatan ve milletine yaptığı hizmetleriyle zamânının âlimleri ve devlet adamlarının sevgilerine kavuştu.Tasavvuf yolunda babasına ve hocası Fethullah-ı Verkânisî'ye lâyık bir zât oldu.
Şeyh Fethullah-ı Verkânisî talebelerine ve sevenlerine bir sohbeti sırasında; "Akıllı kimsenin, mümkün olduğu kadar, dünyâdan yüz çevirmesi lâzımdır." buyurdu.
Fethullah-ı Verkânisî hazretleri uzun bir ömür sürdü. Ömrünün sonlarına doğru Bitlis'e gelip yerleşti. Vefât edeceğini haber verdi.
Fethullah-ı Verkânisî'nin talebelerinden biri rüyâsında Îsâ aleyhisselâmı gördü. Rüyâsında Îsâ aleyhisselâm vefât etmişti. Kefenledikten sonra mescidin kapısının yanında defn için hazırlanıyorlardı. İnsanlardan büyük bir kalabalık toplanmıştı. O kalabalıktan bir kimse Îsâ aleyhisselamın cenâzesinde bulunmak üzere Şeyh Fethullah-ı Verkânisî'yi çağırıyordu. Fethullah-ı Verkânisî gelip Îsâ aleyhisselâmın cenâzesinde bulundu. Onu defnettiler. Rüyâyı gören kimse bu rüyâsını Fethullah-ı Verkânisî'ye haber verdi. Fethullah-ı Verkânisî bu asırda bulunan büyük bir velînin vefât edeceği şeklinde bu rüyâyı tâbir etti. Rüyâyı anlatan talebe, Fethullah-ı Verkânisî'nin kendisinin vefât edeceğini haber verdiğini anladı. Bir müddet geçtikten sonra Fethullah-ı Verkânisî vefât etti.
Fethullah-ı Verkânisî kendisi için bir ev yaptırıyordu. O, kendisini işâret ederek; "Filan kimse bu evin içinde oturmaz." buyurdu. Evin inşâatı bitti, fakat Fethullah-ı Verkânisî evde oturmadan vefât etti.
Fethullah-ı Verkânisî vefâtından iki sene kadar önce talebelerinden birine; "Sen niçin hacca gitmedin?" diye sordu. Çünkü o, talebelerinin her türlü hayırlı işlerini teşvik ederdi. Ertesi sene olunca talebesi hac yolculuğu için gerekli hazırlıkları yapıyordu. Fethullah-ı Verkânisî hazretleri, insanlara İslâmiyeti anlatmak üzere çıktığı bir yolculuktan dönünce, yapılan hazırlıkları gördü. Hanımına dedi ki: "Eğer Allahü teâlânın emri olmasa, onu bu seferden men ederdim. Çünkü vakit daraldı, yâni benim vefâtım yaklaştı. Talebelerimden en yakın olanı ve bana en faydalı olanı budur." Aradan fazla geçmeden vefât etti.
Vefâtından bir sene kadar önceydi. Ramazan ayının otuzuncu günü sabah namazından döndükten sonra ocağın karşısına oturdu ve hanımına buyurdu ki: Bu gece ay, evliyânın sultanı Seyyid Abdülkâdir-i Geylâni'ye gelerek; "Esselâmü aleyküm ey Allahü teâlânın veli kulu. Ben ramazan ayıyım. Sana geldim ve vedâ etmek istiyorum. Çünkü bu son bir araya gelişimizdir." dedi. "Bu sözleri söyledikten bir müddet sonra ertesi sene Ramazan ayına erişmeden vefât etti.
Talebesi Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî, vefât etmeden önce Şevval ayı içerisinde Fethullah-ı Verkânisî hazretlerine gelerek bâzı talebelerine hilâfet verip vermeyeceğini sordu. Fethullah-ı Verkânisî ona cevap olarak; "Sonbahara kadar bekleyin. O zaman işler kolay olur. O zaman işler sana kalır ve istediğin gibi hareket edersin." buyurdu. Böylece kendisinin vefât edeceği zamânı ve yerine Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî'yi halîfe bırakacağını işâret etti. Dediği zaman da vefât etti.
Vefâtİndan üç ay kadar önce talebelerinden birine: "O?lum Alâeddîn'i sana teslim ettim. Ona sonuna kadar ders okutamayaca?İm." dedi. Sonra o?lu Alâeddîn'e dedi ki: "Sana Vadia Risâlesi'nden ders okutuyordum. Geriye bir ders kaldİ. Fakat bundan sonra okutamayaca?İm. Sana ders verme iŞini hocana bıraktım." buyurdu. Böylece vefâtını işâret etti ve bu onun son dersi oldu.
Fethullah-ı Verkânisî, son zamanlarında bile Peygamber efendimizin ve Ehl-i beytinin sevgisiyle doluydu. Ölüm hastalİ?İ sİrasİnda Peygamber efendimizin hayâtİnİ ve güzel ahlâkİnİ anlatanMevâhib-i Ledünniyye kitabİnİ ve Şerhini mütâlaa ediyordu. Birinci cildini okudu. Vefâtİndan yedi gün kadar önceydi. Hanımı Tayyibe Hâtuna; "Lambayı tut. Bu kitabı bitirmeden bırakmaya gönlüm râzı değil." dedi.Birinci cildi okuyup bitirdikten sonra; "Bana diğer cildi veriniz." dedi. Ona ikinci cildi verdiler. Okumaya devâm etti. Sonunda okuyacak tâkatı kalmadı. Ondan da üç sayfa kadar okudu. Hazret-i Ali ile hazret-i Fâtımâ'nın evlenmeleri husûsuna gelince durdu. Kendinden geçip dalgın bir hâle geldi.
Hastalığı sırasında oğlu Alâeddîn'e âlim ve sâlihlerle bulunmasını tavsiye etti.Ayrıca sadaka vermesini emretti. Çünkü sadaka, hastalıklarının şifâsı olacaktı. Ayrıca her sene bir kendisi bir de hocasının rûhu için kurban kesilmesini vasiyet etti.
Vefât edeceği gün oğlu Alâeddîn ve talebeleri yanına geldiler. Ona yönelerek oturup ağladılar. Fethullah-ı Verkânisî onlara baktı ve yüzlerinde üzüntü belirtilerini gördü. Onlara; "Ağlamayınız!Allahü teâlâ benim hastalığıma şifâ verirse, sizin babanızım. Eğer şifâ bulamazsam, babanız yâni size sâhip çıkacak olan Muhammed Ziyâüddîn'dir. Çünkü onun insâfı diğer insanların insafından fazladır." buyurdu. Devâm ederek; "Ölüm sarhoşluğu olan bu son ânımda, gasl ânımda ve defnedilmem esnâsında benimle ilgili hiçbir sünneti terk etmeyiniz." dedi.
Fethullah-ı Verkânisî vefât edeceği günün sabahı ebedî yolculuk için gerekli hazırlıkları yaptı. Rabbinin huzûruna temiz çıkmak için gusül (boy) abdesti aldırıldı. Sağ tarafının üzerine kıbleye karşı yatırılmasını istedi. Bir an evvel Allahü teâlâya kavuşmayı arzuluyordu. Zaman zaman diğer yanı üzerine de çevriliyordu. Bâtın hâliyle Allahü teâlâyı zikrediyordu. Yâni sesli olarak herhangi bir tesbih veya kelime söylemiyordu. Vefâtı yaklaştığı sırada misvakının yıkanarak kendisine verilmesini söyledi. Misvakını yıkayıp getirdiler. Bir defâ dişlerini misvakladı. Fakat kollarını oynatacak tâkatı kalmadığı için talebelerinden birisi misvakı alıp, onun dişlerini misvaklamaya devâm etti. Ayrıca hocasının halîfelerinden Molla Reşîd'e; Yâsîn sûresini okumasını söyledi. Yâsin-i şerîf bitince, Şeyh Fethullah-ı Verkânisî; "Lâ ilâhe illallah." dedi ve yüzünün su ile mesh edilmesini istedi. Fethullah-ı Verkânisî Allahü teâlâya kavuşma vaktine yaklaştıkça yüzü güzelleşiyordu. Nihâyet 1899 (H.1317) senesi Cemâziyelevvel ayının 21. Salı günü Bitlis'te vefât etti. Defin için gerekli hazırlıklar yapıldı. İnsanlar grup grup cenâze namazını kıldılar. Vasiyeti üzerine evinin yanında defnedildi.
Fethullah-ı Verkânisî'nin Bitlis'te bulunan türbesi sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir. Onun Nakşibendiyye yolunun edeplerini anlatan bir risâlesi vardır.
KERÂMET VE MENKÎBELERİ
GELEN HEDİYE
Fethullah-ı Verkânisî, Sibgatullah Arvâsî'nin talebelerinden birisine; "Ben vefât edinceye kadar başkasına söylememen şartıyla sana bir şey anlatacağım." buyurdu ve devâm ederek; "Bana Sıbgatullah Arvâsî ve hocam Abdurrahmân-ı Tâgî ile üç hûrî geldi.Hûriler gâyet süslü elbiseler giymişler, yüzleri ayın on dördü gibi parlar vaziyetteydi.Sıbgatullah Arvâsî ve hocam Abdurrahmân Tâgî bana; "Biz sana, bizimle gitmen için geldik. Senin Allahü teâlâya kavuşma vaktin yaklaştı." dediler. Ben onlara; hoş geldiniz, dedim. Onlardan hûriler hakkında sordum. Bu hûrilerden biri Sıbgatullah Arvâsî için, birisi hocam Abdurrahmân Tâgî içindir. Diğeri kim içindir, dediğimde; "Allahü teâlâ o hûriyi sana hediye gönderdi." Ben onlara, benim hastalığım pek şiddetlendi. Hûri nerede, ben nerede? Ben kendi derdimle meşgûlüm, deyince, onlar; "Allahü teâlâ böyle emretti." buyurdular.
Sonra, ben Rabbimin verdiklerine râzıyım, dedim. Bu konuşmalar sırasında bu üçüncü hûrinin hocamın kızı olan hanımım olabileceği aklıma geldi. Dikkatle bakınca onun olmadığını anladım. Bu hûri, Allahü teâlânın hazînelerinden bir ihsânıdır, diye düşünüp, Allahü teâlâya şükrettim."
KAYNAKLAR
1) Sohbetler; s.11,21
2) Eshâb-ı Kirâm; (7. Baskı) s.403
3) Minah; s.264-291

Tuesday Jan 17, 2023
Eşrefzade-i Rumi Hazreteri 2. Bölüm
Tuesday Jan 17, 2023
Tuesday Jan 17, 2023
Anadolu’da yaşayan evliyânın büyüklerinden. İsmi, Abdullah bin Eşref bin Muhammed Mısrî olup, babasının ismi ile şöhret buldu. Babası Eşref efendi, Mısır’dan İznik’e göç etti. Abdullah, İznik’te doğdu. Hacı Bayram-ı Velî’nin talebesi ve dâmâdı oldu. 889 (m. 1484)’de İznik’te vefât etti.
Babasının terbiyesi altında büyüyen Abdullah, önce İznik’te bulunan medreselerde çeşitli âlimlerden ders alarak, zamanın zâhirî ilimlerinde üstün başarılar elde etti. Sonra Bursa’ya giderek Pâdişâh Çelebi Mehmed’in medresesine girdi. Burada tefsîr, hadîs ve fıkıh ilimleri üzerinde söz sahibi olan âlimler derecesine yükseldi. Bu medreseden me’zûn olunca, orada müderrislik yapan hocası büyük âlim Alâeddîn Ali hazretlerinin yardımcısı oldu. Çelebi Mehmed Hân Medresesi’nde bir müddet ders veren Abdullah, tasavvuf yoluna meyletti. Nefsini terbiye etmek, kalb aynasını cilalamak için kendi kendine uğraşmağa başladı. Bu yolda bir hoca bulmanın şart olduğunu düşünerek, kitaplarını dağıttı ve Bursa’da bulunan Emîr Sultan’ın huzûruna gitti. Talebesi olup, hizmetiyle şereflenmek istediğini bildirdi. Emîr Sultan, Abdullah’ ın tasavvuf yolunun aşkıyla yandığını görünce, onu evliyânın büyüğü Ankara’daki Hacı Bayram-ı Velî’ye gönderdi. O da Ankara’ya gidip, yeni hocasına tam teslim oldu.
Hacı Bayram-ı Velî hazretleri, Abdullah’daki kabiliyeti keşfederek ona nefsini terbiye edecek vazîfeler verdi. Yaşı kırkın üzerinde ve büyük bir âlim olduğu hâlde, hocasının emirlerine “Başüstüne” diyerek sarıldı. Kendisine verilen hela temizleme vazîfesini, bütün gayretiyle yapmağa başladı. Nefsinin isteklerini terkedip, istemediklerini yapmak için büyük çaba sarfetti. Bu şekilde riyâzet ve mücâhedeye devam eden Abdullah, seneler sonra buyurdu ki: “Hocam Hâcı Bayram-ı Velî’ye onbir sene hizmet etmekle şereflendim. Bu kadar zaman zarfında hocamın: “Üstadın huzûrunda lüzumsuz konuşmak edebe aykırıdır” sözü üzerine, huzûrunda bir kelime dahî konuşmadım. Ancak sordukları suâllere kısa ve öz olarak cevap verir, edebe, ziyâde dikkat eder idim.” Eşrefoğlu Abdullah, onbir sene içinde pekçok imtihandan geçti. Yaptığı güç işlerden hiç şikâyette bulunmadı.
Onun bu sabrı, hocasına olan muhabbeti ve hürmeti üzerine, Hâcı Bayram-ı Velî, kızı Hayrünnisâ’yı ona nikâh ederek zevceliğe verdi. Bir müddet daha hizmete devam eden Eşrefoğlu Abdullah, hocasından izin alarak “Bayramiyye tarikatı”nı yaymak üzere İznik’e gitti. Orada kendi iç alemiyle başbaşa kaldı. Hocasından ayrı kalmaya ve onun hasretine fazla dayanamadı. Ayrıca, yükseldiği tasavvuf makamlarının daha ziyâde olması için tekrar Ankara’ya döndü. Hâcı Bayram-ı Velî, dâmâdını, tasavvuf yolunda derecelerinin ilerlemesi için tekrar İznik’e gönderdi. Orada kırk gün nefsini terbiye etmesi için halvete girmesini, sonra Ankara’ya gelmesini emretti. O da İznik’e gidip geldikten sonra, hocasının; “Hama şehrinde Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin torunlarından Şeyh Hüseyn Hamevî’nin huzûruna gidip, Kadirî yolunu öğreniniz” emrini aldı. Bu emri yerine getirmek üzere hazırlığa başladı. Hanımını ve biricik kızı Züleyhâ’yı bir merkebin üzerine bindirerek, Hacı Bayram-ı Velî ile vedâlaştı. Günlerce zahmetli ve yorucu yolculuktan sonra, Hama’ya yeni hocasının huzûruna vardı. Hüseyn Hamevî, bu yeni talebesinin önce nefsini terbiye etmek üzere kırk gün halvet için bir hücereye koydu. Eşrefoğlu Abdullah, Hama’da da sıkı bir riyâzet ve mücâhedeye tâbi tutuldu. Kırk gün içinde Hüseyn Hamevî, Abdullah’a ziyâde teveccühlerde bulundu. Abdullah kırkıncı günü hücreden çıkartıldığında, büyük bir vecd hâli içinde kendinden geçmiş, gözleri kapalı ve hareketsiz bir hâlde olduğu görüldü. Kendisini melekler âlemini seyretmenin lezzetinden ayırdıklarında; “Bize kıydınız” diyerek gözlerini açtı. Bu kırk günlük imtihanı başarıyla veren Abdullah, tasavvufta pek yüce mertebelere çıkmış olarak icâzetname aldı. Hüseyn Hamevî’nin halîfesi olarak Rumeline (Anadolu’ya) Kadirî yolunu yaymak üzere vazîfelendirildi. Hüseyn Hamevî, Abdullah’ı Anadolu’ya uğurladıktan bir müddet sonra, arkasından baktı ve; “Abdullah-i Rûmî koca bir deniz imiş. Bizde bulunan herşeyi çekip sinesine aldı” buyurdu.
Çocukları ile birlikte Ankara’ya giden Abdullah-i Rûmî, kayınpederi Hacı Bayram-ı Velî’nin yanında bir müddet daha kaldıktan sonra İznik’e gitti. Orada bir dergâh kurarak, talebelerine ders vermeğe, Kadirî yolunu yaymak için çalışmalara başladı. Talebelerinin nefsini terbiye etmek için, riyâzet ve mücâhedeler yaptırmağa, gurûr, kibir, ucb gibi kalb hastalıklarından kurtarmağa büyük gayret gösteriyordu. Bu şekilde gayretli çalışmaları çevreden işitilmeğe başlandı. Bursa’dan, İstanbul’dan ve diğer vilâyetlerden akın akın gelip talebesi olmakla şereflenmek istiyenler çoğaldı. Hattâ Sadr-ı a’zam Mahmûd Paşa, onun talebesi olmak isteğinde bulundu. Onun yoluna girdi. Abdullah-i Rûmî hazretleri, talebeleri arasında en ileri olan Abdürrahîm-i Tirsî’yi yerine halîfe, vekîl bıraktı. Onu, kızı Züleyhâ ile nikahladı. Abdürrahîm-i Tirsî, hocası ve kayınpederi Abdullah-i Rûmî’ye çok bağlı idi.
Abdullah-ı Rûmî, Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın İstanbul’u fethinden önce “Müzekkin-Nüfûs” isimli bir kitap yazdı. Bu kitabını okuyan herkes çok beğendi. Bundan ayrı olarak Tarîkatnâme, Delâil’ün-nübüvve, Fütüvvetnâme, İbretnâme, Mâzeretnâme, Elestnâme, Nasîhatnâme, Hayretnâme, Münâcaatnâme, Cinân-ül-cenân, Tâcnâme, Esrâr-ut-tâlibîn gibi eserleri vardır. Dîvânında pek güzel şiirler, kasideler bulunmaktadır, Yûnus Emre’nin şiirleri tipinde şiirler söylemiştir. Şiirlerinde, “Rûmî” mahlasını kullanmaktadır. Halk arasında çok söylenen “Tövbeye gel” şiiri meşhûr olmuştur ki, şöyledir:
Ey hevâsına tapan,
Tövbeye gel, tövbeye.
Hakka tap, Haktan utan,
Tövbeye gel, tövbeye.
Nice nefse uyasın,
Nice dünyâ kovasın,
Vakt ola usanasın,
Tövbeye gel, tövbeye.
Nice beslersin teni,
Yılan çiyan yer anı,
Ko teni, besle canı,
Tövbeye gel, tövbeye.
Sen dünyâ-perest oldun,
Nefsin ile dost oldun,
Sanma dirisin, öldün,
Tövbeye gel, tövbeye.
Sen teni, sandın seni,
Bilmedin senden teni,
Odlara yaktın canı,
Tövbeye gel, tövbeye.
Gör bu müvekkelleri,
Yazarlar hayrı, şerri,
Günâhtan gel sen beri,
Tövbeye gel, tövbeye.
Ey miskin Âdemoğlu,
Usan tutma âlemi,
Esmeden ölüm yeli,
Tövbeye gel, tövbeye.
Ölüm gelecek nâçar,
Dilin tadını şaşar,
Erken işini başar,
Tövbeye gel, tövbeye.
Göçer bu dünyâ kalmaz,
Ömür payidar olmaz,
Son pişman, âsî kalmaz,
Tövbeye gel, tövbeye.
Tövbe suyuyla arın,
Deme gel bugün yârın,
Göresin Hak dîdârın,
Tövbeye gel, tövbeye.
Eşrefoğlu Rûmî sen,
Tövbe kıl erken uyan,
Olma yolunda yayan,
Tövbeye gel, tövbeye.
Eşrefzâde Abdullah-i Rûmî, “Müzekkin-Nüfûs” isimli eserinde, Ebülleys-i Semerkandî’den naklen buyurdu ki:
Bir târihte Bağdad’da, zengin olanlar hacca gidiyorlardı. Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) aşkıyla yanan bir fakîr de, o sene hacca gitmeye niyet etmişti. O zenginlerin kâfilesiyle, hacca gitmek için yola çıktı. Kâfile hareket etmeden önce, herkes eşi-dostu ile helâllaştı. Şehir dışına çıkıldığında, zenginlerden biri, bir fakirin de hacca gittiğini görünce; “Bineğin yok, azığın yok. Sen hacca nasıl gideceksin? Bari cebinde birkaç bin altının var mıdır?” diye alay etti. Fakîr, bu zenginin alaylı sorusuna çok üzüldü ve; “Allahü teâlâ ne güzel vekîldir. Mahlûkâtın rızkını o vermektedir. Hepimiz O’nun verdiklerini yiyoruz” diyerek, zenginin bulunduğu yerden mahzûn bir şekilde ayrıldı. Hac vazîfelerini yapana kadar da o zengine hiç görünmedi. Herkes Mekke-i mükerremeden, Medîne-i münevvereye yola çıktıkları zaman, o zengin, fakiri sağ sâlim tekrar karşısında görünce hayret etti ve; “Komşu, sen de buraya kadar gelip hac vazîfeni yapabildin mi?” diye sormaktan kendini alamadı. Fakîr de; “Allahü teâlâya sonsuz hamd-ü-senâlar olsun ki, yüzümüzün karasına bakmayıp, bu mübârek makamı ziyâret etmeyi nasîb etti. Geldim, Beyt-i şerîfi tavaf ettim. Sağ sâlim dönüyorum” dedi. Zengin; “Hacı efendi! Acaba sana da berât verdiler mi?” diye sordu. Fakîr; “Bu ne berâtıdır ki?” dedi. Zengin; “Beyt-i şerîfi ziyâret edenlere, Cehennemden azâd olduğuna dâir berât kâğıdı verilir” diyerek, koynundan herhangi bir kâğıt çıkarıp fakiri aldattı. Fakîr, berât kâğıdının kendisine verilmediğine o kadar üzüldü ki, derhâl geriye dönüp Harem-i şerîfe geldi. İki gözü iki çeşme hâlinde, kanlı yaşlar akıtarak çok inledi. Allahü teâlâya kırık bir gönülle duâlar etmeye, yalvarmağa başladı: “Ey âlemleri yaratan yüce Rabbim! Sen herşeye kadirsin, ganî bir pâdişâhsın ki, ihsânların bütün kullarına her ân yağmaktadır. Kullarının bir kısmına berât vermişsin ki, Cehennemden azâd olup orada incinmeyeler. Bu fakîr kuluna berât verilmedi. Yoksa bu garîb kulun azâd olmadı mı?” deyip bayıldı. Baygın hâlde iken, ma’nâ âleminden yanına bir kimse gelip; “Ey fakîr! Başını kaldır ve şu berâtını alıp arkadaşlarına yetiş!” diyerek elindekini ona verdi. O ânda fakîr kendine gelerek ayıldı. Elinde, dünyâ kâğıtlarına hiç benzemiyen, yeşil renkli nûrdan yazıları olan ve misk gibi kokan bir berât kâğıdı vardı. Kâğıdı defalarca öpüp başına koyan fakirin sevincinden neredeyse aklı gidecekti. Şükür secdesine kapandı. Ömründe hiç görmediği o berâtı, yüzüne ve gözüne sürdü, bağrına bastı ve koynuna sokarak arkadaşlarına yetişmek için hızlı adımlarla yürümeğe başladı. Arkadaşları, geriden fakirin geldiğini görünce gülüşmeğe başladılar. Yanlarına soluk soluğa gelen fakire alayla; “Cehennemden azâd olma berâtını alabildin mi?” diye sordular. Fakîr de koynundan berâtını çıkararak; “İşte! Rabbimizin ihsânı olan berâtım!” diyerek, misk kokulu berâtını zengine sunuverdi. Herkes yerinde donakalmıştı. Berâtı alan zengin, nûrdan yazılarla fakirin Cehennemden azâd olduğunu okuyunca, aklı başından gidip, atından aşağı düştü. Bir süre yerde baygın yatan zengini zor ayılttılar. Kendine gelen zengin, kâğıdı öpmeğe, misk kokusunu koklamağa başladı. Kendi kendine de; “Vah, vah benim boşa geçen ömrüme! Keşke ben de bu fakir gibi sâdık bir fakîr olsa idim. Onun kavuştuğu bu saadete ben de kavuşsaydım. Bu fakîr, sadâkati sebebiyle bu mertebelere ulaştı. Ben ise zenginliğim sebebiyle gurûra kapıldım ve bundan mahrûm oldum. Bütün malımı versem, bu kâğıttakilerin bir noktasını alamam” diyerek âh eyledi. Gözlerinden kanlı yaşlar döktü. Fakîr; “Hacı efendi! Berâtım sende kalsın. Saklat Ben öldüğüm zaman kefenimin arasına koyun ki, kabrimde suâl meleklerine onu göstereyim” dedi. Hacı efendi berâtı büyük bir i’tinâ ile koynuna koydu. Uzun yolculuktan sonra evlerine ulaştılar. Zengin olan hacı, berâtı sandığına koydu. Aradan günler geçti. Zengin, ticâret için başka memlekete gittiğinde, fakîr vefât etti. Yıkayıp kefenlediler, fakat berâtını bulup kefenin içine koyamadılar. Fakirin cenâzesini kabre defnettiler. Ancak birkaç ay geçtikten sonra, zengin ticâretinden döndü. Fakiri sorduğunda; “Sizlere ömür! Sen gittikten sonra vefât etti” dediler. Zenginin sanki dünyâsı başına yıkıldı. Çok ağladı ve; “O zavallının bende pek kıymetli bir emâneti vardı. Onu yerine getiremedim. Böylece vasıyyetini yapamamış oldum. O âhırete göçtü, berâtı ise bende kaldı. Berâtını yanına koyamadım” dedi. Hemen sandığın yanına varıp ağzını açtı. Fakat berâtı koyduğu yerde bulamadı. Tekrar tekrar aramasına rağmen yine bulamadı. “Kabrine gidip bakayım. Olaki, birisi berâtı alıp ona vermiştir” dedi. Kazma kürek alarak kabre gitti. Mezârını açmak istedi. O anda bir ses; “Kabri açma! Biz ona o berâtı verdik, dışarıda bırakmadık!” dedi. Nereden geldiği belli olmayan bu ses karşısında zengin, düşüp bayıldı. Ma’nâ âleminde fakiri gördü. Fakîr; “Ey hacı efendi! Allahü teâlâ sana selâmet versin. O berât bana verildi. Hamdolsun. Münker ve Nekîr meleklerine gösterdim. Onu görünce sorgu suâl bile etmediler. Bu berâtı almama hacdan dönerken sen sebep olmuştun. Cenâb-ı Hak senden râzı olsun” deyip kayboldu. Zengin ayıldığında, doğru evine gidip, fakîr için hatimler okuttu. Yemekler pişirtip, yetimleri, fakirleri doyurdu.”
Eşrefoğlu Abdullah-i Rûmî’nin söylediği şiirlerden ba’zıları şöyledir:
DÜNYÂ
Bu dünyâ bir ejderhâdır bil ki sen,
Bu ejderhâyı niçin seversin sen.
Bu dünyâ ağulu bir yılandır,
Cefâsı çok, safâsı hep yalandır.
Bunun ağusunu şeker sanırlar,
Anın için buna hep aldanırlar.
Kime ki parmağıyla ağu verdi.
Ona sonra taşıyla ağu verdi.
Kimin ki yüzüne şu’le bıraktı,
Onu sihrile sonra od’a yaktı.
Kime ki bir saatlik yoldaşlık etti,
Onu gör ki sonra nice yuttu.
Buna gönül verenler oldu mahzûl,
Bunu terk eyleyenler oldu makbûl.
Buna çün dedi. Fahr-i âlem,
Buna niçin aldana akıllı âdem.
Bu dünyâ cîfedir, çirkin kokulu,
Binlerce mekrûhiyle içi dolu.
Bunun kokusunu burnun duyaydı,
Damağında dimağın söküleydi.
Lâkin hasta olduğundan duymazsın,
Onun için dünyâya sen doymazsın.
Getir at dünyâyı dünyâ itine,
Ne aldandın bunun sen lezzetine.
Madem ki derdin var, dermanın iste,
Dünyâ sevgisi seni etti hasta.
Eğer hasta olmasa idi, canın,
İşiteydi bu sözleri kulağın.
Abdullah-i Rûmî, Kelime-i tevhîdi söylemenin ehemmiyeti hakkında şöyle buyurdu:
Baş verip, tevhîdi, bırakma zinhar,
Can verip, tevhîdden ayrılma ey yâr.
Tevhîd olur zîrâ sermâyen senin,
Can içindedir esas mâyen senin.
Tevhîdi, sakın terketme ey azîz,
Tevhîd için gönlünü eyle temiz.
Her kimin ki tevhîdi, yok, canı yok,
Can mıdır o can ki, onda îmân yok.
Tevhîd eden kalbdir, o yanılmayan,
Tevhîd edenlerdir nârda kalmayan.
Tevhîd eden kalbe Hak şâhid ola,
Tevhîd eden gözler uyanık ola.
Tevhîd edeni od’a yakmıyalar.
Boynuna onun zincir takmıyalar.
Tevhîd edenden kaçar şeytân-ı la’în,
Tevhîd eden olur mekrinden emîn.
Tevhîd ehlidir, Hakka doğru giden,
Tevhîdi bırakandır o eğri giden.
Her amel ki kılasın tevhîd ile,
Zerre ile tamamen yer gök dola.
Eşrefoğlu Rûmî’nin sen yâ Ganî,
Can içinde muhkem et tevhîdini.
1) Osmanlı Müellifleri cild-1, sh. 17
2) Müzekkin-Nüfûs
3) Menâkıb-il-Eşrefiye
4) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 406

Tuesday Jan 17, 2023
Eşrefzade-i Rumi Hazreteri 1. Bölüm
Tuesday Jan 17, 2023
Tuesday Jan 17, 2023
Anadolu’da yaşayan evliyânın büyüklerinden. İsmi, Abdullah bin Eşref bin Muhammed Mısrî olup, babasının ismi ile şöhret buldu. Babası Eşref efendi, Mısır’dan İznik’e göç etti. Abdullah, İznik’te doğdu. Hacı Bayram-ı Velî’nin talebesi ve dâmâdı oldu. 889 (m. 1484)’de İznik’te vefât etti.
Babasının terbiyesi altında büyüyen Abdullah, önce İznik’te bulunan medreselerde çeşitli âlimlerden ders alarak, zamanın zâhirî ilimlerinde üstün başarılar elde etti. Sonra Bursa’ya giderek Pâdişâh Çelebi Mehmed’in medresesine girdi. Burada tefsîr, hadîs ve fıkıh ilimleri üzerinde söz sahibi olan âlimler derecesine yükseldi. Bu medreseden me’zûn olunca, orada müderrislik yapan hocası büyük âlim Alâeddîn Ali hazretlerinin yardımcısı oldu. Çelebi Mehmed Hân Medresesi’nde bir müddet ders veren Abdullah, tasavvuf yoluna meyletti. Nefsini terbiye etmek, kalb aynasını cilalamak için kendi kendine uğraşmağa başladı. Bu yolda bir hoca bulmanın şart olduğunu düşünerek, kitaplarını dağıttı ve Bursa’da bulunan Emîr Sultan’ın huzûruna gitti. Talebesi olup, hizmetiyle şereflenmek istediğini bildirdi. Emîr Sultan, Abdullah’ ın tasavvuf yolunun aşkıyla yandığını görünce, onu evliyânın büyüğü Ankara’daki Hacı Bayram-ı Velî’ye gönderdi. O da Ankara’ya gidip, yeni hocasına tam teslim oldu.
Hacı Bayram-ı Velî hazretleri, Abdullah’daki kabiliyeti keşfederek ona nefsini terbiye edecek vazîfeler verdi. Yaşı kırkın üzerinde ve büyük bir âlim olduğu hâlde, hocasının emirlerine “Başüstüne” diyerek sarıldı. Kendisine verilen hela temizleme vazîfesini, bütün gayretiyle yapmağa başladı. Nefsinin isteklerini terkedip, istemediklerini yapmak için büyük çaba sarfetti. Bu şekilde riyâzet ve mücâhedeye devam eden Abdullah, seneler sonra buyurdu ki: “Hocam Hâcı Bayram-ı Velî’ye onbir sene hizmet etmekle şereflendim. Bu kadar zaman zarfında hocamın: “Üstadın huzûrunda lüzumsuz konuşmak edebe aykırıdır” sözü üzerine, huzûrunda bir kelime dahî konuşmadım. Ancak sordukları suâllere kısa ve öz olarak cevap verir, edebe, ziyâde dikkat eder idim.” Eşrefoğlu Abdullah, onbir sene içinde pekçok imtihandan geçti. Yaptığı güç işlerden hiç şikâyette bulunmadı.
Onun bu sabrı, hocasına olan muhabbeti ve hürmeti üzerine, Hâcı Bayram-ı Velî, kızı Hayrünnisâ’yı ona nikâh ederek zevceliğe verdi. Bir müddet daha hizmete devam eden Eşrefoğlu Abdullah, hocasından izin alarak “Bayramiyye tarikatı”nı yaymak üzere İznik’e gitti. Orada kendi iç alemiyle başbaşa kaldı. Hocasından ayrı kalmaya ve onun hasretine fazla dayanamadı. Ayrıca, yükseldiği tasavvuf makamlarının daha ziyâde olması için tekrar Ankara’ya döndü. Hâcı Bayram-ı Velî, dâmâdını, tasavvuf yolunda derecelerinin ilerlemesi için tekrar İznik’e gönderdi. Orada kırk gün nefsini terbiye etmesi için halvete girmesini, sonra Ankara’ya gelmesini emretti. O da İznik’e gidip geldikten sonra, hocasının; “Hama şehrinde Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin torunlarından Şeyh Hüseyn Hamevî’nin huzûruna gidip, Kadirî yolunu öğreniniz” emrini aldı. Bu emri yerine getirmek üzere hazırlığa başladı. Hanımını ve biricik kızı Züleyhâ’yı bir merkebin üzerine bindirerek, Hacı Bayram-ı Velî ile vedâlaştı. Günlerce zahmetli ve yorucu yolculuktan sonra, Hama’ya yeni hocasının huzûruna vardı. Hüseyn Hamevî, bu yeni talebesinin önce nefsini terbiye etmek üzere kırk gün halvet için bir hücereye koydu. Eşrefoğlu Abdullah, Hama’da da sıkı bir riyâzet ve mücâhedeye tâbi tutuldu. Kırk gün içinde Hüseyn Hamevî, Abdullah’a ziyâde teveccühlerde bulundu. Abdullah kırkıncı günü hücreden çıkartıldığında, büyük bir vecd hâli içinde kendinden geçmiş, gözleri kapalı ve hareketsiz bir hâlde olduğu görüldü. Kendisini melekler âlemini seyretmenin lezzetinden ayırdıklarında; “Bize kıydınız” diyerek gözlerini açtı. Bu kırk günlük imtihanı başarıyla veren Abdullah, tasavvufta pek yüce mertebelere çıkmış olarak icâzetname aldı. Hüseyn Hamevî’nin halîfesi olarak Rumeline (Anadolu’ya) Kadirî yolunu yaymak üzere vazîfelendirildi. Hüseyn Hamevî, Abdullah’ı Anadolu’ya uğurladıktan bir müddet sonra, arkasından baktı ve; “Abdullah-i Rûmî koca bir deniz imiş. Bizde bulunan herşeyi çekip sinesine aldı” buyurdu.
Çocukları ile birlikte Ankara’ya giden Abdullah-i Rûmî, kayınpederi Hacı Bayram-ı Velî’nin yanında bir müddet daha kaldıktan sonra İznik’e gitti. Orada bir dergâh kurarak, talebelerine ders vermeğe, Kadirî yolunu yaymak için çalışmalara başladı. Talebelerinin nefsini terbiye etmek için, riyâzet ve mücâhedeler yaptırmağa, gurûr, kibir, ucb gibi kalb hastalıklarından kurtarmağa büyük gayret gösteriyordu. Bu şekilde gayretli çalışmaları çevreden işitilmeğe başlandı. Bursa’dan, İstanbul’dan ve diğer vilâyetlerden akın akın gelip talebesi olmakla şereflenmek istiyenler çoğaldı. Hattâ Sadr-ı a’zam Mahmûd Paşa, onun talebesi olmak isteğinde bulundu. Onun yoluna girdi. Abdullah-i Rûmî hazretleri, talebeleri arasında en ileri olan Abdürrahîm-i Tirsî’yi yerine halîfe, vekîl bıraktı. Onu, kızı Züleyhâ ile nikahladı. Abdürrahîm-i Tirsî, hocası ve kayınpederi Abdullah-i Rûmî’ye çok bağlı idi.
Abdullah-ı Rûmî, Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın İstanbul’u fethinden önce “Müzekkin-Nüfûs” isimli bir kitap yazdı. Bu kitabını okuyan herkes çok beğendi. Bundan ayrı olarak Tarîkatnâme, Delâil’ün-nübüvve, Fütüvvetnâme, İbretnâme, Mâzeretnâme, Elestnâme, Nasîhatnâme, Hayretnâme, Münâcaatnâme, Cinân-ül-cenân, Tâcnâme, Esrâr-ut-tâlibîn gibi eserleri vardır. Dîvânında pek güzel şiirler, kasideler bulunmaktadır, Yûnus Emre’nin şiirleri tipinde şiirler söylemiştir. Şiirlerinde, “Rûmî” mahlasını kullanmaktadır. Halk arasında çok söylenen “Tövbeye gel” şiiri meşhûr olmuştur ki, şöyledir:
Ey hevâsına tapan,
Tövbeye gel, tövbeye.
Hakka tap, Haktan utan,
Tövbeye gel, tövbeye.
Nice nefse uyasın,
Nice dünyâ kovasın,
Vakt ola usanasın,
Tövbeye gel, tövbeye.
Nice beslersin teni,
Yılan çiyan yer anı,
Ko teni, besle canı,
Tövbeye gel, tövbeye.
Sen dünyâ-perest oldun,
Nefsin ile dost oldun,
Sanma dirisin, öldün,
Tövbeye gel, tövbeye.
Sen teni, sandın seni,
Bilmedin senden teni,
Odlara yaktın canı,
Tövbeye gel, tövbeye.
Gör bu müvekkelleri,
Yazarlar hayrı, şerri,
Günâhtan gel sen beri,
Tövbeye gel, tövbeye.
Ey miskin Âdemoğlu,
Usan tutma âlemi,
Esmeden ölüm yeli,
Tövbeye gel, tövbeye.
Ölüm gelecek nâçar,
Dilin tadını şaşar,
Erken işini başar,
Tövbeye gel, tövbeye.
Göçer bu dünyâ kalmaz,
Ömür payidar olmaz,
Son pişman, âsî kalmaz,
Tövbeye gel, tövbeye.
Tövbe suyuyla arın,
Deme gel bugün yârın,
Göresin Hak dîdârın,
Tövbeye gel, tövbeye.
Eşrefoğlu Rûmî sen,
Tövbe kıl erken uyan,
Olma yolunda yayan,
Tövbeye gel, tövbeye.
Eşrefzâde Abdullah-i Rûmî, “Müzekkin-Nüfûs” isimli eserinde, Ebülleys-i Semerkandî’den naklen buyurdu ki:
Bir târihte Bağdad’da, zengin olanlar hacca gidiyorlardı. Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) aşkıyla yanan bir fakîr de, o sene hacca gitmeye niyet etmişti. O zenginlerin kâfilesiyle, hacca gitmek için yola çıktı. Kâfile hareket etmeden önce, herkes eşi-dostu ile helâllaştı. Şehir dışına çıkıldığında, zenginlerden biri, bir fakirin de hacca gittiğini görünce; “Bineğin yok, azığın yok. Sen hacca nasıl gideceksin? Bari cebinde birkaç bin altının var mıdır?” diye alay etti. Fakîr, bu zenginin alaylı sorusuna çok üzüldü ve; “Allahü teâlâ ne güzel vekîldir. Mahlûkâtın rızkını o vermektedir. Hepimiz O’nun verdiklerini yiyoruz” diyerek, zenginin bulunduğu yerden mahzûn bir şekilde ayrıldı. Hac vazîfelerini yapana kadar da o zengine hiç görünmedi. Herkes Mekke-i mükerremeden, Medîne-i münevvereye yola çıktıkları zaman, o zengin, fakiri sağ sâlim tekrar karşısında görünce hayret etti ve; “Komşu, sen de buraya kadar gelip hac vazîfeni yapabildin mi?” diye sormaktan kendini alamadı. Fakîr de; “Allahü teâlâya sonsuz hamd-ü-senâlar olsun ki, yüzümüzün karasına bakmayıp, bu mübârek makamı ziyâret etmeyi nasîb etti. Geldim, Beyt-i şerîfi tavaf ettim. Sağ sâlim dönüyorum” dedi. Zengin; “Hacı efendi! Acaba sana da berât verdiler mi?” diye sordu. Fakîr; “Bu ne berâtıdır ki?” dedi. Zengin; “Beyt-i şerîfi ziyâret edenlere, Cehennemden azâd olduğuna dâir berât kâğıdı verilir” diyerek, koynundan herhangi bir kâğıt çıkarıp fakiri aldattı. Fakîr, berât kâğıdının kendisine verilmediğine o kadar üzüldü ki, derhâl geriye dönüp Harem-i şerîfe geldi. İki gözü iki çeşme hâlinde, kanlı yaşlar akıtarak çok inledi. Allahü teâlâya kırık bir gönülle duâlar etmeye, yalvarmağa başladı: “Ey âlemleri yaratan yüce Rabbim! Sen herşeye kadirsin, ganî bir pâdişâhsın ki, ihsânların bütün kullarına her ân yağmaktadır. Kullarının bir kısmına berât vermişsin ki, Cehennemden azâd olup orada incinmeyeler. Bu fakîr kuluna berât verilmedi. Yoksa bu garîb kulun azâd olmadı mı?” deyip bayıldı. Baygın hâlde iken, ma’nâ âleminden yanına bir kimse gelip; “Ey fakîr! Başını kaldır ve şu berâtını alıp arkadaşlarına yetiş!” diyerek elindekini ona verdi. O ânda fakîr kendine gelerek ayıldı. Elinde, dünyâ kâğıtlarına hiç benzemiyen, yeşil renkli nûrdan yazıları olan ve misk gibi kokan bir berât kâğıdı vardı. Kâğıdı defalarca öpüp başına koyan fakirin sevincinden neredeyse aklı gidecekti. Şükür secdesine kapandı. Ömründe hiç görmediği o berâtı, yüzüne ve gözüne sürdü, bağrına bastı ve koynuna sokarak arkadaşlarına yetişmek için hızlı adımlarla yürümeğe başladı. Arkadaşları, geriden fakirin geldiğini görünce gülüşmeğe başladılar. Yanlarına soluk soluğa gelen fakire alayla; “Cehennemden azâd olma berâtını alabildin mi?” diye sordular. Fakîr de koynundan berâtını çıkararak; “İşte! Rabbimizin ihsânı olan berâtım!” diyerek, misk kokulu berâtını zengine sunuverdi. Herkes yerinde donakalmıştı. Berâtı alan zengin, nûrdan yazılarla fakirin Cehennemden azâd olduğunu okuyunca, aklı başından gidip, atından aşağı düştü. Bir süre yerde baygın yatan zengini zor ayılttılar. Kendine gelen zengin, kâğıdı öpmeğe, misk kokusunu koklamağa başladı. Kendi kendine de; “Vah, vah benim boşa geçen ömrüme! Keşke ben de bu fakir gibi sâdık bir fakîr olsa idim. Onun kavuştuğu bu saadete ben de kavuşsaydım. Bu fakîr, sadâkati sebebiyle bu mertebelere ulaştı. Ben ise zenginliğim sebebiyle gurûra kapıldım ve bundan mahrûm oldum. Bütün malımı versem, bu kâğıttakilerin bir noktasını alamam” diyerek âh eyledi. Gözlerinden kanlı yaşlar döktü. Fakîr; “Hacı efendi! Berâtım sende kalsın. Saklat Ben öldüğüm zaman kefenimin arasına koyun ki, kabrimde suâl meleklerine onu göstereyim” dedi. Hacı efendi berâtı büyük bir i’tinâ ile koynuna koydu. Uzun yolculuktan sonra evlerine ulaştılar. Zengin olan hacı, berâtı sandığına koydu. Aradan günler geçti. Zengin, ticâret için başka memlekete gittiğinde, fakîr vefât etti. Yıkayıp kefenlediler, fakat berâtını bulup kefenin içine koyamadılar. Fakirin cenâzesini kabre defnettiler. Ancak birkaç ay geçtikten sonra, zengin ticâretinden döndü. Fakiri sorduğunda; “Sizlere ömür! Sen gittikten sonra vefât etti” dediler. Zenginin sanki dünyâsı başına yıkıldı. Çok ağladı ve; “O zavallının bende pek kıymetli bir emâneti vardı. Onu yerine getiremedim. Böylece vasıyyetini yapamamış oldum. O âhırete göçtü, berâtı ise bende kaldı. Berâtını yanına koyamadım” dedi. Hemen sandığın yanına varıp ağzını açtı. Fakat berâtı koyduğu yerde bulamadı. Tekrar tekrar aramasına rağmen yine bulamadı. “Kabrine gidip bakayım. Olaki, birisi berâtı alıp ona vermiştir” dedi. Kazma kürek alarak kabre gitti. Mezârını açmak istedi. O anda bir ses; “Kabri açma! Biz ona o berâtı verdik, dışarıda bırakmadık!” dedi. Nereden geldiği belli olmayan bu ses karşısında zengin, düşüp bayıldı. Ma’nâ âleminde fakiri gördü. Fakîr; “Ey hacı efendi! Allahü teâlâ sana selâmet versin. O berât bana verildi. Hamdolsun. Münker ve Nekîr meleklerine gösterdim. Onu görünce sorgu suâl bile etmediler. Bu berâtı almama hacdan dönerken sen sebep olmuştun. Cenâb-ı Hak senden râzı olsun” deyip kayboldu. Zengin ayıldığında, doğru evine gidip, fakîr için hatimler okuttu. Yemekler pişirtip, yetimleri, fakirleri doyurdu.”
Eşrefoğlu Abdullah-i Rûmî’nin söylediği şiirlerden ba’zıları şöyledir:
DÜNYÂ
Bu dünyâ bir ejderhâdır bil ki sen,
Bu ejderhâyı niçin seversin sen.
Bu dünyâ ağulu bir yılandır,
Cefâsı çok, safâsı hep yalandır.
Bunun ağusunu şeker sanırlar,
Anın için buna hep aldanırlar.
Kime ki parmağıyla ağu verdi.
Ona sonra taşıyla ağu verdi.
Kimin ki yüzüne şu’le bıraktı,
Onu sihrile sonra od’a yaktı.
Kime ki bir saatlik yoldaşlık etti,
Onu gör ki sonra nice yuttu.
Buna gönül verenler oldu mahzûl,
Bunu terk eyleyenler oldu makbûl.
Buna çün dedi. Fahr-i âlem,
Buna niçin aldana akıllı âdem.
Bu dünyâ cîfedir, çirkin kokulu,
Binlerce mekrûhiyle içi dolu.
Bunun kokusunu burnun duyaydı,
Damağında dimağın söküleydi.
Lâkin hasta olduğundan duymazsın,
Onun için dünyâya sen doymazsın.
Getir at dünyâyı dünyâ itine,
Ne aldandın bunun sen lezzetine.
Madem ki derdin var, dermanın iste,
Dünyâ sevgisi seni etti hasta.
Eğer hasta olmasa idi, canın,
İşiteydi bu sözleri kulağın.
Abdullah-i Rûmî, Kelime-i tevhîdi söylemenin ehemmiyeti hakkında şöyle buyurdu:
Baş verip, tevhîdi, bırakma zinhar,
Can verip, tevhîdden ayrılma ey yâr.
Tevhîd olur zîrâ sermâyen senin,
Can içindedir esas mâyen senin.
Tevhîdi, sakın terketme ey azîz,
Tevhîd için gönlünü eyle temiz.
Her kimin ki tevhîdi, yok, canı yok,
Can mıdır o can ki, onda îmân yok.
Tevhîd eden kalbdir, o yanılmayan,
Tevhîd edenlerdir nârda kalmayan.
Tevhîd eden kalbe Hak şâhid ola,
Tevhîd eden gözler uyanık ola.
Tevhîd edeni od’a yakmıyalar.
Boynuna onun zincir takmıyalar.
Tevhîd edenden kaçar şeytân-ı la’în,
Tevhîd eden olur mekrinden emîn.
Tevhîd ehlidir, Hakka doğru giden,
Tevhîdi bırakandır o eğri giden.
Her amel ki kılasın tevhîd ile,
Zerre ile tamamen yer gök dola.
Eşrefoğlu Rûmî’nin sen yâ Ganî,
Can içinde muhkem et tevhîdini.
1) Osmanlı Müellifleri cild-1, sh. 17
2) Müzekkin-Nüfûs
3) Menâkıb-il-Eşrefiye
4) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 406

Tuesday Jan 17, 2023
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri 4. Bölüm
Tuesday Jan 17, 2023
Tuesday Jan 17, 2023

Tuesday Jan 17, 2023
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri 3. Bölüm
Tuesday Jan 17, 2023
Tuesday Jan 17, 2023

Tuesday Jan 17, 2023
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri 2. Bölüm
Tuesday Jan 17, 2023
Tuesday Jan 17, 2023

Tuesday Jan 17, 2023
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri 1. Bölüm
Tuesday Jan 17, 2023
Tuesday Jan 17, 2023

Tuesday Jan 17, 2023
Emir Sultan Hazretleri 4. Bölüm
Tuesday Jan 17, 2023
Tuesday Jan 17, 2023

Tuesday Jan 17, 2023
Emir Sultan Hazretleri 3. Bölüm
Tuesday Jan 17, 2023
Tuesday Jan 17, 2023