
156.9K
Downloads
264
Episodes
Ehli Sünnet Alimlerinin Hayatları
Episodes

Jun 16, 2026
Jun 16, 2026
21 min
Evliyânın büyüklerinden. İnsanların i’tikâd, ibâdet ve ahlâk husûsunda doğruyu öğrenmelerini ve öğrendikleri bu bilgiler ile amel etmelerini sağlayan, insanları Allahü teâlânın rızâsına kavuşturmak için rehberlik eden ve kendilerine silsile-i aliyye denilen İslâm âlimlerinin yirmibeşincisidir. İkinci bin yılının müceddidi olan İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunu, Urvet-ül-vüskâ Muhammed Ma’sûm-ı Fârûkî’nin beşinci oğludur. Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî hazretlerinin altı oğlu olup, hepsi de kemâle ermiş Vilâyet-i hâssa-i Muhammediyye ile şereflenmişlerdir. Beşinci oğlu Muhammed Seyfeddîn (r.aleyh) de tasavvuf bilgilerinin mütehassısı idi. “Muhyissünne” adı ile meşhûr oldu. 1049 (m. 1639) senesinde Serhend’de doğdu. 1098 (m. 1696) senesinde yine Serhend’de vefât etti. Kabri mübârek babasının medfûn bulunduğu türbenin birkaçyüz metre güneyindeki türbededir.
Boyu uzun, yüzü esmer ve heybetli, gözleri büyükçe, sakalının iki tarafı az seyrek idi. Zâhir ve bâtın ilimlerinde çok yüksek olan Muhammed Seyfeddîn-i Fârûkî hazretlerinin doğumundan i’tibâren büyük bir zât olacağı ve insanlara hidâyet rehberi olacağı belliydi. Nakledilir ki: Doğum zamanında bir melek görünüp; “Doğduğu gün, öldüğü gün ve tekrar dirildiği gün Allah’ın selâmı üzerine olsun” meâlindeki, Meryem sûresi 15. âyet-i kerîmeyi okuyarak müjde vermişti.
İlim, irfan kaynağı ve kerâmetler sahibi Seyfeddîn-i Fârûkî hazretleri, küçük yaşından i’tibâren ilme yönelip ders okuyabilecek yaşa geldiği zaman, Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Sonra da amcası Muhammed Sa’îd’den aklî ve naklî ilimleri tahsil edip kısa zamanda çok şeyler öğrendi. Zamanının bir tanesi ve ma’rifet deryası olan babası Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî’nin teveccühü ve sohbetleriyle, Nakşibendiyye yolunun usûl ve âdabı üzere tasavvuf yolunda ilerleyip, kısa müddet içinde Vilâyet-i hâssa-i Muhammediyye’ye kavuştu. Birçok hâller ve kerâmetler sahibi oldu. Önce gelenlerin ve sonra gelenlerin olgunluk ve üstünlüklerini ve güzel ahlâkını üzerinde topladı. Ma’nevî derecelere kavuşup, ârifler semâsının ayı ve âlimlerin baştâcı oldu. Kendisine, ilâhî hazînelerin kapıları aralanıp, birçok ihsânlara kavuştu.
Zâhiren ve bâtınen olgunlaştıktan sonra yüksek babasının emriyle insanlara, Allahü teâlânın dînini, sevgili Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) güzel ahlâkını anlatmak ve vaktin Sultânı Evrenkzîb Âlemgîr Hân’ın dînî terbiyesi için vazîfelendirilip Delhi’ye gitti. Ömrünün her saatini, Emr-i bil-ma’rûf ve nehy-i anil-münker yapmakla geçiren Seyfeddîn-i Fârûkî hazretleri, Delhi’ye vardığı zaman, şehrin kapısında iki azgın fil ve bunları zabt etmeye çalışan iki heybetli pehlivanın resimlerinin asılı olduğunu gördü. Sultâna o resimleri indirtip yok edinceye kadar şehre girmeyeceğini bildirdi.
Sultan resimleri indirtip yok ettirdi ve o zaman şehre girdi. Sultan Âlemgîr Hân, kendi isteğiyle ve samimî olarak Seyfeddîn-i Fârûkî hazretlerine talebe oldu. Onun sohbetleriyle şereflendi. Yaşı ilerlemiş olmasına rağmen Kur’ân-ı kerîm okumayı öğrenip ezberledi. Sohbetlerinin bereketiyle Hindistan’da yayılmış birçok bid’at ve sapıklık, Sultan Âlemgîr Hân tarafından ferman çıkartılarak ortadan kaldırıldı ve Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) unutulmuş ve kaybolmuş sünnetleri ortaya çıkarıldı. Diğer vezirler, vâliler ve devlet adamları da Seyfeddîn-i Fârûkî hazretlerinin sohbetleriyle şereflenip hidâyete kavuştular. Ona son derece saygı duyup huzûrunda ayakta dururlardı.
Muhammed Seyfeddîn-i Fârûkî hazretlerinin himmet ve bereketiyle, Hindistan’ın her tarafında İslâmiyet yayılıp müslümanlar kuvvetlendi. Bid’at sahipleri ve kâfirler perişan olup, hiçbir yerde kabûl görmediler. Hindistan hiçbir zaman böyle bir devir görmemişti.
Muhammed Seyfeddîn-i Fârûkî hazretleri, Delhi’deki bu gelişmeleri ve Sultan Âlemgîr Hân’ın sevindirici hâlini babasına mektûp yazarak bildirdiği zaman, babası çok sevinip duâ etti.
Sultan Âlemgîr Hân, birgün Muhammed Seyfeddîn Fârûkî’yi (r.aleyh) husûsî bahçesine da’vet etti. Bu bahçenin ortasında gayet süslü bir havuz, havuzun içinde, gözleri elmas olan, altından yapılmış balık şekilleri var idi. Sultan oturmak için burayı seçmişti. Seyfeddîn Fârûkî (kuddise sirruh) buraya gelince; “Önce altından yapılmış bu balıkları kırın” buyurdu. Hepsini kırıp yok ettiler. Sultan; zekî, kabiliyetli, tasavvuf ehline ve Allah adamlarına karşı muhabbet beslediği için, bu durumlara memnun oluyor, Allahü teâlâya şükredip; “Benim saltanatım zamanında böyle evliyâ yetiştiği için, Rabbime sayısız şükürler olsun” diyordu.
Delhi’de, onun sohbet meclisleri çok bereketli ve kalabalık olurdu. Kâfirler, fâcirler, fâsıklar dahî onun sohbet meclisine gelip, yüksek huzûruyla şereflenince, hidâyete kavuşup eski günahlarına tövbe edip, istiğfar ederek geri dönerlerdi. Onun sohbeti bereketiyle, binlerce kişi hidâyete ve kemâle kavuşup, yüksek derecelere ulaşmıştı. Dergâhına hergün binlerce kimse gelir feyz alırdı.
Birgün Şehzâde Muhammed a’zam Şah, teveccühüne kavuşmak ve sohbetiyle şereflenmek için Muhammed Seyfeddîn hazretlerinin dergâhına geldi. Dergâhın kapısı o kadar kalabalıktı ki, kalabalık arasından zor geçip huzûra girebildi. Bu sırada başından sarığı düşüp, kaftanı kenara takıldı. Muhammed Seyfeddîn’in feyzli ve bereketli sohbetiyle şereflendikten sonra babasının yanına döndü. İnsanların, Muhammed Seyfeddîn hazretlerine karşı duyduğu iştiyâkı, arzuyu ve gösterdiği rağbeti anlatınca, Sultan çok sevinip; “Allahü teâlâya hamd olsun ki, benim zamanımda sultanların bile huzûruna zorlukla çıkabileceği evliyâ kullar yarattı” diye şükr etti.
Muhammed Seyfeddîn (r.aleyh), insanların haklarına ve kardeşlerine karşı hürmet eder, haklarını gözetirdi. Birgün aynı Şehzâde kendisini da’vet edince, kardeşlerinden, yaşça kendinden büyük olanını da beraberinde götürmüştü. Şehzâde, bu veli kardeşlerin ellerine su dökmek için leğen ve ibriği almış bekliyordu. Muhammed Seyfeddîn hazretleri şehzâdenin elinden ibriği ve leğeni alıp, ağabeyinin eline su döktü. Sonra ibriği şehzâdeye verdi. Şehzâde de onun eline su döktü.
Dünyâyı sevenler ve dünyalık isteyenlerle arkadaşlık etmekten ve beraber oturmaktan şiddetle kaçınırdı. Yüksek sohbet meclisinde bulunanlar onun bir an evvel gelmesini şevkle beklerlerdi. Meclisinde olanlardan birisi, “Allah” ismi celâlini söylese, Muhammed Seyfeddîn (r.aleyh) dehşete düşerek, kendinden geçip, kuş gibi çırpınırdı. Gayr-i ihtiyâri olarak kendilerinden pekçok hâller ve kerâmetler zuhur ederdi.
Buyururdu ki: “Açlık ve mücâhede, hârika ve kerâmeti arttırır. Evliyânın sohbeti ise kalbe zikri yerleştirir. Sünnete tâbi olmayı kolaylaştırır. Yetecek kadar yiyiniz. Zîrâ yolumuzun büyükleri, bu yolu vukûf-u kalbiye (kalb bilgisi) devam ve sohbet üzerine kurmuşlardır. Zühd ve şiddetli mücâhedenin (Nefsin istemediği şeyleri yapmak) neticesi, kerâmet ve tasavvuftan ibârettir. Biz bunları işden bile saymayız. Bizim maksadımız ancak zikre devam, Allahü teâlânın yasaklarından kaçınıp emirlerine uymak, Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimizin sünnet-i şerîfine tâbi olmak ve daha çok feyz ve bereketlere kavuşmaktır.”
Nakledilir ki: Birgün Muhammed Seyfeddîn hazretlerinin meclisinde bulunan kimselerden birisinin hatırından; “Şeyh çok büyükleniyor” diye geçti. Bu durum, Muhammed Seyfeddîn’e (kuddise sirruh) Allahü teâlânın yardımıyla zâhir olunca, ona; “Benim bu hâlim, Allahü teâlânın kibriyâ sıfatının tecellîsidir” buyurdu.
Bir başka defa da, birisi onun büyüklüğünü inkâr etmişti. Kabûl etmemişti. O gece rü’yâsında bir grup gece bekçisi gelip onu şiddetli bir şekilde döğmeye başladılar ve; “Allahü teâlânın sevgilisi olduğu hâlde, sen Muhammed Seyfeddîn hazretlerinin üstünlüğünü inkâr ediyorsun öyle mi?” dediler. Bu korkuyla uyanıp, yaptığına tövbe etti ve onun talebeleri arasına girdi.
Cüzzâm hastalığına yakalanmış olan birisi, Muhammed Seyfeddîn hazretlerine gelip şifâ bulması için duâ etmesini istedi. O da okuyup duâ etti ve hasta iyileşti.
Muhammed Seyfeddîn hazretleri bindörtyüz velî yetiştirdi. Birçok evliyâ ve mürşid-i kâmil yetiştirip, insanların hidayete kavuşmalarına vesile oldu. Seyyid Muhammed Bedevânî, yetiştirdiği talebelerinin en büyüğü ve kâmilidir. Sekiz oğlu vardı. Üçü kendi huzûrunda kemâle geldi. Beş tanesi henüz küçük idi. Büyük olan oğulları Şeyh Muhammed a’zam, Şeyh Muhammed Hüseyn ve Şeyh Muhammed Şuayb’dır. Diğer oğulları; Muhammed Îsâ, Muhammed Mûsâ, Muhammed Kelimetullah, Muhammed Osman ve Abdürrahmân’dır. Altı kızı vardı. Bunlar; Cennet, Habîbe, Sâire, Şehrî, Refiunnisâ ve Zehrâ’dır.
“Mektûbât-ı Seyfiyye” adlı bir eseri olup, içinde yüzdoksan mektûp vardır. Bu kıymetli eseri, oğlu Muhammed a’zam toplayıp kitap hâline getirmiş, 1331 (m. 1913) senesinde Hindistan’ın Haydarâbâd şehrinde basılmıştır. Bu “Mektûbât’ından ba’zı mektûplar:
“Sonsuz ni’metlerin sahibi Allahü teâlâya hamd olsun. Peygamberlerin efendisine salât ve selâm olsun. Allahü teâlâ hepimizi dâima kendisiyle bulundursun ve mâsivâ ile meşgûl olmaktan bizleri korusun. Beyt:
Allah sevgisinden başka ne varsa,
Hepsi cana zehirdir, şeker dahî olsa.
Allahü teâlâ sonsuz ihsanıyla kendi rızasına uygun yaşamamızı nasîb eylesin. Çok eski bir düşman olan bu alçak dünyâ, ister dostu, ister düşmanı olsun hiç kimseyi kendi hâline bırakmaz ve hiç kimseye acımaz. En sonunda herkesi aldatarak vefasızca ebediyyen terk eder. Akıllı o kimsedir ki, şu birkaç günlük ömründe Allahü teâlâya kulluk ederek, O’nun va’d ettiği sonsuz saadet yolunu tutar. Beyt:
Se’âdet topu ortaya kondu,
Topu kapan yok, erlere n’oldu?
Bütün hareketlerde, yemede, uyumada, konuşmada, ahkâm-ı İslâmiyeye tam uymalı, bilhassa bu zamanda, giyinmede dikkatli olmalıdır. Erkeklere ipek elbise giymek haramdır. Adet hâlini almış olan bu tehlikeye düşmemek için çok uyanık olmalıdır. Zikre o kadar devam ediniz ki, Allahü teâlâdan başka hiçbir şey asla kalbinize gelmesin. Bu hâle, bu yolun büyükleri “kalbin fâni olması” demişlerdir.
Büyüklere karşı tam muhabbetinizi ve hürmetinizi bildiren şerefli mektûbunuz geldi. Bizleri son derece sevindirdi. Karşılıklı görüşünceye kadar hâlinizi bildiren mektûplarınızı devamlı gönderiniz. Gıyabınızda duâ ve teveccühlere sebep olacaktır. Vesselâm.” (Kırkbirinci mektûp)
“Bekâra sûresi 156. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Ey Resûlüm! Belâya ve musibete sabredenlere müjdele ki, onlar belâ ve musibet gelince dediler ki: “Biz hayâtımızda Allahü teâlânın kuluyuz ve öldükten sonra da yine O’na döneceğiz” buyuruldu. Üzüntümü nasıl anlatacağımı ve ne yazacağımı bilemiyorum. Herkesin sevdiği ve Allahü teâlânın sonsuz affına muhtaç, Seyyid Emîr Hân’ın insanı ürperten ölüm haberini işitince ne kadar elemlere gark olduğumuz, ne türlü gam ve sıkıntılara düştüğümüz, söz ve yazıya sığmaz. Birgün bu haber gelince, bütün ev halkı dayanılmaz acılara ve hüzne kapıldılar. Hastalık gibi ba’zı mâniler olmasaydı, bu fakîr bizzat gelerek başsağlığı dileyecektim. Bu acı yalnız sizin değil, hepimizin, bütün dostlarımızın müşterek acısıdır. Lâkin elden ne gelir ki, hiç kimse ölümden kurtulamıyacaktır. Enbiyâ (aleyhimüsselâm) ve evliyâ (kaddesallahü esrârehum) bu ölüm köprüsünden geçince başka insanlar ne yapabilir ki? Zümer sûresi 30. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Ey Resûlüm! Elbette sen öleceksin ve Mekke müşrikleri de ölecektir” buyuruldu. Bu âyet-i kerîme sözümüze kat’î delîldir. Sizin için de bizim için de ölüm hemen önümüzdedir, gelecektir. Nâziât sûresi 7. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Kıyâmet günü birinci sûr ile bütün gökler harekete geçecek, bütün mahlûkât yok olacak, herkes ölecektir, ikinci sûr ile bütün mahlûkât yeniden hayat bulacaktır” buyuruldu. Hazret-i müceddîd-i elf-i sânî (r.aleyh), İmâm-ı Nevevî’nin (r.aleyh) Hilyet-ül-ebrâr kitabından naklen buyurmuşlardı ki: “Abdullah İbni Zübeyr ( radıyallahü anh ) zamanında insanlar üç gün tâ’ûn hastalığına yakalandılar. Bu salgın hastalıkta, Peygamberimize ( aleyhisselâm ) hizmet eden Enes’in ( radıyallahü anh ) seksenüç oğlu ve Abdurrahmân İbni Ebî Bekr’in ( radıyallahü anh ) ise kırk oğlu vefât etmiştir.” insanların en hayırlısı Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) Eshâb-ı kirâmına (r.anhüm) öyle muâmele yapılınca, bizim gibi âsîler hangi hesaba dâhil edileceğiz? Yine yüksek dedemiz ve ma’nevî rehberimiz Müceddîd-i elf-i sânî (r.aleyh) hazretleri, Muhammed Sâdık (r.aleyh) amcamın tâ’ûndan vefâtı esnasında Mahdûm-zâde Kilân’a yazdıkları mektûpta buyurmuşlar ki: “En azîz oğlumdan ayrılık en büyük musibet ve belâlardandır. Bilemiyorum ki başka bir kimseye bunun gibi bir musibet isâbet etmiş midir. Amma Allahü teâlâ hazretlerinin bu musibet esnasında, bu zayıf kalbe ihsân ettiği sabırlar ve şükürler, O’nun en büyük ni’metlerindendir. Allahü teâlâ hazretlerinden bu belânın mükâfatını âhırette vermesini dilemeliyiz. Bir hadîs-i kudsîde buyurulmuştur ki: “Ey insanoğlu! Gönderdiğim belâ ve musibete sabr edersen, ben de âhırette senin için Cennete girmenden başka bir mükâfata râzı olmayacağım” vesselâm.” (Kırkyedinci mektûp)
“Sûre-i Hacc’ın 40. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Allahü teâlânın dînine kim yardım ederse, Allahü teâlâ da o kimseye yardım eder” buyurulmaktadır. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdular ki: “İstihare yapan ümidsizliğe düşmez, istişâre eden de pişman olmaz.” Mektûbunuzda yazmış olduğunuz yukarıdaki âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf tarafımızdan okunarak anlaşıldı. Bu fakir, duâların kabûl olduğu ve fakirlerin sohbet ettiği zamanlarda, afaki ve enfûsî (içteki ve dıştaki) bütün düşmanlarınıza gâlib gelmeniz ve büyük zaferlere kavuşmanız için Allahü teâlâya yalvarıyor ve ondan yardım diliyorum. Çünkü Hind yarımadasında ve Asya kıt’asında İslâmın kuvvetlenmesi ve yayılması, duâ ordusunun yardımıyla, kazanacağınız kesin zaferlere ve neticede devletinizin güçlenmesine bağlıdır.
Yardım iki kısımdır: Birinci kısmı, görünen sebeplere bağlı kılmışlardır. Bu ise yardımın sûreti, zâhirî ve bedeni gibidir. Zaferin maddî sebebini ve zâhirini teşkil eden sebep, muharebe meydanlarında harb eden gazâ ordularıdır. İkinci kısım ise, yardımın ma’nevî kısmını ve rûhunu teşkil eden, gözle görülmeyen duâ ordularıdır. Ma’nevî ordular, maddî ordulardan daha kıymetlidir ve yardımın özü ve rûhudur. Yardımları, sebepleri, fethi ve zaferi isteyip yaratan Allahü teâlâdır. Enfâl sûresi 10. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Yardım, yalnız Allahü teâlâdan gelmektedir” buyurulmaktadır.”
Duâ ordusu, hakîkî yardımı gönderen Allahü teâlâ ile yine O’nun yarattığı zâhirî sebep olan gazâ ordusu arasında vâsıta ve delîldir. Ayrıca duâlar, kazayı ve belâyı def eder. Hep doğru söyleyici Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdular ki: “Kazayı hiç bir şey geri ceviremez. Yalnız duâ geri çevirebilir.” Duâdaki bu te’sîr bu kudret, silâhlarda asla yoktur. Duâ ordusu görünüşte zayıf, âciz olsa da, gazâ ordusundan daha kuvvetlidir. Aynı şekilde duâ ordusu rûh gibidir, gazâ ordusu da maddî beden gibidir. Gazâ ordusunun duâ ordusuna sığınmasından başka çaresi yoktur. Çünkü, rûhsuz beden, kuvvet alamaz, zaferler elde edemez. Nitekim Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) Muhacirinin fakirlerini vesile ederek, Allahü teâlâya duâ ederlerdi. Her ne kadar bu fakîr, duâ ordusundan sayılmaya lâyık değilsem de, yalnız ismim fakir olduğu için duâlarımın kabûl olma ihtimâlini düşünerek, dâima ümidliyim ve devamlı sizin zaferiniz için duâ ediyorum. Hazırlandığınız Dekken seferinde, Allahü teâlâ sizlere galibiyet ve zaferler nasîb eylesin. Bekâra sûresi 127. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Yâ Rabbî! Sen duâlarımızı işitirsin, arzularımızı bilirsin, duâlarımızı kabûl eyle” buyurulmaktadır. Vesselâm” (Kırkıncı mektûp)
Allahü teâlâya hamd olsun, İki cihanın efendisi Muhammed aleyhisselâma salât-ü selâm olsun. Allahü teâlâya vâsıl olanların İmâmı, hadîs âlimlerinin önderi; yüzbin hadîs-i şerîfi ezbere bilen Hâfız Abdülazîm Münzirî “Kırk Hadîs-i şerîf adlı kitabında, İbn-i Ömer’den ( radıyallahü anh ) rivâyet ediyor “Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimiz buyurdular ki: “Kim ki bir mü’min kardeşinin ihtiyâcını te’min ederse, mahşer günü ameller tartılırken terazinin başında duracağım. Benden imdâd isteyince, o zâta mutlaka şefaat edeceğim.” İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ) Peygamberimizden ( aleyhisselâm ) şöyle rivâyet etmiştir: “Hayır ve şer Allahü teâlâ hazretlerindendir. Hayır anahtarları ellerine verilmiş olanlara müjdeler olsun. Şer anahtarları ellerine verilen kimselere yazıklar olsun.” Enes bin Mâlik’den ( radıyallahü anh ) rivâyet olunmuştur: “Bütün mahlûkâtı Allahü teâlâ yaratmıştır. Onların her türlü ihtiyâcını irâde ederek, yaratıp göndermektedir. Allahü teâlânın rızâsı için O’nun kullarına kim daha çok hizmet ederse, Allahü teâlâ da o kullarını o kadar çok sever.” Afv el-Müzenî babasından o da dedesinden (rıdvânullahi aleyhim ecmaîn) şöyle rivâyet eder: “Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdular ki: “Allahü teâlâ, insanların ihtiyâçlarını gördürmek için öyle kullar yaratmıştır ki, onlara Cehennem azâbı yoktur. Kıyâmet günü olunca onlar için nûrdan kürsüler hazır olur. İnsanlar hesaba çekilirken onlar Allahü teâlâ ile sohbet ederler.” Ali İbni Ebî Talib ( radıyallahü anh ) rivâyet etti. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdular ki: “Kim ki, bir mü’min kardeşine yardım etmek ve ihtiyâcını te’min etmek için harekete geçip yürürse, Allahü teâlânın yolunda harb eden mücâhidler sevâbı verilir”.
Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdular ki: “Kim ki bir müslüman kardeşinin ihtiyâcını te’min ederse, Allahü teâlânın yakın dostu ve velî kulu olur. Bir kimse mü’min kardeşinin sıkıntısını gidererek sevindirirse, Allahü teâlâ o mü’mine mahşerde, sıratı geçerken iki tane nûrdan ışık verir. Bu iki nûrun ziyasının kudretini yalnız Allahü teâlâ verir.” Vesselâm evvelen ve ahiren.” (Altmışaltıncı mektûp)
“Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allahü teâlânın şerefli ismiyle başlıyorum. Kıymetli kardeşim, Allahü teâlâ size sonsuz saadet yolunda devamlı yükselmeler nasîb eylesin. Bu büyükleri sevme saâdetiyle, hiçbir üstünlük ölçülemez. Bu büyüklere muhabbet, sizin en üstün vasfınız olmuştur. Bu sebeble sonsuz derecelere yükselmeniz ümîd edilmektedir. Allah adamlarını sevmenin insana kazandıracağı üstünlükler ve dereceler, yazı ile ifâde edilemez, kitaplara sığdınlamaz. Bu sebeple kalemimi burada bırakıyorum. Vesselâm.” (Yüzonüçüncü mektûp)
Seyfeddîn-i Fârûkî hazretlerinin değişik zâtlara yazmış olduğu mektûplardan ba’zı kısımlar:
“Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “İslâm ve sultan ikiz kardeş gibidir. O ikisinden birisi ancak diğeri ile iyi olur. Temeli olmayan bir şey yıkılır. Muhafızı olmayan bir şey ise zayi olur.”
Bekâra sûresi 201. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Kimi de; “Ey Rabbimiz! Bize dünyâda da iyi hâl ver, âhırette de iyi hâl ver ve bizi o ateş (Cehennem) azâbından koru” der.” buyuruldu. İmâm-ı Fahreddîn-i Râzî bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde buyurdu ki:
“Allahü teâlâya duâ edenler iki kısımdır: Birinci kısım, sâdece dünyalık elde etmek için duâ ederler. İkinci kısmı hem dünyâ, hem de âhıret için duâ ederler. Üçüncü bir kısım daha vardır ki, onlar sâdece âhıret için duâ ederler. Sâdece âhıret için duâ etmenin doğru olup olmadığı husûsunda âlimler ihtilâf ettiler. Âlimlerin ekserisi, sırf böyle duâ etmenin doğru olmayacağını söylediler. Çünkü insan muhtaç ve zayıf bir varlıktır. Ne dünyânın elem ve acılarına, ne de âhıretin sıkıntı ve meşakkatlarına güçleri yetmez. En uygun olanı dünyâ ve âhıretteki kötülüklerden Allahü teâlâya sığınmak, her iki âlemde de iyi hâl üzere bulunmayı O’ndan istemektir.”
Yine Fahreddîn-i Râzi ( radıyallahü anh ) tefsîrinde, Enes bin Mâlik’in şöyle anlattığını haber veriyor “Bir defasında Resûlullah ( aleyhisselâm ) bir zâtın ziyâretine gitti. Hastalık sebebiyle o kimse gayet zayıf ve halsiz düşmüş idi. Resûlullah efendimiz o kimseye; “Sen Allahü teâlâya nasıl duâ ederdin?” diye sordu. O da; “Ben; “Allahım! Ahırette eziyette olmayayım da dünyâda nasıl olursam olayım. Ahırette sıkıntı çekeceksem onu bana dünyâda iken ver” diye duâ ederdim” dedi. Bunun üzerine Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Senin buna gücün yetmez. Sen şöyle de: “Rabbimiz! Bize dünyâda da âhırette de iyilik ver. Bizi Cehennem azâbından koru!” Sonra Resûlullah efendimiz o kimseye duâ etti. O kimse Allahü teâlânın izni ile şifâ buldu.
Eğer Allahü teâlâ kullarına, hiç dert ve elem vermemiş olsa veya çok az vermiş olsaydı, insanlar O’na ibâdet etmekten ve O’nu zikretmekten gâfil olurlardı. İnsanın, dünyâ ve âhıret saadetine, Allahü teâlânın rahmetine kavuşabilmek için, ibâdet ve tâatten ve zikrden geri kalmaması şart olduğuna göre ve hiçbir kimsenin Allahü teâlânın rahmetine muhtaç olmamasının mümkün olmadığına göre, iyi düşününce dert ve sıkıntıların, aslında birer ni’met oldukları, insanı Allahü teâlâya çeken birer kemend oldukları anlaşılır.”

Jun 16, 2026
Jun 16, 2026
22 min
Tefsîr, hadîs ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimi, tasavvuf mütehassısı. İsmi, Muhammed Senâullah olup, Şeyh Celâl-i Kebîr-i Çeştî’nin onüçüncü torunudur. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin en büyük talebelerinden olup, Hazreti Osman bin Affân’ın soyundandır. 1143 (m. 1730) senesinde Pâni-püt şehrinde doğdu. 1225 (m. 1810) senesinde Pâni-püt şehrinde vefât etti. Kabri, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin zevcesinin kabri yanındadır.
Senâullah-i Pâni-pütî, yedi yaşında Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Naklî ve aklî ilimlerde ihtisas kazandı. Delhi’ye giderek, Şah Veliyyullah-ı Dehlevî’den hadîs ilmini öğrenip, bu ilimde kemâle geldi. Önce Mevlânâ Muhammed Âbid-i Semâmî’nin, bunun vefâtından sonra, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin teveccühleriyle kemâle erdi. Sonra vatanına gidip, vefât edinceye kadar kadılık yaptı.
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin halefi ve Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretlerinin hocası olan Abdullah-ı Dehlevî hazretleri, “Makâmât-ı Mazhariyye” adlı pek kıymetli eserinde buyurdu ki: “Senâullah-i Pâni-pütî, Rabbanî âlimlerin örneği ve Hak teâlânın sevgili kullarından biri idi. Aklî ve naklî ilimlerde uçsuz derya idi. Fıkıh ve usûl ilimlerinde mezhebde ictihâd derecesine yükselmişti. Fıkıh ilmine dâir büyük bir eser yazmış, bu eserinde kaynak ve delîlleriyle dört mezheb müctehidlerinin beyânlarını bildirmiştir. Kendi fetvâlarında kuvvetli olan husûsu ayrı bir risale hâlinde te’lîf etti. Usûl ilmine dâir olan kendi izahlarını da ayrıca yazdı. Tefsîrinde önceki müfessirlerin ifâde ve beyânlarını aldığı gibi, kendi te’villerine de yer verdi. Tefsîrinde ayrıca Ahrâriyye ve Müceddidiyye büyüklerinin îzâhlarına da genişçe yer verdi.
Tasavvufa ve İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin ma’rifetlerine dâir açıklayıcı risaleler te’lîf etti. Pırıl pırıl bir zihin, keskin görüş, güçlü fikir ve üstün akıl onun üstün vasıflarından ba’zılarıydı.
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin hizmet ve sohbetine kavuşunca, onların son derece üstün ilgi ve tavsiyeleri ile, Makâmât-ı Ahmediyye’ye mazhar oldu. Kısa zamanda seyr ve sülûku tamamlayıp, tasavvuf hâllerinde nihâyete ulaştı. Uzun yıllar boyunca ilim ve ma’rifet tâliblerine feyz saçtı. Öyle ki, bizzat hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, kendilerine, “Hidâyet sancağı” ünvanını vermişti. Bir defasında Gavs-üs-sakaleyn hazret-i Abdülkâdir-i Gelyânî’nin kabr-i şerîflerini ziyâret etti. Abdülkâdir-i Geylânî, kendisine kabirde taze hurma ikram eyledi. Yine bir defasında rü’yâsında hazret-i Ali’yi gördü ve büyük müjdelere kavuştu. Bizzat hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri kendisi hakkında şöyle buyurmuştur. “Senâullah-i Pâni-püti’nin derecesi, yükseklikte benimki ile aynıdır. Bana gelen her feyze ortaktır. Zâhir ve batın kemâllerini toplamada mevcûdatın en azîzidir. Dînin kuvvetlendiricisi, yolumuzun nûrlandırıcısıdır. Melekler ona ta’zim ederler. Kıyâmet günü bana; “Ne getirdin?” denilince; “Senâullah-i Pâni-püti’yi getirdim” diyeceğim. Onu görünce kalbimde heybet duygusu hâsıl oluyor. O, sâlih, takvâ ve diyanette adetâ rûh-i mücessem gibidir. Melek huyludur. Melekler ona hürmet ederler.”
“Senâullah-i Pâni-pütî, otuzdan fazla eser yazmıştır. Yazdığı eserlerden ba’zıları şunlardır: 1- Tefsîr-i Mazharî: Çok kıymetli bir tefsîrdir. Arabîdir. 1384 (m. 1964) senesinde Delhi’de basılmıştır. On cilttir. 2-İrşâd-üt-tâlibîn: Tasavvufa dâir çok kıymetli bir eserdir. Fârisî olup matbûdur. 3- Gülşen-i vahdet (Mektûbât).
Tefsîr-i Mazharî’de rivâyet edilen hadîs-i şerîfde buyuruldu ki: “Cebrâil aleyhisselâm, Kâ’be kapısı yanında, iki gün bana İmâm oldu. İkimiz, fecr doğarken sabah namazını, güneş tepeden ayrılırken öğleyi, herşeyin gölgesi kendi boyu olunca ikindiyi, güneş batarken (üst kenarı kaybolunca) akşamı ve şafak kararınca yatsıyı kıldık. İkinci günü de, sabah namazını, hava aydınlanınca; öğleyi, herşeyin gölgesi kendi boyunun iki katı olunca; ikindiyi, bundan hemen sonra; akşamı, oruç bozulduğu zaman, yatsıyı, gecenin üçte biri olunca kıldık. Sonra; “Yâ Muhammed! Senin ve geçmiş peygamberlerin namaz vakitleri budur. Ümmetin, beş vakit namazın herbirini, bu kıldığımız iki vaktin arasında kılsınlar” dedi.”
Tefsîr-i Mazharî’nin birinci ve üçüncü cildlerinde buyuruluyor ki: “En’âm suresindeki “Âzer” kelimesi, “Ebîhi” kelimesine atf-ı beyândır. Âzer’in, İbrâhim aleyhisselâmın babası değil, amcası olduğunu bildiren haberler daha doğrudur. Arabistan’da amcaya baba denilir. Kur’ân-ı kerîmde de, İsmâil aleyhisselâma, Ya’kûb aleyhisselâmın babası denilmiştir. Hâlbuki amcasıdır. Âzer’in asıl ismi “Nâhûr” idi. Nâhûr, dedelerinin hak dîninde idi. Nemrut’un veziri olunca, dînini dünyâya değişerek kâfir oldu. Fahreddîn-i Râzî ve selef-i sâlihînden çoğu da, Âzer’in amca olduğunu bildirdiler. Zerkânî, Mevâhib-i ledünniyye’yi şerh ederken, İbn-i Hacer-i Heytemî’nin; “Âzer’in amca olduğunu Ehl-i kitab ve tarihçiler sözbirliği ile bildirmişlerdir” sözünü vesîka olarak yazmıştır. İmâm-ı Suyuti”; “Âzer’in baba olmadığını, İbrâhim aleyhisselâmın babasının Târuh olduğunu İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ) bildirdi” diyor. İbn-i Abbâs’ın ( radıyallahü anh ) sözünü, Mücâhid, İbn-i Cerîr ve Süddî senedleri ile bildirmişlerdir. İbn-i Münzîr’in tefsîrinde de, Âzer’in amca olduğunun açıkça bildirildiğini yine Süyûtî haber vermektedir. Kâmûs’da, Azer kelimesini anlatırken; “İbrâhim aleyhisselâmın amcasının ismidir” diyor. İmâm-ı Süyûtî, Resûlullahın, Âdem aleyhisselâma kadar bütün dedelerinin müslüman olduklarını bildiren bir risale yazmıştır.”
“Senâullah-i Pâni-pütî, Talâk sûresinin üçüncü âyet-i kerîmesinin tefsîrinde buyuruyor ki: “İmâm-ı Rabbânî, din ve dünyâ zararlarından kurtulmak için, hergün beşyüz kerre; “La havle velâ kuvvete illâ billah” okurdu. Buna “Kelime-i temcîd” denir. Okumağa başlarken ve okuduktan sonra da yüzer kerre salevât okurdu. Hadîs-i şerîfte; “Allahü teâlânın bir ni’met vermesini ve bunun devamlı olmasını istiyen; “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah” çok okusun” buyuruldu. Sahîhayn’daki hadîs-i şerîfde; “Bu, Cennet hazînelerinden bir hazinedir!” buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfte de; “La havle velâ kuvvete” okumak, doksandokuz derde devadır. Bunların en hafifi, hemm’dir” buyuruldu. Hemm; gam, hüzün, sıkıntı demektir.”
Enbiyâ sûresinin 8. âyetinin tefsîrinde buyurdu ki: “Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Birinize dert ve belâ gelince, Yûnus peygamberin duâsını okusun! Allahü teâlâ onu muhakkak kurtarır. Duâ şudur: Lâ ilahe illâ ente sübhâneke innî kuntu minez-zâlimîn.”
İrşâd-üt-tâlibîn risalesinden ba’zı bölümler:
Evliyâya inanmayan var. “Evliyâ vardı, şimdi yok” diyen var. “Evliyâ hiç günah işlemez, gaybleri bilirler, her diledikleri hemen olur, istemedikleri hemen yok olur” diyenler ve bunun için, evliyânın kabirlerinde dilekte bulunanlar var. Böyle sananlar, kendi zamanlarındaki evliyânın böyle olmadıklarını görünce, bunların evliyâ olduklarına inanmıyor. Bunların feyzlerinden mahrûm kalıyorlar. Müslüman ile kâfiri birbirinden ayıramayacak kadar câhil olanlar da, kendilerinin evliyâ olduklarını söylüyor. Böyle câhilleri evliyâ sanarak, bunlara bağlanan akılsızlar da var. Evliyânın sekr hâlinde iken, ya’nî Allah sevgisi kaplayıp kendilerini unuttukları zaman, bilmeyerek söylediklerini dillerine dolayarak, evliyâya kâfir diyenler de var. Evliyânın böyle sözlerinden kendilerine göre yanlış ma’nâ çıkararak, böyle yanlış inananlar, böylece Ehl-i sünnet âlimlerinin Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden çıkarmış oldukları doğru bilgilere inanmayanlar, sapıtanlar var. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) hepsini tebliğ etmeye me’mûr olduğu zâhir bilgilerini öğrenip, Resûlullahın ( aleyhisselâm ), Eshâbından dilediğine, dilediği kadar bildirmesi için izin verilen tasavvuf ma’rifetlerine inanmayanlar var. Evliyâya kıymet vermeyen, saygı göstermeyenler bulunduğu gibi, evliyâya tapınan, onlar için adak yapanlar, Kâ’be tavaf eder gibi kabirleri etrâfında dönenler var. Bunun için vilâyetin ya’nî evliyâlığın ne olduğunu din kardeşlerime bildirmek istedim ve Arabî dil ile, “İrşâd-üt-tâlibîn” kitabını yazdım. Bu kitap beş kısımdır. Birinci kısım, vilâyetin doğru olduğunu bildirmektedir. İkinci kısım, tasavvuf yolunda gözetilecek edeblerdir. Üçüncü kısım, rehberin gözeteceği edeblerdir. Dördüncü kısım, tasavvuf yolunda ilerlerken gözetilecek edeblerdir. Beşinci kısım, Allahü teâlâya yaklaşmayı ve yaklaştırmayı bildirmektedir.
Birinci kısım: İslâmiyette vilâyet ve tasavvuf ilmi vardır. İnsanda zâhirî olgunluklar, üstünlükler bulunduğu gibi, batınî üstünlükler de vardır. Zâhirî üstünlükler, Ehl-i sünnet âlimlerinin, Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden anlayıp çıkardıkları bilgilere uygun olarak inanmak ve farzları vâcibleri, sünnetleri, müstehâbları yapmak ve haramlardan, mekrûhlardan, şüphelilerden, bid’atlerden sakınmaktır. Bâtınî üstünlükler insanın kalbinin, rûhunun yükselmesidir. Buhârî ve Müslim kitaplarında, Hazreti Ömer şöyle bildiriyor “Birgün, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yanında oturuyorduk. Tanımadığımız bir adam geldi. “İslâm ne demektir?” diye sordu. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ); “Kelime-i şehâdet söylemek, hergün beş kerre namaz kılmak, Ramazan ayında oruç tutmak, zekât vermek ve gücü yetince hacca gitmek” buyurdu. Soran kimse; “Doğru söyledin” dedi. Sormasına ve sonra, verilen cevapları tasdik etmesine biz dinleyiciler şaşırdık. Sonra; “Îmân ne demektir?” diye sordu. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ); “Îmân; Allaha, meleklere, kitaplara, peygamberlere, kıyâmet gününe ve hayrın ve şerrin Allahın takdîri ile, dilemesi ile olduklarına inanmaktır” buyurdu. Buna da; “Doğru söyledin” dedi. Sonra; “İhsan ne demektir?” diye sordu. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ); “Allahü teâlâya, O’nu görür gibi ibadet etmendir. Sen O’nu görmüyor isen de O seni hep görmektedir” buyurdu. Sonra; “Kıyâmet günü ne zaman olacaktır?” diye sorunca; “Bunu senden daha çok bilmem” buyurdu. Sonra; “Kıyâmetin alâmetleri nedir?” diye sordu. Resûlullah ( aleyhisselâm ) kıyâmet kopacağı zamanın alâmetlerini bildirdi. Sonra bize dönerek; “Bunları sorup giden Cebrâil aleyhisselâm idi. Size dîninizi bildirmek için gelmişti” buyurdu.
Bu hadîs-i Cibril’den anlaşılıyor ki: îmândan ve ibâdetlerden başka, “İhsân” denilen bir kemâl, bir üstünlük vardır ki, biz bu üstünlüğe “Vilâyet” diyoruz. Velîyi, Allahü teâlânın sevgisi kapladığı zaman, onun kalbi, sevgilisinin müşâhedesinde yok olur. Bu hâle “Fenâ-i kalb” denir. Bu müşâhede Allahü teâlâyı görmek değildir. Allahü teâlâ, bu dünyâda görülmez. Fakat velîde, Allahü teâlâyı görmüş gibi bir hâl olur. Bu hâl istemekle hâsıl olmaz. İşte Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Allahü teâlâyı görüyormuş gibi ibâdet etmektir” buyurmakla, bu hâli haber vermiştir.
İkinci olarak deriz ki: Hadîs-i şerîfte; “İnsanda bir et parçası vardır. Bu salih olursa, bütün beden sâlih olur. Fâsid olursa, bütün beden fâsid olur. Bu et parçası, kalbdir” buyuruldu. Bedenin sâlih olması için, kalbin sâlih olmasına, tasavvufcular “Fenâ-i kalb” demektedir. Kalb, Allahü teâlânın sevgisinde fânî olunca, kalbin bu fenâsı, komşusu olan nefse de te’sîr eder. Nefs, emmâreliğinden kurtulmaya başlar. “Hubb-i fillah” ve “Buğd-ı fillah” kazanır. Ya’nî Allahü teâlânın beğendiği şeyleri sever, Allahü teâlânın beğenmediklerini sevmez. Bundan dolayı, bedenin hepsi İslâmın ahkâmına uymak ister.
“Kalbin sâlih olması için, îmândan ve amelden başka birşey var mıdır?” suâline şöyle cevap verir: Hadîs-i şerîfte; “Kalb sâlih olunca, beden de sâlih olur” buyuruldu. Bedenin sâlih olması, İslâmın ahkâmına yapışması demektir. Çok kimse vardır ki, kalbinde îmân var iken, İslâmın ahkâmına uymuyor, îmânı olup da, sâlih işleri az, bozuk işleri çok olanların Cehennemde azâb görecekleri bildirildi. Demek ki, kalbde îmân bulunması, bedenin sâlih olmasına sebep olmamaktadır. O hâlde kalbin sâlih olması, îmânlı olması demek değildir. Kalbin sâlih olması, hem îmânlı olması hem de bedenin sâlih işler yapmasıdır da denilemez. Çünkü, bedenin sâlih olmasını, yine bedenin sâlih olmasına sebep göstermek mantıksız bir söz olur. Bundan anlaşılıyor ki, kalbin sâlih olması, imân ve ibâdetten başka birşeyin kalbde bulunmaması demektir. Bu da tasavvufcuların “Fenâ-i kalb” dedikleri hâldir.
Üçüncü olarak deriz ki: Eshâb-ı Kirâmın her birinin, Eshâb olmayan müslümanların hepsinden daha üstün oldukları söz birliği ile bildirilmiştir. Hâlbuki, kıyâmete kadar gelecek olan İslâm âlimleri arasında, ilimleri ve amelleri, Eshâb-ı Kirâmın ba’zılarının ilim ve amelleri kadar olanları çok vardır. Bundan başka, hadîs-i şerîfte; “Başkaları Allah rızâsı için Uhud dağı kadar altın sadaka verseler, Eshâbımın Allah yolunda verdiği yarım sa’ arpanın sevâbına kavuşamazlar” buyuruldu. Eshâb-ı Kirâmın ibâdetlerinin böyle kıymetli olması, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) sohbetinde bulunmakla, kalblerinde hâsıl olan bâtınî kemâllerinden dolayıdır. Onların bâtınları ya’nî kalbleri, Resûlullahın mübârek bâtınından nûr aldı.
Bâtınları nûrlandı. Hazreti Ömer vefât edince, oğlu Abdullah; “İlmin onda dokuzu gitti” buyurdu. Orada bulunan gençlerin bu söze şaşırdıklarını görünce; “Sizin bildiğiniz fıkıh ve kelâm ilimlerini söylemiyorum. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mübârek kalbinden fışkırmış olan batın ilminin, ma’rifetin onda dokuzu gitti diyorum” dedi. Eshâb-ı Kirâmdan sonra gelen müslümanlar arasında bu batın nûruna kavuşanlar, hocalarının sohbetleriyle kavuştular. Onlar vasıtası ile, Resûlullahın mübârek kalbinden fışkıran nûrlara kavuştular. Bunların sohbetlerinde kavuşulan nûr, Resûlullahın sohbetinde kavuşulan kadar, elbet olamaz. Eshâb-ı Kirâmın üstünlükleri, işte buradan gelmektedir. Bundan anlaşılıyor ki, zâhirin kemâllerinden, ya’nî üstünlüklerinden başka, batının da kemâlleri vardır. Bu kemâllerin çeşitli dereceleri vardır. Böyle olduğunu şu hadîs-i kudsî de göstermektedir. Hadîs-i kudsîde, Allahü teâlâ buyurdu ki: “Kulum bana biraz yaklaşırsa, ben ona çok yaklaşırım. Kulum bana çok yaklaşırsa, ben ona daha çok yaklaşırım. Kulum çok nafile ibâdet de yapınca, bana öyle yaklaşır ki, onu çok severim. Onu sevince, duâlarını kabûl ederim. Onun görmesi, işitmesi ve gücü yetmesi benimle olur.” Allahü teâlânın böyle çok sevmesine sebep olan nafile ibâdetler, tasavvuf yolundaki çalışmalardır.
Dördüncü olarak deriz ki: Bin seneden daha çok bir zamanda, dünyânın üç büyük kıt’asından gelmiş olan milyonlarca müslüman, tasavvuf yolunda çalışarak ve sâlihlerin sohbetinde bulunarak, kalblerinde bir hâl hâsıl olduğunu söylemiş ve yazmışlardır. Yalan birşey için böyle dehşetli bir sözbirliği olabileceğini kimse düşünemez. Bu sözbirliğini yapanların çoğunun hâl tercümeleri kitaplarda vardır. Hepsinin ilim, takvâ sahibi, sâlih kimseler oldukları meydandadır. Böyle olgun, iyi kimselerin yalan söyleyecekleri, olacak şey değildir. İşte, böyle milyonlarca temiz, olgun insan sözbirliği ile bildiriyorlar ki, herbiri kendi rehberinin sohbetinde bulunmakla, kalbleri Resûlullahın sohbetinde yayılan nûrlara kavuşmuştur. Herbiri; “Sâlihlerden birinin sohbetinde bulunarak, kalblerimizde îmândan ve fıkıh bilgilerinden başka bir hâl hâsıl oldu, Kalblerimizde bu hâl hâsıl olunca, Allah sevgisi ve Allahın sevdiklerinin sevgisi ve Allahü teâlânın emrettiği şeylerin sevgisi, kalblerimizi doldurdu. İyi işleri, ibâdetleri yapmak tatlı oldu. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri doğru i’tikâdlar gönüllerimize yerleşti” demişlerdir. Kalblerde hâsıl olan bu hâl, elbet kemâldir, yüksekliktir. Kemâle sebep olan bir hâldir.
Beşinci olarak deriz ki: Evliyânın kerâmetleri olur. “Kerâmet” Allahü teâlânın, âdeti dışında, ya’nî fen ve tabiat bilgilerinin dışında yarattığı harikulade şeyler demektir. Fakat, bir insanda, fen kânunları dışında şeyler bulunması, o kimsenin elbet bir velî olduğunu göstermez. Allahü teâlânın sevmediği kimselerde, hattâ kâfirlerde de, böyle âdet dışında, şaşılacak şeyler hâsıl olabilir. Kâfirlerde hâsıl olan âdet dışı şeylere sihir denir. Evliyâda kerâmet ile birlikte takvâ da bulunur. Takvâ, Allahü teâlâdan korkmak, O’nun emirlerine ve yasaklarına uymaktır.
Vilâyet; Şimdi evliyâlığın ne demek olduğunu bildirelim. Evliyâlık, Allahü teâlâya yakın olmak demektir. Fakat, insanların Allahü teâlâya yakın olması, iki türlü olur. Birinci yakınlık, Allahü teâlânın her insana yakın olmasıdır. Allahü teâlâ Kâf sûresinin 16. âyetinde meâlen; “Biz ona, boynundaki şahdamarından daha yakınız!” ve Hadîd sûresinin 4. âyetinde meâlen; “Her nerede olursanız olunuz, Allahü teâlâ sizinle beraberdir” buyurdu. İkinci yakınlık; Allahü teâlânın, insanların yalnız üstün olanlarına ve meleklere olan yakınlığıdır. Alak sûresinin son âyetinde meâlen; “Secde et ve Allahü teâlâya yaklaş!” buyuruldu. Yukarıda bildirdiğimiz hadîs-i kudsîde; “Kulum bana, nafile ibâdetleri de yaparak öyle yaklaşır ki, onu çok severim...” buyuruldu. Bu âyet-i kerîmede ve hadîs-i kudsîde bildirilmiş olan yakınlık, yalnız seçilmiş üstün kimselerde hâsıl olur. Bu yakınlığa, “Vilâyet” ya’nî evliyâlık denir. Bu yakınlığa kavuşmak için, önce Ehl-i sünnet i’tikâdına uygun îmân etmek lâzımdır. İmrân sûresinin 68. âyetinde metilen; “Allahü teâlâ, imân edenleri sever” buyuruldu. Fakat, mü’minler arasında seçilmiş olanları daha çok sever. Her mü’mini sevmesine “Vilâyet-i âmme” denir. Seçilmiş mü’minleri çok sevmesine; “Vilâyet-i hâssa” denir. Yukarıda vazılı hadîs-i kudsîde bildirilmiş olan sevgi, işte bu sevgidir. Bu sevginin de dereceleri vardır. Şunu da bildirelim ki, Allahü teâlâ, insan aklı ile anlaşılamayacağı gibi, O’nun sıfatları da insanın aklı ile anlaşılamaz. Allahü teâlânın kendisi gibi ve sıfatlarının herhangi biri gibi, hiçbir şey yoktur. Bunun için, Allahü teâlânın insanlara olan her iki yakınlığı, insan aklı ile anlaşılamayan, bilinemeyen bir yakınlıktır. İki zamanın ve iki cismin birbirlerine yakın olmaları gibi değildir. Allahü teâlânın kullarına yakın olması, akıl ile düşünülen ve his organları ile anlaşılan yakınlıklar gibi değildir. Ancak ba’zı seçilmiş mü’minlere verdiği ma’rifet denilen ilim ile anlaşılabilir. Bu bilgiye “İlm-i huzûrî” denir. Bizim bilgilerimiz “İlm-i husûlî”dir.
Allahü teâlânın, kullarına olan bu iki yakınlığı, âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler ile bildirilmiş olduğundan, her ikisine de inanmamız vâcibdir. Allahü teâlânın bizleri gördüğüne inanmamız lâzım olduğu gibi, bize olan bu iki yakınlığına da inanmamız lâzımdır. Allahü teâlânın görmesi, fizik kânunları ile îzâh edilen, ışığın yarısıması ile olan görmek olmadığı gibi, O’nun bu iki çeşit yakınlığı da ölçü ile, metre ile, angstron ile bildirilen yakınlık değildir. Ba’zı hadîs-i şerîflerde; arşın, metre, karış, arpa boyu gibi birimler bildirilmesi, ölçü bildirmek için değil, azlık, çokluk bildirmek içindir.
Vilâyet, Allahü teâlâ ile kul arasında olan, insanların anlayamayacağı bir hâl olduğuna göre, bunu niçin yakınlık sözü ile anlatmışlardır? sorusuna cevap verebilmek için, önce iki şeyi bildirmek lâzımdır:
1- Evliyâya hâsıl olan keşf ve herkesin gördüğü rü’yâlar, bir şeyin misâlinin, hayâl aynasında görünmesidir. Uykuda iken olursa, rü’yâ denir. Uyanık iken olunca, “Keşf denir. Hayâl aynası, ne kadar çok saf, temiz ise, keşf ve rü’yâ, o kadar doğru ve güvenilir olur. Bunun içindir ki, peygamberlerin “aleyhimüsselâm” rü’yâları, tam inanılacak ve güvenilecek “Vahy”dir.
Çünkü, peygamberlerin hepsi ma’sûmdurlar. Ya’nî hiç yanılmazlar. Hayâlleri çok saf, temizdir. Bâtınları, ya’nî kalbleri tertemizdir. Evliyânın rü’yâlarının çoğu da böyledir. Doğru olur. Çünkü Eshâb-ı Kirâmda olduğu gibi, doğrudan doğruya veya Eshâbdan sonra gelenlerde olduğu gibi, rehberleri vâsıtası ile, Resûlullahın sohbetinde kazanılan nûrlar ile ve O’nun emirlerine uymak ile, evliyânın hayâlleri temizlenmiş ve kalbleri cilâlanmıştır. Celâleddîn-i Rûmî, bu inceliği Mesnevî’sinde ne güzel anlatıyor. Beyt:
Evliyâyı avlayan hayâller bilir misin nedir?
Hüdâ bostanı güzellerinin görüntüleridir!”
Peygamberlere uymaları sayesinde, evliyânın bâtınları cilalanır, parlak ayna gibi olur. Ba’zan bâtınlarının eski zulmetleri, kara lekeler gibi meydana çıkıp, hayâl aynaları bulanır. Keşf ve rü’yâlarında yanlışlık olur. Bu bulanıklık, ba’zan haram veya şüpheli birşey yaparak veya haddi aşarak, ba’zan da câhillerden, sapıklardan bulaşarak hâsıl olur. Câhillerin, günah işleyenlerin rü’yâları çok kerre yanlış olur. Bâtınları zulmetli olduğundan çok yanılırlar.
2- Allahü teâlânın yarattığı şeylerin hepsine “Alem” denir. Üç türlü âlem vardır. “Âlem-i şehâdet”, bildiğimiz madde âlemidir. “Âlem-i ervah”, maddî olmayan, ölçüsüz olan rûh âlemidir. “Âlem-i misâl”de maddeli ve maddesiz hiçbir şey yoktur. Âlem-i misâlde, birinci ve ikinci âlemde bulunan herşeyin ve Allahü teâlânın hattâ düşüncelerin ve ma’nâların misâlleri vardır. Allahü teâlânın misli yoktur. Misâli vardır denildi. Bir şeyin kendisine ve sıfatlarına benzeyen başka bir şeye, birinci şeyin misli denir. Allahü teâlânın kendinin ve sıfatlarının misli yoktur, olamaz. Birşeyin kendine değil, yalnız sıfatlarına benzetilen başka şeye, birinci şeyin misâli denir. Meselâ, güneşe pâdişâh denir. Pâdişâh, güneşin misâli olur. Nûr sûresi 35. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Allahü teâlânın mü’minin kalbindeki nûru, fener içindeki mum gibidir” buyurulmuştur. Bir hadîs-i şerîfde; “Öyle bir Hakimdir ki, bir ev yapmış, içini maddelerle doldurmuştur” buyurularak, Allahü teâlâya misâl bildirilmiştir. Yûsuf aleyhisselâm, kıtlık senelerini za’îf sığırlar gibi, bolluk senelerinde, semiz sığırlar ve buğday başakları gibi rü’yâda gördü. Buhârî kitabında bildirilen bir hadîs-i şerîfde; “Rü’yâda gördüm ki, çok kimseler yanıma geldi. Üzerlerinde gömlek vardı. Kiminin gömleği göğsüne kadar, kiminin daha aşağı idi. Ömer’i ( radıyallahü anh ) gördüm. Gömleği yerlere kadar uzundu” buyurdu. Ma’nâsını sordular. Gömlek, ilim demektir buyurdu. Bu âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler gösteriyor ki, misli olmayan ve madde olmayan şeylerin misâlleri rü’yâda ve keşf yolu ile görülebilir.
Yukarıdaki iki açıklama öğrenildikten sonra deriz ki, vilâyet denilen, bilinmeyen bir hâl vardır. Bu hâl keşf yolu ile âlem-i misâlde, iki cismin birbirlerine yakın olmaları gibi görünmektedir. Vilâyet hâli ilerledikçe, keşf de, Allahü teâlâya doğru yürümek gibi, yahut O’nun sıfatlarının birinden ötekine gitmek gibi görünmektedir. Evliyânın bilinmeyen hallerindeki değişmeler, Âlem-i misâlde böyle göründüğü için, bu hâllere, “Kurb-i ilâhî” ve değişmelerine de, “Seyr-i ilallah” ve “Seyr-i fillah” gibi isimler verilmiştir.
Tasavvuf yolunda “Fenâ” hâsıl olunca, geriye dönülmez. Geri dönenler fenâdan önce dönmüşlerdir. Bu fakîr (ya’nî Senâullah hazretleri) bunu, Bekâra sûresinin 143. âyet-i kerîmesinin meâli olan; “Allahü teâlâ îmânınızı gidermez. O, kullarına çok acıyıcıdır”dan anlamaktayım. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Allahü teâlâ, kullarının îmânlarını geri almaz. Fakat, âlimleri yok ederek ilmi giderir.” Bu hadîs-i şerîf de gösteriyor ki, Allahü teâlâ, hakîki îmânı ve bâtın ilmini geri almaz. (Bu âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf, Eshâb-ı Kirâmın hiçbirinin, sonradan mürted olmadığının şahididir. Çünkü, hepsinin îmânı, hakîki idi. Ehl-i sünnet düşmanları, bu inceliği bilselerdi, Eshâb-ı Kirâmın hiçbirine dil uzatamazlardı.)
Tam takvâ, ancak evliyâda hâsıl olur. Hased, kin beslemek, kibir, riya, şöhret ve benzeri nefsin kötülükleri büsbütün gitmedikçe, tam takvâ hâsıl olamaz. Bunların büsbütün gitmeleri için de, “Fenâ-i nefs” ya’nî nefsin fânî olması lâzımdır. Allahı sevmek, başka şeyleri sevmekten daha çok olmadıkça, hattâ kalbde Allahdan başka şeylerin sevgisi yok olmadıkça, kâmil îmân ve tam takvâ elde edilemez. Bu da, ancak “Fenâ-i kalb” ile hâsıl olur. Fenâ-i kalb için, hadîs-i şerîfde; “Kalbin sâlih olması” denildi. Buhârî ve Müsiim kitablarında bildirilen hadîs-i şerîfde; “Bir mü’min beni ana-babasından ve çocuklarından ve herkesten daha çok sevmedikçe, onan îmânı kâmil olmaz” buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfde; “Üç kimse imânın tadını bulur: Allahı ve Resûlünü herşeyden daha çok sever. Yalnız Allahın sevdiği kimseleri sever, îmâna kavuştuktan sonra, kâfir olmaktan korkması, ateşte yanmak korkusundan daha çok olur” buyuruldu. Râbi’a hazretleri, bir elinde su dolu, öteki elinde ateş dolu bir kap götürüyordu. “Böyle nereye gidiyorsun?” dediklerinde; “Cehennem ateşini söndürmeğe ve Cenneti yakmağa gidiyorum. Böylece müslümanları Allahü teâlâya, Cehennem korkusu ve Cennete kavuşmak arzusu ile ibâdet etmekten kurtarmak istiyorum” dedi ki, evliyâlık da böyledir.
Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Eshâbıma ikram ediniz!” buyurdu. Allahü teâlâ da, Hucurât sûresinde meâlen; “İkrama lâyık olanınız, ittikâsı çok olanınızdır” buyurdu. Bunun için, İslâm âlimleri sözbirliği ile bildiriyorlar ki, Eshâb-ı Kirâmın hepsi, bu ümmetin en üstünleri ve en müttekîleridir. Çünkü, Eshâb-ı Kirâmın hepsi, Allahın Resûlünün sohbetlerinde bulunmakla, vilâyet makamlarının en ilerisine vardılar. Allahü teâlâ, Tevbe sûresinin 101. âyetinde meâlen; “Îmânları ileride olanlar ve hicrette önde olanlar” buyurarak, Eshâb-ı Kirâmı övüyor. Vâkıa sûresinin 10. âyetinde meâlen; “Îmânları ileride olanlar, Allahü teâlâya yaklaşmakta ileride olanlardır. Bunların hepsi mukarreblerdir” buyurdu.
Batının kemâle kavuşması için, tasavvuf yolunda çalışmak vâcibdir. Allahü teâlâ, İmrân sûresinin 102. âyetinde meâlen; “Ey mü’minler! Allahü teâlânın yasak ettiği şeylerden tam olarak sakınınız!” buyurdu. Ya’nî zâhirdeki işlerde ve bâtındaki ahlâk ve akâidde, Allahü teâlânın beğenmediği hiçbir şey kalmasın! Bu âyet-i kerîmedeki emr, vâcib olduğunu göstermektedir. Tam takvâ, ancak vilâyet ile elde edilebilir. Nefsin, yukarda yazdığımız kötülükleri haramdır. Bu kötülükler temizlenmedikçe, tam takvâ elde edilemez. Bunlar da, nefsin fenâsı ile temizlenebilir. Takvâ, günahlardan sakınmak demektir. Buna hadîs-i şerîfde; “Bedenin sâlih olması” denildi. Bedenin sâlih olması için de, kalbin sâlih olması lâzımdır. Kalbin sâlih olmasına, tasavvufçular “Fenâ-i kalb” demişlerdir.
Vilâyet, kalbin ve nefsin fâni olmaları demek olduğunu bildirdik. Tasavvuf âlimleri buyuruyor ki, vilâyet yedi derecedir. Beşi, âlem-i emrden olan kalb, rûh, sır, hafi, ahfâ adındaki beş latifenin fâni olmalarıdır. Altıncısı nefsin fâni olmasıdır. Yedincisi, bedendeki maddelerin fâni olmasıdır. Beden maddelerin fâni olmasına “Bedenin sâlih olması” adı verildi.
Takvâ, yalnız nafile ibâdet yapmakla elde edilmez. Takvâ, farzları ve vâcibleri yapmak ve haramlardan sakınmak demektir. İhlâs ile yapılmayan farzların, vâciblerin hiç kıymeti yoktur. Allahü teâlâ, Zümer sûresinin 2. âyetinde meâlen; “Allaha ihlâs ile ibâdet et! İbâdet, ancak O’na yapılır” buyurdu. Haramlardan kaçınmak da, fenâ-i nefs olmadan hâsıl olamaz. Görülüyor ki, vilâyetin kemâllerine kavuşmak, farzları yapmakla olur. Fakat, vilâyete kavuşmak, Allahü teâlânın bir ihsânıdır. Dilediğine verir. Çalışmakla elde edilemez. Allahü teâlâ, insanlara güçleri yeten şeyleri emretmiştir. Tegâbün sûresinin 16. âyetinde meâlen; “Allahın yasak ettiği şeylerden, gücünüz yettiği kadar perhiz ediniz” buyuruldu. Görülüyor ki, elden geldiği kadar çalışmak lâzımdır.
Vilâyetin dereceleri sonsuzdur. Sa’dî Şîrâzî, Gülistan kitabında;
Onun güzelliği sonsuz, Sa’dî’nin sözü uçsuz,
Hasta içmekle doymaz, deryanın suyu azalmaz!
beyti ile bunu anlatmaktadır. Bunun gibi, takvâ dereceleri de sonsuzdur. Hadîs-i şerîfde; “Allahı en iyi tanıyanınız ve O’ndan en çok korkanınız benim” buyuruldu. Bir kimse, vilâyet derecelerinde yükseldikçe, Allahdan korkusu da artar. Hucurât sûresinin 13. âyetinde meâlen; “Allahü teâlâ indinde en yükseğiniz, O’ndan en çok korkanınızdır” buyuruldu. Takvâ dereceleri sonsuz olduğundan, vilâyet derecelerinde ilerlemek için, her zaman çalışmak vâcibdir. Batın ilminin artmasını istemek her vakit farzdır. “Sevgili peygamberim! Sen hep, yâ Rabbî benim ilmimi arttır duâsını söyle!” meâlindeki Tâhâ sûresi 114. âyet-i kerîmesi, böyle olduğunu bildirmektedir. Bir velînin, kavuştuğu derecede kalması, yükselmek istememesi haramdır. Muhammed Bâkî-billah hazretleri buyuruyor ki:
“Allah yolunda edeb lâzımdır edeb!
Ölünceye dek, taleb gerektir taleb,
Deniz dolusu ağzına dökseler de,
Hiç doymamak, hep su aramak gerek!”
Celâleddîn-i Rûmî de:
“Kardeşim, bu yolun yoktur sonu,
Çok gitsen de, yine yürümeli!” buyurdu.
Hâce Muhammed Bâkî-billah:
“Ne kadar çok içirsen de bana,
Ateşim artıyor senden yana!”
buyurdu.
Bâtında yükselmeğe çalışmak vâcib olduğu için, rehber aramak da vâcib olmaktadır. Çünkü, rehber arada olmaksızın Allahü teâlâya kavuşmak, çok az kimseye nasîb olmuştur. Bunun için, Celâleddîn-i Rûmî:
“Rehberden başka yoktur insanı çeken,
Bir rehber ara, ona sarıl pek muhkem!”
buyurdu. Fakat, yalancı rehberlere aldanmamalıdır.
Rehberin alâmeti, Ehl-i sünnet i’tikâdında olması ve İslâm ahkâmına tam uymasıdır. Sözleri, hareketleri İslâm ahkâmına uygun olmayan kimse, havada uçsa da, rehber olamaz. Kehf sûresinin 28. âyetinde meâlen; “Kalbi bizi zikr etmekten gâfil olan, nefsinin arzuları peşinde koşan ve hareketlerinde İslâmın dışına taşan kimseye itaat etme!” buyurdu. Bu âyet-i kerîmeden anlaşılıyor ki, nefse uymak, kalbin gâfil olmasını gösterir. Bedenin bozuk olması, ya’nî günah işlemek, kalbin bozuk olmasını göstermektedir. (Günah işleyenler ve ibâdet etmeyenler, müslümanları aldatmak için; “Sen kalbe bak, kalbimiz temizdir. Allah kalbe bakar” diyorlar. Onların böyle konuşmalarının yanlış ve bozuk olduğunu, bu âyet-i kerîme göstermektedir. Nitekim hadîs-i şerîfte; “Kalb bozuk olunca, bedenin işleri de hep bozuk olur” buyurulmuştur. Bu hadîs-i şerîf de, günah işleyenlerin bu gibi sözlerini yalanlamaktadır. “Allah dışınıza bakmaz. Kalbinize ve niyetinize bakar” hadîs-i şerîfi, ibâdet yapanlar, hayr işleyenler içindir. Ya’nî, ibâdetin kabûl olması için, Allah rızâsı için yapılması lâzımdır.) Rehberin ikinci alâmeti, hadîs-i şerîfde bildirilmiştir ki, onunla konuşmak ve onu görmek, Allahü teâlâyı hatırlamağa sebep olur. Allahdan başka herşey kalbe soğuk gelir. İmâm-ı Nevevî’nin bildirdiği hadîs-i şerîfde, Resûlullahtan ( aleyhisselâm ) evliyânın alâmetleri sorulunca; “Onlar görülünce, Allah hatırlanır” buyurdu. Bu hadîs-i şerîfi İbn-i Mâce de bildirmektedir. İmâm-ı Begavî’nin haber verdiği hadîs-i şerîfde; “Allahü teâlâ buyurdu ki, ben zikr olunduğum zaman evliyâm hatırlanır. Onlar zikr olununca da, ben hatırlanırım” buyurulmuştur. Fakat, Allahı hatırlamak için velî ile bağlılık lâzımdır. Velîyi inkâr eden, velî olduğuna inanmayan, ona bağlı değildir. İnanmıyan, bu ni’mete kavuşamaz. Beyt:
Allahın nasîb etmediği kimse,
Feyz alamaz Peygamberi de görse!
Her velîde böyle te’sîr vardır. Ba’zısında daha kuvvetli te’sîrler olur ki, talebeyi çekerek tasavvuf yolunun yüksek derecelerine çıkarırlar. Bunlara “Kâmil ve mükemmil” denir.
Câhiller ve yalancılar, ilk görmekte ve birkaç görüşmekte velîyi tanıyamaz. Bunların, güvendikleri kimselerden sorup anlamaları lâzımdır. Allahü teâlâ, Nahl sûresinin 43. âyetinde ve Enbiyâ sûresinin 7. âyetinde meâlen; “Bilmediklerinizi bilenlerden sorup öğreniniz!” buyurdu. Hadîs-i şerîfde; “Cehâletten kurtulmanın yolu, bilenlerden sorup öğrenmektir” buyuruldu. Rehber olarak tanınan bir kimsenin yanında yıllarca bulunup da, kalbinde bir değişiklik hâsıl olmayan kimse, onun yanından ayrılmalıdır.
İmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i elf-i sânî Ahmed Fârûkî Serhendî buyuruyor ki: Resûlullah ( aleyhisselâm ) vefât edince, Eshâb-ı Kirâm sıra ile dört halîfeyi seçtiler. Halîfe seçmek, yalnız dünyâ işlerini düzene koymak için değildi. Bâtınlarını kemâle getirmek için de, seçmişlerdi.
Evliyâ ölünce, onun feyz vermesi kesilmez. “Feyz almak için hep diri olanı aramak lâzım mıdır?” sorusuna şöyle cevap veririz: Evliyâ ölünce, feyz vermesi bitmez. Hattâ artar. Fakat, nâkıs olanların, kendilerini kemâle erdirecek kadar, meyyitten feyz almaları pek az nasîb olur. Velîden, öldükten sonra alınan feyz, diri iken alınan kadar olsaydı, Medine’de yaşayan müslümanların, bu zamana gelinceye kadar, hepsinin Resûlullahdan feyz alarak, Eshâb-ı Kirâm derecesinde olmaları lâzım gelirdi. Kimsenin rehber aramasına lüzum kalmazdı. Çünkü rehberden feyz alabilmek için, feyz alan ile feyz veren arasında bağlılık lâzımdır. Rehber ölünce, bu bağlılık kalmaz. Evet, fenâ ve bekâya kavuştuktan sonra, bâtınları arasında bağlılık hâsıl olup, kabrden de, çok feyz alınabilir ise de, bu feyz de, diri iken alınan feyz kadar olamaz.
Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki: Hiçbir velî, gaybı bilmez. Allahü teâlâ keşf veya ilham ile bildirirse, ancak onu söyleyebilir. Evliyâ gaybı bilir diyen imansız olur. Evliyâ, yok olan şeyi var edemez. Var olanı yok edemez. Kimseye rızk veremez. Çocuk veremez. Hastalığı gideremez. A’râf sûresinin 188. âyetinde meâlen; “Ey sevgili Peygamberim! Onlara söyle ki, kendime fâide ve zarar vermeğe gücüm yetmez. Ancak Allahın dilediği olur” buyuruldu. Allahü teâlâdan başkasından yardım beklemek caiz değildir. Fâtiha sûresinde meâlen; “Ancak sana ibâdet eder, senden yardım bekleriz” dememizi emr etmektedir. “İyyâke” yalnız sana mahsûstur demektir. Bunun için, evliyâya adak yapmak caiz olmaz. Çünkü, nezr (adak) yapmak ibâdettir. Evliyâdan birine nezr yapan kimsenin, bu nezrini yerine getirmemesi lâzımdır. Çünkü, elden geldiği kadar, günahtan kaçınmak vâcibdir. Mezar etrâfında saygı için dönmek caiz değildir. Çünkü, Kâ’be etrâfında dönmeğe benzemektedir ki bu dönmek ya’nî, Ka’be’yi tavaf etmek namaz kalmak gibi ibâdettir.
Peygamberlerin ve velilerin dirilerine ve ölülerine duâ etmek, kendiliğinden birşey yapmasını istemek câiz değildir. Hadîs-i şerîfte, “Duâ ibâdettir” buyuruldu. Mü’min sûresinin 60. âyetinde meâlen; “Bana duâ ediniz! Duânızı kabûl ederim. Kibr edip bana ibâdet etmek istemeyenler, zelîl olarak Cehenneme gideceklerdir” buyuruldu. Câhiller; “Yâ Abdülkâdir-i Geylânî, yâ Şemseddîn Pâni-püti, (ya Tezveren Dede), Allah için bana şunu ver” diyorlar. Böyle söylemek şirktir, küfürdür. “Yâ Rabbî. Abdülkâdir-i Geylânî hürmeti için bana şunu ver! Seyyidet Nefise hürmetine hastama şifâ ver!” demelidir. Allahü teâlâya böyle duâ etmek caizdir ve fâidelidir. A’râf sûresinin 193. âyetinde meâlen; “Allahdan başka her kime duâ ederseniz, onlar da, sizin gibi kuldur. Kimseye yardım edecek güçleri yoktur.” buyuruldu.
“Bu âyet-i kerîme kâfirlerin putlarına tapınmalarının şirk olduğunu bildirmek için gelmiştir. Evliyâyı putlara benzetmek doğru mudur?” Sorusuna da şöyle cevap veririz: Âyet-i kerîmede, Allahdan başka buyuruldu. Allahdan başka herşey demektir. Evet, hadîs-i şerîfde; “Peygamberleri zikr etmek ibâdettir. Sâlihleri zikr etmek günahlara keffârettir. Ölümü zikr etmek sadaka vermek gibidir. Kabri zikr etmek, sizi Cennete yaklaştırır.” buyuruldu. Bu hadîs-i şerîf, Ebû Nasr Deylemî’nin “Müsned-ül-firdevs” kitabında yazılıdır. “Ali’yi zikr etmek ibâdettir” hadîs-i şerîfini de Deylemi bildirmektedir. Bu hadîs-i şerîflerdeki zikr etmek, onların yüksek mertebelerini, hâllerini, güzel huylarını hatırlamak, söylemek demektir. Böylece bunları sevmek, Allah sevgisindendir. Bunları işitenler, bunlar gibi olmağa çalışmalı. Yalnız ezanda ve ikâmette, Allahü teâlânın ismi yanında Muhammed aleyhisselâmın ismini de zikr etmek ibâdettir. İnşirah sûresi 4. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Senin için, senin zikrini yükselttik” buyuruldu. Bu yükseltmek, yalnız Muhammed alayhisselâm içindir. Bir kimse; “Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah” dedikten sonra, Ali veliyyullah” dese, bu kimse ta’zir olunur. Ya’nî cezâlandırılır. Muhammed aleyhisselâmın ismini zikr etmek de, yalnız dinimizin bildirdiği yerde farz olur. Meselâ; “Yâ Muhammed, yâ Muhammed!” diyerek tesbih çekmek câiz değildir.
İsmet, Peygamberlere mahsûstur. İsmet demek, bilerek ve bilmiyerek, büyük ve küçük hiçbir günah işlememek demektir. Evliyâda ismet vardır. Ya’nî günah işlemezler demek küfr olur.
Eshâb-ı Kirâmın hepsi, evliyânın hepsinden daha yüksektirler. Tâbiînin büyüklerinden olan Abdullah bin Mübârek hazretleri dedi ki, “Hazet-i Muâviye’nin, Resûlullah’ın yanında bindiği atın burnuna giren toz, Veysel Karânî’den ve Ömer bin Abdülazîz’den daha hayırlıdır.”
Evliyânın kabirlerini yüksek yapmak, onlara saygı için üzerlerine türbe yapmak, yanında ziyâfet vermek, kabirlerinde kandil, mum yakmak bid’attir. Kimisi haram, kimisi mekrûhtur. Resülullah ( aleyhisselâm ) hazret-i Ali’yi göndererek, kâfirlerin yüksek mezarlarını yıktırdı ve resimleri yok ettirdi. (Evliyâ öldükten sonra da, kendilerini sevmek, hürmet etmek lâzımdır. Böylece, rûhlarından feyz alınır, istifâde olunur, insanın kalbi temizlenir. Ziyârete gelenlerin, bir velî mezârı olduğunu anlayarak, saygı göstermeleri için ve ziyâret edenin soğuktan, sıcaktan, yağmurdan, yırtıcı hayvanlardan korunması için, evliyânın kabirleri üzerine türbe yapmak caiz hattâ lâzımdır. Türbe, velî için değil ziyârete gelen diriler için yapılmaktadır.)
Resûlullahın ( aleyhisselâm ) kabrini ziyâret etmek için sünnet şöyledir: Abdestli olmalı, Resûlullaha salevât getirmeli, önceden yapmış olduğu, namaz, sadaka, oruç, Kur’ân-ı kerîm okumak gibi hayırlı işlerin sevâbını O’na bağışlamalı, gönlü uyanık olmalı, O’nu sevmeği ve sünnetine uymağı, Allahü teâlâdan dilemelidir. Eğer, ziyâret ettiği kabir, mensûb olduğu velînin kabri ise kalbinden dünyâ düşüncelerini çıkarıp, ondan feyz almağı beklemelidir. Kabir başında Kur’ân-ı kerîm okumak caizdir.
Dünyalığa, mala, şöhrete kavuşmak, saygı toplamak için rehberlik yapanlar, şeytanın vekîlleridir. Müseylemet-ül-kezzâb gibidirler.
Evliyânın, Allahü teâlâdan kendilerine gelen ni’metleri haber vermeleri, bulundukları yüksek dereceleri talebelerine bildirmeleri caizdir. Hadîs-i şerîfde; “Allahü teâlânın verdiği ni’metleri bildirmek, bunlara şükretmek olur” buyuruldu. Öğünmek haramdır. Kendindeki iyilikleri, ni’metleri, kendinden bilirse, Allahü teâlânın verdiğini düşünmezse, öğünmek olur. Ya’nî “Tezkiye-i nefs” olur. Bu ni’metlerin Allahü teâlâdan geldiğini bilir. Kendinin kusurlu olduğunu düşünürse, şükr olur.
İnsanların Allahü teâlâya yaklaşması, ancak Allahü teâlânın çekmesi ile olur. Eğer, vasıtasız doğrudan doğruya çekerse, “İctibâ” denir. Vâsıta ile çekmesi, iki türlü olur ibâdet yapmak ve riyâzet çekmek vâsıtası ile çeker. (Tasavvuf yolundaki vazîfelerin te’sîrleri tecrübe edilmiş olduğu için, bu nafile ibâdetleri yapmak tercih edilmektedir.) Buna “Sülûk” denir. Yâhud bir rehberin sohbeti vâsıtası ile “Cezb” eder. Bütün bu çekişlerin asıl sebebi, insanın kendi kabiliyetidir. Bu kabiliyetleri, insana yaratılışta verilir. İnsanların kabiliyetleri, istidâtları başka başkadır. İnsanın Allaha yaklaşmasına en büyük mâni, nefsinin şehvetleri ile bedenin ihtiyâç ve kötülükleridir. İkinci mâni, “Âlem-i emr” latifelerinin kendilerinden ve Rablerinden gâfil olmalarıdır. İnsanı Allahü teâlâya yaklaştıran ibâdetleri, riyâzetleri de, bir rehberin göstermesi lâzımdır. Riyâzet ve ibâdet yapmakla, hem nefs ve beden tezkiye bulur. Ya’nî kötülüklerden temizlenirler. Hem de, Âlem-i emrden olan latifeler, beden maddelerinden ve nefsten bulaşmış olan zulmetlerden tasfiye olur. Gafletten kurtulurlar. Tasavvuf yollarının çoğunda, önce sülûk yapılır. Önce, iki mâni ortadan kaldırılır. Böylece, Âlem-i emrin beş latifesi saf olur ve nefs “Makâmât-i aşere” denilen güzel huylarla bezenir. Bundan sonra, rehber sâliki Allahü teâlâya cezb eder. Bu sâlike “Sâlik-i meczûb” denir. Böyle ilerlemesine “Seyr-i afakî” denir.
Çünkü, rehber sâlikin temizlenmesini Âlem-i misâlde görerek anlar. Bu seyr çok güçtür ve uzun sürer. Allahü teâlâ Behâüddîn-i Buhârî’ye sülûkten önce cezb yapmasını ilham eyledi. Önce teveccüh ederek, her latifede zikr yaptırırlar. Her latifede fânî olurlar. Buna “Seyr-i enfüsî” denir. Seyr-i afakînin çoğu da, bununla birlikte hâsıl olur. Sonra, nefsi ve bedeni temizlemek için riyâzet yaptırılır. Bu sâlike, “Meczûb-i sâlik” denir. Bu seyr kolay ve çabuk olur. Nâkısların, câhillerin kendiliklerinden yaptıkları ibâdetlerle, terakkileri pek az olur veya hiç olmaz. Çünkü, bunların ibâdetlerinin sevâbı pek azdır. Elli sene ibâdet ile vilâyetin en aşağı derecesine yetişebilirler. O hâlde, yalnız mücâhede ve riyâzet ile vilâyet elde edilemez, ibâdetlerin, riyâzetlerin ancak sünnete uygun olanları fâidelidir. Bunun için, bid’atlerden sakınmak şarttır. Hadîs-i şerîfde; “Amelsiz söz kabûl olmaz. Niyetsiz amel kabûl olmaz. Sünnete uygun olmazsa, hiçbiri kabûl olmaz” buyuruldu. Ya’nî, hiçbirine sevâb verilmez. İbâdetlerin, riyâzetlerin, güç ve sıkıntılı olması değil, sünnete uygun olmaları lâzımdır.
“Çok sıkıntılı riyâzetler çekenlerin çok ilerledikleri, hârikalar gösterdikleri görülüyor. Buna ne dersiniz?” suâline şöyle cevap veririz:
Riyâzet çekerek, çeşitli hârikalar göstererek, dünyâ işlerinde menfaat elde edilebilir. Eski Yunan filozofları ve Hind papazları böyle yaparlardı. Allah adamları, bunlara kıymet vermez. Nefsi kötülüklerden kurtarmak, şeytanı öldürmek, ancak sünnete uymakla mümkündür.
“Yukarıdaki cevâba göre, yalnız riyâzet yapılan tasavvuf yollarında kimsenin velî olmaması lâzım gelir. Buna ne dersiniz?” suâline de şöyle cevap veririz:
Tasavvuf yollarının hepsi sünnete uymaktadır. Ba’zılarına bid’at karışmış ise, başka işlerinde sünnete uymaları, bu bid’atin zararını giderebilir. Bunlara bid’at karışması, ictihâdlarında hatâ ettikleri içindir. Müctehidin hatâsı affolunur. Câhillerin, yalancıların hatâsı böyle değildir. Bunlar hep zarardadırlar.
Nâkıs ve kâmil herkes, daha kâmil olandan, daha çok feyz alabilir. Vilâyet ancak kâmilin sohbeti ile elde edilebilir. Nâkıslar, câhiller, “îctibâ” ile çekerek vilâyete kavuşduramaz. Çünkü, bunların Hak teâlâ ile münâsebetleri yoktur. Kâmil olan rehberin zâhirî halk ile, bâtını Hak ile olduğu için, Allahü teâlâdan aldığı feyzi, insanlara vererek, onları vilâyete kavuşdurur. İsrâ sûresinin 95. âyetinde meâlen; “Eğer yeryüzünde melekler olup yürüselerdi, onlara gökten peygamber olarak elbette melek gönderirdim” buyuruldu. Bunun içindir ki, Resûlullahın vefâtından sonra, görünüşde kendisi ile münâsebet kalmadığı için, herkes Kabr-i se’âdetten feyz alamaz oldu. Resûlullahın vârisleri olan âlimlerden, rehberlerden feyz alındı. Çünkü hadîs-i şerîfde; “Zâhir ve bâtın bilgilerinde âlim olanlar, peygamberlerin vârisleridirler” buyuruldu.
Kemâle yetişen, velî olan kimse, Allahü teâlâdan vasıtasız feyz alabilir, ibâdet yapmakla da yükselir. “Secde et ve Allaha yaklaş” meâlindeki âyet-i kerîme bunu bildirmektedir. Bu velî, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) ve evliyânın kabirlerinden de feyz alabilir.
Peygamberlerin insandan gönderilmesi, sohbette hâsıl olan te’sîr içindir. Çünkü, i’tikâd ve fıkıh bilgileri meleklerden de öğrenilebilir. Cibril hadîsi bunu göstermektedir. Çünkü, Resülullah; “Bu gelen Cebrâil idi. Size dîninizi öğretmek için gelmişti” buyurdu. Sohbetin te’sîri için, yol göstericilerden feyz alabilmek için, arada tam münâsebet (tanımak ve sevmek) bulunması lâzımdır. Vilâyet elde etmek için de, bu te’sîr lâzımdır.
Az kimse vardır ki, istidâdları çok kuvvetli olup, Peygamberin veya bir velînin rûhundan feyz alarak, vilâyet mertebesine kavuşurlar. Bunlara “Üveysî” denir. Eshâb-ı Kirâmın sohbeti de, feyz verdi. Fakat bir sohbet yetişmezdi. Çok defa sohbet etmek lâzım idi. Sonra gelen evliyânın sohbetleri, ancak riyâzet çekmekle birlikte te’sîr etti.
Allahü teâlâ, insanlarda kendine yaklaşmak ve kendini tanımak istidâdını yarattı. Bu istidâdın miktarı herkeste başkadır.
Farzları, vâcibleri yaptıktan ve haramlardan, şüphelilerden kaçtıktan sonra, nafile ibâdetlerin en te’sîrlisi zikrdir. Her zaman Allahü teâlâyı zikretmelidir. Hadîs-i şerîfde: “Cennettekiler, ençok, dünyâda Allahü teâlâyı zikretmeden geçirdikleri zamanlar için üzülürler” buyuruldu. Fenâ-i nefs hâsıl olmadan önce, diğer nafile ibâdetleri yapmakla ve Kur’ân-ı kerîm okumakla Allahü teâlâya yaklaşılamaz. Bâtını temizlemedikçe, bunlarla terakki olmaz. Batını temizlemek, Allahı zikr etmekle olur. Hadîs-i şerîfde; “Zikrin en iyisi, Lâ ilahe illallah’tır” buyuruldu. Bunun için boş zamanlarda hep bu “Kelime-i tevhîd”i okumalıdır. Bundan sonra kalan zamanlarda, âhıret adamları ile, sâlihlerle görüşmeli, sohbet etmelidir. Sâlih kimse bulamazsa, mürtedlerle, bid’at sahibleri ile, fâsıklarla arkadaşlık etmemeli, bunlarla oturmamalıdır. Haram işleyenlere “Fâsık” denir. Sâlih kimselerin kitaplarını okumalıdır. Din câhilleri ile, dünyâya düşkün olanlarla ve mezhebsizlerle görüşmemelidir. Bunlarla görüşmek, insanın bâtınını (kalbini, rûhunu) harâb eder. Evliyânın sohbetinde bulunmak, zikrden ve diğer nafile ibâdetten daha fâidelidir. Eshâb-ı Kirâm, birbirlerini görünce; “Biraz benimle otur. İmânımı tâzeliyeyim” derlerdi. Celâleddîn-i Rûmî buyuruyor ki:
“Evliyâ yanında geçen az zaman, Faidelidir yüzyıllık takvâdan!
Hâce Ubeydüllah-i Ahrâr buyuruyor ki:
“Kılınabilir her zaman nafile namaz, Bizim sohbetimiz bir daha bulunamaz!”
Birisine; “Bâyezîd’in sohbetinde bulun!” dediler. “Ben her ân Rabbimin sohbetindeyim” dedi. “Bâyezîd’in sohbeti sana daha fâidelidir” cevâbını verdiler. Ya’nî, cenâb-ı Hakdan, O’na bağlılığın ve istidâdın kadar feyz alabilirsin. Bâyezîd’in sohbetinde ise, onun yüksek derecesine uygun feyzlere kavuşursun demek istediler.
Kötü arkadaşlarla hiç görüşme, O, zehirli yılandan da fenâdır! Yılan alır insanın canını, O alır canını, îmânını!
Senâullah-i Pâni-püti hazretlerinin “Tefsîr-i Mazharî”sinin bazı kısımları şöyledir:
Müttekî, kendisine âhırette zarar verecek olan; şirk, günah ve mâlâya’nî (fâidesiz şeyler) ile meşgûl olmaktan alıkoyan herşeyden sakınan kimsedir. Mâlâya’nîden ve Allahü teâlânın zikrinden alıkoyacak şeylerden sakınmak, takvânın en yüksek derecesidir.
İbn-i Ömer buyurdu ki: “Takvâ, kendini hiçbir kimseden daha hayırlı görmemektir.”
Nu’man bin Beşîr’in rivâyet ettiği hadîs-i şerîfde Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu İd: “Dikkat ediniz! Bedende bir et parçası vardır. O sâlih (iyi) olunca bütün beden (a’zâlar) iyi olur. O bozuk olunca, bütün beden bozuk olur. Dikkat ediniz! O (et parçası), kalbdir.” Tasavvuf ehli, bu hadîs-i şerîfdeki kalbin salâhını (iyi olmasını) Fenâ-ül-kalb (kalbin fenâ bulması) ta’biri ile ifâde etmiştir. Kalb bu mertebeye gelince, iyi işler yapar, harama düşmek korkusu ile şüpheli şeylerden sakınır.
Şehr bin Havşeb ( radıyallahü anh ) şöyle buyurdu: “Müttekî; mahzurlu olan bir şeyi yapmamak için, mahzurlu olmayan şeyi bile terkeden kimsedir.” Harama düşmemek için şüpheli olan şeyleri terkeden kimse, namusuna ve dînine şüphe getirecek şeylerden kendisini muhafaza etmiş olur.
Şüphelilerin içine düşen kimse harama düşer. Onun durumu; yasak olan korunun kenarında sürülerini otlatan ve sürülerinin o yasak olan koruya girmesi pek yakın olan çobanın durumuna benzer.
Günah işlemekle kalbin kararması: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Mü’min günah işlediği zaman, kalbinde siyah bir nokta meydana gelir. Eğer tövbe eder, o günahtan vaz geçer ve Allahü teâlâdan affını isterse, o siyah leke gider ve kalbi parlar. Eğer günah işlemeye devam ederse, siyah nokta büyür ve kalbini kaplar.” Nitekim Kur’ân-ı kerîmin, Mutaffifîn sûresinin 14. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Hayır (onların zannettikleri gibi değil)! Doğrusu onların kazandıkları günahlar, kalblerini kaplamıştır” buyuruldu.
Kalbin siyahlaşması, bu hadîs-i şerîfte bildirilen kalbin bozulmasıdır. Mü’minin işlediği günahın durumu böyle olursa, kâfirin inkârının onda neler yapacağı buradan kolayca anlaşılır.
Mü’minlerin imtihan edilmesi: Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki: “Ey mü’minler, (itaatkârı, âsî olandan ayırt etmek için) sizi biraz korku, biraz ocuk, biraz da mallardan, canlardan ve mahsûllerden yana eksiltme ile andolsun imtihan edeceğiz. Ey Habîbim! Sabredenlere (lütuf ve ihsânlarımı) müjdele.” (Bekâra-155) Ya’nî; Ey Muhammed’in ( aleyhisselâm ) ümmeti! Size verilen belâ ve musibetlere sabredip, benim kazama boyun eğip eğmediğinizi denemek için size (belâ ve musibet) veririz. Eğer siz, sabreder ve kazama râzı olursanız, size semâdan bereketler göndeririz. (Allahü teâlânın, böyle bir imtihanı, olmadan önce haber vermesi, onların, kendilerini böyle bir imtihana alıştırmaları, hazırlamaları içindir.)
Ebû Mûsel Eş’arî ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: “Resûlullah. ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Bir kimsenin oğlu vefât ettiği zaman, Allahü teâlâ meleklere; “Kulumun çocuğunu mu aldınız?”, buyurur. Melekler; “Evet” derler. Allahü teâlâ; “Gönlünün meyvesini mi aldınız?” buyurur. Melekler; “Evet” diye cevap verirler. Allahü teâlâ; “O (kulum) ne dedi?” diye sorduğunda da; “İnnâ lillah ve innâ ileyhi râci’ûn: Biz Allahü teâlânın kuluyuz ve yine O’na döneceğiz” diyerek sana hamdetti” derler. Bunun üzerine Allahü teâlâ; “O kuluma Cennette, “Hamd Evi” isminde bir ev yapınız” buyurur.” Bu hadîs-i şerîfi Tirmizî rivâyet etti ve hasen hadîs olduğunu bildirdi.
Ölümü temenni etmek: Günah işlemekten, ibâdet ve tâatlarda eksiklik olmasından korkmak sebebiyle ölümü temenni etmek kat’î olarak caizdir. Bundan başka ölümü temenni etmek, Allahü teâlâya kavuşma arzusuyla da olur. Bu şekildeki ölümü temenni etmek övülmüştür ve selef-i sâlihînde görülmüştür. Çünkü onlarda, Allahü teâlâya kavuşmaktan başka bir arzu kalmamıştır. Ubâde bin Sâmit’in bildirdiği bir hadîs-i şerîfde, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) şöyle buyurdu: “Kim Allahü teâlâya kavuşmayı isterse, Allahü teâlâ da ona kavuşmak ister. Kim Allahü teâlâya kavuşmayı istemezse, Allahü teâlâ da ona kavuşmak istemez.” Bunun üzerine Hazreti Âişe ve Resûlullahın ba’zı zevceleri; “Biz de ölümü istemeyiz” dediler. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Bu (sizin dediğinizden başkadır.) Mü’mine ölüm ânında Allahü teâlânın kendisinden râzı olduğu ve ona yapacağı ikramları müjdelenir. İşte o zaman, o mü’mine, önündeki bu ni’metlerden daha sevimli birşey olmaz. Bu müjdeyi alan mü’min bir an önce Allahü teâlâya kavuşmayı ister. Allahü teâlâ da ona kavuşmayı ister. Kâfir olan kimseye de vefâtı sırasında düçâr olacağı azâb bildirilir. O zaman kâfir ölümü istemez, o zaman ona önündekinden daha kötü birşey olmaz. Bundan dolayı Allahü teâlâya kavuşmayı istemez. Allahü teâlâ da ona kavuşmak istemez.” Evliyâya ölüm yaklaştığı zaman, Allahü teâlânın râzı olduğunun müjdelenmesi, ya keşf ile, ya gizliden birisinin sözü ile, yahut başka şekillerle, ya o sırada üzerlerine inen pekçok bereketi tatmakla, yahut da Melek-ül-mevt’i ve rahmet meleklerini görmek sûretiyle olur. Kâfirin azâb ile korkutulması, öleceği sırada Melek-ül-mevt’i ve azâb meleklerini (onları korkutacakları şekilde) görmek sûretiyle olur.
İbn-i Sa’d ve Şeyhayn (İmâm-ı Buhârî ve Müslim) rivâyet ettiler ki: “Hazreti Âişe ( radıyallahü anha ) buyurdu ki: “Her peygamber, dünyâ veya âhıreti seçme arasında muhayyer bırakılır. Sonra vefât eder” diye duyardım. Resûlullahın hastalıkları şiddetlendiği bir sırada Nisa sûresinin; “... Allahın kendilerine ni’met verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehîdlerle ve iyi kimselerle beraberdirler” meâlindeki 69. âyet-i kerîmesini okuduğunu işittim. Bundan bende, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) dünyâ ile âhıret arasında muhayyer bırakıldığı zannı meydana geldi.
Nesâî şöyle bildirdi: “Hazreti Âişe ( radıyallahü anha ) buyurdu ki: “Resûlullah ( aleyhisselâm ) kucağımda iken, rahatsızlığı ağırlaşmıştı. Ben: “Yâ Rabbî! Ondan bu rahatsızlığı gider!” diye duâ ediyordum. Bir müddet sonra elini elimden çekti ve “Allahü teâlâdan Refîk-i A’lâyı istiyorum” buyurdu.
Taberânî de şöyle bildirdi: “Melek-ül-mevt, İbrâhim aleyhisselâmın rûhunu almak için gelmişti. İbrâhim aleyhisselâm; “Ey Melek-ül-mevt! Hiç dost dostun canını alır mı?” deyince, Allahü teâlâ, İbrâhim aleyhisselâmın bu sözünü bilmekle beraber, Melek-ül-mevt bu sözü Allahü teâlâya arz etti. Allahü teâlâ, Melek-ül-mevt’e; “Sen de İbrâhim’e; “Hiç dost dosta kavuşmak istemez mi? de!” buyurdu. Melek-ül-mevt İbrâhim’in (aleyhisselâm) yanına gelince, İbrâhim aleyhisselâm; “Hemen rûhumu al” dedi.
Selef-i sâlihîn, sıhhat hâlinde iken ölümü istememişlerdir. Fakat günaha düşmekte ve ibâdetleri yapmakta eksiklik olmasından korktukları zaman ölümü istedikleri görülmüştür.
Buradan anlaşıldığı gibi, kişinin malına, vücûduna ve çoluk-çocuğuna gelen bir zarardan dolayı ölümü temenni etmesi ve bunun için duâ etmesi caiz değildir. Çünkü Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “Sizden birisi, kendine gelen bir zarardan dolayı ölümü temenni etmesin. Muhakkak ölümü istiyorsa; “Allahım! Yaşamak hakkımda hayırlı ise beni yaşat. Ölüm hakkımda hayırlı ise benim canımı al” desin” buyurdu. Buhârî’deki bir başka hadîs-i şerîfde de; “Sizden birisi ölümü temenni etmesin. Ölüm gelmeden ölümü için duâ etmesin. Çünkü o öldüğü zaman ameli kesilir. Mü’minin yaşaması onun hayrının artmasına vesile olur.”
Ahmed bin Hanbel, Ebû Ümâme’den ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: “Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) huzûr-u şerîflerinde oturuyorduk. Bize nasihatte bulundu. Peygamberimizin mübârek sözleri bize çok te’sîr etti, kalblerimiz inceldi. Orada bulunan Sa’d bin Ebî Vakkâs pekçok ağladı ve; “Keşke ölseydim” dedi. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) “Ey Sa’d! Benim yanımda mı böyle ölümü temenni ediyorsun?” buyurdu. Bu sözlerini üç defa tekrar ettikten sonra; “Ey Sa’d! Eğer Cennet için yaratılmış isen ömrünün uzun olup, âmelinin güzel olması senin için daha hayırlıdır” buyurdu. İşte malına, canına ve çoluk çocuğuna bir zarar gelen kimse, istiğfar (estağfurullah el-azîm) okuyarak, Allahü teâlâdan affını ve mağfiret olunmasını istemeli, sâlih ameller yapmak için gayret göstermeli ve günahlardan sakınmalıdır. Bundan dolayıdır ki, Resûlullah ( aleyhisselâm ), ölümü istemekten menetmiştir.
Allahü teâlânın evliyâsı: Yûnus sûresi 62. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Biliniz ki, Allahü teâlânın evliyâsı için azâb korkusu, ni’metlere kavuşmamak üzüntüsü yoktur” buyuruldu. Allahü teâlânın evliyâsı, Allahü teâlânın zikrine dalmış, gece gündüz onu tesbih edip hiç gevşeklik göstermeyen cenâb-ı Hakkın sevgisi ile dolup, sevdiğini sâdece O’nun için seven, sevmediğini de yine O’nun için buğzeden, verdiğini Allah için veren, vermediğini Allah için vermiyendir. İşte bunlar, Allah için sevişenlerdir. Tasavvuf büyükleri bu sıfata, “Fenâ-ül-kalb” ismini vermektedirler.
Böyle bir velî, zâhirini ve bâtınını süsleyebilmesi için, Allahü teâlânın beğenmediği amellerden şirk, hased, kin, kibir, nefsin arzu ve istekleri gibi kötü huylardan sakınır. Tasavvuf büyükleri; “Nefsinin isteklerini yapmayan, kötü huylardan sakınan, iyi amel ve ahlâk sahibi olanlara, şeytan zarar veremez” buyurdular.
Îmânın mahalli kalbdir. Kâmil îmân, kalbin Allahü teâlânın zikri ile mutmain olması, bir an için O’nu hatırlamaktan ve anmaktan gâfil olmaması, O’ndan başkasına meyl etmemesi, yönelmemesidir.
İmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i elf-i sânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî hazretleri de şöyle buyurdu: “Kendisini herhangi bir kimseden hayırlı ve üstün gören kimse, ma’rifetullahtan mahrûm kalır.”
Ebû Dâvûd, Hazreti Ömer’den ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: “Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Allahü teâlânın ba’zı kulları vardır ki, peygamber veya şehîd değildirler. Fakat peygamber ve şehîdler bile, kıyâmet gününde onların Allahü teâlâ katındaki derecelerine gıbta ederler.” Bunun üzerine Eshâb-ı Kirâm (r.anhüm); “Yâ Resûlallah! Onların kimler olduğunu bize haber ver” dediler. Peyamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Onlar aralarında herhangi bir akrabalık bağı ve mal alışverişi olmadığı hâlde, birbirini sırf Allahü teâlânın rızâsı için seven kimselerdir. Onların yüzleri nurludur. İnsanlar korktuğu zaman onlar korkmazlar, insanlar mahzûn oldukları zaman onlar mahzûn olmazlar” buyurup, “Biliniz ki, Allahü teâlânın evliyâsı için azâb korkusu yoktur” meâlindeki Yûnus sûresinin 62. âyet-i kerîmesini okudular.
Allahü teâlânın velî kullarından olmak, vasıtasız yahut bir vâsıta veya birkaç vâsıta ile, Resûlullahdan ( aleyhisselâm ) istifâde etmek sûreti ile olur. Allahü teâlânın velî kullarından olabilmek, bu mertebeye kavuşabilmek için muhabbetle, ya Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mübârek sohbetlerinde bulunmak, O’nun emirlerine itaat etmek, veya Resûlullah efendimizin vekîli, vârisi durumunda olan zâtın yanında böyle muhabbetle bulunmaktır. Kişi, bu iki yol ile Allahü teâlânın muhabbetini elde eder. Kalbi, kalıbı (bedeni) ve nefsini Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mübârek ahlâkı ile ahlâklandırmış olur. Allahü teâlâyı, sünnet-i seniyye üzere pekçok zikreder. Sünnet-i seniyyeye uymak, Resûlullah efendimizden ( aleyhisselâm ) istifâdeyi arttırır. Zikr, kalbin cilâsıdır. Kalb cilalanınca da, Resûlullah efendimizden ( aleyhisselâm ) istifâde daha da çok olur. Nitekim Peygamberimiz; “Herşeyin bir cilâsı vardır. Kalbin cilâsı ise zikrdir (Allahü teâlâyı anmaktır)” buyurdu.
Mu’az bin Cebel ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Allahü teâlâ buyurdu ki: Benim için birbirini sevenlere, benim için bir araya gelip oturanlara, benim için birbirini ziyâret edenlere, benim için birbirine verenlere muhabbetim vâcibdir.”
İbn-i Mes’ûd buyurdu ki: Bir kişi Resûlullah efendimize ( aleyhisselâm ) geldi ve; “Yâ Resûlallah! Bir topluluğu sevip onlar gibi amel yapmayan bir kimse hakkında ne buyurursun?” diye sordu. Bunun üzerine Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Kişi sevdiği ile beraberdir” buyurdu.
Ebû Zer ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Yâ Ebâ Zer! Seni, dünyâ ve âhıret iyiliklerine kavuşturacak şeyi bildireyim mi: Zikir ehlinin meclislerinden ayrılma. Yalnız olduğun zaman gücün yettiği kadar dilinle Allahü teâlâyı zikret (an), Allah için sev ve Allah için buğzet.”
Yine Ebû Zer ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdular ki: “Allahü teâlânın en râzı olduğu amel: Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir.”
Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Allahü teâlâ bir kulunu sevdiği zaman, Cebrâil’i çağırır ve; “Ben falancayı seviyorum (ondan râzıyım), onu sen de sev” buyurur. Cebrâil de o kimseyi sever. Sonra semâda şöyle nidâ eder: “Allahü teâlâ falancayı seviyor, onu siz de seviniz.” Semâdakiler de o kimseyi sever. Artık o kimse yeryüzünde herkes tarafından kabûl görür. Allahü teâlâ bir kuluna buğzettiği zaman, Cebrâil’i çağırır ve; “Ben falancaya buğz ediyorum, sen de ona buğzet” buyurur. Cebrâil, o kimseye buğzeder. Sonra; “Ey semâdakiler! Allahü teâlâ falancaya buğzediyor, siz de ona buğzediniz” der. Semâdakiler de o kimseye buğzeder. Artık o kimseye yeryüzündekiler buğz ederler.”
Evliyânın alâmeti: Begavî ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: Resûlullaha ( aleyhisselâm ) Allahü teâlânın evliyâsının kimler olduğu suâl edilince buyurdu ki: “Görüldüklerinde Allahü teâlâ hatırlanır.” Bir hadîs-i şerîfde de; “Allahü teâlâ buyurdu ki: Benim velî kullarım o kimselerdir ki, ben anılınca onlar, onlar anılınca ben hatırlanırım” buyuruldu.
Bundan dolayı Allahü teâlânın velî kulları ile beraber olmak, Allahü teâlâ ile beraber olmak gibidir. Onları görmek, Allahü teâlâyı hatırlatır. Onların anılması, Allahü teâlânın anılmasına sebep olur. Allahü teâlâ, velî (sevdiği) kullarına feyz ve ma’rifetleri alma ve insanlara te’sîr etme kabiliyeti vermiştir.
Zannedildiği gibi evliyânın alâmeti, fevkalâde hâller göstermek ve kimsenin bilmediğini bilmek değildir. Çünkü çok velîde bu hâller bulunmaz. Hattâ velî olmayanlarda görülen böyle hâller, istidraçtır. Tasavvuf büyükleri; “Evliyânın kerâmetlerini gizlemeleri lâzımdır. Kerâmetle bir kimsenin diğerine üstünlüğü anlaşılmaz. Büyüklerin çoğu, kendilerinde çok kerâmetin görünmesini istemezlerdi” buyurdular.
Yûnus sûresinin 64. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Onlar (Allahü teâlânın velî kullan) için dünyâ hayâtında da (Kur’ân-ı kerîmin ve Peygamberin haberleriyle), âhırette de (Cennetle) müjdeler vardır. Allahü teâlânın kelimelerinde (verdiği sözlerde) asla bir değişme yoktur. İşte bu (Cennetle müjdelenme) en büyük kurtuluştur.” Allahü teâlânın velî kulları için dünyâdaki bu müjdeler, Resûlullahın vahiy yoluyla umûmî ve husûsî olarak haber verdikleri müjdelerdir. Nitekim Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ), daha dünyâda iken aşere-i mübeşşerenin tek tek isimlerini sayarak, Cennetlik olduklarını bildirmiştir. Bir hadîs-i şerîfde; “Sana gelince ey Ebû Bekr! Ümmetimden ilk önce sen Cennete gireceksin” buyuruldu. Eshâb-ı Kirâm için buyurulan ba’zı müjdeleyici hadîs-i şerîfler şöyledir: “Kıyâmet günü; yerinden (mezarından) ilk önce ben, sonra Ebû Bekr, sonra Ömer kalkacaktır.” “Her peygamberin bir refîki (arkadaşı) vardır. Benim Cennetteki refîkim Osman’dır.” Hazreti Ali için de; “Senin bana yakınlığın, Hârûn’un Mûsâ’ya olan yakınlığı gibidir. Ancak şu var ki, benden sonra peygamber gelmeyecektir” buyurdu. “Fâtıma benden bir parçadır. Onu gadablandıran beni gadablandırmış olur.” “Ensârı (Medîne-i münevverelileri) sâdece mü’minler sever. Münâfıklardan başkası onlara buğzetmez. Onları seveni Allahü teâlâ sever. Onlara buğz edene Allahü teâlâ buğz eder.” “Eshâbıma dil uzatmayınız. Çünkü sizden birisi Uhud dağı kadar altın infak etse, onlardan birisinin bir müd veya yarısı kadar olan infaklarına ulaşamaz.”
Ni’mete şükretmek: Hûd sûresi 9. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruldu ki: “İnsanoğluna, tarafımızdan bir rahmeti (sıhhat, emniyet ve zenginlik gibi bir ni’meti) tattırıp, sonra o ni’meti ondan çekip alıversek, şiddetli bir ümitsizliğe kapılır.” (Ya’nî, kendinden alınan o ni’metin benzerinin tekrar kendisine verilmesinden ve Allahü teâlânın geniş olan lütuf ve ihsânından ümidini keser. Çünkü insanoğlunun sabrı azdır. Allahü teâlâya i’timât etmez, O’nun kazasına teslim olmaz.) Aynı âyet-i kerîmenin devamında meâlen; “(O) nankör bir kimse olur” buyuruluyor. Çünkü o, Allahü teâlânın daha önce verdiği ve hâlen içerisinde bulunduğu ni’meti unutur. Hâlbuki insan, her an Allahü teâlânın kendisine verdiği ni’metler içerisindedir. Âyet-i kerîmede; “Şayet ona dokunan bir sıkıntıdan sonra (hastalıktan sonra sıhhat, fakirlikten sonra zenginlik gibi) bir ni’meti tattırsak, andolsun; “Benden musibet gitti diyecektir.” (O muhabbetleri giderenin Allahü teâlâ olduğunu söylemeyecek, bu sebeple Allahü teâlâya şükretmeyecektir. Kendisinden musibetin gitmesini zamanın âdeti olarak kabûl edecek; “Zamanın îcâbı böyledir” diyecekdir.) Çünkü o, (o ni’met sebebiyle) şımarır” buyuruluyor. Ya’nî insan, kendisine ni’met geldiğinde, ben bu ni’mete lâyığım” zannına kapılır. Kendisini başkalarından üstün görür. Bu şımarıklık ve öğünmesi, onu, Allahü teâlâya şükretmekten alıkor. Yine âyet-i kerîmenin devamında meâlen; “Sıkıntılara sabredip, sâlih amel işleyenler böyle değil” buyuruluyor. Ya’nî, mü’minler, kendilerinden ni’met alındığı zaman ümitsizliğe kapılmazlar. Önceki ve içerisinde bulundukları ni’metleri unutup nankörlük yapmazlar. Bilâkis Allahü teâlânın lütuf ve ihsânını umarlar. Allahü teâlânın daha önce verdiği ve hâlen içerisinde bulunduğu ni’metlerine şükrederler. Cenâb-ı Hakkın lütfuna ve ihsânına kavuştukları zaman şımarmazlar, insanlara karşı övünmezler. Belki, verdiği ni’metten dolayı Allahü teâlâya şükrederler. Süheyb’in ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfde Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Mü’minin işi ne kadar hayret vericidir. Çünkü onun işi hep hayrdır. Bu hâl sâdece mü’mine mahsûstur. Ona bir genişlik isâbet ederse, o bundan dolayı Allahü teâlâya şükreder. Bu onun için hayr olur. Ona bir zarar isâbet ederse, sabreder. Bu da onun için hayr olur.” Yukarıda geçen âyet-i kerîmenin devamında meâlen; “İşte o sabreden ve şükredenler için mağfiret ve büyük bir ecir vardır” buyuruluyor. Ya’nî, Allahü teâlâ onların günahlarını af ve mağfiret eder. Onlar için Allahü teâlânın rızâsı ve Cennet vardır.
Âhırette iyi amellerin karşılığını görememek: Hûd sûresi 15. âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle buyuruldu: “Ameli ve iyiliği ile kim dünyâ hayâtını (dünyâda uzun müddet kalmayı ve sıhhati) ve zînetini (mal, çoluk-çocuk, hizmetçi v.s.) isterse, onlara dünyâda iken güzel amellerinin, karşılığını bol bol veririz. Ecirlerinden, hiçbir şey eksik bırakılmaz. (Fakat) onlar için âhırette karşılık olarak sâdece nâr (ateş) vardır. (Çünkü onlar, dünyâda iken iyi amellerinin karşılığını tam olarak aldılar. Geriye yalnız onlar için kötü amellerinin günahları kaldı). Âyet-i kerîmede; “Dünyâda iken yaptıkları iyilikler boşa gitmiştir” buyuruluyor. Ya’nî onlar için âhırette sevâb kalmamıştır. Veya onlar âhirette sevâbla karşılaşmazlar. Çünkü, onlar dünyâda iken yaptıkları amelleri Allah için yapmamışlardır ki, Allahü teâlâ onlara, yaptıkları böyle amellere ecir versin. Âyet-i kerîmede meâlen; “Zâten onların (dünyâda) yaptıkları (iyilikler) boşa gitmiştir” buyuruldu. Bu âyet-i kerîme kâfirler hakkındadır.
Hazreti Ömer anlattı: “Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) saâdethânelerinde (evlerinde), içerdeki eşyalara bir göz gezdirdim. Üç şeyden başka birşey göremedim. Bunun üzerine; “Ey Allahın Resûlü! Allahü teâlâya duâ et de, ümmetine genişlik versin. Çünkü Allahü teâlâ, Farslar (iranlılar) ve Rumlara genişlik, bol dünyalık verdi. Hâlbuki onlar Allahü teâlâya ibâdet etmiyorlar” dedim. Resûlullah efendimiz yaslanmışlardı. Doğrularak oturdular ve şöyle buyurdular: “Onlar dünyâdaki iyiliklerinin karşılığını peşin aldılar.”
Fakat mü’minlerin âhıreti istemesi dünyâyı istemesinden fazladır. Onlar, âhıreti dünyâya tercih ederler ve dünyâda yaptıkları iyiliklerin karşılığını görürler. Âhırette de ecir ve sevâba kavuşurlar. Kâfirler ise dünyâda yaptıkları iyiliklerin karşılığını dünyâda iken alırlar. Âhırete gittiklerinde, kendilerini kurtaracak hiçbir iyiliklerini bulamazlar. Yukarıda bildirilen; “Onlar için âhırette karşılık olarak sâdece nâr vardır” âyet-i kerîmesinin, riyakarlar için olduğu da söylenmiştir. Riya yapanlar hakkında Sa’îd bin Fudâle’nin ( radıyallahü anh ) bildirdiği bir hadîs-i şerîfde, Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdular ki: “Allahü teâlâ kıyâmet gününde insanları topladığı zaman, bir münâdî şöyle seslenir: “Kim yaptığı bir işte Allahü teâlâya (başka) birisini ortak yapmış ise, o işin sevâbını cenâb-ı Haktan başkasından istesin.”
İstikâmet (Doğruluk): Hûd sûresinin 112. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Emrolunduğun gibi istikâmet üzere (dosdoğru) ol” buyuruldu. Buradaki istikâmet (doğruluk) i’tikâdda ve ameldeki doğruluktur. İbn-i Abdullah Sekafi şöyle anlattı: “Birgün Peygamber efendimize ( aleyhisselâm ); “Ey Allahın Resûlü! Bana İslâmiyetle alâkalı öyle birşey öğret ki, artık hiç kimseye birşey sormayayım” dedim. Bunun üzerine Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Allahü teâlâya îmân ettim de ve sonra da dosdoğru ol” buyurdu.
İstikâmetin ma’nâsı çok şümûllüdür. Ömer ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “İstikâmet, Allahü teâlânın emrettikleri ve yasaklardan nehyettikleri şeyler üzerine dosdoğru olmak, doğru yoldan sapmamak demektir.” Böyle olmak kolay değildir. Bu sebeple tasavvuf büyükleri; “İstikâmet, kerâmetin üstündedir” buyurmuşlardır. Begavî, İbn-i Abbâs’ın ( radıyallahü anh ) şöyle buyurduğunu nakletti: Asr-ı seâdette, Resûlullaha ( aleyhisselâm ) bu âyet-i kerîmeden daha şiddetlisi inmedi. Onun için bu âyet-i kerîmenin içerisinde bulunduğu Hûd sûresi için; “Hûd sûresi beni ihtiyârlattı” buyurdu. İbn-i Abbâs’ın bu sözü şuna delâlet etmektedir: Hûd sûresi Resûlullah efendimize pek şiddetli ve ağır gelmiştir. Bu sebeple; “Hûd sûresi beni ihtiyârlattı” buyurmuştur. Resûlullah efendimizin böyle buyurması, istikâmeti emreden âyet-i kerîme sebebiyledir. Gerçi Resûlullah ( aleyhisselâm ) yüksek bir ahlâk ve istikâmet üzere yaratılmış ise de, bu emir, ümmetine ağır geleceği için, ümmetine olan şefkatinden dolayı böyle buyurmuştur.
Bir de, bu sûrede geçmiş ümmetlerin helakini bildiren hâdiseler anlatılmıştı. Bu sebeple, ümmetinden zâlim olanların da helak olacağı tehdit edilmektedir. Aynı zamanda bu sûrede kıyâmet gününün dehşetli hâllerinden de bahsedilmektedir. Bunun için de Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “Bu sûre benî ihtiyârlattı” buyurmuştur. Yoksa, istikâmet üzere olmak, Peygamberimize ( aleyhisselâm ) ağır geldiğinden böyle buyurmamışlardır.
Allahü teâlâyı anmak, O’ndan istemek: A’râf sûresi 55. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Rabbinize yalvararak ve gizlice duâ edin” buyuruyor. (Ya’nî Allahü teâlâyı anınız, O’na ibâdet ediniz, O’ndan hacetlerinizi isteyiniz.)
Gizlilik ihlâsın delîlidir. Riyadan pek uzaktır. Zikir, riya karışmadığı zaman, ister cehri olsun ister gizli olsun, mutlak olarak ibâdettir. Gizli zikir daha faziletlidir. Âlimler bunun üzerinde icmâ etmişlerdir.
Zikir üç çeşittir 1- Açıktan yapılan zikir: Ancak açıktan zikri îcâbettiren bir sebep varsa, o zaman açıktan zikir, gizli zikirden daha faziletli olabilir. Ezan, telbiye ve benzerleri böyledir. 2-Gizli olarak dil ile zikretmek: Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ); “Dilin, devamlı Allahü teâlâyı zikretsin” buyurmasından muradı, gizli zikirdir. 3- Kalb, rûh ve nefs ve başkası ile zikir: Dil, bu zikre iştirâk etmez. Bu zikri hafaza melekleri bile duymazlar. Hazreti Âişe vâlidemiz, Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) hafaza meleklerinin bile duymadığı bu zikrin mükâfâtının, kıyâmet gününde yetmiş kat olacağını, Allahü teâlânın, kıyâmet gününde mahlûklarını hesap vermeleri için toplayacağını, hafaza meleklerinin kullar hakkında yazdıktan ve tesbit ettikleri ile geleceklerini, cenâb-ı Hakkın, hafaza meleklerine; “O kulun başka birşeyi kaldı mı?” diye soracağını, Onlar da; “Bildiklerimizden ve yazdıklarımızdan onun hakkında hiçbirşey kalmadı” diye söyleyeceklerini, bunun üzerine Allahü teâlâ; “Onun sizin bilmediğiniz sevâbı var. O gizli zikirdir” buyuracağını bildirmiştir.
Duâ: A’râf sûresi 55. âyet-i kerîmesinin devamında meâlen; “Şüphesiz Allahü teâlâ bağırıp çağırarak haddi aşanları sevmez” buyuruyor. Burada, duâda; peygamberlerin derecelerini, semâya çıkmayı veya ölmeden önce Cennete girmeyi ve daha akla ve âdete aykırı olan şeyleri istemek, fâidesiz, boş şeyleri istemek duâda haddi aşmak olduğu bildirildi. Haddi aşmak dinin hududundan çıkmaktır. Buna göre âyet-i kerîmedeki haddi aşmaya yukardaki duâ şekilleri girdiği gibi, günah olan birşey için duâ etmek veya “Duâ ettim, kabûl olmadı” demek, İslâmiyette bildirilmeyen isimlerle duâ etmek ve buna benzer husûslar da girmektedir.
Secde sûresi onbirinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “(Ey Resûlüm, onlara) de ki: “Sizin canınızı almağa vekîl kılınan ölüm meleği (Azrail) canınızı alacak” buyuruluyor. Melek-ül-mevt, mü’mine en güzel sûrette, kâfirlere ise en çirkin sûrette görünür. İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: “Allahü teâlâ, İbrâhim aleyhisselâmı kendisine halîl (dost) edinince, Melek-ül-mevt, bunu İbrâhim aleyhisselâma müjdelemek istedi. Allahü teâlâ da ona izin verdi. Bu izni alan Azrail aleyhisselâm, müjdeyi getirdi. Müjdeyi alan İbrâhim aleyhisselâm; “Elhamdülillah” diyerek cenâb-ı Hakka hamd ettikten sonra; “Ey Melek-ül-mevt! Kâfirlerin rûhlarını nasıl aldığını bana göster” dedi. O da; “Ey İbrâhim (aleyhisselâm)! Onu görmeğe gücün yetmez, tahammül edemezsin! diye arz etti. Sonra Melek-ül-mevt, İbrâhim’e (aleyhisselâm), ağzından ve vücûdundaki deliklerden Cehennem ateşi çıkan ve başı göğe değen simsiyah bir insan sûretinde göründü. İbrâhim aleyhisselâm; “Ey Melek-ül-mevt! Eğer, kâfirler seni bu hâlde görmekten başka bir belâ ve musibetle karşılaşmasa idi, sâdece bu onlar için kâfi gelirdi” dedi.
İbrâhim (aleyhisselâm) bu defa da mü’minlerin rûhlarını nasıl aldığını göstermesini istedi. Melek-ül-mevt, İbrâhim’e (aleyhisselâm), pek yakışıldı ve beyaz elbiseler içerisinde bir genç sûretinde göründü. Bunu gören İbrâhim (aleyhisselâm); “Ey Melek-ül-mevt! Mü’min vefât edeceği zaman, seni bu sûrette görmekden başka, sevinçli hâller ile karşılaşmasa bu mü’minler için kâfi gelirdi” dedi.
Ka’b’dan bildirildiğine göre: Melek-ül-mevt mü’minin rûhunu alırkenki olduğu sûreti, İbrâhim aleyhisselâma gösterdi. İbrâhim aleyhisselâm öyle bir nûr ve yüksek hâller gördüler ki, bunları Allahü teâlâdan başka kimse bilmez. İbrâhim (aleyhisselâm), Melek-ül-mevt’in, kâfir ve fâcirlerin rûhunu alırkenki sûretini görünce, şiddetli bir şekilde ürperdi. Aynı âyet-i kerîmenin devamında meâlen; “Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz” buyuruluyor. Öldükten sonra, rahmet melekleri mü’minin rûhunu yedinci dünyâ semâsına kadar götürür. Kâfirlerin rûhunu da azâb melekleri alır ve birinci semânın kapısını çalarlar. Fakat açılmaz. Bunun üzerine kâfirin rûhu atılır. (Cehennemin dibine, Âlem-i siccîne indirilir.)
Bu âyet-i kerîmenin bir ma’nâsı da şöyledir: “Haşrdan sonra, diri olduğunuz hâlde hesap yerine döndürülürsünüz. Burada herkes yaptığının karşılığını görür.”
Allahü teâlâ, onların haşrdan sonraki hâlini şöyle beyân eyledi: “(Ey Resûlüm! Kıyâmette) müşrikleri Rableri huzûrunda başlarını eğerek; “Ey Rabbimiz! Bize va’d ettiğini gördük, peygamberlerin doğruluğunu işittik. Şimdi bizi (dünyâya) geri çevir, sâlih bir amel işleyelim. Çünkü (inkâr ettiklerimize tamamen ve) yakînen inandık...” derlerken bir görsen!...”
Emr-i ma’rûf ve nehy-i anil-münker: Asr sûresinde cenâb-ı Hak meâlen; “Asra yemîn olsun ki” buyuruyor. İbn-i Keysânî “Asr” ile, murâd-ı ilâhînin, gece ve gündüz olduğunu söyledi. Hasen ( radıyallahü anh ); “Asr”, güneşin tam ortaya gelmesinden batışına kadar olan zamandır dedi. Mukâtil ( radıyallahü anh ) ise, ikindi namazıdır dedi.
“Muhakkak insan (büyük bir) hüsrandadır.” Çünkü insan, nefsini, ömrünü ve malını ebedî âhıret hayâtında fâidesi olmayacak şeylerde harcamakta, yok etmektedir. Âyet-i kerîmenin devamında meâlen; “Ancak, îmân edip, amel-i sâlih yapanlar, birbirlerine hakkı, sabrı tavsiye edenler müstesnadır” buyuruldu.
“İyiliği emredip, kötülükten men etmek” farzdır. Bunu terkedenler hüsranda olurlar. Ebû Sa’îd-i Hudrî’nin ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfde, Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Bir kötülüğü gören, onu eli ile değiştirsin (ona mâni olsun). Buna gücü yetmezse, dili ile mâni olsun. Buna da gücü yetmezse, kalbiyle buğz etsin. Bu ise îmânın en zayıf derecesidir.” Bir hadîs-i şerîfde de; “Allahü teâlâ, umûma (herkese), ba’zı kimselerin yaptıkları sebebiyle azâb etmez. Ancak, kendi aralarında ortaya çıkan kötülüğe mâni olmaya güçleri yettiği hâlde mani olmazlarsa, onlar da bu kötülüğü yaparlarsa, Allahü teâlâ onların hepsine azâb eder” buyuruldu. Hazreti Ebû Bekr de şöyle buyurdu: “Aralarında günah işlenip ona mâni olmaya güçleri yettiği hâlde, ona mâni olmayan hiçbir kavim yoktur ki, Allahü teâlânın azâbına en kısa zamanda yakalanmasın.”

Jun 16, 2026
Jun 16, 2026
22 min
Tefsîr, hadîs ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimi, tasavvuf mütehassısı. İsmi, Muhammed Senâullah olup, Şeyh Celâl-i Kebîr-i Çeştî’nin onüçüncü torunudur. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin en büyük talebelerinden olup, Hazreti Osman bin Affân’ın soyundandır. 1143 (m. 1730) senesinde Pâni-püt şehrinde doğdu. 1225 (m. 1810) senesinde Pâni-püt şehrinde vefât etti. Kabri, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin zevcesinin kabri yanındadır.
Senâullah-i Pâni-pütî, yedi yaşında Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Naklî ve aklî ilimlerde ihtisas kazandı. Delhi’ye giderek, Şah Veliyyullah-ı Dehlevî’den hadîs ilmini öğrenip, bu ilimde kemâle geldi. Önce Mevlânâ Muhammed Âbid-i Semâmî’nin, bunun vefâtından sonra, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin teveccühleriyle kemâle erdi. Sonra vatanına gidip, vefât edinceye kadar kadılık yaptı.
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin halefi ve Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretlerinin hocası olan Abdullah-ı Dehlevî hazretleri, “Makâmât-ı Mazhariyye” adlı pek kıymetli eserinde buyurdu ki: “Senâullah-i Pâni-pütî, Rabbanî âlimlerin örneği ve Hak teâlânın sevgili kullarından biri idi. Aklî ve naklî ilimlerde uçsuz derya idi. Fıkıh ve usûl ilimlerinde mezhebde ictihâd derecesine yükselmişti. Fıkıh ilmine dâir büyük bir eser yazmış, bu eserinde kaynak ve delîlleriyle dört mezheb müctehidlerinin beyânlarını bildirmiştir. Kendi fetvâlarında kuvvetli olan husûsu ayrı bir risale hâlinde te’lîf etti. Usûl ilmine dâir olan kendi izahlarını da ayrıca yazdı. Tefsîrinde önceki müfessirlerin ifâde ve beyânlarını aldığı gibi, kendi te’villerine de yer verdi. Tefsîrinde ayrıca Ahrâriyye ve Müceddidiyye büyüklerinin îzâhlarına da genişçe yer verdi.
Tasavvufa ve İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin ma’rifetlerine dâir açıklayıcı risaleler te’lîf etti. Pırıl pırıl bir zihin, keskin görüş, güçlü fikir ve üstün akıl onun üstün vasıflarından ba’zılarıydı.
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin hizmet ve sohbetine kavuşunca, onların son derece üstün ilgi ve tavsiyeleri ile, Makâmât-ı Ahmediyye’ye mazhar oldu. Kısa zamanda seyr ve sülûku tamamlayıp, tasavvuf hâllerinde nihâyete ulaştı. Uzun yıllar boyunca ilim ve ma’rifet tâliblerine feyz saçtı. Öyle ki, bizzat hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, kendilerine, “Hidâyet sancağı” ünvanını vermişti. Bir defasında Gavs-üs-sakaleyn hazret-i Abdülkâdir-i Gelyânî’nin kabr-i şerîflerini ziyâret etti. Abdülkâdir-i Geylânî, kendisine kabirde taze hurma ikram eyledi. Yine bir defasında rü’yâsında hazret-i Ali’yi gördü ve büyük müjdelere kavuştu. Bizzat hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri kendisi hakkında şöyle buyurmuştur. “Senâullah-i Pâni-püti’nin derecesi, yükseklikte benimki ile aynıdır. Bana gelen her feyze ortaktır. Zâhir ve batın kemâllerini toplamada mevcûdatın en azîzidir. Dînin kuvvetlendiricisi, yolumuzun nûrlandırıcısıdır. Melekler ona ta’zim ederler. Kıyâmet günü bana; “Ne getirdin?” denilince; “Senâullah-i Pâni-püti’yi getirdim” diyeceğim. Onu görünce kalbimde heybet duygusu hâsıl oluyor. O, sâlih, takvâ ve diyanette adetâ rûh-i mücessem gibidir. Melek huyludur. Melekler ona hürmet ederler.”
“Senâullah-i Pâni-pütî, otuzdan fazla eser yazmıştır. Yazdığı eserlerden ba’zıları şunlardır: 1- Tefsîr-i Mazharî: Çok kıymetli bir tefsîrdir. Arabîdir. 1384 (m. 1964) senesinde Delhi’de basılmıştır. On cilttir. 2-İrşâd-üt-tâlibîn: Tasavvufa dâir çok kıymetli bir eserdir. Fârisî olup matbûdur. 3- Gülşen-i vahdet (Mektûbât).
Tefsîr-i Mazharî’de rivâyet edilen hadîs-i şerîfde buyuruldu ki: “Cebrâil aleyhisselâm, Kâ’be kapısı yanında, iki gün bana İmâm oldu. İkimiz, fecr doğarken sabah namazını, güneş tepeden ayrılırken öğleyi, herşeyin gölgesi kendi boyu olunca ikindiyi, güneş batarken (üst kenarı kaybolunca) akşamı ve şafak kararınca yatsıyı kıldık. İkinci günü de, sabah namazını, hava aydınlanınca; öğleyi, herşeyin gölgesi kendi boyunun iki katı olunca; ikindiyi, bundan hemen sonra; akşamı, oruç bozulduğu zaman, yatsıyı, gecenin üçte biri olunca kıldık. Sonra; “Yâ Muhammed! Senin ve geçmiş peygamberlerin namaz vakitleri budur. Ümmetin, beş vakit namazın herbirini, bu kıldığımız iki vaktin arasında kılsınlar” dedi.”
Tefsîr-i Mazharî’nin birinci ve üçüncü cildlerinde buyuruluyor ki: “En’âm suresindeki “Âzer” kelimesi, “Ebîhi” kelimesine atf-ı beyândır. Âzer’in, İbrâhim aleyhisselâmın babası değil, amcası olduğunu bildiren haberler daha doğrudur. Arabistan’da amcaya baba denilir. Kur’ân-ı kerîmde de, İsmâil aleyhisselâma, Ya’kûb aleyhisselâmın babası denilmiştir. Hâlbuki amcasıdır. Âzer’in asıl ismi “Nâhûr” idi. Nâhûr, dedelerinin hak dîninde idi. Nemrut’un veziri olunca, dînini dünyâya değişerek kâfir oldu. Fahreddîn-i Râzî ve selef-i sâlihînden çoğu da, Âzer’in amca olduğunu bildirdiler. Zerkânî, Mevâhib-i ledünniyye’yi şerh ederken, İbn-i Hacer-i Heytemî’nin; “Âzer’in amca olduğunu Ehl-i kitab ve tarihçiler sözbirliği ile bildirmişlerdir” sözünü vesîka olarak yazmıştır. İmâm-ı Suyuti”; “Âzer’in baba olmadığını, İbrâhim aleyhisselâmın babasının Târuh olduğunu İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ) bildirdi” diyor. İbn-i Abbâs’ın ( radıyallahü anh ) sözünü, Mücâhid, İbn-i Cerîr ve Süddî senedleri ile bildirmişlerdir. İbn-i Münzîr’in tefsîrinde de, Âzer’in amca olduğunun açıkça bildirildiğini yine Süyûtî haber vermektedir. Kâmûs’da, Azer kelimesini anlatırken; “İbrâhim aleyhisselâmın amcasının ismidir” diyor. İmâm-ı Süyûtî, Resûlullahın, Âdem aleyhisselâma kadar bütün dedelerinin müslüman olduklarını bildiren bir risale yazmıştır.”
“Senâullah-i Pâni-pütî, Talâk sûresinin üçüncü âyet-i kerîmesinin tefsîrinde buyuruyor ki: “İmâm-ı Rabbânî, din ve dünyâ zararlarından kurtulmak için, hergün beşyüz kerre; “La havle velâ kuvvete illâ billah” okurdu. Buna “Kelime-i temcîd” denir. Okumağa başlarken ve okuduktan sonra da yüzer kerre salevât okurdu. Hadîs-i şerîfte; “Allahü teâlânın bir ni’met vermesini ve bunun devamlı olmasını istiyen; “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah” çok okusun” buyuruldu. Sahîhayn’daki hadîs-i şerîfde; “Bu, Cennet hazînelerinden bir hazinedir!” buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfte de; “La havle velâ kuvvete” okumak, doksandokuz derde devadır. Bunların en hafifi, hemm’dir” buyuruldu. Hemm; gam, hüzün, sıkıntı demektir.”
Enbiyâ sûresinin 8. âyetinin tefsîrinde buyurdu ki: “Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Birinize dert ve belâ gelince, Yûnus peygamberin duâsını okusun! Allahü teâlâ onu muhakkak kurtarır. Duâ şudur: Lâ ilahe illâ ente sübhâneke innî kuntu minez-zâlimîn.”
İrşâd-üt-tâlibîn risalesinden ba’zı bölümler:
Evliyâya inanmayan var. “Evliyâ vardı, şimdi yok” diyen var. “Evliyâ hiç günah işlemez, gaybleri bilirler, her diledikleri hemen olur, istemedikleri hemen yok olur” diyenler ve bunun için, evliyânın kabirlerinde dilekte bulunanlar var. Böyle sananlar, kendi zamanlarındaki evliyânın böyle olmadıklarını görünce, bunların evliyâ olduklarına inanmıyor. Bunların feyzlerinden mahrûm kalıyorlar. Müslüman ile kâfiri birbirinden ayıramayacak kadar câhil olanlar da, kendilerinin evliyâ olduklarını söylüyor. Böyle câhilleri evliyâ sanarak, bunlara bağlanan akılsızlar da var. Evliyânın sekr hâlinde iken, ya’nî Allah sevgisi kaplayıp kendilerini unuttukları zaman, bilmeyerek söylediklerini dillerine dolayarak, evliyâya kâfir diyenler de var. Evliyânın böyle sözlerinden kendilerine göre yanlış ma’nâ çıkararak, böyle yanlış inananlar, böylece Ehl-i sünnet âlimlerinin Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden çıkarmış oldukları doğru bilgilere inanmayanlar, sapıtanlar var. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) hepsini tebliğ etmeye me’mûr olduğu zâhir bilgilerini öğrenip, Resûlullahın ( aleyhisselâm ), Eshâbından dilediğine, dilediği kadar bildirmesi için izin verilen tasavvuf ma’rifetlerine inanmayanlar var. Evliyâya kıymet vermeyen, saygı göstermeyenler bulunduğu gibi, evliyâya tapınan, onlar için adak yapanlar, Kâ’be tavaf eder gibi kabirleri etrâfında dönenler var. Bunun için vilâyetin ya’nî evliyâlığın ne olduğunu din kardeşlerime bildirmek istedim ve Arabî dil ile, “İrşâd-üt-tâlibîn” kitabını yazdım. Bu kitap beş kısımdır. Birinci kısım, vilâyetin doğru olduğunu bildirmektedir. İkinci kısım, tasavvuf yolunda gözetilecek edeblerdir. Üçüncü kısım, rehberin gözeteceği edeblerdir. Dördüncü kısım, tasavvuf yolunda ilerlerken gözetilecek edeblerdir. Beşinci kısım, Allahü teâlâya yaklaşmayı ve yaklaştırmayı bildirmektedir.
Birinci kısım: İslâmiyette vilâyet ve tasavvuf ilmi vardır. İnsanda zâhirî olgunluklar, üstünlükler bulunduğu gibi, batınî üstünlükler de vardır. Zâhirî üstünlükler, Ehl-i sünnet âlimlerinin, Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden anlayıp çıkardıkları bilgilere uygun olarak inanmak ve farzları vâcibleri, sünnetleri, müstehâbları yapmak ve haramlardan, mekrûhlardan, şüphelilerden, bid’atlerden sakınmaktır. Bâtınî üstünlükler insanın kalbinin, rûhunun yükselmesidir. Buhârî ve Müslim kitaplarında, Hazreti Ömer şöyle bildiriyor “Birgün, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yanında oturuyorduk. Tanımadığımız bir adam geldi. “İslâm ne demektir?” diye sordu. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ); “Kelime-i şehâdet söylemek, hergün beş kerre namaz kılmak, Ramazan ayında oruç tutmak, zekât vermek ve gücü yetince hacca gitmek” buyurdu. Soran kimse; “Doğru söyledin” dedi. Sormasına ve sonra, verilen cevapları tasdik etmesine biz dinleyiciler şaşırdık. Sonra; “Îmân ne demektir?” diye sordu. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ); “Îmân; Allaha, meleklere, kitaplara, peygamberlere, kıyâmet gününe ve hayrın ve şerrin Allahın takdîri ile, dilemesi ile olduklarına inanmaktır” buyurdu. Buna da; “Doğru söyledin” dedi. Sonra; “İhsan ne demektir?” diye sordu. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ); “Allahü teâlâya, O’nu görür gibi ibadet etmendir. Sen O’nu görmüyor isen de O seni hep görmektedir” buyurdu. Sonra; “Kıyâmet günü ne zaman olacaktır?” diye sorunca; “Bunu senden daha çok bilmem” buyurdu. Sonra; “Kıyâmetin alâmetleri nedir?” diye sordu. Resûlullah ( aleyhisselâm ) kıyâmet kopacağı zamanın alâmetlerini bildirdi. Sonra bize dönerek; “Bunları sorup giden Cebrâil aleyhisselâm idi. Size dîninizi bildirmek için gelmişti” buyurdu.
Bu hadîs-i Cibril’den anlaşılıyor ki: îmândan ve ibâdetlerden başka, “İhsân” denilen bir kemâl, bir üstünlük vardır ki, biz bu üstünlüğe “Vilâyet” diyoruz. Velîyi, Allahü teâlânın sevgisi kapladığı zaman, onun kalbi, sevgilisinin müşâhedesinde yok olur. Bu hâle “Fenâ-i kalb” denir. Bu müşâhede Allahü teâlâyı görmek değildir. Allahü teâlâ, bu dünyâda görülmez. Fakat velîde, Allahü teâlâyı görmüş gibi bir hâl olur. Bu hâl istemekle hâsıl olmaz. İşte Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Allahü teâlâyı görüyormuş gibi ibâdet etmektir” buyurmakla, bu hâli haber vermiştir.
İkinci olarak deriz ki: Hadîs-i şerîfte; “İnsanda bir et parçası vardır. Bu salih olursa, bütün beden sâlih olur. Fâsid olursa, bütün beden fâsid olur. Bu et parçası, kalbdir” buyuruldu. Bedenin sâlih olması için, kalbin sâlih olmasına, tasavvufcular “Fenâ-i kalb” demektedir. Kalb, Allahü teâlânın sevgisinde fânî olunca, kalbin bu fenâsı, komşusu olan nefse de te’sîr eder. Nefs, emmâreliğinden kurtulmaya başlar. “Hubb-i fillah” ve “Buğd-ı fillah” kazanır. Ya’nî Allahü teâlânın beğendiği şeyleri sever, Allahü teâlânın beğenmediklerini sevmez. Bundan dolayı, bedenin hepsi İslâmın ahkâmına uymak ister.
“Kalbin sâlih olması için, îmândan ve amelden başka birşey var mıdır?” suâline şöyle cevap verir: Hadîs-i şerîfte; “Kalb sâlih olunca, beden de sâlih olur” buyuruldu. Bedenin sâlih olması, İslâmın ahkâmına yapışması demektir. Çok kimse vardır ki, kalbinde îmân var iken, İslâmın ahkâmına uymuyor, îmânı olup da, sâlih işleri az, bozuk işleri çok olanların Cehennemde azâb görecekleri bildirildi. Demek ki, kalbde îmân bulunması, bedenin sâlih olmasına sebep olmamaktadır. O hâlde kalbin sâlih olması, îmânlı olması demek değildir. Kalbin sâlih olması, hem îmânlı olması hem de bedenin sâlih işler yapmasıdır da denilemez. Çünkü, bedenin sâlih olmasını, yine bedenin sâlih olmasına sebep göstermek mantıksız bir söz olur. Bundan anlaşılıyor ki, kalbin sâlih olması, imân ve ibâdetten başka birşeyin kalbde bulunmaması demektir. Bu da tasavvufcuların “Fenâ-i kalb” dedikleri hâldir.
Üçüncü olarak deriz ki: Eshâb-ı Kirâmın her birinin, Eshâb olmayan müslümanların hepsinden daha üstün oldukları söz birliği ile bildirilmiştir. Hâlbuki, kıyâmete kadar gelecek olan İslâm âlimleri arasında, ilimleri ve amelleri, Eshâb-ı Kirâmın ba’zılarının ilim ve amelleri kadar olanları çok vardır. Bundan başka, hadîs-i şerîfte; “Başkaları Allah rızâsı için Uhud dağı kadar altın sadaka verseler, Eshâbımın Allah yolunda verdiği yarım sa’ arpanın sevâbına kavuşamazlar” buyuruldu. Eshâb-ı Kirâmın ibâdetlerinin böyle kıymetli olması, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) sohbetinde bulunmakla, kalblerinde hâsıl olan bâtınî kemâllerinden dolayıdır. Onların bâtınları ya’nî kalbleri, Resûlullahın mübârek bâtınından nûr aldı.
Bâtınları nûrlandı. Hazreti Ömer vefât edince, oğlu Abdullah; “İlmin onda dokuzu gitti” buyurdu. Orada bulunan gençlerin bu söze şaşırdıklarını görünce; “Sizin bildiğiniz fıkıh ve kelâm ilimlerini söylemiyorum. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mübârek kalbinden fışkırmış olan batın ilminin, ma’rifetin onda dokuzu gitti diyorum” dedi. Eshâb-ı Kirâmdan sonra gelen müslümanlar arasında bu batın nûruna kavuşanlar, hocalarının sohbetleriyle kavuştular. Onlar vasıtası ile, Resûlullahın mübârek kalbinden fışkıran nûrlara kavuştular. Bunların sohbetlerinde kavuşulan nûr, Resûlullahın sohbetinde kavuşulan kadar, elbet olamaz. Eshâb-ı Kirâmın üstünlükleri, işte buradan gelmektedir. Bundan anlaşılıyor ki, zâhirin kemâllerinden, ya’nî üstünlüklerinden başka, batının da kemâlleri vardır. Bu kemâllerin çeşitli dereceleri vardır. Böyle olduğunu şu hadîs-i kudsî de göstermektedir. Hadîs-i kudsîde, Allahü teâlâ buyurdu ki: “Kulum bana biraz yaklaşırsa, ben ona çok yaklaşırım. Kulum bana çok yaklaşırsa, ben ona daha çok yaklaşırım. Kulum çok nafile ibâdet de yapınca, bana öyle yaklaşır ki, onu çok severim. Onu sevince, duâlarını kabûl ederim. Onun görmesi, işitmesi ve gücü yetmesi benimle olur.” Allahü teâlânın böyle çok sevmesine sebep olan nafile ibâdetler, tasavvuf yolundaki çalışmalardır.
Dördüncü olarak deriz ki: Bin seneden daha çok bir zamanda, dünyânın üç büyük kıt’asından gelmiş olan milyonlarca müslüman, tasavvuf yolunda çalışarak ve sâlihlerin sohbetinde bulunarak, kalblerinde bir hâl hâsıl olduğunu söylemiş ve yazmışlardır. Yalan birşey için böyle dehşetli bir sözbirliği olabileceğini kimse düşünemez. Bu sözbirliğini yapanların çoğunun hâl tercümeleri kitaplarda vardır. Hepsinin ilim, takvâ sahibi, sâlih kimseler oldukları meydandadır. Böyle olgun, iyi kimselerin yalan söyleyecekleri, olacak şey değildir. İşte, böyle milyonlarca temiz, olgun insan sözbirliği ile bildiriyorlar ki, herbiri kendi rehberinin sohbetinde bulunmakla, kalbleri Resûlullahın sohbetinde yayılan nûrlara kavuşmuştur. Herbiri; “Sâlihlerden birinin sohbetinde bulunarak, kalblerimizde îmândan ve fıkıh bilgilerinden başka bir hâl hâsıl oldu, Kalblerimizde bu hâl hâsıl olunca, Allah sevgisi ve Allahın sevdiklerinin sevgisi ve Allahü teâlânın emrettiği şeylerin sevgisi, kalblerimizi doldurdu. İyi işleri, ibâdetleri yapmak tatlı oldu. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri doğru i’tikâdlar gönüllerimize yerleşti” demişlerdir. Kalblerde hâsıl olan bu hâl, elbet kemâldir, yüksekliktir. Kemâle sebep olan bir hâldir.
Beşinci olarak deriz ki: Evliyânın kerâmetleri olur. “Kerâmet” Allahü teâlânın, âdeti dışında, ya’nî fen ve tabiat bilgilerinin dışında yarattığı harikulade şeyler demektir. Fakat, bir insanda, fen kânunları dışında şeyler bulunması, o kimsenin elbet bir velî olduğunu göstermez. Allahü teâlânın sevmediği kimselerde, hattâ kâfirlerde de, böyle âdet dışında, şaşılacak şeyler hâsıl olabilir. Kâfirlerde hâsıl olan âdet dışı şeylere sihir denir. Evliyâda kerâmet ile birlikte takvâ da bulunur. Takvâ, Allahü teâlâdan korkmak, O’nun emirlerine ve yasaklarına uymaktır.
Vilâyet; Şimdi evliyâlığın ne demek olduğunu bildirelim. Evliyâlık, Allahü teâlâya yakın olmak demektir. Fakat, insanların Allahü teâlâya yakın olması, iki türlü olur. Birinci yakınlık, Allahü teâlânın her insana yakın olmasıdır. Allahü teâlâ Kâf sûresinin 16. âyetinde meâlen; “Biz ona, boynundaki şahdamarından daha yakınız!” ve Hadîd sûresinin 4. âyetinde meâlen; “Her nerede olursanız olunuz, Allahü teâlâ sizinle beraberdir” buyurdu. İkinci yakınlık; Allahü teâlânın, insanların yalnız üstün olanlarına ve meleklere olan yakınlığıdır. Alak sûresinin son âyetinde meâlen; “Secde et ve Allahü teâlâya yaklaş!” buyuruldu. Yukarıda bildirdiğimiz hadîs-i kudsîde; “Kulum bana, nafile ibâdetleri de yaparak öyle yaklaşır ki, onu çok severim...” buyuruldu. Bu âyet-i kerîmede ve hadîs-i kudsîde bildirilmiş olan yakınlık, yalnız seçilmiş üstün kimselerde hâsıl olur. Bu yakınlığa, “Vilâyet” ya’nî evliyâlık denir. Bu yakınlığa kavuşmak için, önce Ehl-i sünnet i’tikâdına uygun îmân etmek lâzımdır. İmrân sûresinin 68. âyetinde metilen; “Allahü teâlâ, imân edenleri sever” buyuruldu. Fakat, mü’minler arasında seçilmiş olanları daha çok sever. Her mü’mini sevmesine “Vilâyet-i âmme” denir. Seçilmiş mü’minleri çok sevmesine; “Vilâyet-i hâssa” denir. Yukarıda vazılı hadîs-i kudsîde bildirilmiş olan sevgi, işte bu sevgidir. Bu sevginin de dereceleri vardır. Şunu da bildirelim ki, Allahü teâlâ, insan aklı ile anlaşılamayacağı gibi, O’nun sıfatları da insanın aklı ile anlaşılamaz. Allahü teâlânın kendisi gibi ve sıfatlarının herhangi biri gibi, hiçbir şey yoktur. Bunun için, Allahü teâlânın insanlara olan her iki yakınlığı, insan aklı ile anlaşılamayan, bilinemeyen bir yakınlıktır. İki zamanın ve iki cismin birbirlerine yakın olmaları gibi değildir. Allahü teâlânın kullarına yakın olması, akıl ile düşünülen ve his organları ile anlaşılan yakınlıklar gibi değildir. Ancak ba’zı seçilmiş mü’minlere verdiği ma’rifet denilen ilim ile anlaşılabilir. Bu bilgiye “İlm-i huzûrî” denir. Bizim bilgilerimiz “İlm-i husûlî”dir.
Allahü teâlânın, kullarına olan bu iki yakınlığı, âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler ile bildirilmiş olduğundan, her ikisine de inanmamız vâcibdir. Allahü teâlânın bizleri gördüğüne inanmamız lâzım olduğu gibi, bize olan bu iki yakınlığına da inanmamız lâzımdır. Allahü teâlânın görmesi, fizik kânunları ile îzâh edilen, ışığın yarısıması ile olan görmek olmadığı gibi, O’nun bu iki çeşit yakınlığı da ölçü ile, metre ile, angstron ile bildirilen yakınlık değildir. Ba’zı hadîs-i şerîflerde; arşın, metre, karış, arpa boyu gibi birimler bildirilmesi, ölçü bildirmek için değil, azlık, çokluk bildirmek içindir.
Vilâyet, Allahü teâlâ ile kul arasında olan, insanların anlayamayacağı bir hâl olduğuna göre, bunu niçin yakınlık sözü ile anlatmışlardır? sorusuna cevap verebilmek için, önce iki şeyi bildirmek lâzımdır:
1- Evliyâya hâsıl olan keşf ve herkesin gördüğü rü’yâlar, bir şeyin misâlinin, hayâl aynasında görünmesidir. Uykuda iken olursa, rü’yâ denir. Uyanık iken olunca, “Keşf denir. Hayâl aynası, ne kadar çok saf, temiz ise, keşf ve rü’yâ, o kadar doğru ve güvenilir olur. Bunun içindir ki, peygamberlerin “aleyhimüsselâm” rü’yâları, tam inanılacak ve güvenilecek “Vahy”dir.
Çünkü, peygamberlerin hepsi ma’sûmdurlar. Ya’nî hiç yanılmazlar. Hayâlleri çok saf, temizdir. Bâtınları, ya’nî kalbleri tertemizdir. Evliyânın rü’yâlarının çoğu da böyledir. Doğru olur. Çünkü Eshâb-ı Kirâmda olduğu gibi, doğrudan doğruya veya Eshâbdan sonra gelenlerde olduğu gibi, rehberleri vâsıtası ile, Resûlullahın sohbetinde kazanılan nûrlar ile ve O’nun emirlerine uymak ile, evliyânın hayâlleri temizlenmiş ve kalbleri cilâlanmıştır. Celâleddîn-i Rûmî, bu inceliği Mesnevî’sinde ne güzel anlatıyor. Beyt:
Evliyâyı avlayan hayâller bilir misin nedir?
Hüdâ bostanı güzellerinin görüntüleridir!”
Peygamberlere uymaları sayesinde, evliyânın bâtınları cilalanır, parlak ayna gibi olur. Ba’zan bâtınlarının eski zulmetleri, kara lekeler gibi meydana çıkıp, hayâl aynaları bulanır. Keşf ve rü’yâlarında yanlışlık olur. Bu bulanıklık, ba’zan haram veya şüpheli birşey yaparak veya haddi aşarak, ba’zan da câhillerden, sapıklardan bulaşarak hâsıl olur. Câhillerin, günah işleyenlerin rü’yâları çok kerre yanlış olur. Bâtınları zulmetli olduğundan çok yanılırlar.
2- Allahü teâlânın yarattığı şeylerin hepsine “Alem” denir. Üç türlü âlem vardır. “Âlem-i şehâdet”, bildiğimiz madde âlemidir. “Âlem-i ervah”, maddî olmayan, ölçüsüz olan rûh âlemidir. “Âlem-i misâl”de maddeli ve maddesiz hiçbir şey yoktur. Âlem-i misâlde, birinci ve ikinci âlemde bulunan herşeyin ve Allahü teâlânın hattâ düşüncelerin ve ma’nâların misâlleri vardır. Allahü teâlânın misli yoktur. Misâli vardır denildi. Bir şeyin kendisine ve sıfatlarına benzeyen başka bir şeye, birinci şeyin misli denir. Allahü teâlânın kendinin ve sıfatlarının misli yoktur, olamaz. Birşeyin kendine değil, yalnız sıfatlarına benzetilen başka şeye, birinci şeyin misâli denir. Meselâ, güneşe pâdişâh denir. Pâdişâh, güneşin misâli olur. Nûr sûresi 35. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Allahü teâlânın mü’minin kalbindeki nûru, fener içindeki mum gibidir” buyurulmuştur. Bir hadîs-i şerîfde; “Öyle bir Hakimdir ki, bir ev yapmış, içini maddelerle doldurmuştur” buyurularak, Allahü teâlâya misâl bildirilmiştir. Yûsuf aleyhisselâm, kıtlık senelerini za’îf sığırlar gibi, bolluk senelerinde, semiz sığırlar ve buğday başakları gibi rü’yâda gördü. Buhârî kitabında bildirilen bir hadîs-i şerîfde; “Rü’yâda gördüm ki, çok kimseler yanıma geldi. Üzerlerinde gömlek vardı. Kiminin gömleği göğsüne kadar, kiminin daha aşağı idi. Ömer’i ( radıyallahü anh ) gördüm. Gömleği yerlere kadar uzundu” buyurdu. Ma’nâsını sordular. Gömlek, ilim demektir buyurdu. Bu âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler gösteriyor ki, misli olmayan ve madde olmayan şeylerin misâlleri rü’yâda ve keşf yolu ile görülebilir.
Yukarıdaki iki açıklama öğrenildikten sonra deriz ki, vilâyet denilen, bilinmeyen bir hâl vardır. Bu hâl keşf yolu ile âlem-i misâlde, iki cismin birbirlerine yakın olmaları gibi görünmektedir. Vilâyet hâli ilerledikçe, keşf de, Allahü teâlâya doğru yürümek gibi, yahut O’nun sıfatlarının birinden ötekine gitmek gibi görünmektedir. Evliyânın bilinmeyen hallerindeki değişmeler, Âlem-i misâlde böyle göründüğü için, bu hâllere, “Kurb-i ilâhî” ve değişmelerine de, “Seyr-i ilallah” ve “Seyr-i fillah” gibi isimler verilmiştir.
Tasavvuf yolunda “Fenâ” hâsıl olunca, geriye dönülmez. Geri dönenler fenâdan önce dönmüşlerdir. Bu fakîr (ya’nî Senâullah hazretleri) bunu, Bekâra sûresinin 143. âyet-i kerîmesinin meâli olan; “Allahü teâlâ îmânınızı gidermez. O, kullarına çok acıyıcıdır”dan anlamaktayım. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Allahü teâlâ, kullarının îmânlarını geri almaz. Fakat, âlimleri yok ederek ilmi giderir.” Bu hadîs-i şerîf de gösteriyor ki, Allahü teâlâ, hakîki îmânı ve bâtın ilmini geri almaz. (Bu âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf, Eshâb-ı Kirâmın hiçbirinin, sonradan mürted olmadığının şahididir. Çünkü, hepsinin îmânı, hakîki idi. Ehl-i sünnet düşmanları, bu inceliği bilselerdi, Eshâb-ı Kirâmın hiçbirine dil uzatamazlardı.)
Tam takvâ, ancak evliyâda hâsıl olur. Hased, kin beslemek, kibir, riya, şöhret ve benzeri nefsin kötülükleri büsbütün gitmedikçe, tam takvâ hâsıl olamaz. Bunların büsbütün gitmeleri için de, “Fenâ-i nefs” ya’nî nefsin fânî olması lâzımdır. Allahı sevmek, başka şeyleri sevmekten daha çok olmadıkça, hattâ kalbde Allahdan başka şeylerin sevgisi yok olmadıkça, kâmil îmân ve tam takvâ elde edilemez. Bu da, ancak “Fenâ-i kalb” ile hâsıl olur. Fenâ-i kalb için, hadîs-i şerîfde; “Kalbin sâlih olması” denildi. Buhârî ve Müsiim kitablarında bildirilen hadîs-i şerîfde; “Bir mü’min beni ana-babasından ve çocuklarından ve herkesten daha çok sevmedikçe, onan îmânı kâmil olmaz” buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfde; “Üç kimse imânın tadını bulur: Allahı ve Resûlünü herşeyden daha çok sever. Yalnız Allahın sevdiği kimseleri sever, îmâna kavuştuktan sonra, kâfir olmaktan korkması, ateşte yanmak korkusundan daha çok olur” buyuruldu. Râbi’a hazretleri, bir elinde su dolu, öteki elinde ateş dolu bir kap götürüyordu. “Böyle nereye gidiyorsun?” dediklerinde; “Cehennem ateşini söndürmeğe ve Cenneti yakmağa gidiyorum. Böylece müslümanları Allahü teâlâya, Cehennem korkusu ve Cennete kavuşmak arzusu ile ibâdet etmekten kurtarmak istiyorum” dedi ki, evliyâlık da böyledir.
Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Eshâbıma ikram ediniz!” buyurdu. Allahü teâlâ da, Hucurât sûresinde meâlen; “İkrama lâyık olanınız, ittikâsı çok olanınızdır” buyurdu. Bunun için, İslâm âlimleri sözbirliği ile bildiriyorlar ki, Eshâb-ı Kirâmın hepsi, bu ümmetin en üstünleri ve en müttekîleridir. Çünkü, Eshâb-ı Kirâmın hepsi, Allahın Resûlünün sohbetlerinde bulunmakla, vilâyet makamlarının en ilerisine vardılar. Allahü teâlâ, Tevbe sûresinin 101. âyetinde meâlen; “Îmânları ileride olanlar ve hicrette önde olanlar” buyurarak, Eshâb-ı Kirâmı övüyor. Vâkıa sûresinin 10. âyetinde meâlen; “Îmânları ileride olanlar, Allahü teâlâya yaklaşmakta ileride olanlardır. Bunların hepsi mukarreblerdir” buyurdu.
Batının kemâle kavuşması için, tasavvuf yolunda çalışmak vâcibdir. Allahü teâlâ, İmrân sûresinin 102. âyetinde meâlen; “Ey mü’minler! Allahü teâlânın yasak ettiği şeylerden tam olarak sakınınız!” buyurdu. Ya’nî zâhirdeki işlerde ve bâtındaki ahlâk ve akâidde, Allahü teâlânın beğenmediği hiçbir şey kalmasın! Bu âyet-i kerîmedeki emr, vâcib olduğunu göstermektedir. Tam takvâ, ancak vilâyet ile elde edilebilir. Nefsin, yukarda yazdığımız kötülükleri haramdır. Bu kötülükler temizlenmedikçe, tam takvâ elde edilemez. Bunlar da, nefsin fenâsı ile temizlenebilir. Takvâ, günahlardan sakınmak demektir. Buna hadîs-i şerîfde; “Bedenin sâlih olması” denildi. Bedenin sâlih olması için de, kalbin sâlih olması lâzımdır. Kalbin sâlih olmasına, tasavvufçular “Fenâ-i kalb” demişlerdir.
Vilâyet, kalbin ve nefsin fâni olmaları demek olduğunu bildirdik. Tasavvuf âlimleri buyuruyor ki, vilâyet yedi derecedir. Beşi, âlem-i emrden olan kalb, rûh, sır, hafi, ahfâ adındaki beş latifenin fâni olmalarıdır. Altıncısı nefsin fâni olmasıdır. Yedincisi, bedendeki maddelerin fâni olmasıdır. Beden maddelerin fâni olmasına “Bedenin sâlih olması” adı verildi.
Takvâ, yalnız nafile ibâdet yapmakla elde edilmez. Takvâ, farzları ve vâcibleri yapmak ve haramlardan sakınmak demektir. İhlâs ile yapılmayan farzların, vâciblerin hiç kıymeti yoktur. Allahü teâlâ, Zümer sûresinin 2. âyetinde meâlen; “Allaha ihlâs ile ibâdet et! İbâdet, ancak O’na yapılır” buyurdu. Haramlardan kaçınmak da, fenâ-i nefs olmadan hâsıl olamaz. Görülüyor ki, vilâyetin kemâllerine kavuşmak, farzları yapmakla olur. Fakat, vilâyete kavuşmak, Allahü teâlânın bir ihsânıdır. Dilediğine verir. Çalışmakla elde edilemez. Allahü teâlâ, insanlara güçleri yeten şeyleri emretmiştir. Tegâbün sûresinin 16. âyetinde meâlen; “Allahın yasak ettiği şeylerden, gücünüz yettiği kadar perhiz ediniz” buyuruldu. Görülüyor ki, elden geldiği kadar çalışmak lâzımdır.
Vilâyetin dereceleri sonsuzdur. Sa’dî Şîrâzî, Gülistan kitabında;
Onun güzelliği sonsuz, Sa’dî’nin sözü uçsuz,
Hasta içmekle doymaz, deryanın suyu azalmaz!
beyti ile bunu anlatmaktadır. Bunun gibi, takvâ dereceleri de sonsuzdur. Hadîs-i şerîfde; “Allahı en iyi tanıyanınız ve O’ndan en çok korkanınız benim” buyuruldu. Bir kimse, vilâyet derecelerinde yükseldikçe, Allahdan korkusu da artar. Hucurât sûresinin 13. âyetinde meâlen; “Allahü teâlâ indinde en yükseğiniz, O’ndan en çok korkanınızdır” buyuruldu. Takvâ dereceleri sonsuz olduğundan, vilâyet derecelerinde ilerlemek için, her zaman çalışmak vâcibdir. Batın ilminin artmasını istemek her vakit farzdır. “Sevgili peygamberim! Sen hep, yâ Rabbî benim ilmimi arttır duâsını söyle!” meâlindeki Tâhâ sûresi 114. âyet-i kerîmesi, böyle olduğunu bildirmektedir. Bir velînin, kavuştuğu derecede kalması, yükselmek istememesi haramdır. Muhammed Bâkî-billah hazretleri buyuruyor ki:
“Allah yolunda edeb lâzımdır edeb!
Ölünceye dek, taleb gerektir taleb,
Deniz dolusu ağzına dökseler de,
Hiç doymamak, hep su aramak gerek!”
Celâleddîn-i Rûmî de:
“Kardeşim, bu yolun yoktur sonu,
Çok gitsen de, yine yürümeli!” buyurdu.
Hâce Muhammed Bâkî-billah:
“Ne kadar çok içirsen de bana,
Ateşim artıyor senden yana!”
buyurdu.
Bâtında yükselmeğe çalışmak vâcib olduğu için, rehber aramak da vâcib olmaktadır. Çünkü, rehber arada olmaksızın Allahü teâlâya kavuşmak, çok az kimseye nasîb olmuştur. Bunun için, Celâleddîn-i Rûmî:
“Rehberden başka yoktur insanı çeken,
Bir rehber ara, ona sarıl pek muhkem!”
buyurdu. Fakat, yalancı rehberlere aldanmamalıdır.
Rehberin alâmeti, Ehl-i sünnet i’tikâdında olması ve İslâm ahkâmına tam uymasıdır. Sözleri, hareketleri İslâm ahkâmına uygun olmayan kimse, havada uçsa da, rehber olamaz. Kehf sûresinin 28. âyetinde meâlen; “Kalbi bizi zikr etmekten gâfil olan, nefsinin arzuları peşinde koşan ve hareketlerinde İslâmın dışına taşan kimseye itaat etme!” buyurdu. Bu âyet-i kerîmeden anlaşılıyor ki, nefse uymak, kalbin gâfil olmasını gösterir. Bedenin bozuk olması, ya’nî günah işlemek, kalbin bozuk olmasını göstermektedir. (Günah işleyenler ve ibâdet etmeyenler, müslümanları aldatmak için; “Sen kalbe bak, kalbimiz temizdir. Allah kalbe bakar” diyorlar. Onların böyle konuşmalarının yanlış ve bozuk olduğunu, bu âyet-i kerîme göstermektedir. Nitekim hadîs-i şerîfte; “Kalb bozuk olunca, bedenin işleri de hep bozuk olur” buyurulmuştur. Bu hadîs-i şerîf de, günah işleyenlerin bu gibi sözlerini yalanlamaktadır. “Allah dışınıza bakmaz. Kalbinize ve niyetinize bakar” hadîs-i şerîfi, ibâdet yapanlar, hayr işleyenler içindir. Ya’nî, ibâdetin kabûl olması için, Allah rızâsı için yapılması lâzımdır.) Rehberin ikinci alâmeti, hadîs-i şerîfde bildirilmiştir ki, onunla konuşmak ve onu görmek, Allahü teâlâyı hatırlamağa sebep olur. Allahdan başka herşey kalbe soğuk gelir. İmâm-ı Nevevî’nin bildirdiği hadîs-i şerîfde, Resûlullahtan ( aleyhisselâm ) evliyânın alâmetleri sorulunca; “Onlar görülünce, Allah hatırlanır” buyurdu. Bu hadîs-i şerîfi İbn-i Mâce de bildirmektedir. İmâm-ı Begavî’nin haber verdiği hadîs-i şerîfde; “Allahü teâlâ buyurdu ki, ben zikr olunduğum zaman evliyâm hatırlanır. Onlar zikr olununca da, ben hatırlanırım” buyurulmuştur. Fakat, Allahı hatırlamak için velî ile bağlılık lâzımdır. Velîyi inkâr eden, velî olduğuna inanmayan, ona bağlı değildir. İnanmıyan, bu ni’mete kavuşamaz. Beyt:
Allahın nasîb etmediği kimse,
Feyz alamaz Peygamberi de görse!
Her velîde böyle te’sîr vardır. Ba’zısında daha kuvvetli te’sîrler olur ki, talebeyi çekerek tasavvuf yolunun yüksek derecelerine çıkarırlar. Bunlara “Kâmil ve mükemmil” denir.
Câhiller ve yalancılar, ilk görmekte ve birkaç görüşmekte velîyi tanıyamaz. Bunların, güvendikleri kimselerden sorup anlamaları lâzımdır. Allahü teâlâ, Nahl sûresinin 43. âyetinde ve Enbiyâ sûresinin 7. âyetinde meâlen; “Bilmediklerinizi bilenlerden sorup öğreniniz!” buyurdu. Hadîs-i şerîfde; “Cehâletten kurtulmanın yolu, bilenlerden sorup öğrenmektir” buyuruldu. Rehber olarak tanınan bir kimsenin yanında yıllarca bulunup da, kalbinde bir değişiklik hâsıl olmayan kimse, onun yanından ayrılmalıdır.
İmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i elf-i sânî Ahmed Fârûkî Serhendî buyuruyor ki: Resûlullah ( aleyhisselâm ) vefât edince, Eshâb-ı Kirâm sıra ile dört halîfeyi seçtiler. Halîfe seçmek, yalnız dünyâ işlerini düzene koymak için değildi. Bâtınlarını kemâle getirmek için de, seçmişlerdi.
Evliyâ ölünce, onun feyz vermesi kesilmez. “Feyz almak için hep diri olanı aramak lâzım mıdır?” sorusuna şöyle cevap veririz: Evliyâ ölünce, feyz vermesi bitmez. Hattâ artar. Fakat, nâkıs olanların, kendilerini kemâle erdirecek kadar, meyyitten feyz almaları pek az nasîb olur. Velîden, öldükten sonra alınan feyz, diri iken alınan kadar olsaydı, Medine’de yaşayan müslümanların, bu zamana gelinceye kadar, hepsinin Resûlullahdan feyz alarak, Eshâb-ı Kirâm derecesinde olmaları lâzım gelirdi. Kimsenin rehber aramasına lüzum kalmazdı. Çünkü rehberden feyz alabilmek için, feyz alan ile feyz veren arasında bağlılık lâzımdır. Rehber ölünce, bu bağlılık kalmaz. Evet, fenâ ve bekâya kavuştuktan sonra, bâtınları arasında bağlılık hâsıl olup, kabrden de, çok feyz alınabilir ise de, bu feyz de, diri iken alınan feyz kadar olamaz.
Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki: Hiçbir velî, gaybı bilmez. Allahü teâlâ keşf veya ilham ile bildirirse, ancak onu söyleyebilir. Evliyâ gaybı bilir diyen imansız olur. Evliyâ, yok olan şeyi var edemez. Var olanı yok edemez. Kimseye rızk veremez. Çocuk veremez. Hastalığı gideremez. A’râf sûresinin 188. âyetinde meâlen; “Ey sevgili Peygamberim! Onlara söyle ki, kendime fâide ve zarar vermeğe gücüm yetmez. Ancak Allahın dilediği olur” buyuruldu. Allahü teâlâdan başkasından yardım beklemek caiz değildir. Fâtiha sûresinde meâlen; “Ancak sana ibâdet eder, senden yardım bekleriz” dememizi emr etmektedir. “İyyâke” yalnız sana mahsûstur demektir. Bunun için, evliyâya adak yapmak caiz olmaz. Çünkü, nezr (adak) yapmak ibâdettir. Evliyâdan birine nezr yapan kimsenin, bu nezrini yerine getirmemesi lâzımdır. Çünkü, elden geldiği kadar, günahtan kaçınmak vâcibdir. Mezar etrâfında saygı için dönmek caiz değildir. Çünkü, Kâ’be etrâfında dönmeğe benzemektedir ki bu dönmek ya’nî, Ka’be’yi tavaf etmek namaz kalmak gibi ibâdettir.
Peygamberlerin ve velilerin dirilerine ve ölülerine duâ etmek, kendiliğinden birşey yapmasını istemek câiz değildir. Hadîs-i şerîfte, “Duâ ibâdettir” buyuruldu. Mü’min sûresinin 60. âyetinde meâlen; “Bana duâ ediniz! Duânızı kabûl ederim. Kibr edip bana ibâdet etmek istemeyenler, zelîl olarak Cehenneme gideceklerdir” buyuruldu. Câhiller; “Yâ Abdülkâdir-i Geylânî, yâ Şemseddîn Pâni-püti, (ya Tezveren Dede), Allah için bana şunu ver” diyorlar. Böyle söylemek şirktir, küfürdür. “Yâ Rabbî. Abdülkâdir-i Geylânî hürmeti için bana şunu ver! Seyyidet Nefise hürmetine hastama şifâ ver!” demelidir. Allahü teâlâya böyle duâ etmek caizdir ve fâidelidir. A’râf sûresinin 193. âyetinde meâlen; “Allahdan başka her kime duâ ederseniz, onlar da, sizin gibi kuldur. Kimseye yardım edecek güçleri yoktur.” buyuruldu.
“Bu âyet-i kerîme kâfirlerin putlarına tapınmalarının şirk olduğunu bildirmek için gelmiştir. Evliyâyı putlara benzetmek doğru mudur?” Sorusuna da şöyle cevap veririz: Âyet-i kerîmede, Allahdan başka buyuruldu. Allahdan başka herşey demektir. Evet, hadîs-i şerîfde; “Peygamberleri zikr etmek ibâdettir. Sâlihleri zikr etmek günahlara keffârettir. Ölümü zikr etmek sadaka vermek gibidir. Kabri zikr etmek, sizi Cennete yaklaştırır.” buyuruldu. Bu hadîs-i şerîf, Ebû Nasr Deylemî’nin “Müsned-ül-firdevs” kitabında yazılıdır. “Ali’yi zikr etmek ibâdettir” hadîs-i şerîfini de Deylemi bildirmektedir. Bu hadîs-i şerîflerdeki zikr etmek, onların yüksek mertebelerini, hâllerini, güzel huylarını hatırlamak, söylemek demektir. Böylece bunları sevmek, Allah sevgisindendir. Bunları işitenler, bunlar gibi olmağa çalışmalı. Yalnız ezanda ve ikâmette, Allahü teâlânın ismi yanında Muhammed aleyhisselâmın ismini de zikr etmek ibâdettir. İnşirah sûresi 4. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Senin için, senin zikrini yükselttik” buyuruldu. Bu yükseltmek, yalnız Muhammed alayhisselâm içindir. Bir kimse; “Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah” dedikten sonra, Ali veliyyullah” dese, bu kimse ta’zir olunur. Ya’nî cezâlandırılır. Muhammed aleyhisselâmın ismini zikr etmek de, yalnız dinimizin bildirdiği yerde farz olur. Meselâ; “Yâ Muhammed, yâ Muhammed!” diyerek tesbih çekmek câiz değildir.
İsmet, Peygamberlere mahsûstur. İsmet demek, bilerek ve bilmiyerek, büyük ve küçük hiçbir günah işlememek demektir. Evliyâda ismet vardır. Ya’nî günah işlemezler demek küfr olur.
Eshâb-ı Kirâmın hepsi, evliyânın hepsinden daha yüksektirler. Tâbiînin büyüklerinden olan Abdullah bin Mübârek hazretleri dedi ki, “Hazet-i Muâviye’nin, Resûlullah’ın yanında bindiği atın burnuna giren toz, Veysel Karânî’den ve Ömer bin Abdülazîz’den daha hayırlıdır.”
Evliyânın kabirlerini yüksek yapmak, onlara saygı için üzerlerine türbe yapmak, yanında ziyâfet vermek, kabirlerinde kandil, mum yakmak bid’attir. Kimisi haram, kimisi mekrûhtur. Resülullah ( aleyhisselâm ) hazret-i Ali’yi göndererek, kâfirlerin yüksek mezarlarını yıktırdı ve resimleri yok ettirdi. (Evliyâ öldükten sonra da, kendilerini sevmek, hürmet etmek lâzımdır. Böylece, rûhlarından feyz alınır, istifâde olunur, insanın kalbi temizlenir. Ziyârete gelenlerin, bir velî mezârı olduğunu anlayarak, saygı göstermeleri için ve ziyâret edenin soğuktan, sıcaktan, yağmurdan, yırtıcı hayvanlardan korunması için, evliyânın kabirleri üzerine türbe yapmak caiz hattâ lâzımdır. Türbe, velî için değil ziyârete gelen diriler için yapılmaktadır.)
Resûlullahın ( aleyhisselâm ) kabrini ziyâret etmek için sünnet şöyledir: Abdestli olmalı, Resûlullaha salevât getirmeli, önceden yapmış olduğu, namaz, sadaka, oruç, Kur’ân-ı kerîm okumak gibi hayırlı işlerin sevâbını O’na bağışlamalı, gönlü uyanık olmalı, O’nu sevmeği ve sünnetine uymağı, Allahü teâlâdan dilemelidir. Eğer, ziyâret ettiği kabir, mensûb olduğu velînin kabri ise kalbinden dünyâ düşüncelerini çıkarıp, ondan feyz almağı beklemelidir. Kabir başında Kur’ân-ı kerîm okumak caizdir.
Dünyalığa, mala, şöhrete kavuşmak, saygı toplamak için rehberlik yapanlar, şeytanın vekîlleridir. Müseylemet-ül-kezzâb gibidirler.
Evliyânın, Allahü teâlâdan kendilerine gelen ni’metleri haber vermeleri, bulundukları yüksek dereceleri talebelerine bildirmeleri caizdir. Hadîs-i şerîfde; “Allahü teâlânın verdiği ni’metleri bildirmek, bunlara şükretmek olur” buyuruldu. Öğünmek haramdır. Kendindeki iyilikleri, ni’metleri, kendinden bilirse, Allahü teâlânın verdiğini düşünmezse, öğünmek olur. Ya’nî “Tezkiye-i nefs” olur. Bu ni’metlerin Allahü teâlâdan geldiğini bilir. Kendinin kusurlu olduğunu düşünürse, şükr olur.
İnsanların Allahü teâlâya yaklaşması, ancak Allahü teâlânın çekmesi ile olur. Eğer, vasıtasız doğrudan doğruya çekerse, “İctibâ” denir. Vâsıta ile çekmesi, iki türlü olur ibâdet yapmak ve riyâzet çekmek vâsıtası ile çeker. (Tasavvuf yolundaki vazîfelerin te’sîrleri tecrübe edilmiş olduğu için, bu nafile ibâdetleri yapmak tercih edilmektedir.) Buna “Sülûk” denir. Yâhud bir rehberin sohbeti vâsıtası ile “Cezb” eder. Bütün bu çekişlerin asıl sebebi, insanın kendi kabiliyetidir. Bu kabiliyetleri, insana yaratılışta verilir. İnsanların kabiliyetleri, istidâtları başka başkadır. İnsanın Allaha yaklaşmasına en büyük mâni, nefsinin şehvetleri ile bedenin ihtiyâç ve kötülükleridir. İkinci mâni, “Âlem-i emr” latifelerinin kendilerinden ve Rablerinden gâfil olmalarıdır. İnsanı Allahü teâlâya yaklaştıran ibâdetleri, riyâzetleri de, bir rehberin göstermesi lâzımdır. Riyâzet ve ibâdet yapmakla, hem nefs ve beden tezkiye bulur. Ya’nî kötülüklerden temizlenirler. Hem de, Âlem-i emrden olan latifeler, beden maddelerinden ve nefsten bulaşmış olan zulmetlerden tasfiye olur. Gafletten kurtulurlar. Tasavvuf yollarının çoğunda, önce sülûk yapılır. Önce, iki mâni ortadan kaldırılır. Böylece, Âlem-i emrin beş latifesi saf olur ve nefs “Makâmât-i aşere” denilen güzel huylarla bezenir. Bundan sonra, rehber sâliki Allahü teâlâya cezb eder. Bu sâlike “Sâlik-i meczûb” denir. Böyle ilerlemesine “Seyr-i afakî” denir.
Çünkü, rehber sâlikin temizlenmesini Âlem-i misâlde görerek anlar. Bu seyr çok güçtür ve uzun sürer. Allahü teâlâ Behâüddîn-i Buhârî’ye sülûkten önce cezb yapmasını ilham eyledi. Önce teveccüh ederek, her latifede zikr yaptırırlar. Her latifede fânî olurlar. Buna “Seyr-i enfüsî” denir. Seyr-i afakînin çoğu da, bununla birlikte hâsıl olur. Sonra, nefsi ve bedeni temizlemek için riyâzet yaptırılır. Bu sâlike, “Meczûb-i sâlik” denir. Bu seyr kolay ve çabuk olur. Nâkısların, câhillerin kendiliklerinden yaptıkları ibâdetlerle, terakkileri pek az olur veya hiç olmaz. Çünkü, bunların ibâdetlerinin sevâbı pek azdır. Elli sene ibâdet ile vilâyetin en aşağı derecesine yetişebilirler. O hâlde, yalnız mücâhede ve riyâzet ile vilâyet elde edilemez, ibâdetlerin, riyâzetlerin ancak sünnete uygun olanları fâidelidir. Bunun için, bid’atlerden sakınmak şarttır. Hadîs-i şerîfde; “Amelsiz söz kabûl olmaz. Niyetsiz amel kabûl olmaz. Sünnete uygun olmazsa, hiçbiri kabûl olmaz” buyuruldu. Ya’nî, hiçbirine sevâb verilmez. İbâdetlerin, riyâzetlerin, güç ve sıkıntılı olması değil, sünnete uygun olmaları lâzımdır.
“Çok sıkıntılı riyâzetler çekenlerin çok ilerledikleri, hârikalar gösterdikleri görülüyor. Buna ne dersiniz?” suâline şöyle cevap veririz:
Riyâzet çekerek, çeşitli hârikalar göstererek, dünyâ işlerinde menfaat elde edilebilir. Eski Yunan filozofları ve Hind papazları böyle yaparlardı. Allah adamları, bunlara kıymet vermez. Nefsi kötülüklerden kurtarmak, şeytanı öldürmek, ancak sünnete uymakla mümkündür.
“Yukarıdaki cevâba göre, yalnız riyâzet yapılan tasavvuf yollarında kimsenin velî olmaması lâzım gelir. Buna ne dersiniz?” suâline de şöyle cevap veririz:
Tasavvuf yollarının hepsi sünnete uymaktadır. Ba’zılarına bid’at karışmış ise, başka işlerinde sünnete uymaları, bu bid’atin zararını giderebilir. Bunlara bid’at karışması, ictihâdlarında hatâ ettikleri içindir. Müctehidin hatâsı affolunur. Câhillerin, yalancıların hatâsı böyle değildir. Bunlar hep zarardadırlar.
Nâkıs ve kâmil herkes, daha kâmil olandan, daha çok feyz alabilir. Vilâyet ancak kâmilin sohbeti ile elde edilebilir. Nâkıslar, câhiller, “îctibâ” ile çekerek vilâyete kavuşduramaz. Çünkü, bunların Hak teâlâ ile münâsebetleri yoktur. Kâmil olan rehberin zâhirî halk ile, bâtını Hak ile olduğu için, Allahü teâlâdan aldığı feyzi, insanlara vererek, onları vilâyete kavuşdurur. İsrâ sûresinin 95. âyetinde meâlen; “Eğer yeryüzünde melekler olup yürüselerdi, onlara gökten peygamber olarak elbette melek gönderirdim” buyuruldu. Bunun içindir ki, Resûlullahın vefâtından sonra, görünüşde kendisi ile münâsebet kalmadığı için, herkes Kabr-i se’âdetten feyz alamaz oldu. Resûlullahın vârisleri olan âlimlerden, rehberlerden feyz alındı. Çünkü hadîs-i şerîfde; “Zâhir ve bâtın bilgilerinde âlim olanlar, peygamberlerin vârisleridirler” buyuruldu.
Kemâle yetişen, velî olan kimse, Allahü teâlâdan vasıtasız feyz alabilir, ibâdet yapmakla da yükselir. “Secde et ve Allaha yaklaş” meâlindeki âyet-i kerîme bunu bildirmektedir. Bu velî, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) ve evliyânın kabirlerinden de feyz alabilir.
Peygamberlerin insandan gönderilmesi, sohbette hâsıl olan te’sîr içindir. Çünkü, i’tikâd ve fıkıh bilgileri meleklerden de öğrenilebilir. Cibril hadîsi bunu göstermektedir. Çünkü, Resülullah; “Bu gelen Cebrâil idi. Size dîninizi öğretmek için gelmişti” buyurdu. Sohbetin te’sîri için, yol göstericilerden feyz alabilmek için, arada tam münâsebet (tanımak ve sevmek) bulunması lâzımdır. Vilâyet elde etmek için de, bu te’sîr lâzımdır.
Az kimse vardır ki, istidâdları çok kuvvetli olup, Peygamberin veya bir velînin rûhundan feyz alarak, vilâyet mertebesine kavuşurlar. Bunlara “Üveysî” denir. Eshâb-ı Kirâmın sohbeti de, feyz verdi. Fakat bir sohbet yetişmezdi. Çok defa sohbet etmek lâzım idi. Sonra gelen evliyânın sohbetleri, ancak riyâzet çekmekle birlikte te’sîr etti.
Allahü teâlâ, insanlarda kendine yaklaşmak ve kendini tanımak istidâdını yarattı. Bu istidâdın miktarı herkeste başkadır.
Farzları, vâcibleri yaptıktan ve haramlardan, şüphelilerden kaçtıktan sonra, nafile ibâdetlerin en te’sîrlisi zikrdir. Her zaman Allahü teâlâyı zikretmelidir. Hadîs-i şerîfde: “Cennettekiler, ençok, dünyâda Allahü teâlâyı zikretmeden geçirdikleri zamanlar için üzülürler” buyuruldu. Fenâ-i nefs hâsıl olmadan önce, diğer nafile ibâdetleri yapmakla ve Kur’ân-ı kerîm okumakla Allahü teâlâya yaklaşılamaz. Bâtını temizlemedikçe, bunlarla terakki olmaz. Batını temizlemek, Allahı zikr etmekle olur. Hadîs-i şerîfde; “Zikrin en iyisi, Lâ ilahe illallah’tır” buyuruldu. Bunun için boş zamanlarda hep bu “Kelime-i tevhîd”i okumalıdır. Bundan sonra kalan zamanlarda, âhıret adamları ile, sâlihlerle görüşmeli, sohbet etmelidir. Sâlih kimse bulamazsa, mürtedlerle, bid’at sahibleri ile, fâsıklarla arkadaşlık etmemeli, bunlarla oturmamalıdır. Haram işleyenlere “Fâsık” denir. Sâlih kimselerin kitaplarını okumalıdır. Din câhilleri ile, dünyâya düşkün olanlarla ve mezhebsizlerle görüşmemelidir. Bunlarla görüşmek, insanın bâtınını (kalbini, rûhunu) harâb eder. Evliyânın sohbetinde bulunmak, zikrden ve diğer nafile ibâdetten daha fâidelidir. Eshâb-ı Kirâm, birbirlerini görünce; “Biraz benimle otur. İmânımı tâzeliyeyim” derlerdi. Celâleddîn-i Rûmî buyuruyor ki:
“Evliyâ yanında geçen az zaman, Faidelidir yüzyıllık takvâdan!
Hâce Ubeydüllah-i Ahrâr buyuruyor ki:
“Kılınabilir her zaman nafile namaz, Bizim sohbetimiz bir daha bulunamaz!”
Birisine; “Bâyezîd’in sohbetinde bulun!” dediler. “Ben her ân Rabbimin sohbetindeyim” dedi. “Bâyezîd’in sohbeti sana daha fâidelidir” cevâbını verdiler. Ya’nî, cenâb-ı Hakdan, O’na bağlılığın ve istidâdın kadar feyz alabilirsin. Bâyezîd’in sohbetinde ise, onun yüksek derecesine uygun feyzlere kavuşursun demek istediler.
Kötü arkadaşlarla hiç görüşme, O, zehirli yılandan da fenâdır! Yılan alır insanın canını, O alır canını, îmânını!
Senâullah-i Pâni-püti hazretlerinin “Tefsîr-i Mazharî”sinin bazı kısımları şöyledir:
Müttekî, kendisine âhırette zarar verecek olan; şirk, günah ve mâlâya’nî (fâidesiz şeyler) ile meşgûl olmaktan alıkoyan herşeyden sakınan kimsedir. Mâlâya’nîden ve Allahü teâlânın zikrinden alıkoyacak şeylerden sakınmak, takvânın en yüksek derecesidir.
İbn-i Ömer buyurdu ki: “Takvâ, kendini hiçbir kimseden daha hayırlı görmemektir.”
Nu’man bin Beşîr’in rivâyet ettiği hadîs-i şerîfde Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu İd: “Dikkat ediniz! Bedende bir et parçası vardır. O sâlih (iyi) olunca bütün beden (a’zâlar) iyi olur. O bozuk olunca, bütün beden bozuk olur. Dikkat ediniz! O (et parçası), kalbdir.” Tasavvuf ehli, bu hadîs-i şerîfdeki kalbin salâhını (iyi olmasını) Fenâ-ül-kalb (kalbin fenâ bulması) ta’biri ile ifâde etmiştir. Kalb bu mertebeye gelince, iyi işler yapar, harama düşmek korkusu ile şüpheli şeylerden sakınır.
Şehr bin Havşeb ( radıyallahü anh ) şöyle buyurdu: “Müttekî; mahzurlu olan bir şeyi yapmamak için, mahzurlu olmayan şeyi bile terkeden kimsedir.” Harama düşmemek için şüpheli olan şeyleri terkeden kimse, namusuna ve dînine şüphe getirecek şeylerden kendisini muhafaza etmiş olur.
Şüphelilerin içine düşen kimse harama düşer. Onun durumu; yasak olan korunun kenarında sürülerini otlatan ve sürülerinin o yasak olan koruya girmesi pek yakın olan çobanın durumuna benzer.
Günah işlemekle kalbin kararması: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Mü’min günah işlediği zaman, kalbinde siyah bir nokta meydana gelir. Eğer tövbe eder, o günahtan vaz geçer ve Allahü teâlâdan affını isterse, o siyah leke gider ve kalbi parlar. Eğer günah işlemeye devam ederse, siyah nokta büyür ve kalbini kaplar.” Nitekim Kur’ân-ı kerîmin, Mutaffifîn sûresinin 14. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Hayır (onların zannettikleri gibi değil)! Doğrusu onların kazandıkları günahlar, kalblerini kaplamıştır” buyuruldu.
Kalbin siyahlaşması, bu hadîs-i şerîfte bildirilen kalbin bozulmasıdır. Mü’minin işlediği günahın durumu böyle olursa, kâfirin inkârının onda neler yapacağı buradan kolayca anlaşılır.
Mü’minlerin imtihan edilmesi: Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki: “Ey mü’minler, (itaatkârı, âsî olandan ayırt etmek için) sizi biraz korku, biraz ocuk, biraz da mallardan, canlardan ve mahsûllerden yana eksiltme ile andolsun imtihan edeceğiz. Ey Habîbim! Sabredenlere (lütuf ve ihsânlarımı) müjdele.” (Bekâra-155) Ya’nî; Ey Muhammed’in ( aleyhisselâm ) ümmeti! Size verilen belâ ve musibetlere sabredip, benim kazama boyun eğip eğmediğinizi denemek için size (belâ ve musibet) veririz. Eğer siz, sabreder ve kazama râzı olursanız, size semâdan bereketler göndeririz. (Allahü teâlânın, böyle bir imtihanı, olmadan önce haber vermesi, onların, kendilerini böyle bir imtihana alıştırmaları, hazırlamaları içindir.)
Ebû Mûsel Eş’arî ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: “Resûlullah. ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Bir kimsenin oğlu vefât ettiği zaman, Allahü teâlâ meleklere; “Kulumun çocuğunu mu aldınız?”, buyurur. Melekler; “Evet” derler. Allahü teâlâ; “Gönlünün meyvesini mi aldınız?” buyurur. Melekler; “Evet” diye cevap verirler. Allahü teâlâ; “O (kulum) ne dedi?” diye sorduğunda da; “İnnâ lillah ve innâ ileyhi râci’ûn: Biz Allahü teâlânın kuluyuz ve yine O’na döneceğiz” diyerek sana hamdetti” derler. Bunun üzerine Allahü teâlâ; “O kuluma Cennette, “Hamd Evi” isminde bir ev yapınız” buyurur.” Bu hadîs-i şerîfi Tirmizî rivâyet etti ve hasen hadîs olduğunu bildirdi.
Ölümü temenni etmek: Günah işlemekten, ibâdet ve tâatlarda eksiklik olmasından korkmak sebebiyle ölümü temenni etmek kat’î olarak caizdir. Bundan başka ölümü temenni etmek, Allahü teâlâya kavuşma arzusuyla da olur. Bu şekildeki ölümü temenni etmek övülmüştür ve selef-i sâlihînde görülmüştür. Çünkü onlarda, Allahü teâlâya kavuşmaktan başka bir arzu kalmamıştır. Ubâde bin Sâmit’in bildirdiği bir hadîs-i şerîfde, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) şöyle buyurdu: “Kim Allahü teâlâya kavuşmayı isterse, Allahü teâlâ da ona kavuşmak ister. Kim Allahü teâlâya kavuşmayı istemezse, Allahü teâlâ da ona kavuşmak istemez.” Bunun üzerine Hazreti Âişe ve Resûlullahın ba’zı zevceleri; “Biz de ölümü istemeyiz” dediler. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Bu (sizin dediğinizden başkadır.) Mü’mine ölüm ânında Allahü teâlânın kendisinden râzı olduğu ve ona yapacağı ikramları müjdelenir. İşte o zaman, o mü’mine, önündeki bu ni’metlerden daha sevimli birşey olmaz. Bu müjdeyi alan mü’min bir an önce Allahü teâlâya kavuşmayı ister. Allahü teâlâ da ona kavuşmayı ister. Kâfir olan kimseye de vefâtı sırasında düçâr olacağı azâb bildirilir. O zaman kâfir ölümü istemez, o zaman ona önündekinden daha kötü birşey olmaz. Bundan dolayı Allahü teâlâya kavuşmayı istemez. Allahü teâlâ da ona kavuşmak istemez.” Evliyâya ölüm yaklaştığı zaman, Allahü teâlânın râzı olduğunun müjdelenmesi, ya keşf ile, ya gizliden birisinin sözü ile, yahut başka şekillerle, ya o sırada üzerlerine inen pekçok bereketi tatmakla, yahut da Melek-ül-mevt’i ve rahmet meleklerini görmek sûretiyle olur. Kâfirin azâb ile korkutulması, öleceği sırada Melek-ül-mevt’i ve azâb meleklerini (onları korkutacakları şekilde) görmek sûretiyle olur.
İbn-i Sa’d ve Şeyhayn (İmâm-ı Buhârî ve Müslim) rivâyet ettiler ki: “Hazreti Âişe ( radıyallahü anha ) buyurdu ki: “Her peygamber, dünyâ veya âhıreti seçme arasında muhayyer bırakılır. Sonra vefât eder” diye duyardım. Resûlullahın hastalıkları şiddetlendiği bir sırada Nisa sûresinin; “... Allahın kendilerine ni’met verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehîdlerle ve iyi kimselerle beraberdirler” meâlindeki 69. âyet-i kerîmesini okuduğunu işittim. Bundan bende, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) dünyâ ile âhıret arasında muhayyer bırakıldığı zannı meydana geldi.
Nesâî şöyle bildirdi: “Hazreti Âişe ( radıyallahü anha ) buyurdu ki: “Resûlullah ( aleyhisselâm ) kucağımda iken, rahatsızlığı ağırlaşmıştı. Ben: “Yâ Rabbî! Ondan bu rahatsızlığı gider!” diye duâ ediyordum. Bir müddet sonra elini elimden çekti ve “Allahü teâlâdan Refîk-i A’lâyı istiyorum” buyurdu.
Taberânî de şöyle bildirdi: “Melek-ül-mevt, İbrâhim aleyhisselâmın rûhunu almak için gelmişti. İbrâhim aleyhisselâm; “Ey Melek-ül-mevt! Hiç dost dostun canını alır mı?” deyince, Allahü teâlâ, İbrâhim aleyhisselâmın bu sözünü bilmekle beraber, Melek-ül-mevt bu sözü Allahü teâlâya arz etti. Allahü teâlâ, Melek-ül-mevt’e; “Sen de İbrâhim’e; “Hiç dost dosta kavuşmak istemez mi? de!” buyurdu. Melek-ül-mevt İbrâhim’in (aleyhisselâm) yanına gelince, İbrâhim aleyhisselâm; “Hemen rûhumu al” dedi.
Selef-i sâlihîn, sıhhat hâlinde iken ölümü istememişlerdir. Fakat günaha düşmekte ve ibâdetleri yapmakta eksiklik olmasından korktukları zaman ölümü istedikleri görülmüştür.
Buradan anlaşıldığı gibi, kişinin malına, vücûduna ve çoluk-çocuğuna gelen bir zarardan dolayı ölümü temenni etmesi ve bunun için duâ etmesi caiz değildir. Çünkü Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “Sizden birisi, kendine gelen bir zarardan dolayı ölümü temenni etmesin. Muhakkak ölümü istiyorsa; “Allahım! Yaşamak hakkımda hayırlı ise beni yaşat. Ölüm hakkımda hayırlı ise benim canımı al” desin” buyurdu. Buhârî’deki bir başka hadîs-i şerîfde de; “Sizden birisi ölümü temenni etmesin. Ölüm gelmeden ölümü için duâ etmesin. Çünkü o öldüğü zaman ameli kesilir. Mü’minin yaşaması onun hayrının artmasına vesile olur.”
Ahmed bin Hanbel, Ebû Ümâme’den ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: “Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) huzûr-u şerîflerinde oturuyorduk. Bize nasihatte bulundu. Peygamberimizin mübârek sözleri bize çok te’sîr etti, kalblerimiz inceldi. Orada bulunan Sa’d bin Ebî Vakkâs pekçok ağladı ve; “Keşke ölseydim” dedi. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) “Ey Sa’d! Benim yanımda mı böyle ölümü temenni ediyorsun?” buyurdu. Bu sözlerini üç defa tekrar ettikten sonra; “Ey Sa’d! Eğer Cennet için yaratılmış isen ömrünün uzun olup, âmelinin güzel olması senin için daha hayırlıdır” buyurdu. İşte malına, canına ve çoluk çocuğuna bir zarar gelen kimse, istiğfar (estağfurullah el-azîm) okuyarak, Allahü teâlâdan affını ve mağfiret olunmasını istemeli, sâlih ameller yapmak için gayret göstermeli ve günahlardan sakınmalıdır. Bundan dolayıdır ki, Resûlullah ( aleyhisselâm ), ölümü istemekten menetmiştir.
Allahü teâlânın evliyâsı: Yûnus sûresi 62. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Biliniz ki, Allahü teâlânın evliyâsı için azâb korkusu, ni’metlere kavuşmamak üzüntüsü yoktur” buyuruldu. Allahü teâlânın evliyâsı, Allahü teâlânın zikrine dalmış, gece gündüz onu tesbih edip hiç gevşeklik göstermeyen cenâb-ı Hakkın sevgisi ile dolup, sevdiğini sâdece O’nun için seven, sevmediğini de yine O’nun için buğzeden, verdiğini Allah için veren, vermediğini Allah için vermiyendir. İşte bunlar, Allah için sevişenlerdir. Tasavvuf büyükleri bu sıfata, “Fenâ-ül-kalb” ismini vermektedirler.
Böyle bir velî, zâhirini ve bâtınını süsleyebilmesi için, Allahü teâlânın beğenmediği amellerden şirk, hased, kin, kibir, nefsin arzu ve istekleri gibi kötü huylardan sakınır. Tasavvuf büyükleri; “Nefsinin isteklerini yapmayan, kötü huylardan sakınan, iyi amel ve ahlâk sahibi olanlara, şeytan zarar veremez” buyurdular.
Îmânın mahalli kalbdir. Kâmil îmân, kalbin Allahü teâlânın zikri ile mutmain olması, bir an için O’nu hatırlamaktan ve anmaktan gâfil olmaması, O’ndan başkasına meyl etmemesi, yönelmemesidir.
İmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i elf-i sânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî hazretleri de şöyle buyurdu: “Kendisini herhangi bir kimseden hayırlı ve üstün gören kimse, ma’rifetullahtan mahrûm kalır.”
Ebû Dâvûd, Hazreti Ömer’den ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: “Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Allahü teâlânın ba’zı kulları vardır ki, peygamber veya şehîd değildirler. Fakat peygamber ve şehîdler bile, kıyâmet gününde onların Allahü teâlâ katındaki derecelerine gıbta ederler.” Bunun üzerine Eshâb-ı Kirâm (r.anhüm); “Yâ Resûlallah! Onların kimler olduğunu bize haber ver” dediler. Peyamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Onlar aralarında herhangi bir akrabalık bağı ve mal alışverişi olmadığı hâlde, birbirini sırf Allahü teâlânın rızâsı için seven kimselerdir. Onların yüzleri nurludur. İnsanlar korktuğu zaman onlar korkmazlar, insanlar mahzûn oldukları zaman onlar mahzûn olmazlar” buyurup, “Biliniz ki, Allahü teâlânın evliyâsı için azâb korkusu yoktur” meâlindeki Yûnus sûresinin 62. âyet-i kerîmesini okudular.
Allahü teâlânın velî kullarından olmak, vasıtasız yahut bir vâsıta veya birkaç vâsıta ile, Resûlullahdan ( aleyhisselâm ) istifâde etmek sûreti ile olur. Allahü teâlânın velî kullarından olabilmek, bu mertebeye kavuşabilmek için muhabbetle, ya Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mübârek sohbetlerinde bulunmak, O’nun emirlerine itaat etmek, veya Resûlullah efendimizin vekîli, vârisi durumunda olan zâtın yanında böyle muhabbetle bulunmaktır. Kişi, bu iki yol ile Allahü teâlânın muhabbetini elde eder. Kalbi, kalıbı (bedeni) ve nefsini Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mübârek ahlâkı ile ahlâklandırmış olur. Allahü teâlâyı, sünnet-i seniyye üzere pekçok zikreder. Sünnet-i seniyyeye uymak, Resûlullah efendimizden ( aleyhisselâm ) istifâdeyi arttırır. Zikr, kalbin cilâsıdır. Kalb cilalanınca da, Resûlullah efendimizden ( aleyhisselâm ) istifâde daha da çok olur. Nitekim Peygamberimiz; “Herşeyin bir cilâsı vardır. Kalbin cilâsı ise zikrdir (Allahü teâlâyı anmaktır)” buyurdu.
Mu’az bin Cebel ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Allahü teâlâ buyurdu ki: Benim için birbirini sevenlere, benim için bir araya gelip oturanlara, benim için birbirini ziyâret edenlere, benim için birbirine verenlere muhabbetim vâcibdir.”
İbn-i Mes’ûd buyurdu ki: Bir kişi Resûlullah efendimize ( aleyhisselâm ) geldi ve; “Yâ Resûlallah! Bir topluluğu sevip onlar gibi amel yapmayan bir kimse hakkında ne buyurursun?” diye sordu. Bunun üzerine Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Kişi sevdiği ile beraberdir” buyurdu.
Ebû Zer ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Yâ Ebâ Zer! Seni, dünyâ ve âhıret iyiliklerine kavuşturacak şeyi bildireyim mi: Zikir ehlinin meclislerinden ayrılma. Yalnız olduğun zaman gücün yettiği kadar dilinle Allahü teâlâyı zikret (an), Allah için sev ve Allah için buğzet.”
Yine Ebû Zer ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdular ki: “Allahü teâlânın en râzı olduğu amel: Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir.”
Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Allahü teâlâ bir kulunu sevdiği zaman, Cebrâil’i çağırır ve; “Ben falancayı seviyorum (ondan râzıyım), onu sen de sev” buyurur. Cebrâil de o kimseyi sever. Sonra semâda şöyle nidâ eder: “Allahü teâlâ falancayı seviyor, onu siz de seviniz.” Semâdakiler de o kimseyi sever. Artık o kimse yeryüzünde herkes tarafından kabûl görür. Allahü teâlâ bir kuluna buğzettiği zaman, Cebrâil’i çağırır ve; “Ben falancaya buğz ediyorum, sen de ona buğzet” buyurur. Cebrâil, o kimseye buğzeder. Sonra; “Ey semâdakiler! Allahü teâlâ falancaya buğzediyor, siz de ona buğzediniz” der. Semâdakiler de o kimseye buğzeder. Artık o kimseye yeryüzündekiler buğz ederler.”
Evliyânın alâmeti: Begavî ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: Resûlullaha ( aleyhisselâm ) Allahü teâlânın evliyâsının kimler olduğu suâl edilince buyurdu ki: “Görüldüklerinde Allahü teâlâ hatırlanır.” Bir hadîs-i şerîfde de; “Allahü teâlâ buyurdu ki: Benim velî kullarım o kimselerdir ki, ben anılınca onlar, onlar anılınca ben hatırlanırım” buyuruldu.
Bundan dolayı Allahü teâlânın velî kulları ile beraber olmak, Allahü teâlâ ile beraber olmak gibidir. Onları görmek, Allahü teâlâyı hatırlatır. Onların anılması, Allahü teâlânın anılmasına sebep olur. Allahü teâlâ, velî (sevdiği) kullarına feyz ve ma’rifetleri alma ve insanlara te’sîr etme kabiliyeti vermiştir.
Zannedildiği gibi evliyânın alâmeti, fevkalâde hâller göstermek ve kimsenin bilmediğini bilmek değildir. Çünkü çok velîde bu hâller bulunmaz. Hattâ velî olmayanlarda görülen böyle hâller, istidraçtır. Tasavvuf büyükleri; “Evliyânın kerâmetlerini gizlemeleri lâzımdır. Kerâmetle bir kimsenin diğerine üstünlüğü anlaşılmaz. Büyüklerin çoğu, kendilerinde çok kerâmetin görünmesini istemezlerdi” buyurdular.
Yûnus sûresinin 64. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Onlar (Allahü teâlânın velî kullan) için dünyâ hayâtında da (Kur’ân-ı kerîmin ve Peygamberin haberleriyle), âhırette de (Cennetle) müjdeler vardır. Allahü teâlânın kelimelerinde (verdiği sözlerde) asla bir değişme yoktur. İşte bu (Cennetle müjdelenme) en büyük kurtuluştur.” Allahü teâlânın velî kulları için dünyâdaki bu müjdeler, Resûlullahın vahiy yoluyla umûmî ve husûsî olarak haber verdikleri müjdelerdir. Nitekim Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ), daha dünyâda iken aşere-i mübeşşerenin tek tek isimlerini sayarak, Cennetlik olduklarını bildirmiştir. Bir hadîs-i şerîfde; “Sana gelince ey Ebû Bekr! Ümmetimden ilk önce sen Cennete gireceksin” buyuruldu. Eshâb-ı Kirâm için buyurulan ba’zı müjdeleyici hadîs-i şerîfler şöyledir: “Kıyâmet günü; yerinden (mezarından) ilk önce ben, sonra Ebû Bekr, sonra Ömer kalkacaktır.” “Her peygamberin bir refîki (arkadaşı) vardır. Benim Cennetteki refîkim Osman’dır.” Hazreti Ali için de; “Senin bana yakınlığın, Hârûn’un Mûsâ’ya olan yakınlığı gibidir. Ancak şu var ki, benden sonra peygamber gelmeyecektir” buyurdu. “Fâtıma benden bir parçadır. Onu gadablandıran beni gadablandırmış olur.” “Ensârı (Medîne-i münevverelileri) sâdece mü’minler sever. Münâfıklardan başkası onlara buğzetmez. Onları seveni Allahü teâlâ sever. Onlara buğz edene Allahü teâlâ buğz eder.” “Eshâbıma dil uzatmayınız. Çünkü sizden birisi Uhud dağı kadar altın infak etse, onlardan birisinin bir müd veya yarısı kadar olan infaklarına ulaşamaz.”
Ni’mete şükretmek: Hûd sûresi 9. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruldu ki: “İnsanoğluna, tarafımızdan bir rahmeti (sıhhat, emniyet ve zenginlik gibi bir ni’meti) tattırıp, sonra o ni’meti ondan çekip alıversek, şiddetli bir ümitsizliğe kapılır.” (Ya’nî, kendinden alınan o ni’metin benzerinin tekrar kendisine verilmesinden ve Allahü teâlânın geniş olan lütuf ve ihsânından ümidini keser. Çünkü insanoğlunun sabrı azdır. Allahü teâlâya i’timât etmez, O’nun kazasına teslim olmaz.) Aynı âyet-i kerîmenin devamında meâlen; “(O) nankör bir kimse olur” buyuruluyor. Çünkü o, Allahü teâlânın daha önce verdiği ve hâlen içerisinde bulunduğu ni’meti unutur. Hâlbuki insan, her an Allahü teâlânın kendisine verdiği ni’metler içerisindedir. Âyet-i kerîmede; “Şayet ona dokunan bir sıkıntıdan sonra (hastalıktan sonra sıhhat, fakirlikten sonra zenginlik gibi) bir ni’meti tattırsak, andolsun; “Benden musibet gitti diyecektir.” (O muhabbetleri giderenin Allahü teâlâ olduğunu söylemeyecek, bu sebeple Allahü teâlâya şükretmeyecektir. Kendisinden musibetin gitmesini zamanın âdeti olarak kabûl edecek; “Zamanın îcâbı böyledir” diyecekdir.) Çünkü o, (o ni’met sebebiyle) şımarır” buyuruluyor. Ya’nî insan, kendisine ni’met geldiğinde, ben bu ni’mete lâyığım” zannına kapılır. Kendisini başkalarından üstün görür. Bu şımarıklık ve öğünmesi, onu, Allahü teâlâya şükretmekten alıkor. Yine âyet-i kerîmenin devamında meâlen; “Sıkıntılara sabredip, sâlih amel işleyenler böyle değil” buyuruluyor. Ya’nî, mü’minler, kendilerinden ni’met alındığı zaman ümitsizliğe kapılmazlar. Önceki ve içerisinde bulundukları ni’metleri unutup nankörlük yapmazlar. Bilâkis Allahü teâlânın lütuf ve ihsânını umarlar. Allahü teâlânın daha önce verdiği ve hâlen içerisinde bulunduğu ni’metlerine şükrederler. Cenâb-ı Hakkın lütfuna ve ihsânına kavuştukları zaman şımarmazlar, insanlara karşı övünmezler. Belki, verdiği ni’metten dolayı Allahü teâlâya şükrederler. Süheyb’in ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfde Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Mü’minin işi ne kadar hayret vericidir. Çünkü onun işi hep hayrdır. Bu hâl sâdece mü’mine mahsûstur. Ona bir genişlik isâbet ederse, o bundan dolayı Allahü teâlâya şükreder. Bu onun için hayr olur. Ona bir zarar isâbet ederse, sabreder. Bu da onun için hayr olur.” Yukarıda geçen âyet-i kerîmenin devamında meâlen; “İşte o sabreden ve şükredenler için mağfiret ve büyük bir ecir vardır” buyuruluyor. Ya’nî, Allahü teâlâ onların günahlarını af ve mağfiret eder. Onlar için Allahü teâlânın rızâsı ve Cennet vardır.
Âhırette iyi amellerin karşılığını görememek: Hûd sûresi 15. âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle buyuruldu: “Ameli ve iyiliği ile kim dünyâ hayâtını (dünyâda uzun müddet kalmayı ve sıhhati) ve zînetini (mal, çoluk-çocuk, hizmetçi v.s.) isterse, onlara dünyâda iken güzel amellerinin, karşılığını bol bol veririz. Ecirlerinden, hiçbir şey eksik bırakılmaz. (Fakat) onlar için âhırette karşılık olarak sâdece nâr (ateş) vardır. (Çünkü onlar, dünyâda iken iyi amellerinin karşılığını tam olarak aldılar. Geriye yalnız onlar için kötü amellerinin günahları kaldı). Âyet-i kerîmede; “Dünyâda iken yaptıkları iyilikler boşa gitmiştir” buyuruluyor. Ya’nî onlar için âhırette sevâb kalmamıştır. Veya onlar âhirette sevâbla karşılaşmazlar. Çünkü, onlar dünyâda iken yaptıkları amelleri Allah için yapmamışlardır ki, Allahü teâlâ onlara, yaptıkları böyle amellere ecir versin. Âyet-i kerîmede meâlen; “Zâten onların (dünyâda) yaptıkları (iyilikler) boşa gitmiştir” buyuruldu. Bu âyet-i kerîme kâfirler hakkındadır.
Hazreti Ömer anlattı: “Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) saâdethânelerinde (evlerinde), içerdeki eşyalara bir göz gezdirdim. Üç şeyden başka birşey göremedim. Bunun üzerine; “Ey Allahın Resûlü! Allahü teâlâya duâ et de, ümmetine genişlik versin. Çünkü Allahü teâlâ, Farslar (iranlılar) ve Rumlara genişlik, bol dünyalık verdi. Hâlbuki onlar Allahü teâlâya ibâdet etmiyorlar” dedim. Resûlullah efendimiz yaslanmışlardı. Doğrularak oturdular ve şöyle buyurdular: “Onlar dünyâdaki iyiliklerinin karşılığını peşin aldılar.”
Fakat mü’minlerin âhıreti istemesi dünyâyı istemesinden fazladır. Onlar, âhıreti dünyâya tercih ederler ve dünyâda yaptıkları iyiliklerin karşılığını görürler. Âhırette de ecir ve sevâba kavuşurlar. Kâfirler ise dünyâda yaptıkları iyiliklerin karşılığını dünyâda iken alırlar. Âhırete gittiklerinde, kendilerini kurtaracak hiçbir iyiliklerini bulamazlar. Yukarıda bildirilen; “Onlar için âhırette karşılık olarak sâdece nâr vardır” âyet-i kerîmesinin, riyakarlar için olduğu da söylenmiştir. Riya yapanlar hakkında Sa’îd bin Fudâle’nin ( radıyallahü anh ) bildirdiği bir hadîs-i şerîfde, Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdular ki: “Allahü teâlâ kıyâmet gününde insanları topladığı zaman, bir münâdî şöyle seslenir: “Kim yaptığı bir işte Allahü teâlâya (başka) birisini ortak yapmış ise, o işin sevâbını cenâb-ı Haktan başkasından istesin.”
İstikâmet (Doğruluk): Hûd sûresinin 112. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Emrolunduğun gibi istikâmet üzere (dosdoğru) ol” buyuruldu. Buradaki istikâmet (doğruluk) i’tikâdda ve ameldeki doğruluktur. İbn-i Abdullah Sekafi şöyle anlattı: “Birgün Peygamber efendimize ( aleyhisselâm ); “Ey Allahın Resûlü! Bana İslâmiyetle alâkalı öyle birşey öğret ki, artık hiç kimseye birşey sormayayım” dedim. Bunun üzerine Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Allahü teâlâya îmân ettim de ve sonra da dosdoğru ol” buyurdu.
İstikâmetin ma’nâsı çok şümûllüdür. Ömer ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “İstikâmet, Allahü teâlânın emrettikleri ve yasaklardan nehyettikleri şeyler üzerine dosdoğru olmak, doğru yoldan sapmamak demektir.” Böyle olmak kolay değildir. Bu sebeple tasavvuf büyükleri; “İstikâmet, kerâmetin üstündedir” buyurmuşlardır. Begavî, İbn-i Abbâs’ın ( radıyallahü anh ) şöyle buyurduğunu nakletti: Asr-ı seâdette, Resûlullaha ( aleyhisselâm ) bu âyet-i kerîmeden daha şiddetlisi inmedi. Onun için bu âyet-i kerîmenin içerisinde bulunduğu Hûd sûresi için; “Hûd sûresi beni ihtiyârlattı” buyurdu. İbn-i Abbâs’ın bu sözü şuna delâlet etmektedir: Hûd sûresi Resûlullah efendimize pek şiddetli ve ağır gelmiştir. Bu sebeple; “Hûd sûresi beni ihtiyârlattı” buyurmuştur. Resûlullah efendimizin böyle buyurması, istikâmeti emreden âyet-i kerîme sebebiyledir. Gerçi Resûlullah ( aleyhisselâm ) yüksek bir ahlâk ve istikâmet üzere yaratılmış ise de, bu emir, ümmetine ağır geleceği için, ümmetine olan şefkatinden dolayı böyle buyurmuştur.
Bir de, bu sûrede geçmiş ümmetlerin helakini bildiren hâdiseler anlatılmıştı. Bu sebeple, ümmetinden zâlim olanların da helak olacağı tehdit edilmektedir. Aynı zamanda bu sûrede kıyâmet gününün dehşetli hâllerinden de bahsedilmektedir. Bunun için de Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “Bu sûre benî ihtiyârlattı” buyurmuştur. Yoksa, istikâmet üzere olmak, Peygamberimize ( aleyhisselâm ) ağır geldiğinden böyle buyurmamışlardır.
Allahü teâlâyı anmak, O’ndan istemek: A’râf sûresi 55. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Rabbinize yalvararak ve gizlice duâ edin” buyuruyor. (Ya’nî Allahü teâlâyı anınız, O’na ibâdet ediniz, O’ndan hacetlerinizi isteyiniz.)
Gizlilik ihlâsın delîlidir. Riyadan pek uzaktır. Zikir, riya karışmadığı zaman, ister cehri olsun ister gizli olsun, mutlak olarak ibâdettir. Gizli zikir daha faziletlidir. Âlimler bunun üzerinde icmâ etmişlerdir.
Zikir üç çeşittir 1- Açıktan yapılan zikir: Ancak açıktan zikri îcâbettiren bir sebep varsa, o zaman açıktan zikir, gizli zikirden daha faziletli olabilir. Ezan, telbiye ve benzerleri böyledir. 2-Gizli olarak dil ile zikretmek: Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ); “Dilin, devamlı Allahü teâlâyı zikretsin” buyurmasından muradı, gizli zikirdir. 3- Kalb, rûh ve nefs ve başkası ile zikir: Dil, bu zikre iştirâk etmez. Bu zikri hafaza melekleri bile duymazlar. Hazreti Âişe vâlidemiz, Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) hafaza meleklerinin bile duymadığı bu zikrin mükâfâtının, kıyâmet gününde yetmiş kat olacağını, Allahü teâlânın, kıyâmet gününde mahlûklarını hesap vermeleri için toplayacağını, hafaza meleklerinin kullar hakkında yazdıktan ve tesbit ettikleri ile geleceklerini, cenâb-ı Hakkın, hafaza meleklerine; “O kulun başka birşeyi kaldı mı?” diye soracağını, Onlar da; “Bildiklerimizden ve yazdıklarımızdan onun hakkında hiçbirşey kalmadı” diye söyleyeceklerini, bunun üzerine Allahü teâlâ; “Onun sizin bilmediğiniz sevâbı var. O gizli zikirdir” buyuracağını bildirmiştir.
Duâ: A’râf sûresi 55. âyet-i kerîmesinin devamında meâlen; “Şüphesiz Allahü teâlâ bağırıp çağırarak haddi aşanları sevmez” buyuruyor. Burada, duâda; peygamberlerin derecelerini, semâya çıkmayı veya ölmeden önce Cennete girmeyi ve daha akla ve âdete aykırı olan şeyleri istemek, fâidesiz, boş şeyleri istemek duâda haddi aşmak olduğu bildirildi. Haddi aşmak dinin hududundan çıkmaktır. Buna göre âyet-i kerîmedeki haddi aşmaya yukardaki duâ şekilleri girdiği gibi, günah olan birşey için duâ etmek veya “Duâ ettim, kabûl olmadı” demek, İslâmiyette bildirilmeyen isimlerle duâ etmek ve buna benzer husûslar da girmektedir.
Secde sûresi onbirinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “(Ey Resûlüm, onlara) de ki: “Sizin canınızı almağa vekîl kılınan ölüm meleği (Azrail) canınızı alacak” buyuruluyor. Melek-ül-mevt, mü’mine en güzel sûrette, kâfirlere ise en çirkin sûrette görünür. İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: “Allahü teâlâ, İbrâhim aleyhisselâmı kendisine halîl (dost) edinince, Melek-ül-mevt, bunu İbrâhim aleyhisselâma müjdelemek istedi. Allahü teâlâ da ona izin verdi. Bu izni alan Azrail aleyhisselâm, müjdeyi getirdi. Müjdeyi alan İbrâhim aleyhisselâm; “Elhamdülillah” diyerek cenâb-ı Hakka hamd ettikten sonra; “Ey Melek-ül-mevt! Kâfirlerin rûhlarını nasıl aldığını bana göster” dedi. O da; “Ey İbrâhim (aleyhisselâm)! Onu görmeğe gücün yetmez, tahammül edemezsin! diye arz etti. Sonra Melek-ül-mevt, İbrâhim’e (aleyhisselâm), ağzından ve vücûdundaki deliklerden Cehennem ateşi çıkan ve başı göğe değen simsiyah bir insan sûretinde göründü. İbrâhim aleyhisselâm; “Ey Melek-ül-mevt! Eğer, kâfirler seni bu hâlde görmekten başka bir belâ ve musibetle karşılaşmasa idi, sâdece bu onlar için kâfi gelirdi” dedi.
İbrâhim (aleyhisselâm) bu defa da mü’minlerin rûhlarını nasıl aldığını göstermesini istedi. Melek-ül-mevt, İbrâhim’e (aleyhisselâm), pek yakışıldı ve beyaz elbiseler içerisinde bir genç sûretinde göründü. Bunu gören İbrâhim (aleyhisselâm); “Ey Melek-ül-mevt! Mü’min vefât edeceği zaman, seni bu sûrette görmekden başka, sevinçli hâller ile karşılaşmasa bu mü’minler için kâfi gelirdi” dedi.
Ka’b’dan bildirildiğine göre: Melek-ül-mevt mü’minin rûhunu alırkenki olduğu sûreti, İbrâhim aleyhisselâma gösterdi. İbrâhim aleyhisselâm öyle bir nûr ve yüksek hâller gördüler ki, bunları Allahü teâlâdan başka kimse bilmez. İbrâhim (aleyhisselâm), Melek-ül-mevt’in, kâfir ve fâcirlerin rûhunu alırkenki sûretini görünce, şiddetli bir şekilde ürperdi. Aynı âyet-i kerîmenin devamında meâlen; “Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz” buyuruluyor. Öldükten sonra, rahmet melekleri mü’minin rûhunu yedinci dünyâ semâsına kadar götürür. Kâfirlerin rûhunu da azâb melekleri alır ve birinci semânın kapısını çalarlar. Fakat açılmaz. Bunun üzerine kâfirin rûhu atılır. (Cehennemin dibine, Âlem-i siccîne indirilir.)
Bu âyet-i kerîmenin bir ma’nâsı da şöyledir: “Haşrdan sonra, diri olduğunuz hâlde hesap yerine döndürülürsünüz. Burada herkes yaptığının karşılığını görür.”
Allahü teâlâ, onların haşrdan sonraki hâlini şöyle beyân eyledi: “(Ey Resûlüm! Kıyâmette) müşrikleri Rableri huzûrunda başlarını eğerek; “Ey Rabbimiz! Bize va’d ettiğini gördük, peygamberlerin doğruluğunu işittik. Şimdi bizi (dünyâya) geri çevir, sâlih bir amel işleyelim. Çünkü (inkâr ettiklerimize tamamen ve) yakînen inandık...” derlerken bir görsen!...”
Emr-i ma’rûf ve nehy-i anil-münker: Asr sûresinde cenâb-ı Hak meâlen; “Asra yemîn olsun ki” buyuruyor. İbn-i Keysânî “Asr” ile, murâd-ı ilâhînin, gece ve gündüz olduğunu söyledi. Hasen ( radıyallahü anh ); “Asr”, güneşin tam ortaya gelmesinden batışına kadar olan zamandır dedi. Mukâtil ( radıyallahü anh ) ise, ikindi namazıdır dedi.
“Muhakkak insan (büyük bir) hüsrandadır.” Çünkü insan, nefsini, ömrünü ve malını ebedî âhıret hayâtında fâidesi olmayacak şeylerde harcamakta, yok etmektedir. Âyet-i kerîmenin devamında meâlen; “Ancak, îmân edip, amel-i sâlih yapanlar, birbirlerine hakkı, sabrı tavsiye edenler müstesnadır” buyuruldu.
“İyiliği emredip, kötülükten men etmek” farzdır. Bunu terkedenler hüsranda olurlar. Ebû Sa’îd-i Hudrî’nin ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfde, Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Bir kötülüğü gören, onu eli ile değiştirsin (ona mâni olsun). Buna gücü yetmezse, dili ile mâni olsun. Buna da gücü yetmezse, kalbiyle buğz etsin. Bu ise îmânın en zayıf derecesidir.” Bir hadîs-i şerîfde de; “Allahü teâlâ, umûma (herkese), ba’zı kimselerin yaptıkları sebebiyle azâb etmez. Ancak, kendi aralarında ortaya çıkan kötülüğe mâni olmaya güçleri yettiği hâlde mani olmazlarsa, onlar da bu kötülüğü yaparlarsa, Allahü teâlâ onların hepsine azâb eder” buyuruldu. Hazreti Ebû Bekr de şöyle buyurdu: “Aralarında günah işlenip ona mâni olmaya güçleri yettiği hâlde, ona mâni olmayan hiçbir kavim yoktur ki, Allahü teâlânın azâbına en kısa zamanda yakalanmasın.”

Jun 16, 2026
Jun 16, 2026
23 min
Eshâb-ı kiramın büyüklerinden ve meşhûrlarından. Silsilet-üz-Zeheb diye bilinen “Altın silsilenin” (Büyük veliler silsilesinin) ikinci halkası. Aslen İranlı olup, İsfehan yakınında bir köyde doğup, büyüdü. Gençliğinde mecûsî iken, hıristiyan rahibleriyle tanışıp, mecûsîliği terk etti. Kiliseye girip hıristiyan oldu. Çok ilim öğrenip âlim oldu. Sonra da uzun yıllar değişik yerlerde kaldı. Nihâyet Medine’ye gelip Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) hicret edince maksadına kavuşup müslüman oldu ve Ehl-i beytten sayıldı. Müslüman olmadan önce, ismi Mabeh idi. Müslüman olunca, Peygamberimiz ( aleyhisselâm ), O’na Selmân ismini verdi. İranlı olduğu için de Fârisî denildiğinden ismi Selmân-ı Fârisî olarak meşhûr oldu. Nesebi ise; Mabeh bin Buzanşâh bin Mursilân bin Behbudah bin Firûz’dur. Lakabı Selmân-ül-Hayr, künyesi ise Ebû Abdullah’tır.
Ebü’l-Ferec ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: Abdullah İbn-i Abbâs’ın ( radıyallahü anh ) yanında idim. Bana Selmân-ı Fârisî’nin bir gün hayatını şöyle anlattı:
Selmân dedi ki: “Ben Fâris (İran)’ın, İsfehan şehrinin Cey köyündenim. Babam köyün en zengini olup, arazîmiz ve malımız çoktu. Ben babamın tek çocuğu idim. Beni herkesten çok severdi. Bunun için beni kız gibi yetiştirdi. Evden çıkmama izin vermezdi. Babam mecûsî (ateşperest) olduğu için mecûsîliği de bana evde tam bir şekilde öğretti. Evde devamlı bir ateş yanar biz ona tapar secde ederdik. Babamın malı ve mülkü çok olduğu için beni bir ara dışarıya çıkardı ve dedi ki: “Yavrum ben öldüğüm zaman bu malların sahibi sen olacaksın, onun için git mallarını ve arazilerini tanı.” Ben de “peki” deyip bahçelerimizi dolaştım. Bir gün tarlalara bakmaya gittiğimde bir hıristiyan kilisesine rastladım. Onların seslerini işittim. Gidip baktım ki, içerde ibâdet ediyorlar. Ben daha önce öyle bir şey görmediğim için çok hayret ettim. Zira bizlerin ibâdeti bir miktar ateş yakar ve ona secde ederdik. Fakat onlar görünmeyen bir Allah’a ibâdet ediyorlardı ve kendi kendime dedim ki, vallahi bunların dîni haktır ve bizimki batıldır. Onun için akşama kadar onları seyrettim. Tarlalarımıza gitmedim, akşam oldu. Onlara dedim ki: “Bu dînin aslı nerededir?” bana, “Bu dînin aslı Şam’dadır” dediler. “Peki dedim ben de Şam’a gitsem beni de bu dine kabûl ederler mi?” “Evet kabûl ederler” dediler. “Sizlerden yakında Şam’a gidecek kimseler var mıdır?” diye sordum “Bir müddet sonra bir kervanımız Şam’a gidecektir, diye cevap verdiler. (İsfehan’daki bu Hıristiyanlar, İsfehân’a Şam’dan gelmişlerdi ve sayıları da az idi.)
Ben bunlarla meşgûl olurken vakit geç oldu. Babam benim dönmediğimi görünce, beni aramak için adam göndermiş. Beni aramışlar bulamamışlar ve bulamadıklarını babama söylemişler. Tam bu sırada, ben de eve döndüm. Babam “Bu zamana kadar nerede kaldın. Seni aramadığımız yer kalmadı” dedi. Ben de “Babacığım ben bu gün tarlaları dolaşmak için yola çıktım fakat yolda karşıma bir nasrânî kilisesi çıktı. Ben de içeri girdim, baktım ki; görmedikleri ve herşeye hâkim ve kadir olan bir Allah’a îmân ediyorlar. Onların ibâdetlerine şaşdım kaldım. Akşama kadar onları seyrettim. Anladım ki onların dîni haktır.” dedim. Babam “Ey oğlum sen yanlış düşünüyorsun senin babalarının ve dedelerinin dîni, onların dîninden daha doğrudur. Onların dîni bozuktur. Sakın onlara aldanma, inanma” dedi. Ben de “Hayır babacığım onların dîni bizimkinden daha hayırlıdır ve onların dîni haktır. Bizimki (ateşperestlik) ise bâtıldır.” Babam buna çok kızdı ve beni el ve ayaklarımdan bağlayıp eve hapsetti. Ben daha önce kilisede hıristiyan rahiblere; bu dînin aslının nerede olduğunu sormuştum. Onlar da Şam’da olduğunu söylemişlerdi. Ben evde hapis iken devamlı Şam’a gidecek olan kervanı beklerdim. Nihâyet hıristiyan rahibler Şam’a gidecek kervanı hazırlamışlardı. Bunu haber alınca beni bağlayan iplerimi çözüp kaçtım ve kervanın bulunduğu kiliseye gittim. Buralarda duramayacağımı anlattım. O kervanla beraber Şam’a gittim. Şam’da hıristiyan dîninin en büyük âlimini sordum. Bana bir âlimi tarif ettiler. Onun yanına gittim. Ona durumu anlattım. Onun yanında kalmak istediğimi ona hizmet edeceğimi söyleyip, Ondan bana nasrânîliği öğretmesini Allahü teâlâyı tanıtmasını rica ettim. O da kabûl etti. Ben de Ona hizmet etmeye kilisenin işlerini yapmaya başladım. O da bana dîni öğretmeye başladı. Fakat sonradan Onun kötü kimse olduğunu anladım. Çünkü hıristiyanların fakîrlere vermesi için getirdikleri sadaka altın ve gümüşleri kendine alır, fakîrlere vermezdi. Böylece şahsına yedi küp altın ve gümüş biriktirdi. Fakat bunu benden başka kimse bilmezdi. Bir müddet sonra o âlim vefât etti. Nasrânîler onu defn etmek için toplandılar. Onlara “Neden buna bu kadar hürmet ediyorsunuz, o hürmete layık bir insan değildir.” dedim. “Sen bunu nereden çıkarıyorsun” dediler ve bana inanmadılar. Ben de biriktirdiği altınların yerini bildiğim için onlara gösterdim. Nasrânîler yedi küp altını ve gümüşü çıkardılar ve “Bu, defne ve techîze lâyık bir kimse değildir dediler ve bir yere atıp üzerini taşla kapattılar. Sonra onun yerine başka bir âlim geçti. Çok âlim zâhid bir kimse idi. Dünyaya hiç ehemmiyet vermezdi. Âhirete tâlib bir kimse olup, hep âhıret için çalışıyordu. Gece-gündüz hep ibâdet ederdi. Onu çok sevdim ve uzun zaman yanında kaldım. Onun ve kilisenin hizmetini yapar ve de onunla ibâdet ederdim. Vefât zamanı geldi ve ona “Ey benim efendim uzun zamandan beri yanınızdayım ve sizi çok sevdim. Çünkü sen Allahü teâlânın emirlerine itaat ediyorsun ve men ettiklerinden kaçıyorsun. Sen vefât ettiğin zaman ben ne yapayım. Bana ne tavsiye edersin” diye sordum. Bana “Oğlum Şam’da insanları ıslâh edecek bir kimse yok. Kime gitsen seni ifsâd ederler. Fakat Musul’da bir zât vardır. Ona gitmeni tavsiye ederim” dedi. “Ben de peki efendim” dedim. O zât vefât edince Şam’dan Musul’a gittim. Onun tarif ettiği zâtı buldum. Başımdan geçenleri anlattım. Beni hizmetine kabûl etti. O da diğer zât gibi çok kıymetli zahid âbid bir kimse idi. Onun vefât zamanı aynı soruları ona da sordum. O da bana Nusaybin’de bir zâtı tavsiye etti. O vefât ettikten sonra ben de derhal Nusaybin’e gittim. Bahsedilen kimseyi bulup yanında kalmak istediğimi söyledim. İsteğimi kabûl etti ve bir müddet de O’nun hizmetinde kaldım. Bu zât da vefât etmek üzere iken, beni başka birine göndermesini söyledim. Bu sefer bana Amuriye’deki bir Rum şehrinde bulunan başka bir kimseyi tarif etti. Vefâtından sonra da oraya gittim. Tarif edilen bu son şahsı da bulup, hizmetine girdim. Uzun bir zaman da O’nun yanında kaldım. Artık O’nun da vefâtı yaklaşmıştı. O’na da beni birine havale etmesini rica edince, vallahi şimdi böyle bir kimse bilmiyorum. Fakat âhir zaman Peygamberinin gelmesi yaklaştı. O Arablar arasından çıkacak, vatanından hicret edip, taşlık içinde hurması çok bir şehre yerleşecek. Alâmetleri şunlardır: Hediyeyi kabûl eder, sadakayı kabûl etmez, iki omuzu arasında nübüvvet mührü vardır, diyerek alâmetlerini saydı. Yanında bulunduğum son zât da vefât edince, O’nun tavsiyesi üzerine, Arab diyarına gitmeye hazırlandım.
Ben Amuriye’de çalışıp, bir kaç öküz ile bir miktar koyun sahibi olmuştum. Benî Kelb kabilesinden bir kâfile Arap beldesine gitmek üzere idi. Onlara dedim ki, bu sığırlar ve koyunlar sizin olsun, beni Arap vilâyetine götürün. Kabûl edip beni kâfilelerine aldılar. Vâdiy-ül-Kura denilen yere gelince bana ihânet edip, köledir diyerek beni bir yahûdiye sattılar. Yahûdinin bulunduğu yerde hurma bahçeleri gördüm. Âhir zaman Peygamberinin hicret edeceği yer herhalde burasıdır diye düşündüm. Fakat kalbim oraya ısınmadı. Bir müddet yahûdinin hizmetinde kaldım. Sonra beni köle olarak amcasının oğluna sattı. O da alıp Medine’ye getirdi. Medine’ye varınca, sanki bu beldeyi önceden görmüş gibiydim, öylesine ısındım. Artık günlerim Medine’de geçiyor, beni satın alan yahûdinin bağında bahçesinde çalışıp, ona hizmetçilik yapıyordum. Bir taraftan da asıl maksadıma kavuşma arzusuyla bekliyordum.
Bir gün beni satın alan yahûdinin bahçesinde bir hurma ağacı üzerinde çalışıyordum. Sahibim, yanında biri ile bir ağaç altında oturup konuşmakta idi. Bir ara dediler ki, Evs ve Hazrec kabileleri helak olsunlar. Mekke’den bir kimse geldi. Peygamber olduğunu söylüyor. Ben bu sözleri işitince kendimden geçip az kalsın ağaçtan yere düşüyordum. Hemen aşağı inip, O şahsa ne diyorsun? dedim. Sahibim bana bir tokat vurdu ve “Senin nene lâzım ki soruyorsun sen işine bak” dedi. O gün akşam olunca bir miktar hurma alıp, hemen Kûba’ya vardım. Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) yanına girip “Sen sâlih bir kimsesin yanında fakîrler vardır. Bu hurmaları sadaka getirdim” dedim. Resûlullah ( aleyhisselâm ) yanında bulunan Eshâba “Geliniz hurma yiyiniz” buyurdu. Onlar da yediler. Kendisi asla yemedi. Kendi kendime işte bir alâmet budur. Sadaka kabûl etmiyor dedim. Eve dönüp bir miktar hurma daha alıp, Resûlullaha ( aleyhisselâm ) getirdim. Bu hediyedir dedim. Bu defa yanındaki Eshâb ile birlikte yediler. İşte ikinci alamet budur dedim. Götürdüğüm hurma yirmibeş tane kadar idi. Halbuki yenen hurma çekirdekleri bin kadardı. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mucizesiyle hurma artmıştı. Kendi kendime bir alameti daha gördüm dedim. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yanına ikinci defa varışımda bir cenâze defn ediyorlardı. Nübüvvet mührünü görmeyi arzu ettiğim için yanına yaklaştım. Benim muradımı anlayıp, gömleğini kaldırdı. Mübârek sırtı açılınca Nübüvvet mührünü görür görmez varıp öptüm ve ağladım. O anda Kelime-i şehâdeti söyleyerek müslüman oldum. Sonra da Resûlullah’a ( aleyhisselâm ) uzun yıllardan beri başımdan geçen hâdiseleri bir bir anlattım. Halime teaccüb edip, bunu Eshâb-ı kirama da anlatmamı emir buyurdu. Eshâb-ı kiram toplandı, ben de başımdan geçenleri bir bir anlattım..”
Selmân-ı Fârisî îmân ettiği zaman Arap lisanını bilmediği için tercüman istemişti. Gelen yahûdi tercüman, Selmân-ı Fârisî’nin Peygamberimizi ( aleyhisselâm ) meth etmesini aksi şekilde söylüyordu. O esnada Cebrâil (aleyhisselâm) gelip Selmân’ın sözlerini doğru olarak Resûlullaha ( aleyhisselâm ) bildirdi. Durumu yahûdi anlayınca, Kelime-i şehâdet getirerek müslüman oldu.
Selmân-ı Fârisî müslüman olduktan sonra, köleliği bir müddet daha devam etti. Peygamberimizin ( aleyhisselâm ), “Kendini kölelikten kurtar yâ Selmân!” buyurması üzerine sahibine gidip, âzâd olmak istediğini söyledi. Buna zorla râzı olan yahûdi, üçyüz hurma fidanı dikerek yetiştirip ve hurma verir hâle getirmesi ve kırk rukye altın (o zamanki ölçüye göre bir miktar altın) vermesi şartıyla kabûl etti.
Bunu Resûlullaha haber verdi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) Eshâbına; “Kardeşinize yardım ediniz” buyurdu. Onun için üçyüz hurma fidanı topladılar. Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Bunların çukurlarını hazır edip, tamam olunca bana haber ver” buyurdu. Çukurları hazırlayıp, haber verince Resûlullah ( aleyhisselâm ) teşrîf edip, kendi eliyle o fidanları dikti. Bir tanesini de Hazreti Ömer dikmişti. Hazreti Ömer’in diktiği hâriç, hepsi, Allahü teâlânın izni ile, o sene hurma verdi. O bir taneyi de söküp, kendi mübârek eli ile yeniden dikti ve diktiği anda hurma verdi. Bundan sonra Ehl-i suffâ arasına katıldı.
Buyurdular ki: Bir gün bir zât beni arıyor ve “Selmân-ı Fârisî’yi Mükâtib-i fakîr (Efendisi ile hürriyetine kavuşmak için belli miktarda anlaşan köle) nerededir” diye soruyordu. Beni buldu ve elindeki yumurta büyüklüğündeki altını verdi. Bunu alıp Peygamberimize ( aleyhisselâm ) gittim ve durumu arz ettim.
Resûlullah ( aleyhisselâm ) altını tekrar Selmân-ı Fârisî’ye verip, “Bu altını al borcunu öde” buyurdu. Selmân-ı Fârisî, “Yâ Resûlallah bu altın yahûdinin istediği ağırlıkta değil” deyince, Resûlullah ( aleyhisselâm ) o altını alıp, mübârek dilinin üzerine sürdü. “Al bunu! Allahü teâlâ bununla senin borcunu eda eder.” buyurdu. Selmân-ı Fârisî, “Allah hakkı için o altını tarttım, tam istenilen miktarda geldi. Götürüp onu da sahibime verdim. Böylece kölelikten kurtuldum” dedi.
Uzak diyarlardan geldiği için Eshâb-ı kiramdan biriyle kardeşlik kurması emir buyurulunca, Hazreti Ebû Derda ile kardeş oldu. Hendek savaşından itibâren bütün gazâlara katıldı. Bedir ve Uhud savaşından sonra, Medine üzerine üçüncü defa yürüyen müşriklere karşı nasıl bir savunma yapılması gerektiği istişâre ediliyordu. Bütün müşriklerin birleşerek hücum ettiği bu savaşta Selmân-ı Fârisî, Resûlullaha ( aleyhisselâm ) hendek kazmak sûretiyle savunma yapmayı söyledi. O’nun bu teklifi kabûl edilip, hendek kazıldı. Bu sebeple bu savaşa, Hendek Savaşı denildi. Selmân-ı Fârisî, içlerinde Amr bin Avf, Huzeyfe bin Yemân, Nu’man bin Mukarrin ile Ensâr’dan altı kişinin bulunduğu bir grubla beraber bulunuyordu. Kendisi güçlü ve kuvvetli bir zât idi. Hendek kazma işinde gayet mahir ve becerikli idi. Yalnız başına on kişinin kazdığı yeri kazardı. Câbir bin Abdullah ( radıyallahü anh ): “Selmân’ın ( radıyallahü anh ) kendisine ayrılan beş arşın uzunluğunda, beş arşın derinliğinde yeri vaktinde kazıp bitirdiğini gördüm.” buyurmuştur. Selmân’ın ( radıyallahü anh ) çalışmasına Kays bin Sa’sâ’nın gözü değmiş ve Selmân ( radıyallahü anh ) birdenbire yere yıkılmıştı. Eshâb-ı kiram hemen Resûlullah’a ( aleyhisselâm ) koşmuş ve ne yapmaları lâzım geldiğini sormuşlardı. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ), “Kays bin Sa’sâ’ya gidin Selmân için bir kabta abdest alsın. Abdest suyu ile Selmân yıkansın. Su kabı Selmân’ın arkasından baş aşağı çevirilsin”buyurmuştur. Eshâb-ı kiram, Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) buyurduğu gibi yapınca Selmân-ı Fârisî ( radıyallahü anh ) bulunduğu halden kurtulmuş, kendine gelmiş ve açılmıştı. Hendek savaşındaki gayret ve hizmetinden dolayı Selmân-ı Fârisî’ye Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) “Selmân-ül-Hayr” (Hayırlı Selmân) buyurdu.
Selmân-ı Fârisî müslüman olup, kölelikten kurtulduktan sonra, geçimini sağlamak için ince hurma dallarından sepet örüp satarak geçimini temin ederdi. Kazancının bir kısmını da fakîrlere sadaka olarak dağıtırdı. Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) yakınlarından olup, bazı geceler huzûrunda bulunarak başbaşa saatlerce sohbetinde kalırdı. Eshâb-ı kiram tarafından da çok sevilip hürmet görürdü. Selmân-ı Fârisî ( radıyallahü anh ) dünyâya hiç rağbet etmezdi. Ayakta duramayacak hale gelinceye kadar namaz kılar, sonra bedeni yorulunca oturur dili ile zikr ederdi. Dili yorulduğu zaman da Allahü teâlânın yarattığı şeylerdeki hikmetleri düşünürdü ki, bu tefekkürü Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) “Bir saat tefekkür bin sene ibâdetten hayırlıdır” buyurdukları tefekkürdü. Birazcık dinlenince “Ey nefsim sen iyi dinlendin. Şimdi kalk Allahü teâlâya ibâdet et.” Diline de “Ey lisânım, sende Allahü teâlânın zikrine başla” derdi. Müslüman olduktan sonra bütün ömrü boyunca akşamdan sabaha kadar böyle ibâdet etti. Hiç bir gece bu ibâdetleri kaçırmadı. Selmân-ı Fârisî ( radıyallahü anh ) zaten Eshâb-ı Suffe denilen ve Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) bizzatihi kendilerini ilim öğrenmekle vazîfeli kıldıkları ve Peygamberimizden ( aleyhisselâm ) hazarda ve seferde bir an ayrılmayan kimselerdendi.
Kalbinde zerre kadar Allah ve Resûlullah aşkından başka birşey bulunmayan Selmân-ı Fârisî ( radıyallahü anh ), kendisine gelen bütün dünyâ malını Allah rızası için dağıtırdı. Elinde mal bulundurmazdı. Kınde kabilesinden bir hanım ile evlenmişti. Evlendiği kadının evine girdiği zaman duvarlarına süs eşyalarının asılmış olduğunu gördü. Zinetli, süs örtülerin Kâ’be-i Muazzamaya yakışacağını söyledi ve eve girmedi. Kapının örtüsü hariç bütün örtüler kaldırıldı. Eve girdiği zaman bir hayli mal gördü. “Bunlar kimin içindir” diye sordu. Dediler ki, “Senin ve hanımının malıdır. Buyurdu ki: “Resûlullah ( aleyhisselâm ) bana bunu tavsiye etmedi. Fakat bana bir yolcunun malından ve ihtiyâcından fazla bir şey bulundurmamamı tavsiye etti.” Biraz sonra bir hizmetçi gördü. “Bu hizmetçi kimin” diye sordu. “Senin ve ehlinindir (hanımınındır)” dediler. Buyurdu ki: “Halîlim ( aleyhisselâm ) bana bunu tavsiye etmedi ve evinde nikâhlı zevcenden başka kimse bulundurma, buyurdu. Eğer bulundurursam onlar kadınların yapması icabeden şeyleri (yalanı, geçimsizliği, dedikoduyu) yaparlar diye tavsiye etti.” Bunun üzerine hizmetçi kadını da gönderdi. Daha sonra hanımının yanına girdi ve ona “Sen bana emrettiğim şeylerde itaat edecek misin” diye sordu. Hanımı “Senin meclisine itaat etmek üzere oturdum.” Yani sana itaat etmek üzere geldim, evlendim dedi. Bunun üzerine Halîlim ( aleyhisselâm ) bana buyurdu ki,“Sen ehlinle Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmek üzere bir araya gel” dedi. Bundan sonra namaz kılmaya kalktı ve ehline de namaz kılmasını emretti. Çok ibâdet edip gözyaşı döktü ve bereketli kılması için Allahü teâlâ’ya duâ etti. Selmân-ı Fârisî ( radıyallahü anh ) hanımı ile de gayet zâhidâne bir hayat sürdüler. Eshâb-ı Suffe içerisinde Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) önünde, İslâm ilimlerini öğreniyordu. Selmân ( radıyallahü anh ) senelerce fakîrlik ve kölelik içerisinde çektiği sıkıntıları, vahiy pınarının berrak sularından, kana kana içip gideriyordu. Ehl-i Suffe içerisinde Resûlullah’a ( aleyhisselâm ) en yakın olan Selmân-ı Fârisî ( radıyallahü anh ) idi. Hazreti Âişe buyuruyor ki: “Selmân-ı Fârisî geceleri uzun zaman Resûlullah ( aleyhisselâm ) ile beraber kalırdı ve sohbetinde bulunurdu. Neredeyse Resûlullah’ın yanında bizden fazla kalırdı. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) “Allahü teâlâ bana dört kişiyi sevdiğini bildirdi. Ve bu dört kişiyi sevmemi emretti. Bunlar: Hazreti Ali, Ebû Zerr-i Gıfârî, Mikdâd ve Selmân-ı Fârisî” buyurdular.
Hazreti Ebû Bekir devrinde Medine’den ve Hazreti Ebû Bekir’in sohbetinden bir an ayrılmayan Hazreti Selmân, Hazreti Ömer zamanında İran fethine katılmıştır. İslâm ordusunun büyük zaferlere kavuştuğu bu seferlerde Selmân-ı Fârisî’nin ( radıyallahü anh ) çok büyük hizmetleri olmuştur. İranlılar hakkında büyük malûmat sahibi idi. Çünkü kendisi İranlıydı. İranlıları kendi lisanlarıyla dine davet ediyor, onlara İslâmiyeti anlatıyordu. İranlılar savaşlarında fil kullanıyorlardı. Müslümanlar o zamana kadar fil görmedikleri için çok şaşırdılar. Hazreti Selmân fillerle nasıl çarpışılacağını ve nasıl öldürüleceğini İslâm askerlerine gösterdi. İran’ın Medayin şehri alınınca, Onu Hazreti Ömer şehre vâli tayin etti. İlmi, basîreti, vazîfesindeki adâleti ve nezâketi ile Medayin halkı tarafından çok sevilip sayıldı. Böylece İslâmiyet orada süratle yayıldı.
Selmân-ı Fârisî ( radıyallahü anh ) Hazreti Ömer zamanında Medayin vâlisi iken otuzbin kişiye hutbe okuduğu zaman yanında da iki parçadan müteşekkil bir hırka vardı. Hırkasının bir parçasını namazlık olarak serer namaz kılar, diğer parçasını da giyerdi. Ondan başka hiçbir elbisesi yoktu. Vâli olduğu için kendisine maaş verildi. Maaşını aldığı zaman ondan hiçbir şey harcamaz hepsini fakîrlere dağıtırdı. Kendi el emeği ile geçinirdi. Topraktan tabak çanak yapar üç dirheme satardı. Onun bir dirhemi ile bir daha tabak yapmak için malzeme alır, bir dirhemini sadaka verir bir dirhemiyle de evinin ihtiyâcı olan şeyleri alırdı. Üzerinde damı (tavanı) bulunmayan basit bir evde yaşardı. Bir taraftan güneş gelince, duvarlardan güneş gelmeyen yere geçer, oraya güneş gelince güneş gelmeyen diğer tarafa geçerdi. Medayin’de vâli iken Şam’dan bir kimse geldi. Yanında bir çuval incir vardı. Selmân-ı Fârisî’yi ( radıyallahü anh ) tek bir hırka ile görünce işçi zannetti ve “Gel şunu taşı” dedi. Selmân ( radıyallahü anh ) çuvalı yüklendi ve yürümeye başladı. Selmân’ı ( radıyallahü anh ) tanıyanlar adama “Sen ne yapıyorsun bu vâlidir” dediler. Adam Selmân’a ( radıyallahü anh ) dönüp “Kusurumu bağışlayınız, sizi tanıyamadım. Çuvalı indirin” dedi. Selmân ( radıyallahü anh ) “Hayır niyet ettim gideceğin yere kadar götüreceğim” dedi ve adamın evine kadar götürdü. Selmân ( radıyallahü anh ) böylesine de tevâzu sahibi idi.
Çok sade bir hayat yaşayan Selmân-ı Fârisî, Hazreti Osman devrinde hastalandı. Bu sırada kendisini ziyârete gelen Sa’d bin Ebî Vakkas’a artık dünyâdan ayrılacağını ve bütün servetinin bir kâse (tas), bir leğen, bir kilim ve bir hasırdan ibâret olduğunu söyledi. Kendisini ziyârete gelen Eshâb-ı kiram nasîhat isteyince, onlara hasta olduğu halde devamlı nasîhatde bulunuyordu. Bu hastalığı neticesinde Medayin’de vefât etti. Vefât ettiğinde ikiyüzelli yaşında bulunuyordu 35 (m. 655).
Selmân-ı Fârisî, Peygamberimizden ( aleyhisselâm ) altmış civarında hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Bunlardan otuz kadarında Buhârî ve Müslim ittifâk edip, kitaplarına almışlardır. İlim öğretmeyi çok severdi. Çok âlim yetiştirmiştir. Ebû Sa’îd el-Hudrî, İbn-i Abbâs Evs bin Mâlik, Onun talebeleri arasında idi. Ebû Hureyre ondan hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Tabiînin büyüklerinden ve o zaman Medine’de Fukaha-i Seb’a denilen, yedi büyük âlimden biri olan, Kâsım bin Muhammed de Selmân-ı Fârisî’nin talebelerindendir. O’nun derslerinde ve sohbetlerinde kemâle gelmiştir.
Selmân-ı Fârisî, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) huzûrunda ve sohbetlerinde kemâle geldi. Zâhir ve batın ilimlerinde çok yüksek derecelere kavuştu. Eshâb-ı kiramın hepsi de böyle olmuştu. Fakat Resûlullahdan herkes, kendi kabiliyyeti ve kapasitesi kadar feyz alırdı. Hazreti Ebû Bekir’in kavuştuğu derecelere hiçbir Sahâbî kavuşamadı. Selmân-ı Fârisî ( radıyallahü anh ), Resûlullahdan ( aleyhisselâm ) sonra Hazreti Ebû Bekir’in sohbetinde ve hizmetinde de çok bulunarak, O’ndan da feyz aldı.
Hanımı anlatır: Vefâtına yakın bana: “Evde biraz misk olacak, onu suya koy ve başımın etrâfına saç, insan ve cin olmayan kimseler (melekler) yanıma geleceklerdir” dedi. Söylediği gibi yaptım. Dışarı çıktım. Odadan, “Esselâmü aleyke, ey Allah’ın velisi ve Resûlullahın arkadaşı” diyen bir ses duydum. İçeri girdiğimde rûhunu teslim etmişti. Yatağında uyuyor gibiydi.
Sa’îd bin Müsseyyeb, Abdullah bin Selâm’dan naklen anlatır: “Selmân-ı Fârisî bana: “Ey kardeşim hangimiz evvel vefât edersek, vefât eden kendini, hayatta olana göstersin” dedi, ben de bu mümkün müdür? dedim. “Evet, mümkündür. Çünkü mü’minin rûhu bedeninden ayrılınca, istediği yere gidebilir, kâfirin rûhu Siccinde habsedilmiştir” dedi. Selmân ( radıyallahü anh ) vefât etti. Birgün kaylûle yaparken (gün ortasında uyurken) Selmân’ın geldiğini gördüm. Selâm verdi. Selâmına cevap verdim. Yerini nasıl buldun diye sordum, “İyidir. Tevekkül et. Tevekkül ne iyi şeydir” dedi ve üç kere tekrarladı.”
Selmân-ı Fârisî’nin ( radıyallahü anh ) ilmi ile fazîleti pek çoktu. Her ilimde âlim idi. Hazreti Ali “Selmân-ı Fârisî evvelkilerin ve sonrakilerin ilmini öğrenmiş bitmez tükenmez bir denizdir” buyurmuşlardır. Resûlullaha ( aleyhisselâm ) sıdk ve muhabbeti sebebiyle Eshâb-ı kiramın seçkinleri arasına Resûlullah ( aleyhisselâm ) tarafından dahil edildi. Muhacirlerle Ensâr arasında, Muhacirlerden mi yoksa Ensârdan mı meselesinde ihtilaf çıkınca Peygamberimiz ( aleyhisselâm ), “Selmân bizdendir, ehl-i beyttendir” buyurdu. Hadîs-i şeriflerde buyuruldu ki:“Cennet üç kişiye müştaktır (Ya’nî şevkle onları beklemektedir) Aliyyül-Murtâza, Ammâr bin Yâser ve Selmân-ı Fârisî.”
“Dört kişi fazîlette öne geçmiştir. Ben Arabları, Süheyl Rumları, Selmân Farsları, Bilâl Habeşîleri geçmişiz.”
“Ey Selmân, hastanın duâsı kabûl olunur. Duâ et ve anlıyarak duâ yap! Sen duâ et, ben de âmin diyeyim!”
“Ey Selmân Kur’ân-ı kerîmi çok oku!”
Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) Onun iki kitabı da bildiğini söylemiştir. Bunlardan birisi İncîl, diğeri de Kur’ân-ı kerîmdir. Buyurdu ki:
“Mü’min, doktoru yanında olan hastaya benzer. Doktoru, ona yarayan ve yaramıyanı bilir. Hasta, kendine zararlı bir şeyi isterse, mâni’ olur ve yersen ölürsün der. Mü’minin hâli budur. O birçok şeyleri arzular, ama Allahü teâlâ mâni’ olur, tâ ölünceye kadar. Sonra Cennete gider.”
“Şaşılır şu kimseye ki, dünyâya hırsla sarılır, ama ölüm onu aramaktadır. Unutmuş ama unutulmuş değildir. Güler, ama bilmez ki, Rabbi ondan râzı mıdır, yoksa değil midir?”
“Üç şey beni hayrete düşürdü. Bunlar; ölüm kendisini yakalamak üzere olduğu halde, dünyalık peşinde olan kimselerin hâli, kendisi gaflete dalıp, kendini unuttuğu halde unutulmamış olup, hesaba çekilecek olan kimseler ve Rabbinin kendinden râzı olup, olmadığını bilmediği halde, ağız dolusu gülen kimselerin hâli.”
Gayet az yerdi. Bir sofrada kendisine daha ziyade yemesi için ısrar edilince Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) kendisine; “İnsanların ahirette çok açlık çekecek olanları, dünyâda doyuncaya kadar yemek yiyenlerdir.” buyurduğunu haber verdi. Çok cömert olan Selmân ( radıyallahü anh ) günlük gelirinin çoğunu dağıtırdı ve el emeği ile geçinirdi. Fakîrleri dâima doyurur, onlarla beraber yerdi. Kendisi çok ihtiyâr olduğu hâlde kendi işini kendi görürdü. Bir şey taşırken elleri titrerdi. Halk etrâfına toplanır, eşyalarını biz taşıyalım derler, onlara; “Hayır yerine kadar kendim götüreceğim” derdi. Halbuki emrinde binlerce kişi vardı.
Buyurdular ki; “İlim çoktur fakat ömür kısadır. O hâlde önce dinde zarurî lâzım olan ilimleri öğren!” “Kalb ile bedenin hâli kör ve topal bir kimsenin hâli gibidir. Kör bir ağacın altına gider, fakat onda meyve olduğunu göremez. Topal, ağaçtaki meyveyi görür fakat alamaz. İlâhi ni’metleri kalb bilmeli, inanmalı, beden de onunla âmil olmalı ki âhıretteki sonsuz ni’metlere kavuşmak nasîb olsun.”
“Sizler mümkün olduğu kadar sabah çarşıya ilk çıkan ve akşam en son dönen olmayınız. Çünkü bu iki vakit şeytanların harp ettikleri zamanlardır.”
“Mü’minler de çok şeyler arzu ederler. Fakat Allahü teâlâ onlara faydalı olanları yaratır, zararlı olanları yaratmaz. Mü’minler bu şekilde vefât ederler. Ve Allahü teâlânın Cennetine girerler.”
“Bir kimse Allahü teâlâya açık günah işlerse; tevbesi açık, gizli olarak günah işlerse tevbesi gizli olur. Tevbe ettikten sonra: “Yâ Rabbi bu tevbe ile günahımı affet” diye duâ etsin.”
“Üç şey beni devamlı ağlatır: Birincisi, Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) vefâtı. Bu ayrılığa dayanamadım ve durmadan ağlıyorum. İkincisi, kabirden kalktığım zaman halim ne olur, onu bilmediğim için ağlıyorum. Üçüncüsü, Allahü teâlâ beni hesaba çektiği zaman Cennetlik miyim Cehennemlik miyim bilemiyorum. O zaman halim ne olur, bilemiyorum, onun için ağlıyorum.”
Selmân-ı Fârisî ( radıyallahü anh ) bir gün bir vesk (bir deve yükü=250 litre) nafaka satın aldı. Bir kimse onu gördü ve “Yâ Selmân bu kadar nafakayı ne yapacaksın. Bunu bitirecek kadar ömrün olduğunu biliyor musun?” diye sordu. Selmân ( radıyallahü anh ); “Nefis nafakasını aldığı zaman insan mutmain (rahat) olur. Ondan sonra nafaka ve başka bir şey düşünmeden Allahü teâlânın zikri ile meşgûl olabilir. İnsan nafakası tamam olunca, ibadetler de vesveselerden emîn olur.”
Selmân-ı Fârisî ( radıyallahü anh ) arkasından bir kimsenin yürüdüğünü gördüğü zaman, “Bu hâl, sizin için hayırlı, fakat benim için fenâdır” buyurur, hiç kimsenin arkasından yürümesini istemezdi.
“Bir zenginle arkadaş olduğun zaman, onun yanında dereceni düşürmek istemiyorsan kendisinden bir şey isteme. Çünkü istemek insanoğlunun yüzünde siyah bir lekedir. Verileni red eden kimse ise, verenin gözünde büyük ve ona karşı makamını korumuş olur.”
“Farzları tam yapmadığı halde, nafilelerle derecesini yükseltmeye çalışan kimsenin hâli, sermâyesi elinden çıktığı (iflas ettiği) hâlde kâr peşinde koşan bir tüccârın hâline benzer.”
“Mü’minin ölüm zamanında alnının terlemesi, gözleri yaşarıp, burun deliklerinin kabarması, Allahü teâlânın rahmetine nail olduğunun alâmetidir.”
Kur’ân-ı kerîmi tilâvet eden bir kimseden Hicr suresindeki, “Şüphesiz ki o azgınların hepsine vadolunan yer; Cehennemdir.” âyetini işitince, feryâd etti ve başını iki eli arasına alıp, çıkıp gitti. Üç gün kendine gelemedi. Ne yaptığını dahi fark edemiyordu.
Medâyin’de iken Ebü’d-Derdâ’ya ( radıyallahü anh ) yazdığı mektûbta, “Hastaları tedâvi etmek için tebâbete başladığını öğrendim. Gerçek tabib isen nasîhata devam et. Çünkü sözün şifâdır. Yok eğer hakiki tabib değil isen Allah’dan kork, müslümanların kanına girme” buyurdu.
“Namaz bir ölçekdir. Kim dolu dolu ölçer, onu hakkıyla kılarsa, büyük ecir ve mükâfata kavuşur. Kim ki, eksik ölçerse (adabına uygun kılmazsa) Allahü teâlâ’nın buyurduğu Veyl’i (Cehennemi) hatırlasın”
Ebû Vail diyor ki: Bir arkadaşımla Selmân’ın ( radıyallahü anh ) ziyâretine gittim. Bize bir miktar arpa ekmeği ile biraz da tuz getirdi. Arkadaşım “Şu tuzun yanında biraz da sağter (kekik gibi bir ot) olsaydı” dedi. Bunun üzerine Selmân ( radıyallahü anh ) matarasını rehin vererek o otu aldı geldi. Yemeği bitirince arkadaşım, “Bize verdiği ni’mete kanâat ettiğimiz, Allahü teâlâ’ya hamd ederiz” dedi. Selmân ( radıyallahü anh ): “Eğer kanâat etseydin, benim matara rehin olmazdı” buyurdu.
“Eline geçmediği halde geçmiş gibi ni’metlere şükr edip râzı olan, eline geçmiş hükmündedir” buyurdu.
Kendisine hakaret edip, kötü sözler söyleyen birisine “Eğer ahirette günahlarım ağır, sevâblarım hafif gelirse; senin söylediğinden çok daha kötüyüm. Yok günahlarım hafif, sevâblarım ağır gelirse; senin sözlerinin bana bir zararı olmaz” diye cevap verdi.
“Dünyada Allah için tevâzu’ ediniz. Dünyada tevâzu’ sahibi olanları Allahü teâlâ kıyâmet günü yüceltir.”
“Cehennemin zulmeti ve azâbı, dünyâda iken insanların kendilerine ve başkalarına yaptıkları zulümdür.”
Kendisine niçin yeni güzel elbise giymiyorsun diyenlere buyurdu ki: “Kölenin güzel ve iyi elbise ile ne münâsebeti olabilir, âzâd olduğu (Cehennemden kurtulduğu) zaman hiç eskimeyecek ve çok güzel elbiseler kendisine giydirilecektir.”
Sa’d’a ( radıyallahü anh ), nasîhatında “Bir şeyi yapmaya niyet ettiğin zaman niyetinin, azminin üzerinde Allahü teâlâ’dan kork (haram ve günah olan bir şeye azmetme)” buyurdu.
Selmân-ı Fârisî ( radıyallahü anh ) ölüm döşeğine yattığı vakit ağladı. Sebebini soranlara “Dünyadan ayrıldığım için ağlamıyorum. Ancak Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ) “Dünyadan ayrılırken sermâyeniz bir yolcunun yol azığından fazla olmasın” buyurmuştu, işte buna ağlıyorum” dedi. Halbuki öldüğü vakit bıraktığı malın kıymeti on dirhem civarında idi.
Bir gün yanında misâfiri olduğu halde Medayinden çıkıp bir yere gidiyorlardı. Yolda karınları açıktı. Yiyecek bir şeyleri de yoktu. Orada geyikler vardı ve süvari atıyle dahi onlara yetişemezdi. Kuşlar vardı. Fakat avcılar onları vuramazlardı. Zira uzaktan hemen kaçarlardı. Selmân-ı Fârisî ( radıyallahü anh ) bir geyik ile bir kuşu yanına çağırdı. İkisi de yanlarına geldi. Onlara “Bu kimse benim misâfirimdir. Sizi ona ikram etmek istiyorum” buyurdu. Geyik ve kuş hiç itiraz etmediler. Onları kesip yediler. O zât bu işe çok hayret etti ve “Ey efendim geyik ve kuşu çağırdınız hiç kaçmadan yanınıza geldiler, ben buna hayret ettim” dedi. Selmân ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “Bunda hayret edilecek bir şey yok. Bir kimse Allahü teâlâ’ya itaat eder ve O’na hiç günah işlemezse, her şey ona itaat eder.”
“Allahü teâlâ mü’minin hastalığını ona keffâret yapar ve günahlarının affına sebeb olur. Fâsıkın hastalığı ise, sahibi tarafından bağlanan devenin hâli gibidir. Daha sonra salındığında niçin bağlandığını ve neden salındığını bilmez.”

Jun 16, 2026
Jun 16, 2026
17 min
Emevî halifelerinin sekizincisi Mervân’ın torunudur. 60 (m. 679)’da ya’nî Hazreti Muâviye’nin vefâtı yılında Medine’de doğdu. Babası Mısır vâlisi olunca, Mısır’a gittiler. Oğlunu Medine’ye tahsile gönderdi. Enes bin Mâlik, Abdullah bin Ca’fer Tayyar ve Saîd bin Müseyyib ve başka âlimlerden ders aldı. Babası ölünce amcası olan halife Abdülmelik bunu Şam’a getirdi. Kızı Fâtıma’yı buna verdi. 99 (m. 717)’de amcası oğlu Süleymân vefât edince, halife oldu. Çok âdil olup ikinci Ömer denmeğe lâyıktı. Hazreti Muâviye’nin vefâtından sonra, hutbelerde Ehl-i Beyte la’net okumak âdet olmuştu. Halife olunca, ilk iş olarak bu âdeti kaldırdı. Ehl-i Beyte karşı çok saygılıydı. Onlara devamlı yardım ederdi. 101’de kırkbir yaşında iken, kölesi tarafından zehirlendi. Beyaz, ince ve nâzik yüzlü, zâif, güzel sakallı, tatlı ve sevimli idi. Biniciliğe çok meraklıydı. Malatya şehrini rumlardan yüzbin esîr karşılığı satın aldı. Hazreti Ömer’in oğlunun torunudur. Hazreti Ömer’in, Ümmü Âsım’ın annesini oğlu Âsım’a alması şöyle olmuştu: Hazreti Ömer halifeliği zamanında bir gece Medine’de kol gezerken sabaha karşı bir evden, kadının birinin kızına; “Süte su koy” dediğini işitti. Kızın da; “Emîr-ül-mü’minîn Hazreti Ömer süte su katmayı yasak etti” cevâbını verdiğini ve annesinin “Emîr-ül-mü’minîn nereden bilecek” demesi üzerine de, “O görmüyorsa da Allahü teâlâ görüyor” dediğini işitti. Hazreti Ömer bu hâdise üzerine o kızı araştırıp, oğlu Âsım’a nikâh etti. Âsım’ın bundan bir kızı oludu, bundan da Ömer bin Abdülazîz dünyâya geldi.
Babası Abdülazîz bin Mervan, adâlet, insaf ve diyanet sahibi bir kimse idi. Mısır vâliliğine tâyin edilince, oğlunu da beraberinde götürdü. Ömer bin Abdülazîz, orada mükemmel bir İslâm terbiyesi ile büyütülüp, yetiştirildi. İlim ve fıkıh tahsili için Medine’ye gönderildi. Enes bin Mâlik, Abdullah bin Ca’fer Tayyar, Saîd bin Müseyyib ve devrin başka âlim ve büyüklerinden ders aldı. Onların sohbetinde bulunup, kendilerinden hadîs-i şerîf dinledi.
Babası 85 (m. 705)’de vefât edince amcası olan halife Abdülmelik 65-86 (m. 684-705)’de O’nu Şam’a getirdi ve kızı Fâtıma’yı ona nikahladı. Ömer bin Abdülazîz çok ni’met ve servete sahipti. Yaratılışındaki cömertlik ve mürüvvetini bütün insanlara saçıyordu. Gayet fazîletli, âlim, âdil ve eşine pek az rastlanan bir insandı. Halife Velîd bin Abdülmelik 86-95 (m. 705-715) devrinde 87 (m. 706) Rebiülevvel ayında Haremeyn (Mekke ve Medine) vâliliğine tâyin edildi. Bu vazîfesini yürütmek üzere Medine’ye gidip, oranın büyük âlimlerinden on kişi topladı. Meclisteki âlimlere “Ey kardeşlerim. Ben ki Haremeyn’in vâliliğine değil hizmetçiliğine tâyin olundum. Size kesin söz veririm ki, benim asıl mesleğim adâlet yolundan ayrılmamaktır. Gerek zorbalık yapanın ve gerekse buna sebep olanın, yolsuzluk yapanın ve doğru yoldan ayrılanın yaptıklarını bana haber vermez iseniz, bunun ma’nevî mes’ûliyyeti size âittir. Sizi ancak bana müşavir ve muavin olmak üzere çağırdım. Kendi reyimle bir iş görmek istemem. Her husûsta sizinle müşavere yapacağım. Ayrıca memurlarımın da ahâliye iyi hizmet etmeleri için onları teftiş ederek, bana yardımcı olacaksınız” dedi. Bu âlimler de O’nun bu isteklerinden dolayı memnun olup, dâima yardımcı oldular. Hicazlılar, idâresinden, adâletinden çok memnundular.
Enes bin Mâlik ( radıyallahü anh ) “İmamlık yapmakta Resûlullah efendimize, Ömer bin Abdülazîz’den daha çok benziyen kimse görmedim” buyurdu.
Ünü her tarafa yayıldı. Pek çok kimse, kendi memleketini terk edip, Hicaz’a geldi. Mescid-i Nebî’yi 88 (m. 707)’de genişletmeye ve esaslı bir tâmiratını yaptırmaya başladı. Genişletmede Mescid-i Nebî’nin dört duvarı da yıkılıp, doğu tarafındaki zevcât-ı tâhirât odaları mescide katıldı. Hücre-i se’âdetin dört duvarı yıkılıp, temelden yontma taşlarla yeniden yapıldı. Temel açılırken Hazreti Ömer’in bir ayağı görüldü. Hiç çürümemişti. Hücrenin etrâfına ikinci bir duvar daha yapıldı. Bu duvar beş köşeliydi. Hiç kapısı yoktu. Duvarlar, direkler ve tavan altın ile süslendi. İlk olarak mihrâb ve dört minare yaptırdı. Bu iş üç sene sürdü. Ömer bin Abdülazîz 93 (m. 711) senesine kadar Haremeyn vâliliği yaptı. Halife Süleymân bin Abdülmelik 96-99 (m. 715-717) iki oğlu olmasına rağmen ahidnâme yazıp, mühürleterek Ömer bin Abdülazîz’i kendisine halef gösterdi. Bunu veziri Recâ’ya verdi.
Ömer bin Abdülazîz, Abdülmelik’in 99 (m. 717) Eylül ayında vefâtı ile veziri Recâ emirleri toplayıp, mühürlü ahidnâmeyi açarak, okudu. Ömer bin Abdülazîz âhıret adamıydı. Hilâfetin ağır yükleri altına girmekten çok korkardı. İsmi okunduğu zaman şaşırıp kaldı. İstifâ isteğinde bulunduysa da kabûl edilmedi. Emîrler Ömer bin Abdülazîz’in İslâm halifeliğine bîat ettiler. Vezir Recâ, halifenin koluna girip, minbere çıkardı. Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ), cenâb-ı Hakka hamd ve senadan sonra: “Ey insanlar! Bizimle beraber olacak kimsede şu beş şartı istiyorum. Bunlar Bize hâlini bildiremiyecek olan halkımın hâlini anlatmak, hayırlı işlerde bize yardım ve hayra delâlet eylemek, kimse hakkında gıybet etmemek ve boş şeyler ile meşgûl olmamak. Bunlar yoksa bize yaklaşmasın.” dedi. Böylece, ikinci halife Ömer bin Hattâb’ın ( radıyallahü anh ) yolunda olarak işe başladı. Hazreti Ömer bin Abdülazîz’in hâllerini anlatmak için şâirler ve hatîbler hutbeler okudular. O’nun medh ve senasını dillerde dolaştırdılar. Zâhidler ve fakîhler dahi, “Biz bu zâtın sözüne aykırı fiilini görmedikçe ondan ayrılmayız” dediler.
Ömer bin Abdülazîz halife olduktan sonra hilâfet konağına götürülmek üzere alay atları getirdiler. “Bunlar ne?” deyince; “Hilâfete mahsûs bineklerdir” cevâbını işitince; “Kendi atım, benim hâlime daha muvafıktır” diyerek saltanat bineklerini geri çevirip, kendi hayvanına bindi. Hilâfet otağına gitmeyip, “Hilâfet otağında Süleymân’ın ailesi var. Ben onların rahatsız olmalarını uygun görmem. Onlar yerleşinceye kadar, benim kıl çadırım bana yeter!” buyurdu. Bu sözleri, insafı ve ahlâkî büyüklüğünü ne güzel ifâde etmektedir. Evine gitti, âzâdlı kölesi, Onun pek kederli ve düşünceli olduğunu görünce: Bu hâlinizin sebebi nedir? diye sordu. Cevâbında buyurdu ki: “Doğudan batıya kadar olan Ümmet-i Muhammed’in hukukunu yerine getirme bana vazîfe oldu. Bundan büyük endişe edecek şey olur mu?” Daha sonra hanımı ve amcası kızı olan Fâtıma binti Abdülmelik’i yanına çağırıp, buyurdu ki; “Eğer benimle birlikte yaşamak istersen ziynet ve mücevherlerini Beyt-ül-mal’a bırak. Zira onlar senin yanında iken ben seninle beraber olamam.” Fâtıma, bütün ziynet ve mücevherlerini Beyt-ül-mal’a verdi. Fâtıma’nın bu davranışı, Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) kızı Hazreti Fâtıma gibi ma’nevî süsler ve rûhî meziyetler ile yaşamaya karar verdiğini göstermekte idi. Ömer bin Abdülazîz de, ellibin altınının hepsini dağıttı. Bir elbisesi kaldı. Câriyelerine de “Serbestsiniz, isteyeniniz olursa, âzâd ederim. Benden bir talepte bulunmamak şartı ile kalmak isteyen varsa kalabilir. Çünkü verilen vazîfe beni sizinle meşgûl olmaktan alıkoyuyor.” buyurdu. Hepsi ağladılar, üzüldüler. Hanımı Fâtıma’yı dahi serbest bıraktı. O da üzülüp ağladı. Efendisinden ayrılmadı.
Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) halife olduğu sene Medîne-i mürievverede bulunan, oğlu Abdülmelik’e şöyle yazdı: Şahsımdan sonra kendisine nasihatte bulunup, gözetip, muhafaza etmek mecbûriyetinde olduğum, ilk insan sensin. Hamd Allahü teâlâya mahsûstur. Allahü teâlâ bize çok lütuf ve ihsânda bulundu. O’ndan, ihsân ettiği ni’metlere, karşı şükür yapabilme kuvveti vermesini dileriz. Allahü teâlânın babana ve sana olan lütfunu hatırla. Kendine, gençliğine ve sıhhatina dikkat et. Eğer hamd (Elhamdülillah), tesbîh (Sübhânallah), tehlîl (La ilahe illallah) diyerek, dilini zikirle meşgûl edebilirsen bunu yap. Ömer bin Abdülazîz hazretleri hilâfet makamına geçtiği gün, zamanının tanınmış fıkıh âlimlerinden Sâlim bin Abdullah, Recâ bin Hayve ve Muhammed bin Ka’b Kurazî’yi da’vet edip, onlara “Halk her ne kadar bir ni’met olarak görüyorsa da ben bu halifelik makamını; taşıyamayacağım bir yük ve çok ağır bir mes’ûliyet olarak görüyorum. Ben bu yükün altına girdim. Benim için çâre ve tedbir olarak nasîhatleriniz nedir?” diye sordu. Onlardan bir tanesi dedi ki: “Yârın kıyâmet günü kurtulmak istersen müslümanların ihtiyârlarını baban, gençlerini kardeşin ve küçüklerini evlâdın bil. O zaman bütün müslümanlara, kendi evindeki, ana-baba, kardeş ve evlâdın gibi muâmele etmiş olursun.” Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) halife olunca, üzerine aldığı mes’ûliyetin ağırlığından dolayı iki ay müddetle üzüntü ve keder içinde kaldı. Millet ve memleket işlerini adâletle idâre etmekte ve hak sahiblerine haklarını iade etmekte çok hassas davranıyor, kendisini hiç düşünmüyordu.
Hazreti Ömer bin Abdülazîz, yakın dostu Hazreti Sâlim’e “Kardeşim Sâlim! Allahü teâlâ beni halifelik ile imtihan ediyor. Yemîn ederim ki, kurtulamıyacağımdan korkuyorum. Bana, dedem Hazreti Ömer’in mektûblarını, hayatı hakkında bilinenleri, müslümanlara ve gayri müslimlere olan hükümlerini bildir. Hazreti Ömer’i kendime nümûne kabûl ettim. Ona göre hareket edeceğim” dedi.
Halifeliği zamanında yaptığı bütün işlerde gözleri önüne kıyâmet gününü getirirdi; halkının haklarını lâyıkıyla yerine getirememekten çok korkuyordu. Halifeliğim adâlet ile yürütüp, Hulefâ-i Râşidîn’in (Dört Halife) yolundan ayrılmadı. Önemli memuriyetlere dirayetli ve âdil bildiklerini tâyin etti. Horasan’a Cerrah bin Abdullah el-Hakem’i, Basra’ya Adiy bin Ertet el-Fezâra’yı, Kûfe’ye Abdülhamîd bin Abdurrahmân el-Kureşî’yi, Hindistan’a Amr İbni Müslim’i, Cezîre’ye (Mezepotamya) Ömer bin Humeyre el-Fezarî’yi, İspanya’ya Semh bin Melik el-Haftanî’yi ve Afrika’ya İsmail bin Abdullah’ı tâyin etti. Devrin meşhûr âlimlerinden ve Sofiyye-i aliyyeden Hasan-ı Basrî hazretlerini Basra, Amr el-Sahi’yi de Kûfe kadılıklarına tâyin etti. Vâlilerinin yanına fıkıh âlimi de verdiği olurdu. Kûfe Vâlisi Abdülhamid’in yanında, fıkıh âlimi Ebû Zinâd kâtib olarak vazîfeliydi. Fakat, Hazreti Ömer Bin Abdülazîz her yerde bizzat kendisini mes’ûl hissediyordu. Kalbinde yer eden gaye; otoritenin fazlalaştırılmasından ziyâde, hak ve hukukun tesisi idi.
Müslim ve gayr-i müslim teb’asına çok âdil davranıp, yaptığı işlerde adâleti yaygınlaştırdı. Ehl-i Beyt’e dil uzatanların çirkin hareket ve sözlerine mâni olup, son verdi. Ehl-i Beyt’e çok saygı gösterir ve yardım ederdi. Peygamberimizin vakıf ettiklerinden, Fedek bahçesini tekrar Ehl-i Beytten Muhammed Bâkır’a iade etti. Toprak hukuku ve mâliye alanlarında Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) emirlerini yerine getirdi. Müslüman olan gayr-i müslimlerden cizye vergisini kaldırdı. Her tarafta müslüman olanların sayısı arttı. Doğuda ve Batıda milyonlarca gayr-i müslim, müslüman oldu. İslâm Orduları doğu ve batıda fetihlere girişti. Malatya şehri, Rumlar’dan yüzbin esîr karşılığı satın alındı. Preneler aşılıp Fransa’ya girildi. Narbonne ele geçirildi. Burada güçlü üsler kuruldu. Afrika’da bütün Berberiler O’nun zamanında müslüman oldu. Musevî, hıristiyan, ateşperestlere gösterdiği yapıcı siyâset karşısında, onların arasında İslâmiyet geniş ölçüde yayıldı. Müslüman ve gayr-i müslim bütün teb’ası tarafından sevildi. Hak ve adâletin yayılmasında ve zulmün kalkmasında çok hizmet etti. Zamanında kurt ile kuzu beraber yaşadı.
Devrinin âlim ve velîlerinden Mâlik bin Dinar hazretleri anlatır: “Ömer bin Abdülazîz halife olduğunda bir çobanın şöyle dediği işitildi: “Acaba bu temiz, âdil halife kimdir?” Çobana, “Böyle olduğunu nereden anladın?” diye sorulduğunda; vazîfesi dağ bayır demeyip koyun otlatan, çeşitli yırtıcı hayvanların tehlikesini pek iyi bilen çoban, safiyetle bulduğu teşhisiyle şu cevâbı verdi: “Âdil bir halife başa geçince kurtlar kuzulara saldırmaz. Oradan anladım.”
Halife Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) her gün âlimleri çağırır, onlarla ölüm ve kıyâmet hâllerinden konuşurlardı. Konuşmalar onlara o kadar te’sîr ederdi ki, sanki içlerinden biri vefât etmiş gibi ağlarlardı.
Ömer bin Abdülazîz hazretleri Allahü teâlânın emir ve yasaklarını yerine getirmede ve halka bildirmede çok dikkatliydi. Ömer bin Abdülazîz’in devrinde halk dahi ibâdet ve tâat yoluna girdi. Meclislerinde: Bu gece ne okudun? Kur’ân-ı kerîmden kaç âyet ezberledin? Bu ay kaç gün oruç tuttun? gibi sözler söylenmeye başlandı.
Hazreti Ömer bin Abdülazîz dîne sokulan bid’atleri ortadan kaldırıp, unutulmuş sünnetleri meydana çıkarmaya çalıştı.
Hadîs-i şerîfleri toplatıp, kitap hâline getirdi. Mezhepler hakkında, “Eshâb-ı kiramın ictihâdları farklı olmasaydı, dinde ruhsat, kolaylık olmazdı” buyurdu. Hazreti Ali ile ictihâd ayrılığından muharebe edenler için buyurdu ki: “Allahü teâlâ, ellerimizi bu kanlara bulaşmaktan koruduğu gibi, biz de dilimizi tutup, bulaştırmayalım!” İmâm-ı Şafiî ( radıyallahü anh ) de böyle söylemiştir.
Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) Evzâî’ye yazdığı bir mektûbunda, “Biliniz ki, ölümü çok hatırlayan kimse, az bir dünyalık ile iktifa eder, konuştuğu kelimelerin hesabını vereceğini düşünen kimse çok az konuşur, ancak lüzumlu sözleri söyler” buyurdu. Yine buyurdu ki, “Kendimi överim korkusu ile bir çok sözleri söylemekten kaçınırım.” Meymûn bin Mihran diyor ki, Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) ile beraber bir kabristana uğradık. O, kabirleri görünce ağladı. “Ey Meymûn! Şu gördüğün kabristanda yatanlar, babalarım Emevîlerdir. Bunların hepsi gelip geçtiler. Lâkin şimdi sanki dünyâya hiç gelmemişler, dünyâ lezzetlerini hiç tatmamışlardır. Şu anda toprak altında yatıyorlar ve cesetlerini kurtlar yemektedir..” Hem böyle söylüyor, hem de ağlamaya devam ediyordu. Sonra buyurdu ki; “Vallahi burada, kimin azâbda olduğunu, kimin Allahü teâlânın azâbından emîn olduğunu bilemiyorum.”
Buyurdu ki; “Geçen gece ölüleri düşündüm. En samîmi bir dostun ölse, onu üç gün sonra mezarında görsen, oradan kaçarsın. Orada dolaşan kurt ve böcekleri, akan irinleri, pis kokular arasında kurtların kendisini nasıl parçaladığını, kefeninin bozulduğunu, vücûdunun pis hâle geldiğini görüp kendisinden nefret ederdin.” Bunları söyledikten sonra bayılıp düştü.
Âlimlerden birisi Hazreti Ömer bin Abdülazîz’i ziyâret etti. Çok ibâdet etmekten dolayı yüzünde ve rengindeki değişikliği görerek “Bu ne hâldir?” dedi. Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) “Sen beni ölümümden bir kaç gün sonra mezarımda ziyâret etsen, gözlerimin çıkıp, yanaklarımın üzerine akdığını, dudaklarımın dişlerimi kapayamadığını, ağzımın açık kalıp oradan irin ve cerahatin akmakta olduğunu, karnımın şişip göğsümün üzerine geldiğini, bağırsaklarımın döküldüğünü, burun deliklerinden irin ve kurtların çıktığını görmekle şimdi gördüğünden çok daha feci bir manzara ile karşılaşırdın” dedi.
Halifeliğinde, yanına bir heyet gelmişti. Heyetten bir genç nutuk söylemeye başladı. Bunun üzerine “Sen dur, yaşlınız konuşsun” diyerek genci uyarmak istedi. Genç: “Ey Emîr-ül-mü’minîn! İş yaşa göre ise, müslümanların içinde senden daha yaşlı olanlar yok mu?” deyince; “Konuş bakalım.” diyerek gence söz verdi. Genç; “Biz senden bir şey isteyen ve senden korkan bir heyet değiliz. Bir şey istemiyoruz. Çünkü lütuf ve ihsânınız o kadar çok ki, bu bize kadar ulaşmıştır. Senden korkmuyoruz. Çünkü adâletin bizi korkmaktan emîn kılmıştır” dedi. “Siz kimsiniz?” deyince, “Teşekkür heyetiyiz. Teşekkür edip geri dönmek için geldik” dedi.
Yezîd-i Rakkasî, Ömer bin Abdülazîz’in ( radıyallahü anh ) huzûruna geldi. Ömer, Yezîd’e “Bana nasîhat et” dedi. O da “Ey müslümanların emîri! Senden önceki halifeler öldüğü gibi sen de öleceksin” dedi. Ömer, bunu duyunca ağladı ve “Devam et” dedi. Yezîd: “Âdem’den (aleyhisselâm) sana gelinceye kadar hiç bir baban hayatta değildir. Hepsi vefât ettiler” dedi. Ömer ( radıyallahü anh ) ağlıyarak, yine “Devam et” dedi. Yezîd “Öldükten sonra Cennet ile Cehennemden başka gidilecek yer yoktur” dedi. Halife Ömer, bunu duyunca düşüp bayıldı.
Ömer bin Abdülazîz’in ( radıyallahü anh ) câriyesi yanına geldi. Selâm verdi ve namaz kılınan odaya geçti, iki rek’at namaz kıldı. Sonra uyuya kaldı. Biraz sonra kalktı ve halifeye “Tuhaf bir rü’yâ gördüm” dedi. Halife “Ne gördün anlat” dedi. Câriye “Rü’yâda Cehennemi gördüm. Cehennemlik olanların üzerine kükreyip duruyordu. Sonra Cehennem üzerinde Sırat Köprüsü kuruldu. Abdülmelik bin Mervan geldi. Köprüye girdi. Bir kaç adım attı, sonra devam edemeyip Cehenneme düştü. Sonra Velîd bin Abdülmelik geldi. O da devam edemeyip Cehenneme düştü. Sonra Süleymân bin Abdülmelik geldi. O da aynı şekilde Cehenneme düştü” dedi. Halife “Devam et” dedi. Kadın, “Sonra da seni getirdiler” der demez, Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) bir ah çekti, düştü ve kendinden geçti. Kadın, yüksek sesle “Vallahi senin selâmetle Sırat Köprüsünü geçtiğini gördüm” dedi, ise de halife bunu duymuyor, yerde çırpınıp duruyordu.
Ömer bin Abdülazîz’in ( radıyallahü anh ) yanına birisi gelerek, “Falanca kimse, sizin için şöyle, şöyle söylüyor” dedi. Ömer ( radıyallahü anh ) “İstersen bu işi araştıralım. Eğer yalancı isen, Hucurât sûresinin 6. âyet-i kerîmesinin hükmüne göre mes’ûl olursun. Söylediğin yanlış ise, Kalem sûresi onbirinci âyet-i kerîmesinin hükmüne göre mes’ûl olursun. Her iki hâlde de mes’ûl olursun, istersen üçüncü hâli tercih edip, seni affedelim ve bu mes’eleyi kapatalım” dedi. Bunun üzerine o kimse tövbe edip, bir daha böyle bir şey yapmam dedi.
Bir kimse, Ömer bin Abdülazîz hazretlerine gelip, birinin kendisine zulm ettiğini söyledi. Gelen kimseye “O kimseden hakkını almış olarak, Allahü teâlânın huzûruna gitmektense, O kimsede hakkın olarak Allahü teâlânın huzûruna gitmen daha iyidir” buyurdu.
Bir Cum’a namazını kıldırdıktan sonra, insanların arasında oturdu. Sırtındaki elbisenin iki tarafı da yamalı idi. Birisi kendisine dedi ki: “Ey mü’minlerin emîri! İmkânlarınız var. Daha kıymetli elbise giyseniz olmaz mı?” dedi. Ömer ( radıyallahü anh ) bir müddet düşündü ve başını kaldırıp, “Varlıklı halde iken iktisad etmek ve hakkını almaya gücü yettiği halde affetmek, hakkını helâl etmek çok makbûl ve çok faziletlidir” buyurdu.
Ömer bin Abdülazîz hazretleri bir sarhoşu gördü. Onu yakalayıp cezalandırmak istedi. Ama sarhoş, O’na hakaret etti. O da sarhoşu bıraktı. Cezalandırmaktan vaz geçti. “Niçin, size hakaret edince bıraktınız?” dediler. Buna cevaben buyurdu ki, “O hakaret etmekle beni öfkelendirdi. Eğer ona ceza verseydim, kendim için ceza vermiş olurdum, kendi şahsım için bir müslümanı cezâlandıramam.”
Buyurdu ki; “Allahü teâlâ şu üç kimseyi çok sever: 1) Gücü yettiği halde affedeni, 2) Hiddetli ânında öfkesine hâkim olanı, 3) Allahü teâlânın kullarına şefkatli olanı.”
İnsanlara olduğu gibi hayvanlara da merhametliydi. Bir katırı vardı. Bunu pazarda çalıştırır, gelen parayla da ihtiyâçlarını temin ederdi. Katın çalıştıran işçisi, bir gün normalden fazla para getirince “Neden böyle fazla para geldi?” dedi. “Pazar kalabalık ve bereketliydi” cevâbına karşılık; “Hayır, böyle değil. Sen katırı çok çalıştırıp, yordun. Katırı, üç gün dinlendir” emrini verdi.
Bir gece O’na misâfir geldi. O bir şey yazıyordu. Misâfiri de yanında, oturuyordu. Lâmbasının yağı azaldı. Sönecek gibi oldu. Misâfir: “Yâ Emîr-el-mü’minîn! Kalkıp lâmbaya yağ koyayım mı?” deyince; “Misâfirine iş gördürmek, insanın mürüvvetine yakışmaz” buyurdu. “O halde hizmetçiyi kaldırayım mı?” “O da olmaz; daha akşamın ilk uykusundadır.” Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) kalkıp lâmbaya yağ doldurdu. Misâfir bu hâli görünce hayretle: “Ama, bu işi kendin yaptın, neden?” deyince buyurdu ki: “Bu işi yapmaya giderken, Ömer’dim. Yaptım, bitirdim; yine Ömer’im. İnsanların Allah katında hayırlısı tevâzu sahibi olanlarıdır.”
Bir gün hanımına, “Bir dirhemin var mı? Biraz üzüm alalım” dedi. Hanımı “Senin gibi bir Sultanın bir dirhemi olmazsa, benim olur mu?” deyince hanımına “Doğru söylüyorsun ey Fâtıma! Fakat böyle olması, Cehennemde kızgın zincirleri boğazımda taşımadan iyidir.” dedi.
Ömer bin Abdülazîz hazretleri, oğlunun bin dirheme bir yüzük taşı satın aldığını haber aldı. Hemen oğluna mektûb yazarak, o yüzük taşını satmasını ve bin kişinin karnını doyurmasını emretti. Ayrıca iki dirhemlik bir yüzük kullanmasını ve yüzüğün üzerine “Allahü teâlâ haddîni bilene merhamet eylesin” diye yazmasını istedi.
Birgün etrâfındakiler Ömer bin Abdülazîz’e: “İnsanların en ahmak olanı kimdir?” diye sorunca, “Ahıretini dünyâ için satan, ahmaktır, âhiretini başkasının dünyâsı için satan ise daha ahmaktır” buyurdu.
Ömer bin Abdülazîz hazretleri, hutbe okurken kalbine ucb (kendini beğenmek) hâli gelirse hutbeyi yarıda keser, yazı yazarken olursa o kâğıdı yırtardı ve “Allahım nefsimin şerrinden sana sığınırım” derdi.
Yer altında bir mahzeni vardı. Gece olunca oraya iner, boynuna demir bağlardı. Sabaha kadar böylece, Allahü teâlânın korkusuyla gözyaşı döker ve O’na yalvarırdı.
Abdullah bin Iyâş babasından şöyle nakleder: Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) yanındaki toplulukla beraber bir cenâzeyi defn etmişlerdi. Herkes gitmiş, fakat Ömer bin Abdülazîz ba’zı yakınları ile beraber orada kalmıştı. Yanındakiler O’na: “Ey mü’minlerin emîri! Sen bu cenâzenin sahibi misin de, burada kaldın? Halbuki falanca cenâzeleri için böyle beklememiştin” dediler. Ömer bin Abdülazîz onlara şöyle cevap verdi: “Kabir bana arkamdan şöyle seslendi: “Ey Ömer bin Abdülazîz! Dostlarını ne yaptığımı hiç sormuyorsun” dedi. Bende “Söyle ne yaptın” dedim. Bana; “Onların kefenlerini yırttım, vücutlarını parçaladım. Kanlarını emdim. Etlerini yedim”, dedi. Tekrar şöyle seslendi: “Ey Ömer bin Abdülazîz! Bana o dostlarının mafsallarını ne yaptığını hiç sormuyorsun” deyince, ona, “Ne yaptın?” diye sordum. Bana, “Onların ellerini kollarından ayırdım. Kollarını, pazularından, pazularını omuzlarından, kalçalarını uyluklarından, uyluklarını dizlerinden, dizlerini ökçelerinden, ökçelerini ayaklarından ayırdım” dedi. Kabirden bu sözleri naklettikten sonra Ömer bin Abdülazîz, ağlamaya başladı ve şöyle buyurdu: “Dünyâ ne kadar aldatıcı. Dünyada üstün ve kıymetli, makam ve mevki sahibi olmak, hiç fâide vermiyor. Genç olan ihtiyârlıyor. Her canlı sonunda ölüyor. Geçici ve aldatıcı olduğunu bildiğiniz halde sakın dünyâ lezzetleri ve zevkleri sizi aldatmasın. Birkaç günlük dünyâ hayatındaki geçici lezzetlere sarılıp, âhıreti unutan, aldanmıştır. Hani, nerede bizden önce bu dünyâda yaşıyanlar. Hani onlar, büyük ve modern şehirler kurmuşlardı. Büyük ve derin kanallar kazmışlar ve barajlar yapmışlardı. Onlar, bir göz açıp kapama denecek kadar, az bir müddet dünyâda kaldılar. Burada, sıhhatlerine güç ve kuvvetlerine aldandılar. Bu yüzden günahlar işlediler. Halbuki, herkes onlara mallarının çokluğundan dolayı, keşke, onun serveti gibi bizim de olsa diyorlardı. Şimdi onların hâli ne oldu. Toprak onların bedenlerini yedi. Kemikleri kurtlara azık oldu. Fakat onlar, dünyâda iken, kuvvetli bir aile içerisinde idi. Evleri, güzel eşyalarla döşeli ve hizmetçileri vardı. Herkes kendisine ikramda bulunuyor, âciz kaldığı işlerde kendisine yardımcı oluyorlardı.”
Kabir yine Ömer bin Abdülazîz’e ( radıyallahü anh ) şöyle dedi: “Sen, kabirlere uğradığın zaman, dünyâda iken zengin olanlara, zenginliğinizden ne kaldı. Fakîrlere de fakîrliğinizden ne kaldı diye sor. Yine onlara, dünyâda kendileriyle güzel güzel konuştukları dillerini sor. Ne oldu o konuşan dillere? Niçin susuyorlar? O dünyâ güzelliklerini kendileriyle seyrettikleri gözlerine de sor. Niçin şimdi bakmıyorlar? Hani nerede o nâzik tenleri, nerede o güzel yüzleri. Bu çukurun kurtları onlara ne yaptı. Hani burada yatanların o güzelim renkleri. Etlerine ne oldu. Niçin o yüzler toprak olmuş. Nerede o güzellikler. İşte onların uzuvları tamamen ortaya çıkmış, paramparça olmuş. Halbuki dünyâda güzel bir hayatları vardı. Dünyâya dalıp, sâlih amel yapmadılar. Âhıreti unuttular. Onun için hazırlık yapmadılar. Fakat, ölüm kendilerini yakalayıverdi. Dostlarından ayrıldılar. Buraya şu sessiz sedasız, yere geldiler. Vücûdları çürüdü. Başları boyunlarından ayrıldı, a’zâları parça parça oldu. Gözbebekleri yanaklarına akıp gitti. Ağızları kan ve irinle doldu. Haşereler, kurtlar, böcekler, bedenleri üzerinde gezer oldu. Bir müddet sonra, kemikleri de çürüdü. Onlar, dünyâdaki rahatlıklarını bırakıp, bu dar yere geldiler. Arkalarında bıraktıkları, hanımları başkalarıyla evlendi. Çocukları yetim kaldı. Yollarda, şurada burada kimsesiz, sahipsiz dolaşır oldu.
Öyleyse, ey yârın bu kabirlerin sakini olacak insan! Seni şu fânî dünyâda aldatan nedir? Sen dünyâda devamlı kalacağını biliyor musun? Elinde bir senedin var mı? Görmüyor musun, ölüm her gün birisine geliyor. Yoksa susuzluktan, terlere boğan o korkudan sana rahatlık ve teselli veren bir şey mi var? Keşke sen o sert toprak üzerindeki hâlini bilseydin.
Ey insan! Rü’yâda çeşit çeşit lezzetlere ve zevklere kavuşan bir insan gibi, dünyânın şu geçici fâideleriyle seviniyor, küçük ve basit işlerle uğraşıyorsun. Ey aldanma içerisinde bulunan insan! Gündüzün yanılma ve gaflet, geçen uyku içinde geçiyor. Sonunda pişman olacağın işleri yapıyorsun. Hayvanlar da dünyâda böyle yaşar.”
Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) oradan ayrılıp gitti. Aradan bir Cuma geçti ve vefât etti. Son Cum’a hutbesi şöyle idi: “Ey muhterem Müslümanlar!
Şunu iyi biliniz ki, lüzumsuz bir hiç olarak yaratılmadığınız gibi, yaptığınız işlerden de sorgu ve sorumsuz kalacak değilsiniz. Gelmiş ve nihâyete kadar gelecek insanların toplanacağı bir mahşer ve orada adâlet terazilerinin kurulacağı bir mahkeme vardır ki, onun tek hâkimi, azamet ve kibriya sahibi yüce Allahtır. Âhıret korkunç bir gündür. Yürekleri parçalayan, çocukları ihtiyâr yapan, kişiyi kardeş, evlâd ve ıyâliden kaçıran, Peygamberleri, melekleri titreten bir gündür. Cenâb-ı Hakkın celâl ve azametiyle tecelli edeceği o günde, kimde kuvvet ve tahammül kalır. Bununla beraber Allah’ın rahmetinden de ümid keserek hüsrana düşmeyiniz.
Ey muhterem cemâat!
Muhakkak biliniz ki; mahşer gününde emniyet ve korkusuzluk, bugünden o günü düşünüp de Allahtan korkan, küfür ve günahtan sakınan ve bu fânî âlemi bekâ âlemi olan âhırete üstün tutarak, şehvanî hislerinin esîri olmayanlar içindir. Bunun aksi harekette bulunanlar muhakkak aldanır. Hayat ve ömür sermâyesini haksızlık ve yolsuzluk arkasında tüketen eli boş ve nedamet (pişmanlık) içinde kalır. Bugün; siz, sizden öncekilerin yerini tutuyorsunuz. Fakat elbette sizin de yerinizi tutacaklar var. Görüyorsunuz ki, gelenler durmuyor, gidenler geri dönmüyor, ister istemez gideceğimiz bu mahal, her şeye sâhib olan cenâb-ı Hakkın huzûrudur.
Âhıret âlemine gidenleri her gün uğurluyor ve götürdüğünüz kabirlerde kara toprak altında yataksız, yastıksiz tek ve tenha bırakıp dönüyorsunuz, ölümün acısını duyan o fânilerin hâli ne kadar merhameti çeker ve ibrete değer. Tanımadıkları bir âleme sefer etmişler, sevdiklerinden ayrılmışlar. Gelip geçici emânet bir hayatın gaflet uykusundan uyanmışlar, ama iş işten geçmiş, telâfi imkânı elden çıkmış, naz ve ni’met içinde beslenmişlerken yatak ve yastıkları kuru toprak olmuş, terk ettikleri dünyâ malından istifâdeleri yok. Yaptıkları incir çekirdiği kadar da olsa, bir hayrın imdâdını bekliyorlar. Düşünmeğe değer bu hâllerden ibret almaz mısınız? Ey muhterem cemâat! Zannetmeyin ki, kendimde bir büyüklük gördüğüm için size böyle nasîhat ediyorum. İçinizde belki benden daha ziyâde Allahü teâlânın rahmet ve mağfiretine muhtaç kimse yoktur. Ben hem kendim, hem de sizin için rahmet ve mağfiret diliyorum. Yüce Allahın kitabını, Peygamberinin güzel ahlâkını kendinize örnek yapınız, ancak selâmet bundadır.” buyurduktan sonra gözyaşlarını tutamadı. Bu O’nun son hutbesiydi. Aynı zamanda evine de son gidişiydi.
Hazreti Ömer bin Abdülazîz’in sulh, sükûn idâresini çekemiyenler vardı. Bunlar, ehl-i bid’attan Haricîler ve menfaati zedelenenlerdi. Halifenin hayatına kıymak için çâreler aradılar. Nihâyet hizmetçi kölesini bin altınla kandırarak, bu mübârek zâtı zehirlettiler. Ömer bin Abdülazîz zehirlendiğini anlayınca kölesini çağırdı. “Ben sana bir fenâlık yapmadığım hâlde bu ihâneti bana niçin yaptın? Doğru söyle, seni affedeyim” deyince; köle yaptığı bu çirkin harekete pek pişman olup, üzüldü. Köle ağlayarak yerlere kapandı, yalvararak: “Yâ Emîr-el-mü’minîn! Bana bin altın vermek sûretiyle bu ihâneti yaptırdılar” dedi. Halife altınları getirterek, devlet hazinesine gönderdi. Köleyi affetti. Hasta halindeyken, kayın birâderi Mesleme İbni Abdülmelik ziyâretine geldi. Hazreti Ömer bin Abdülazîz’in üzerinde bir gömlek vardı. Kızkardeşi Fâtıma’ya; “Emîr-ül-mü’minînin elbisesini yıkayınız” dedi. Tekrar geldiğinde gömleğin yıkanmamış olduğunu görerek kardeşi Fâtıma’ya; “Ben size gömleği yıkayınız, diye emretmedim mi?” deyince -bütün teb’asının hayat seviyesini yükseltip, ikibuçuk yıl bile sürmeyen hilâfetinin sonunda yirmibeş yıl zekât verilecek kimse bulunamamış olmasına rağmen, aldığı cevap hayret vericidir: “Vallahi başka gömleği yok ki, onu giydirelim de, bunu yıkayalım.”
Yine yakınları dediler ki “Beyt-ül-mal’dan ailene birşeyler vasıyyet et, senden sonra onlar sıkıntıya düşmemeli.” Cevâbı akıllara durgunluk, tüyleri ürpertecek kadar müthiştir: “Çocuklarım şu iki tip insanlardan birisi olacaktır. İyi, sâlih insan veya kötü şerir insan. Sâlih insan olurlarsa, Kur’ân-ı kerîmin A’râf sûresi, yüzdoksanaltıncı âyet-i kerîmesinde buyurulan, “Ey Resûlüm! Müşriklere de ki; size karşı benim yardımcım, Kur’ân-ı kerîmi indiren Allahtır ve O bütün sâlihlere de yardımcıdır.” âyeti yetişir. Kötü insan olurlarsa, o takdîrde ben onları, günah işlemeleri için güçlendiremem. Çocuklarına dönerek “Evlatlarım! İki ihtimâl var. Ya sizi zengin edeceğim; o takdîrde babanız Cehennemi boylayacak. Yahut da fakîr kalacaksınız; babanız Cennete gidecek. Babanızın Cennete girmesi şartıyla fakîr kalmanızı, O’nun Cehennemi boylaması şartıyla, zengin olmayı tercih edin. Şimdi yanımdan ayrılın ve benden sonra sakın Beyt-ül-mal mes’ûllerini ta’cîz etmeyin. Şunu iyi bilin ki, size verilmesini vasıyyet ettiğim para miktarı sadece yirmibir dinardır.”
Ömer bin Abdülazîz hazretlerinin hastalığı ağırlaşınca tabib çağırdılar. Tabib, “Bu zehir içmiştir. Ben bunun hayatı hakkında teminat veremem” dedi. Halife “Sâde bana değil, zehir içmemiş olanların hayatı hakkında da teminat verme” buyurdu. Tabib, “Zehir içtiğinin farkında mısın?” dedi. Halife “Evet, mideme inince anladım” buyurdu. Tabib “Tedâviye hemen başlıyalım” dedi. Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) “Hayır, ilacı, kulağımın arkasında olsa uzanıp onu almam. Rabbime kavuşmam, benim için daha güzeldir” buyurdu. Ölüm döşeğinde, bir ara ağlamağa başladı. “Niçin ağlıyorsun. Allahü teâlânın yardımı ile nice sünnetleri ihyâ ettin. Adâletin ise çok yüksek idi” dediler. Bunlara cevaben buyurdu ki: “Ben Allahü teâlânın huzûruna bütün milletin hesabını vermek üzere çıkacak değil miyim? Herkese âdil olarak davranabildiğimden emîn değilim. Yaptığım kusurlar da ayrı. Tabiî ki ben bundan dolayı korkuyorum ve ağlıyorum.” Bir ara “Beni oturtun” buyurdu. Oturttular. “Allahım, ben o kimseyim ki, bana emirlik verdin. Ben kusur ettim. Yanlış işleri yapmaktan beni nehyettin. Ben ise isyan ettim” diye üç defa söyledi. Sonra da:
“Lâ ilahe illallah, ibâdete lâyık olan ancak Allahü teâlâdır” dedi ve başını göklere çevirip dikkatle baktı ve “Ben öyle kimseleri görüyorum’ki onlar ne insan ne de cindir” dedi ve biraz sonra rûhunu teslim etti.
101 senesinin Recep ayının sonuna beş gün kala ya’nî 9 Şubat 720’de Şam yakınlarındaki Hunasi’den cenâzesi alınıp, Humus yakınlarındaki Deyr es-Sim’an mevkiine defn edildi.
Vefâtından önce şöyle vasıyyet etti; “Ey Meymûn bin Mihrân! Velîd mezara konduğunda oradaydım. Yüzünü açıp baktım, yüzü simsiyahtı. Ben de mezara konduğum zaman yüzümü açıp bakınız.” Vefât edince vasıyyeti gereği yüzünü açıp baktılar, yüzü en genç günlerinden daha parlak, daha aydınlık ve güzeldi.
Ömer bin Abdülazîz beyaz, ince ve nâzik yüzlü, za’if, güzel sakallı, tatlı ve sevimli idi. Halife olmadan önce çok gürbüz iken, halifeliğinde çok zayıfladı.
Vefât edince, zamanın âlimleri ta’ziyede bulunmak için hanımının yanına gittiler. Halifenin vefâtıyla müslümanların büyük kayba uğradığını ve bu sebeple üzüntülerinin çok fazla olduğunu bildirdiler ve hanımına “Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) hakkında bize malûmat ver. Çünkü onu en fazla tanıyan sizsiniz” dediler. O mübârek hâtun şöyle anlattı: “O da sizin gibi ibâdet ederdi. Lâkin bir husûsiyeti vardı ki, o da, Allah korkusunun çok fazla olması idi. Öyle ki, Allah korkusundan onun kadar titreyen birini daha görmedim. O her şeyini, insanlara hizmette harcadı. Halkın ihtiyâçlarını karşılamak, sıkıntılarını gidermek için bütün gün vazîfesi başında kalırdı. Akşam olduğu halde, ba’zı kimselerin işleri bitmezse, gece de devam ederdi. Eve girince, kendini namazgahına atar, durmadan ağlardı. Gözleri şişerdi. Sonra baygın düşerdi. Her geceki hâli buydu. Bir gece, halkın ihtiyâçlarını, işlerini bitirdi. Sonra kendi şahsî malından olan kandili istedi. Sonra iki rek’at namaz kıldı. Namazdan sonra elini çenesine dayayıp tefekküre daldı. Göz yaşları yanaklarından akıyordu. Sabaha kadar bu şekilde ağladı. Şafak sökünce oruca niyet etti. Kendisine dedim ki; “Ey mü’minlerin emîri! Sizde bir hâl var. Sizi bu geceki gibi hiç görmemiştim.” Bana cevap olarak dedi ki: “Ben düşünüyorum ki, bu milletin beyazına siyahına halife oldum. Fakîr, garîb, kanaatkar kendi hâlindeki biçâreleri, muhtaçları, zorla tutulan esîrleri, memleketin dört köşesindeki nice dertli ve kederlileri düşünüyorum ve anlıyorum ki, Allahü teâlâ onların hepsinin hesabını benden soracak ve Muhammed aleyhisselâm da onların lehine ve benim aleyhime şâhidlik yapacak. Bu hâlde olan birinin sonunun ne olacağını düşünüyorum ve çok korkuyorum.”
Hazreti Ömer bin Abdülazîz’in vefâtından sonra Halife Zeyd İbni Melik, Fâtıma binti Abdülmelik’in Beyt-ül-mal’daki ziynet ve mücevherlerini iade etmek isteyince, O’na sadakatini şöyle ifâde eder: “Vallahi kabûl etmem. Ben Ömer’e sağlığında itaat edip de, vefâtından sonra isyan etmem.”
Ömer bin Abdülazîz’in vefâtına bütün teb’ası üzüldü. Cenâzesi arkasında ağlayan bir rahibe sordular: “Bu kimse senin dininde değildi. Neden ağlıyorsun?” Cevâbı şu oldu: “Ben şunun için ağlıyorum: Yeryüzünde bir güneş vardı. Şimdi battı...”
Mus’ab bin A’yun anlatır: “Hazreti Ömer bin Abdülazîz halife iken Kirman’da koyun güderdim. Koyunlar ile kurtlar birlikte dolaşırlardı. Bir gece ansızın kurtlar koyunlara saldırdı, içimden “Şu âdil halife ölmüş olmalı” dedim. Araştırıldı. Hazreti Ömer bin Abdülazîz’in o gece vefât ettiği anlaşıldı.” Vefâtını cinnîler de haber verdi. Hazreti Ömer bin Abdülazîz’in vefâtıyla ilgili, şâirin sözlerinden:
O, büyük bir güneşti, doğmaz gayri bir daha,
Matemini tutarak saçamaz nûr ve ziya.
Sarardı güneş artık, karardı cihan bile.
Yûnus bin Ebû Şebib: “Ömer bin Abdülazîz hazretlerini, halifeliğinden önce gördüm. Etli ve gürbüz bir kimse idi. Halife olduktan sonra da gördüm. Öyle zayıflamıştı ki uzaklardan kaburga kemiklerini saymak mümkün idi” dedi.
Hazreti Ömer bin Abdülazîz, Ehl-i Beyt’e çok hürmet, izzet ve ikramda bulunduğundan, Hazreti Ali’nin torunu Fâtıma binti Hüseyin (rahmetullahi aleyha) buyurdu ki: “Ömer bin Abdülazîz kalsaydı biz bir şeye muhtaç olmazdık.”
Büyük evliyâ ve âlimlerden Süfyân-ı Sevrî hazretleri ve İmâm-ı Şafiî buyurdular: “Halîfeler beştir; Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali ve Ömer bin Abdülazîz’dir.”
Fıkıh âlimlerinden Meymûn İbni Mihran buyurdu: “Âlimler, Ömer bin Abdülazîz’in yanında talebeydi.” Hocası meşhûr fıkıh âlimlerinden Mücâhid buyurdu: “Biz, Ömer bin Abdülazîz’e öğretmek için geldik. Halbuki dâima ondan öğrenir olduk.”
Mâlik bin Dinar buyurdu: “Dili dönen, zahidim deyip duruyor. Zâhid, Ömer bin Abdülazîz gibi olur ki, dünyâ ayağına geldiği halde onu reddeder.”
Hazreti Ömer bin Abdülazîz’den rivâyet olunur ki Bir kimse, “yâ Rabbî! Bana, şeytanın insan vücudundaki yerini göster” diye yalvardı. Rü’yâsında bir insan cesedi gördü. O cesed öyle şeffaf idi ki, insanın iç kısmı tamamen görünüyordu. Şeytanı, o cesedin sol koltuğu üzerinde, omuz ile kulak arasında kurbağa şeklinde oturuyor gördü. İncecik bir hortumu vardı. Hortumunu, o insanın kalbine sokmuş öylece vesvese veriyordu. O insan Allahü teâlâyı hatırlayınca oradan uzaklaşıyordu.
Hazreti Ömer bin Abdülazîz, Kâ’be’nin fazîleti ile alâkalı olarak, Allahü teâlânın Musa’ya (aleyhisselâm) vahyini şöyle anlatıyor: “Mûsâ (aleyhisselâm) Allahü teâlâya “Yâ Rabbi! Hac, Kâ’be nedir?” diye sordu. Allahü teâlâ buyurdu ki: “Bir beytimdir ki (evimdir ki) onu bütün beytlere tercih ettim. O hürmet edilen bir yerdir. Halîlim (dostum) İbrâhîm (aleyhisselâm) onu öyle yaptı. Yer yüzünün her tarafından onu ziyârete gelirler. Aynen kölelerin, hizmetçilerin efendisine Lebbeyk ( emrine geldim) dediği gibi tehlîl ederek, telbiye okurlar.” Mûsâ (aleyhisselâm) sordu ki: “Yâ Rabbi! Onlara verilecek sevâb nedir?” Allahü teâlâ buyurdu ki: “Onları affedeceğim. Hattâ onları komşuları ve yakınları için şefaatçi kılacağım.” Mûsâ (aleyhisselâm) sordu ki “Yâ Rabbi! Onların içinde, Hac yaparken harcadığı malı şüpheli olanlar ve kalbi temiz olmayanlar varsa onların durumu ne olacak?” Bunun üzerine Allahü teâlâ buyurdu ki: “Onların iyileri hürmetine kötülerini bağışlayacağım.”
Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) bir gece namaz kıldı. Namazda, “Boyunlarında demirden la’leler ve zincirler bulunduğu zaman, bu vaziyette sıcak suyun içinde sürüklenecekler, sonra ateşte yakılacaklar.” (el-Mü’min 71-72) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu. Namazdan sonra bu âyet-i kerîmeyi tekrar tekrar okudu ve çok ağladı.
Ömer bin Abdülazîz’in insanlara rehber olan sözlerinden ba’zıları: “Öfkelenme ve hırstan korunmuş olan kurtulmuştur.” “Takvâ sahibinin ağzına gem vurulmuştur.”
Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) akrabalarından birisine, yazdığı bir mektûbta şöyle demişti: “Eğer gece ve gündüzünde ölümü hatırlamağı şiar edinmek istersen, fânî (geçici) olana rağbet etmeyip, bakî (devamlı) olana yönel. Vesselâm.”
Birgün Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) cemâate hitaben şöyle kopuştu: Ey insanlar! Sizler, ölüm için hedefler durumundasınız, ölüm sizden dilediğini seçer. Size yeni bir ni’met verildiği zaman, önceki ni’met orada sona erer. Ağıza bir lokma alınmasın, bir yudum su içilmesin ki, onunla beraber bir keder ve bir üzüntü olmasın. Dün geçti. O, sizin hakkınızda iyi bir şahittir. Bugün mühim bir emânettir. Onun kıymetini bilmek ve iyi değerlendirmek lâzımdır. Yârın, içinde hâdiselerle beraber gelmektedir. Sizi almak için gelen ölümün elinden kaçış nereye olacak. Sizler şu dünyâda, eşyalarını bineklerine yüklemiş, yolcularsınız. Yüklerinizi, buradan başka bir âlem de çözeceksiniz. Sizler, şu dünyâda sizden önce gelenlerin yerine geçtiniz. Fakat siz de yerinizi, sizden sonra gelenlere vereceksiniz. Sizin aslınız ve dünyâya gelmenize vesîle olanlar kalmadı. Sizler, onlardan dünyâya gelen kimseler olarak, nasıl bakî (devamlı) kalabilirsiniz? Sizler de bu dünyâdan göçeceksiniz.”
Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ), Şam’da, bir minber üzerinde hutbe okudu. Allahü teâlâya hamd ve senadan sonra üç şey söyledi. “Ey insanlar! İçinizi, kalblerinizi düzeltirseniz, zâhiriniz, dışınız da iyi olur. A’zâlarınız, gözünüz, kulağınız, elleriniz, ayaklarınız, hayır işler, Allahü teâlânın beğendiği şeylerle meşgûl olur. Âhıretiniz için sâlih ameller işleyiniz. Böylece dünyânızı da korumuş olursunuz. Âdem’den (aleyhisselâm) itibâren, kendisine kadar bütün dedeleri ölüp gitmiş olan kimse de bir gün ölecektir.”
Ömer bin Abdülazîz başka birisine yazdığı mektûbunda ise, “İmdi, sana Allahü teâlâdan korkmayı, Allahü teâlânın sana ihsân ettiği şeylerle, âhırete hazırlanmayı tavsiye ederim. Sen sanki ölümü tatmış, ölümden sonra olan şeyleri görür gibi amel yap. Günler ve geceler, sür’atle gidiyorlar, ömür her gün noksanlaşıyor. Ecel ise yaklaşıyor. Kötü amellerimizden dolayı Allahü teâlâdan af ve mağfiret dileriz. Günahlarımızdan ve bu yüzden bize gazâb etmesinden O’na sığınırız.”
Başka birisine ise mektûbunda: (Şöyle düşünün) Sanki kullar, Allahü teâlânın huzûrundalar. Allahü teâlâ onlara yaptıkları amelleri haber veriyor. Kötülük yapanları, bu işlerinden dolayı cezalandırıyor, iyilik yapanları da mükâfatlandırıyor. Öyleyse Allahü teâlâdan korkun. Allahü teâlânın verdiği iyilik ve ihsânlara karşı şükür vazîfesini yerine getirin. Ni’metlere şükredin. Çünkü ni’metlere şükretmek o ni’meti arttırır. Kendisinden kaçmak mümkün olmıyan ve ne zaman geleceği belli olmıyan ölümü çok hatırlayın. Kıyâmet gününü ve günün şiddet ve dehşetini de hatırlayın. Bunları çok hatırlamak, dünyânın geçici ve aldatıcı güzellik ve lezzetlerine, aldanmaktan korur. Dünyâda, kulluk vazîfesi olarak emredildiğin işlere dikkat et. Onların muhâsebesini yap.
Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) şöyle buyurdu:
“Sizden öncekilerin kabûl ettikleri bilgileri alınız. Onların söylediklerine muhalif, zıt olanları almayın. Çünkü önce geçen büyükler, sizden daha hayırlıdır.”
Ömer bin Abdülazîz hazretleri, veliahd Yezîd bin Abdülmelik’e şöyle yazdı: “Bismillahirrahmânirrahîm. Mü’minlerin emîri Ömer bin Abdülazîz’den, Yezîd bin Abdülmelik’e. Sana selâm eder ve sana kendisinden başka ilâh olmayan Allahü teâlâya hamdimi bildiririm. Ben hastayım.
Ağrı ve sızıya tutuldum. Buna rağmen üzerime aldığım işlerden mes’ûlüm. Allahü teâlâ yarın beni bunlardan hesaba çekecek, orada yaptıklarımı gizliyemiyeceğim. Eğer Rabbim, benden râzı olursa, ancak orada zelîl ve hakîr olmaktan kurtulurum. Eğer benden râzı olmazsa, yazık bana. O zaman benim hâlim nasıl olur. Allahü teâlâ bizi, yüce rahmetiyle Cehennemden muhafaza buyurup, rızâsına kavuştursun. Bu bakımdan sana Allahü teâlâdan korkmanı, haram kıldığı şeylerden sakınmayı tavsiye ederim, insanlar hakkında Allahü teâlâdan kork, zulüm ve haksızlıktan uzak dur.
En güzel söz Allahü teâlâya hamd etmek (Elhamdülillah demek) ve O’nu anmaktır. Kim Cenneti seviyorsa, Cehennemden kaçar. Şimdi ecel gelmeden, ameller sona ermeden, Allahü teâlâ insanları ve cinleri hesaba çekmek için huzûruna getirmeden önce, tövbeyi fırsat bilmeli ve af ve mağfirete kavuşmayı kazanç bilmelidir. Kıyâmette, hesap gününde, mazeret kabûl edilmez. O zaman bütün gizli şeyler ortaya çıkarılır. Herkes kendi başının çâresini arar. İnsanlar, amelleriyle gelirler. Herkesin amellerine göre durumu ayrı ayrıdır. O gün dünyâda, Allahü teâlâ ve Resûlünün ( aleyhisselâm ) emirlerine uyup, yasaklarından uzak kalmış olanlara ne mutlu. Dünyâda Allahü teâlâya isyan ederek âhırete göçenlere o gün çok yazık. Onların o gün çok acınacak hâlleri var. Allahü teâlâ seni, zenginliklerle imtihan ederse, onda orta yolu tut. Onu Allahü teâlânın rızâsına uygun yerlere sarf et, ondan fakirleri de faydalandır. Allahü teâlânın emri olan zekâtını ver. Sakın övünme. Kendini beğenme. Kendini başkalarından üstün görme.”
“Ey insanlar! Allahtan korkun. Çünkü Allahtan korkmak (takvâ) her şeyin yerine geçer ve hiç bir şey onun yerine geçemez.”
“Bizden önce helak olanlar, hakkı engellemek ve zulüm yapmak yüzünden mahv oldular. Hak onlardan satın alınırdı ve zulümden korunmak için de fidye verilirdi.”
“Şüphe hâlinde had cezalarını yerine getirmekten kaçının. Çünkü idârecilerin af ederek hatâya düşmesi, zulüm ederek, ceza çektirerek hatâya düşmesinden hayırlıdır.”
“Müslümanlardan bir söz işittiğinde onu hayra yor, sakın şerre yorma!”
Bir vâlisine yazdı:’“Ellerini müslümanların kanından, mideni malından, dilini ırzından uzak tut! Böyle yaparsan sana zeval yoktur.”
“Namaz, seni yolun yarısına; oruç, tam Melik’in kapısına iletir. Sadaka ise Melik’in huzûruna çıkarır.”
“Allahü teâlâ bir kuluna verdiği ni’meti alıp da karşılığında sabrı nasîb ederse, ni’mete mukabil verdiği (sabır), o ni’metten daha efdaldir (kıymetlidir).”
“Ölümü çok hatırla. Eğer geçim rahatlığı içindeysen bu sana darlık, ürperti getirecek; geçim darlığı içindeysen genişlik, ferahlık kazandıracak.”
“Siz seferdesiniz. Yüklerinizin bağlarını bu diyarın dışında bir yerde çözeceksiniz. Siz, üzerinden çağlar geçmiş bir kökün dallarısınız. Kökleri yok olup gitmiş bir dalın hayatından ne çıkar ki?”
“Ey insanlar! Allah mahlûkları yarattı ve onları uyuttu. Sonra onları uykularından uyandırıp, diriltecek. Her biri ya Cennete, ya Cehenneme sevk edilecek. Allaha yemîn ederim ki, biz eğer bu hakîkati tasdîk etmiş isek, buna uygun yaşamadığımız için ahmağız. Eğer bu gerçeği inkâr ediyor isek, o takdîrde hepimiz helakteyiz.”
“Her yolculuğun kendine has bir azığı, hazırlığı vardır. Âhıret yolculuğu için de takvâyı azık edinin. Allahü teâlânın vereceği ni’metleri görmüş gibi sevinin ve vereceği cezayı, azâbı da görmüş gibi korkunuz. Tûl-i emele kapılmayın, zira tûl-i emel (bitmeyen istek, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyâya dalmak) kalbinizi katılaştırır, düşmanınız olan şeytanın eline düşersiniz... Dünyâya aldanmış nice insanlar gördük. Huzûr ve se’âdet, ancak Allah’ın azâbından emîn olanlar içindir. Neş’e ve sevinç de kıyâmetin zorluğunu anlatanlar içindir. Kıyâmet günü zengin, fakîr herkesin ameli meydana çıkar ve hesap verirken öyle bir müşkilât ile karşılaşırsınız ki, eğer yıldızlar bununla karşılaşsa kararıp dökülür, dağlar dayanmaz erirdi. Cennet ve Cehennemden başka bir yer bulunmadığını ve bunlardan birine mutlaka gideceğinizi de biliyorsunuz. O halde ona göre hazırlanın...”
“Allahtan korkun ve aşırı şakadan kaçının; zîrâ aşırı şaka, kin tutmağa, kin de kötülüklere sebep olur.”

Jun 16, 2026
Jun 16, 2026
19 min
Emevî halifelerinin sekizincisi Mervân’ın torunudur. 60 (m. 679)’da ya’nî Hazreti Muâviye’nin vefâtı yılında Medine’de doğdu. Babası Mısır vâlisi olunca, Mısır’a gittiler. Oğlunu Medine’ye tahsile gönderdi. Enes bin Mâlik, Abdullah bin Ca’fer Tayyar ve Saîd bin Müseyyib ve başka âlimlerden ders aldı. Babası ölünce amcası olan halife Abdülmelik bunu Şam’a getirdi. Kızı Fâtıma’yı buna verdi. 99 (m. 717)’de amcası oğlu Süleymân vefât edince, halife oldu. Çok âdil olup ikinci Ömer denmeğe lâyıktı. Hazreti Muâviye’nin vefâtından sonra, hutbelerde Ehl-i Beyte la’net okumak âdet olmuştu. Halife olunca, ilk iş olarak bu âdeti kaldırdı. Ehl-i Beyte karşı çok saygılıydı. Onlara devamlı yardım ederdi. 101’de kırkbir yaşında iken, kölesi tarafından zehirlendi. Beyaz, ince ve nâzik yüzlü, zâif, güzel sakallı, tatlı ve sevimli idi. Biniciliğe çok meraklıydı. Malatya şehrini rumlardan yüzbin esîr karşılığı satın aldı. Hazreti Ömer’in oğlunun torunudur. Hazreti Ömer’in, Ümmü Âsım’ın annesini oğlu Âsım’a alması şöyle olmuştu: Hazreti Ömer halifeliği zamanında bir gece Medine’de kol gezerken sabaha karşı bir evden, kadının birinin kızına; “Süte su koy” dediğini işitti. Kızın da; “Emîr-ül-mü’minîn Hazreti Ömer süte su katmayı yasak etti” cevâbını verdiğini ve annesinin “Emîr-ül-mü’minîn nereden bilecek” demesi üzerine de, “O görmüyorsa da Allahü teâlâ görüyor” dediğini işitti. Hazreti Ömer bu hâdise üzerine o kızı araştırıp, oğlu Âsım’a nikâh etti. Âsım’ın bundan bir kızı oludu, bundan da Ömer bin Abdülazîz dünyâya geldi.
Babası Abdülazîz bin Mervan, adâlet, insaf ve diyanet sahibi bir kimse idi. Mısır vâliliğine tâyin edilince, oğlunu da beraberinde götürdü. Ömer bin Abdülazîz, orada mükemmel bir İslâm terbiyesi ile büyütülüp, yetiştirildi. İlim ve fıkıh tahsili için Medine’ye gönderildi. Enes bin Mâlik, Abdullah bin Ca’fer Tayyar, Saîd bin Müseyyib ve devrin başka âlim ve büyüklerinden ders aldı. Onların sohbetinde bulunup, kendilerinden hadîs-i şerîf dinledi.
Babası 85 (m. 705)’de vefât edince amcası olan halife Abdülmelik 65-86 (m. 684-705)’de O’nu Şam’a getirdi ve kızı Fâtıma’yı ona nikahladı. Ömer bin Abdülazîz çok ni’met ve servete sahipti. Yaratılışındaki cömertlik ve mürüvvetini bütün insanlara saçıyordu. Gayet fazîletli, âlim, âdil ve eşine pek az rastlanan bir insandı. Halife Velîd bin Abdülmelik 86-95 (m. 705-715) devrinde 87 (m. 706) Rebiülevvel ayında Haremeyn (Mekke ve Medine) vâliliğine tâyin edildi. Bu vazîfesini yürütmek üzere Medine’ye gidip, oranın büyük âlimlerinden on kişi topladı. Meclisteki âlimlere “Ey kardeşlerim. Ben ki Haremeyn’in vâliliğine değil hizmetçiliğine tâyin olundum. Size kesin söz veririm ki, benim asıl mesleğim adâlet yolundan ayrılmamaktır. Gerek zorbalık yapanın ve gerekse buna sebep olanın, yolsuzluk yapanın ve doğru yoldan ayrılanın yaptıklarını bana haber vermez iseniz, bunun ma’nevî mes’ûliyyeti size âittir. Sizi ancak bana müşavir ve muavin olmak üzere çağırdım. Kendi reyimle bir iş görmek istemem. Her husûsta sizinle müşavere yapacağım. Ayrıca memurlarımın da ahâliye iyi hizmet etmeleri için onları teftiş ederek, bana yardımcı olacaksınız” dedi. Bu âlimler de O’nun bu isteklerinden dolayı memnun olup, dâima yardımcı oldular. Hicazlılar, idâresinden, adâletinden çok memnundular.
Enes bin Mâlik ( radıyallahü anh ) “İmamlık yapmakta Resûlullah efendimize, Ömer bin Abdülazîz’den daha çok benziyen kimse görmedim” buyurdu.
Ünü her tarafa yayıldı. Pek çok kimse, kendi memleketini terk edip, Hicaz’a geldi. Mescid-i Nebî’yi 88 (m. 707)’de genişletmeye ve esaslı bir tâmiratını yaptırmaya başladı. Genişletmede Mescid-i Nebî’nin dört duvarı da yıkılıp, doğu tarafındaki zevcât-ı tâhirât odaları mescide katıldı. Hücre-i se’âdetin dört duvarı yıkılıp, temelden yontma taşlarla yeniden yapıldı. Temel açılırken Hazreti Ömer’in bir ayağı görüldü. Hiç çürümemişti. Hücrenin etrâfına ikinci bir duvar daha yapıldı. Bu duvar beş köşeliydi. Hiç kapısı yoktu. Duvarlar, direkler ve tavan altın ile süslendi. İlk olarak mihrâb ve dört minare yaptırdı. Bu iş üç sene sürdü. Ömer bin Abdülazîz 93 (m. 711) senesine kadar Haremeyn vâliliği yaptı. Halife Süleymân bin Abdülmelik 96-99 (m. 715-717) iki oğlu olmasına rağmen ahidnâme yazıp, mühürleterek Ömer bin Abdülazîz’i kendisine halef gösterdi. Bunu veziri Recâ’ya verdi.
Ömer bin Abdülazîz, Abdülmelik’in 99 (m. 717) Eylül ayında vefâtı ile veziri Recâ emirleri toplayıp, mühürlü ahidnâmeyi açarak, okudu. Ömer bin Abdülazîz âhıret adamıydı. Hilâfetin ağır yükleri altına girmekten çok korkardı. İsmi okunduğu zaman şaşırıp kaldı. İstifâ isteğinde bulunduysa da kabûl edilmedi. Emîrler Ömer bin Abdülazîz’in İslâm halifeliğine bîat ettiler. Vezir Recâ, halifenin koluna girip, minbere çıkardı. Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ), cenâb-ı Hakka hamd ve senadan sonra: “Ey insanlar! Bizimle beraber olacak kimsede şu beş şartı istiyorum. Bunlar Bize hâlini bildiremiyecek olan halkımın hâlini anlatmak, hayırlı işlerde bize yardım ve hayra delâlet eylemek, kimse hakkında gıybet etmemek ve boş şeyler ile meşgûl olmamak. Bunlar yoksa bize yaklaşmasın.” dedi. Böylece, ikinci halife Ömer bin Hattâb’ın ( radıyallahü anh ) yolunda olarak işe başladı. Hazreti Ömer bin Abdülazîz’in hâllerini anlatmak için şâirler ve hatîbler hutbeler okudular. O’nun medh ve senasını dillerde dolaştırdılar. Zâhidler ve fakîhler dahi, “Biz bu zâtın sözüne aykırı fiilini görmedikçe ondan ayrılmayız” dediler.
Ömer bin Abdülazîz halife olduktan sonra hilâfet konağına götürülmek üzere alay atları getirdiler. “Bunlar ne?” deyince; “Hilâfete mahsûs bineklerdir” cevâbını işitince; “Kendi atım, benim hâlime daha muvafıktır” diyerek saltanat bineklerini geri çevirip, kendi hayvanına bindi. Hilâfet otağına gitmeyip, “Hilâfet otağında Süleymân’ın ailesi var. Ben onların rahatsız olmalarını uygun görmem. Onlar yerleşinceye kadar, benim kıl çadırım bana yeter!” buyurdu. Bu sözleri, insafı ve ahlâkî büyüklüğünü ne güzel ifâde etmektedir. Evine gitti, âzâdlı kölesi, Onun pek kederli ve düşünceli olduğunu görünce: Bu hâlinizin sebebi nedir? diye sordu. Cevâbında buyurdu ki: “Doğudan batıya kadar olan Ümmet-i Muhammed’in hukukunu yerine getirme bana vazîfe oldu. Bundan büyük endişe edecek şey olur mu?” Daha sonra hanımı ve amcası kızı olan Fâtıma binti Abdülmelik’i yanına çağırıp, buyurdu ki; “Eğer benimle birlikte yaşamak istersen ziynet ve mücevherlerini Beyt-ül-mal’a bırak. Zira onlar senin yanında iken ben seninle beraber olamam.” Fâtıma, bütün ziynet ve mücevherlerini Beyt-ül-mal’a verdi. Fâtıma’nın bu davranışı, Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) kızı Hazreti Fâtıma gibi ma’nevî süsler ve rûhî meziyetler ile yaşamaya karar verdiğini göstermekte idi. Ömer bin Abdülazîz de, ellibin altınının hepsini dağıttı. Bir elbisesi kaldı. Câriyelerine de “Serbestsiniz, isteyeniniz olursa, âzâd ederim. Benden bir talepte bulunmamak şartı ile kalmak isteyen varsa kalabilir. Çünkü verilen vazîfe beni sizinle meşgûl olmaktan alıkoyuyor.” buyurdu. Hepsi ağladılar, üzüldüler. Hanımı Fâtıma’yı dahi serbest bıraktı. O da üzülüp ağladı. Efendisinden ayrılmadı.
Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) halife olduğu sene Medîne-i mürievverede bulunan, oğlu Abdülmelik’e şöyle yazdı: Şahsımdan sonra kendisine nasihatte bulunup, gözetip, muhafaza etmek mecbûriyetinde olduğum, ilk insan sensin. Hamd Allahü teâlâya mahsûstur. Allahü teâlâ bize çok lütuf ve ihsânda bulundu. O’ndan, ihsân ettiği ni’metlere, karşı şükür yapabilme kuvveti vermesini dileriz. Allahü teâlânın babana ve sana olan lütfunu hatırla. Kendine, gençliğine ve sıhhatina dikkat et. Eğer hamd (Elhamdülillah), tesbîh (Sübhânallah), tehlîl (La ilahe illallah) diyerek, dilini zikirle meşgûl edebilirsen bunu yap. Ömer bin Abdülazîz hazretleri hilâfet makamına geçtiği gün, zamanının tanınmış fıkıh âlimlerinden Sâlim bin Abdullah, Recâ bin Hayve ve Muhammed bin Ka’b Kurazî’yi da’vet edip, onlara “Halk her ne kadar bir ni’met olarak görüyorsa da ben bu halifelik makamını; taşıyamayacağım bir yük ve çok ağır bir mes’ûliyet olarak görüyorum. Ben bu yükün altına girdim. Benim için çâre ve tedbir olarak nasîhatleriniz nedir?” diye sordu. Onlardan bir tanesi dedi ki: “Yârın kıyâmet günü kurtulmak istersen müslümanların ihtiyârlarını baban, gençlerini kardeşin ve küçüklerini evlâdın bil. O zaman bütün müslümanlara, kendi evindeki, ana-baba, kardeş ve evlâdın gibi muâmele etmiş olursun.” Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) halife olunca, üzerine aldığı mes’ûliyetin ağırlığından dolayı iki ay müddetle üzüntü ve keder içinde kaldı. Millet ve memleket işlerini adâletle idâre etmekte ve hak sahiblerine haklarını iade etmekte çok hassas davranıyor, kendisini hiç düşünmüyordu.
Hazreti Ömer bin Abdülazîz, yakın dostu Hazreti Sâlim’e “Kardeşim Sâlim! Allahü teâlâ beni halifelik ile imtihan ediyor. Yemîn ederim ki, kurtulamıyacağımdan korkuyorum. Bana, dedem Hazreti Ömer’in mektûblarını, hayatı hakkında bilinenleri, müslümanlara ve gayri müslimlere olan hükümlerini bildir. Hazreti Ömer’i kendime nümûne kabûl ettim. Ona göre hareket edeceğim” dedi.
Halifeliği zamanında yaptığı bütün işlerde gözleri önüne kıyâmet gününü getirirdi; halkının haklarını lâyıkıyla yerine getirememekten çok korkuyordu. Halifeliğim adâlet ile yürütüp, Hulefâ-i Râşidîn’in (Dört Halife) yolundan ayrılmadı. Önemli memuriyetlere dirayetli ve âdil bildiklerini tâyin etti. Horasan’a Cerrah bin Abdullah el-Hakem’i, Basra’ya Adiy bin Ertet el-Fezâra’yı, Kûfe’ye Abdülhamîd bin Abdurrahmân el-Kureşî’yi, Hindistan’a Amr İbni Müslim’i, Cezîre’ye (Mezepotamya) Ömer bin Humeyre el-Fezarî’yi, İspanya’ya Semh bin Melik el-Haftanî’yi ve Afrika’ya İsmail bin Abdullah’ı tâyin etti. Devrin meşhûr âlimlerinden ve Sofiyye-i aliyyeden Hasan-ı Basrî hazretlerini Basra, Amr el-Sahi’yi de Kûfe kadılıklarına tâyin etti. Vâlilerinin yanına fıkıh âlimi de verdiği olurdu. Kûfe Vâlisi Abdülhamid’in yanında, fıkıh âlimi Ebû Zinâd kâtib olarak vazîfeliydi. Fakat, Hazreti Ömer Bin Abdülazîz her yerde bizzat kendisini mes’ûl hissediyordu. Kalbinde yer eden gaye; otoritenin fazlalaştırılmasından ziyâde, hak ve hukukun tesisi idi.
Müslim ve gayr-i müslim teb’asına çok âdil davranıp, yaptığı işlerde adâleti yaygınlaştırdı. Ehl-i Beyt’e dil uzatanların çirkin hareket ve sözlerine mâni olup, son verdi. Ehl-i Beyt’e çok saygı gösterir ve yardım ederdi. Peygamberimizin vakıf ettiklerinden, Fedek bahçesini tekrar Ehl-i Beytten Muhammed Bâkır’a iade etti. Toprak hukuku ve mâliye alanlarında Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) emirlerini yerine getirdi. Müslüman olan gayr-i müslimlerden cizye vergisini kaldırdı. Her tarafta müslüman olanların sayısı arttı. Doğuda ve Batıda milyonlarca gayr-i müslim, müslüman oldu. İslâm Orduları doğu ve batıda fetihlere girişti. Malatya şehri, Rumlar’dan yüzbin esîr karşılığı satın alındı. Preneler aşılıp Fransa’ya girildi. Narbonne ele geçirildi. Burada güçlü üsler kuruldu. Afrika’da bütün Berberiler O’nun zamanında müslüman oldu. Musevî, hıristiyan, ateşperestlere gösterdiği yapıcı siyâset karşısında, onların arasında İslâmiyet geniş ölçüde yayıldı. Müslüman ve gayr-i müslim bütün teb’ası tarafından sevildi. Hak ve adâletin yayılmasında ve zulmün kalkmasında çok hizmet etti. Zamanında kurt ile kuzu beraber yaşadı.
Devrinin âlim ve velîlerinden Mâlik bin Dinar hazretleri anlatır: “Ömer bin Abdülazîz halife olduğunda bir çobanın şöyle dediği işitildi: “Acaba bu temiz, âdil halife kimdir?” Çobana, “Böyle olduğunu nereden anladın?” diye sorulduğunda; vazîfesi dağ bayır demeyip koyun otlatan, çeşitli yırtıcı hayvanların tehlikesini pek iyi bilen çoban, safiyetle bulduğu teşhisiyle şu cevâbı verdi: “Âdil bir halife başa geçince kurtlar kuzulara saldırmaz. Oradan anladım.”
Halife Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) her gün âlimleri çağırır, onlarla ölüm ve kıyâmet hâllerinden konuşurlardı. Konuşmalar onlara o kadar te’sîr ederdi ki, sanki içlerinden biri vefât etmiş gibi ağlarlardı.
Ömer bin Abdülazîz hazretleri Allahü teâlânın emir ve yasaklarını yerine getirmede ve halka bildirmede çok dikkatliydi. Ömer bin Abdülazîz’in devrinde halk dahi ibâdet ve tâat yoluna girdi. Meclislerinde: Bu gece ne okudun? Kur’ân-ı kerîmden kaç âyet ezberledin? Bu ay kaç gün oruç tuttun? gibi sözler söylenmeye başlandı.
Hazreti Ömer bin Abdülazîz dîne sokulan bid’atleri ortadan kaldırıp, unutulmuş sünnetleri meydana çıkarmaya çalıştı.
Hadîs-i şerîfleri toplatıp, kitap hâline getirdi. Mezhepler hakkında, “Eshâb-ı kiramın ictihâdları farklı olmasaydı, dinde ruhsat, kolaylık olmazdı” buyurdu. Hazreti Ali ile ictihâd ayrılığından muharebe edenler için buyurdu ki: “Allahü teâlâ, ellerimizi bu kanlara bulaşmaktan koruduğu gibi, biz de dilimizi tutup, bulaştırmayalım!” İmâm-ı Şafiî ( radıyallahü anh ) de böyle söylemiştir.
Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) Evzâî’ye yazdığı bir mektûbunda, “Biliniz ki, ölümü çok hatırlayan kimse, az bir dünyalık ile iktifa eder, konuştuğu kelimelerin hesabını vereceğini düşünen kimse çok az konuşur, ancak lüzumlu sözleri söyler” buyurdu. Yine buyurdu ki, “Kendimi överim korkusu ile bir çok sözleri söylemekten kaçınırım.” Meymûn bin Mihran diyor ki, Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) ile beraber bir kabristana uğradık. O, kabirleri görünce ağladı. “Ey Meymûn! Şu gördüğün kabristanda yatanlar, babalarım Emevîlerdir. Bunların hepsi gelip geçtiler. Lâkin şimdi sanki dünyâya hiç gelmemişler, dünyâ lezzetlerini hiç tatmamışlardır. Şu anda toprak altında yatıyorlar ve cesetlerini kurtlar yemektedir..” Hem böyle söylüyor, hem de ağlamaya devam ediyordu. Sonra buyurdu ki; “Vallahi burada, kimin azâbda olduğunu, kimin Allahü teâlânın azâbından emîn olduğunu bilemiyorum.”
Buyurdu ki; “Geçen gece ölüleri düşündüm. En samîmi bir dostun ölse, onu üç gün sonra mezarında görsen, oradan kaçarsın. Orada dolaşan kurt ve böcekleri, akan irinleri, pis kokular arasında kurtların kendisini nasıl parçaladığını, kefeninin bozulduğunu, vücûdunun pis hâle geldiğini görüp kendisinden nefret ederdin.” Bunları söyledikten sonra bayılıp düştü.
Âlimlerden birisi Hazreti Ömer bin Abdülazîz’i ziyâret etti. Çok ibâdet etmekten dolayı yüzünde ve rengindeki değişikliği görerek “Bu ne hâldir?” dedi. Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) “Sen beni ölümümden bir kaç gün sonra mezarımda ziyâret etsen, gözlerimin çıkıp, yanaklarımın üzerine akdığını, dudaklarımın dişlerimi kapayamadığını, ağzımın açık kalıp oradan irin ve cerahatin akmakta olduğunu, karnımın şişip göğsümün üzerine geldiğini, bağırsaklarımın döküldüğünü, burun deliklerinden irin ve kurtların çıktığını görmekle şimdi gördüğünden çok daha feci bir manzara ile karşılaşırdın” dedi.
Halifeliğinde, yanına bir heyet gelmişti. Heyetten bir genç nutuk söylemeye başladı. Bunun üzerine “Sen dur, yaşlınız konuşsun” diyerek genci uyarmak istedi. Genç: “Ey Emîr-ül-mü’minîn! İş yaşa göre ise, müslümanların içinde senden daha yaşlı olanlar yok mu?” deyince; “Konuş bakalım.” diyerek gence söz verdi. Genç; “Biz senden bir şey isteyen ve senden korkan bir heyet değiliz. Bir şey istemiyoruz. Çünkü lütuf ve ihsânınız o kadar çok ki, bu bize kadar ulaşmıştır. Senden korkmuyoruz. Çünkü adâletin bizi korkmaktan emîn kılmıştır” dedi. “Siz kimsiniz?” deyince, “Teşekkür heyetiyiz. Teşekkür edip geri dönmek için geldik” dedi.
Yezîd-i Rakkasî, Ömer bin Abdülazîz’in ( radıyallahü anh ) huzûruna geldi. Ömer, Yezîd’e “Bana nasîhat et” dedi. O da “Ey müslümanların emîri! Senden önceki halifeler öldüğü gibi sen de öleceksin” dedi. Ömer, bunu duyunca ağladı ve “Devam et” dedi. Yezîd: “Âdem’den (aleyhisselâm) sana gelinceye kadar hiç bir baban hayatta değildir. Hepsi vefât ettiler” dedi. Ömer ( radıyallahü anh ) ağlıyarak, yine “Devam et” dedi. Yezîd “Öldükten sonra Cennet ile Cehennemden başka gidilecek yer yoktur” dedi. Halife Ömer, bunu duyunca düşüp bayıldı.
Ömer bin Abdülazîz’in ( radıyallahü anh ) câriyesi yanına geldi. Selâm verdi ve namaz kılınan odaya geçti, iki rek’at namaz kıldı. Sonra uyuya kaldı. Biraz sonra kalktı ve halifeye “Tuhaf bir rü’yâ gördüm” dedi. Halife “Ne gördün anlat” dedi. Câriye “Rü’yâda Cehennemi gördüm. Cehennemlik olanların üzerine kükreyip duruyordu. Sonra Cehennem üzerinde Sırat Köprüsü kuruldu. Abdülmelik bin Mervan geldi. Köprüye girdi. Bir kaç adım attı, sonra devam edemeyip Cehenneme düştü. Sonra Velîd bin Abdülmelik geldi. O da devam edemeyip Cehenneme düştü. Sonra Süleymân bin Abdülmelik geldi. O da aynı şekilde Cehenneme düştü” dedi. Halife “Devam et” dedi. Kadın, “Sonra da seni getirdiler” der demez, Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) bir ah çekti, düştü ve kendinden geçti. Kadın, yüksek sesle “Vallahi senin selâmetle Sırat Köprüsünü geçtiğini gördüm” dedi, ise de halife bunu duymuyor, yerde çırpınıp duruyordu.
Ömer bin Abdülazîz’in ( radıyallahü anh ) yanına birisi gelerek, “Falanca kimse, sizin için şöyle, şöyle söylüyor” dedi. Ömer ( radıyallahü anh ) “İstersen bu işi araştıralım. Eğer yalancı isen, Hucurât sûresinin 6. âyet-i kerîmesinin hükmüne göre mes’ûl olursun. Söylediğin yanlış ise, Kalem sûresi onbirinci âyet-i kerîmesinin hükmüne göre mes’ûl olursun. Her iki hâlde de mes’ûl olursun, istersen üçüncü hâli tercih edip, seni affedelim ve bu mes’eleyi kapatalım” dedi. Bunun üzerine o kimse tövbe edip, bir daha böyle bir şey yapmam dedi.
Bir kimse, Ömer bin Abdülazîz hazretlerine gelip, birinin kendisine zulm ettiğini söyledi. Gelen kimseye “O kimseden hakkını almış olarak, Allahü teâlânın huzûruna gitmektense, O kimsede hakkın olarak Allahü teâlânın huzûruna gitmen daha iyidir” buyurdu.
Bir Cum’a namazını kıldırdıktan sonra, insanların arasında oturdu. Sırtındaki elbisenin iki tarafı da yamalı idi. Birisi kendisine dedi ki: “Ey mü’minlerin emîri! İmkânlarınız var. Daha kıymetli elbise giyseniz olmaz mı?” dedi. Ömer ( radıyallahü anh ) bir müddet düşündü ve başını kaldırıp, “Varlıklı halde iken iktisad etmek ve hakkını almaya gücü yettiği halde affetmek, hakkını helâl etmek çok makbûl ve çok faziletlidir” buyurdu.
Ömer bin Abdülazîz hazretleri bir sarhoşu gördü. Onu yakalayıp cezalandırmak istedi. Ama sarhoş, O’na hakaret etti. O da sarhoşu bıraktı. Cezalandırmaktan vaz geçti. “Niçin, size hakaret edince bıraktınız?” dediler. Buna cevaben buyurdu ki, “O hakaret etmekle beni öfkelendirdi. Eğer ona ceza verseydim, kendim için ceza vermiş olurdum, kendi şahsım için bir müslümanı cezâlandıramam.”
Buyurdu ki; “Allahü teâlâ şu üç kimseyi çok sever: 1) Gücü yettiği halde affedeni, 2) Hiddetli ânında öfkesine hâkim olanı, 3) Allahü teâlânın kullarına şefkatli olanı.”
İnsanlara olduğu gibi hayvanlara da merhametliydi. Bir katırı vardı. Bunu pazarda çalıştırır, gelen parayla da ihtiyâçlarını temin ederdi. Katın çalıştıran işçisi, bir gün normalden fazla para getirince “Neden böyle fazla para geldi?” dedi. “Pazar kalabalık ve bereketliydi” cevâbına karşılık; “Hayır, böyle değil. Sen katırı çok çalıştırıp, yordun. Katırı, üç gün dinlendir” emrini verdi.
Bir gece O’na misâfir geldi. O bir şey yazıyordu. Misâfiri de yanında, oturuyordu. Lâmbasının yağı azaldı. Sönecek gibi oldu. Misâfir: “Yâ Emîr-el-mü’minîn! Kalkıp lâmbaya yağ koyayım mı?” deyince; “Misâfirine iş gördürmek, insanın mürüvvetine yakışmaz” buyurdu. “O halde hizmetçiyi kaldırayım mı?” “O da olmaz; daha akşamın ilk uykusundadır.” Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) kalkıp lâmbaya yağ doldurdu. Misâfir bu hâli görünce hayretle: “Ama, bu işi kendin yaptın, neden?” deyince buyurdu ki: “Bu işi yapmaya giderken, Ömer’dim. Yaptım, bitirdim; yine Ömer’im. İnsanların Allah katında hayırlısı tevâzu sahibi olanlarıdır.”
Bir gün hanımına, “Bir dirhemin var mı? Biraz üzüm alalım” dedi. Hanımı “Senin gibi bir Sultanın bir dirhemi olmazsa, benim olur mu?” deyince hanımına “Doğru söylüyorsun ey Fâtıma! Fakat böyle olması, Cehennemde kızgın zincirleri boğazımda taşımadan iyidir.” dedi.
Ömer bin Abdülazîz hazretleri, oğlunun bin dirheme bir yüzük taşı satın aldığını haber aldı. Hemen oğluna mektûb yazarak, o yüzük taşını satmasını ve bin kişinin karnını doyurmasını emretti. Ayrıca iki dirhemlik bir yüzük kullanmasını ve yüzüğün üzerine “Allahü teâlâ haddîni bilene merhamet eylesin” diye yazmasını istedi.
Birgün etrâfındakiler Ömer bin Abdülazîz’e: “İnsanların en ahmak olanı kimdir?” diye sorunca, “Ahıretini dünyâ için satan, ahmaktır, âhiretini başkasının dünyâsı için satan ise daha ahmaktır” buyurdu.
Ömer bin Abdülazîz hazretleri, hutbe okurken kalbine ucb (kendini beğenmek) hâli gelirse hutbeyi yarıda keser, yazı yazarken olursa o kâğıdı yırtardı ve “Allahım nefsimin şerrinden sana sığınırım” derdi.
Yer altında bir mahzeni vardı. Gece olunca oraya iner, boynuna demir bağlardı. Sabaha kadar böylece, Allahü teâlânın korkusuyla gözyaşı döker ve O’na yalvarırdı.
Abdullah bin Iyâş babasından şöyle nakleder: Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) yanındaki toplulukla beraber bir cenâzeyi defn etmişlerdi. Herkes gitmiş, fakat Ömer bin Abdülazîz ba’zı yakınları ile beraber orada kalmıştı. Yanındakiler O’na: “Ey mü’minlerin emîri! Sen bu cenâzenin sahibi misin de, burada kaldın? Halbuki falanca cenâzeleri için böyle beklememiştin” dediler. Ömer bin Abdülazîz onlara şöyle cevap verdi: “Kabir bana arkamdan şöyle seslendi: “Ey Ömer bin Abdülazîz! Dostlarını ne yaptığımı hiç sormuyorsun” dedi. Bende “Söyle ne yaptın” dedim. Bana; “Onların kefenlerini yırttım, vücutlarını parçaladım. Kanlarını emdim. Etlerini yedim”, dedi. Tekrar şöyle seslendi: “Ey Ömer bin Abdülazîz! Bana o dostlarının mafsallarını ne yaptığını hiç sormuyorsun” deyince, ona, “Ne yaptın?” diye sordum. Bana, “Onların ellerini kollarından ayırdım. Kollarını, pazularından, pazularını omuzlarından, kalçalarını uyluklarından, uyluklarını dizlerinden, dizlerini ökçelerinden, ökçelerini ayaklarından ayırdım” dedi. Kabirden bu sözleri naklettikten sonra Ömer bin Abdülazîz, ağlamaya başladı ve şöyle buyurdu: “Dünyâ ne kadar aldatıcı. Dünyada üstün ve kıymetli, makam ve mevki sahibi olmak, hiç fâide vermiyor. Genç olan ihtiyârlıyor. Her canlı sonunda ölüyor. Geçici ve aldatıcı olduğunu bildiğiniz halde sakın dünyâ lezzetleri ve zevkleri sizi aldatmasın. Birkaç günlük dünyâ hayatındaki geçici lezzetlere sarılıp, âhıreti unutan, aldanmıştır. Hani, nerede bizden önce bu dünyâda yaşıyanlar. Hani onlar, büyük ve modern şehirler kurmuşlardı. Büyük ve derin kanallar kazmışlar ve barajlar yapmışlardı. Onlar, bir göz açıp kapama denecek kadar, az bir müddet dünyâda kaldılar. Burada, sıhhatlerine güç ve kuvvetlerine aldandılar. Bu yüzden günahlar işlediler. Halbuki, herkes onlara mallarının çokluğundan dolayı, keşke, onun serveti gibi bizim de olsa diyorlardı. Şimdi onların hâli ne oldu. Toprak onların bedenlerini yedi. Kemikleri kurtlara azık oldu. Fakat onlar, dünyâda iken, kuvvetli bir aile içerisinde idi. Evleri, güzel eşyalarla döşeli ve hizmetçileri vardı. Herkes kendisine ikramda bulunuyor, âciz kaldığı işlerde kendisine yardımcı oluyorlardı.”
Kabir yine Ömer bin Abdülazîz’e ( radıyallahü anh ) şöyle dedi: “Sen, kabirlere uğradığın zaman, dünyâda iken zengin olanlara, zenginliğinizden ne kaldı. Fakîrlere de fakîrliğinizden ne kaldı diye sor. Yine onlara, dünyâda kendileriyle güzel güzel konuştukları dillerini sor. Ne oldu o konuşan dillere? Niçin susuyorlar? O dünyâ güzelliklerini kendileriyle seyrettikleri gözlerine de sor. Niçin şimdi bakmıyorlar? Hani nerede o nâzik tenleri, nerede o güzel yüzleri. Bu çukurun kurtları onlara ne yaptı. Hani burada yatanların o güzelim renkleri. Etlerine ne oldu. Niçin o yüzler toprak olmuş. Nerede o güzellikler. İşte onların uzuvları tamamen ortaya çıkmış, paramparça olmuş. Halbuki dünyâda güzel bir hayatları vardı. Dünyâya dalıp, sâlih amel yapmadılar. Âhıreti unuttular. Onun için hazırlık yapmadılar. Fakat, ölüm kendilerini yakalayıverdi. Dostlarından ayrıldılar. Buraya şu sessiz sedasız, yere geldiler. Vücûdları çürüdü. Başları boyunlarından ayrıldı, a’zâları parça parça oldu. Gözbebekleri yanaklarına akıp gitti. Ağızları kan ve irinle doldu. Haşereler, kurtlar, böcekler, bedenleri üzerinde gezer oldu. Bir müddet sonra, kemikleri de çürüdü. Onlar, dünyâdaki rahatlıklarını bırakıp, bu dar yere geldiler. Arkalarında bıraktıkları, hanımları başkalarıyla evlendi. Çocukları yetim kaldı. Yollarda, şurada burada kimsesiz, sahipsiz dolaşır oldu.
Öyleyse, ey yârın bu kabirlerin sakini olacak insan! Seni şu fânî dünyâda aldatan nedir? Sen dünyâda devamlı kalacağını biliyor musun? Elinde bir senedin var mı? Görmüyor musun, ölüm her gün birisine geliyor. Yoksa susuzluktan, terlere boğan o korkudan sana rahatlık ve teselli veren bir şey mi var? Keşke sen o sert toprak üzerindeki hâlini bilseydin.
Ey insan! Rü’yâda çeşit çeşit lezzetlere ve zevklere kavuşan bir insan gibi, dünyânın şu geçici fâideleriyle seviniyor, küçük ve basit işlerle uğraşıyorsun. Ey aldanma içerisinde bulunan insan! Gündüzün yanılma ve gaflet, geçen uyku içinde geçiyor. Sonunda pişman olacağın işleri yapıyorsun. Hayvanlar da dünyâda böyle yaşar.”
Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) oradan ayrılıp gitti. Aradan bir Cuma geçti ve vefât etti. Son Cum’a hutbesi şöyle idi: “Ey muhterem Müslümanlar!
Şunu iyi biliniz ki, lüzumsuz bir hiç olarak yaratılmadığınız gibi, yaptığınız işlerden de sorgu ve sorumsuz kalacak değilsiniz. Gelmiş ve nihâyete kadar gelecek insanların toplanacağı bir mahşer ve orada adâlet terazilerinin kurulacağı bir mahkeme vardır ki, onun tek hâkimi, azamet ve kibriya sahibi yüce Allahtır. Âhıret korkunç bir gündür. Yürekleri parçalayan, çocukları ihtiyâr yapan, kişiyi kardeş, evlâd ve ıyâliden kaçıran, Peygamberleri, melekleri titreten bir gündür. Cenâb-ı Hakkın celâl ve azametiyle tecelli edeceği o günde, kimde kuvvet ve tahammül kalır. Bununla beraber Allah’ın rahmetinden de ümid keserek hüsrana düşmeyiniz.
Ey muhterem cemâat!
Muhakkak biliniz ki; mahşer gününde emniyet ve korkusuzluk, bugünden o günü düşünüp de Allahtan korkan, küfür ve günahtan sakınan ve bu fânî âlemi bekâ âlemi olan âhırete üstün tutarak, şehvanî hislerinin esîri olmayanlar içindir. Bunun aksi harekette bulunanlar muhakkak aldanır. Hayat ve ömür sermâyesini haksızlık ve yolsuzluk arkasında tüketen eli boş ve nedamet (pişmanlık) içinde kalır. Bugün; siz, sizden öncekilerin yerini tutuyorsunuz. Fakat elbette sizin de yerinizi tutacaklar var. Görüyorsunuz ki, gelenler durmuyor, gidenler geri dönmüyor, ister istemez gideceğimiz bu mahal, her şeye sâhib olan cenâb-ı Hakkın huzûrudur.
Âhıret âlemine gidenleri her gün uğurluyor ve götürdüğünüz kabirlerde kara toprak altında yataksız, yastıksiz tek ve tenha bırakıp dönüyorsunuz, ölümün acısını duyan o fânilerin hâli ne kadar merhameti çeker ve ibrete değer. Tanımadıkları bir âleme sefer etmişler, sevdiklerinden ayrılmışlar. Gelip geçici emânet bir hayatın gaflet uykusundan uyanmışlar, ama iş işten geçmiş, telâfi imkânı elden çıkmış, naz ve ni’met içinde beslenmişlerken yatak ve yastıkları kuru toprak olmuş, terk ettikleri dünyâ malından istifâdeleri yok. Yaptıkları incir çekirdiği kadar da olsa, bir hayrın imdâdını bekliyorlar. Düşünmeğe değer bu hâllerden ibret almaz mısınız? Ey muhterem cemâat! Zannetmeyin ki, kendimde bir büyüklük gördüğüm için size böyle nasîhat ediyorum. İçinizde belki benden daha ziyâde Allahü teâlânın rahmet ve mağfiretine muhtaç kimse yoktur. Ben hem kendim, hem de sizin için rahmet ve mağfiret diliyorum. Yüce Allahın kitabını, Peygamberinin güzel ahlâkını kendinize örnek yapınız, ancak selâmet bundadır.” buyurduktan sonra gözyaşlarını tutamadı. Bu O’nun son hutbesiydi. Aynı zamanda evine de son gidişiydi.
Hazreti Ömer bin Abdülazîz’in sulh, sükûn idâresini çekemiyenler vardı. Bunlar, ehl-i bid’attan Haricîler ve menfaati zedelenenlerdi. Halifenin hayatına kıymak için çâreler aradılar. Nihâyet hizmetçi kölesini bin altınla kandırarak, bu mübârek zâtı zehirlettiler. Ömer bin Abdülazîz zehirlendiğini anlayınca kölesini çağırdı. “Ben sana bir fenâlık yapmadığım hâlde bu ihâneti bana niçin yaptın? Doğru söyle, seni affedeyim” deyince; köle yaptığı bu çirkin harekete pek pişman olup, üzüldü. Köle ağlayarak yerlere kapandı, yalvararak: “Yâ Emîr-el-mü’minîn! Bana bin altın vermek sûretiyle bu ihâneti yaptırdılar” dedi. Halife altınları getirterek, devlet hazinesine gönderdi. Köleyi affetti. Hasta halindeyken, kayın birâderi Mesleme İbni Abdülmelik ziyâretine geldi. Hazreti Ömer bin Abdülazîz’in üzerinde bir gömlek vardı. Kızkardeşi Fâtıma’ya; “Emîr-ül-mü’minînin elbisesini yıkayınız” dedi. Tekrar geldiğinde gömleğin yıkanmamış olduğunu görerek kardeşi Fâtıma’ya; “Ben size gömleği yıkayınız, diye emretmedim mi?” deyince -bütün teb’asının hayat seviyesini yükseltip, ikibuçuk yıl bile sürmeyen hilâfetinin sonunda yirmibeş yıl zekât verilecek kimse bulunamamış olmasına rağmen, aldığı cevap hayret vericidir: “Vallahi başka gömleği yok ki, onu giydirelim de, bunu yıkayalım.”
Yine yakınları dediler ki “Beyt-ül-mal’dan ailene birşeyler vasıyyet et, senden sonra onlar sıkıntıya düşmemeli.” Cevâbı akıllara durgunluk, tüyleri ürpertecek kadar müthiştir: “Çocuklarım şu iki tip insanlardan birisi olacaktır. İyi, sâlih insan veya kötü şerir insan. Sâlih insan olurlarsa, Kur’ân-ı kerîmin A’râf sûresi, yüzdoksanaltıncı âyet-i kerîmesinde buyurulan, “Ey Resûlüm! Müşriklere de ki; size karşı benim yardımcım, Kur’ân-ı kerîmi indiren Allahtır ve O bütün sâlihlere de yardımcıdır.” âyeti yetişir. Kötü insan olurlarsa, o takdîrde ben onları, günah işlemeleri için güçlendiremem. Çocuklarına dönerek “Evlatlarım! İki ihtimâl var. Ya sizi zengin edeceğim; o takdîrde babanız Cehennemi boylayacak. Yahut da fakîr kalacaksınız; babanız Cennete gidecek. Babanızın Cennete girmesi şartıyla fakîr kalmanızı, O’nun Cehennemi boylaması şartıyla, zengin olmayı tercih edin. Şimdi yanımdan ayrılın ve benden sonra sakın Beyt-ül-mal mes’ûllerini ta’cîz etmeyin. Şunu iyi bilin ki, size verilmesini vasıyyet ettiğim para miktarı sadece yirmibir dinardır.”
Ömer bin Abdülazîz hazretlerinin hastalığı ağırlaşınca tabib çağırdılar. Tabib, “Bu zehir içmiştir. Ben bunun hayatı hakkında teminat veremem” dedi. Halife “Sâde bana değil, zehir içmemiş olanların hayatı hakkında da teminat verme” buyurdu. Tabib, “Zehir içtiğinin farkında mısın?” dedi. Halife “Evet, mideme inince anladım” buyurdu. Tabib “Tedâviye hemen başlıyalım” dedi. Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) “Hayır, ilacı, kulağımın arkasında olsa uzanıp onu almam. Rabbime kavuşmam, benim için daha güzeldir” buyurdu. Ölüm döşeğinde, bir ara ağlamağa başladı. “Niçin ağlıyorsun. Allahü teâlânın yardımı ile nice sünnetleri ihyâ ettin. Adâletin ise çok yüksek idi” dediler. Bunlara cevaben buyurdu ki: “Ben Allahü teâlânın huzûruna bütün milletin hesabını vermek üzere çıkacak değil miyim? Herkese âdil olarak davranabildiğimden emîn değilim. Yaptığım kusurlar da ayrı. Tabiî ki ben bundan dolayı korkuyorum ve ağlıyorum.” Bir ara “Beni oturtun” buyurdu. Oturttular. “Allahım, ben o kimseyim ki, bana emirlik verdin. Ben kusur ettim. Yanlış işleri yapmaktan beni nehyettin. Ben ise isyan ettim” diye üç defa söyledi. Sonra da:
“Lâ ilahe illallah, ibâdete lâyık olan ancak Allahü teâlâdır” dedi ve başını göklere çevirip dikkatle baktı ve “Ben öyle kimseleri görüyorum’ki onlar ne insan ne de cindir” dedi ve biraz sonra rûhunu teslim etti.
101 senesinin Recep ayının sonuna beş gün kala ya’nî 9 Şubat 720’de Şam yakınlarındaki Hunasi’den cenâzesi alınıp, Humus yakınlarındaki Deyr es-Sim’an mevkiine defn edildi.
Vefâtından önce şöyle vasıyyet etti; “Ey Meymûn bin Mihrân! Velîd mezara konduğunda oradaydım. Yüzünü açıp baktım, yüzü simsiyahtı. Ben de mezara konduğum zaman yüzümü açıp bakınız.” Vefât edince vasıyyeti gereği yüzünü açıp baktılar, yüzü en genç günlerinden daha parlak, daha aydınlık ve güzeldi.
Ömer bin Abdülazîz beyaz, ince ve nâzik yüzlü, za’if, güzel sakallı, tatlı ve sevimli idi. Halife olmadan önce çok gürbüz iken, halifeliğinde çok zayıfladı.
Vefât edince, zamanın âlimleri ta’ziyede bulunmak için hanımının yanına gittiler. Halifenin vefâtıyla müslümanların büyük kayba uğradığını ve bu sebeple üzüntülerinin çok fazla olduğunu bildirdiler ve hanımına “Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) hakkında bize malûmat ver. Çünkü onu en fazla tanıyan sizsiniz” dediler. O mübârek hâtun şöyle anlattı: “O da sizin gibi ibâdet ederdi. Lâkin bir husûsiyeti vardı ki, o da, Allah korkusunun çok fazla olması idi. Öyle ki, Allah korkusundan onun kadar titreyen birini daha görmedim. O her şeyini, insanlara hizmette harcadı. Halkın ihtiyâçlarını karşılamak, sıkıntılarını gidermek için bütün gün vazîfesi başında kalırdı. Akşam olduğu halde, ba’zı kimselerin işleri bitmezse, gece de devam ederdi. Eve girince, kendini namazgahına atar, durmadan ağlardı. Gözleri şişerdi. Sonra baygın düşerdi. Her geceki hâli buydu. Bir gece, halkın ihtiyâçlarını, işlerini bitirdi. Sonra kendi şahsî malından olan kandili istedi. Sonra iki rek’at namaz kıldı. Namazdan sonra elini çenesine dayayıp tefekküre daldı. Göz yaşları yanaklarından akıyordu. Sabaha kadar bu şekilde ağladı. Şafak sökünce oruca niyet etti. Kendisine dedim ki; “Ey mü’minlerin emîri! Sizde bir hâl var. Sizi bu geceki gibi hiç görmemiştim.” Bana cevap olarak dedi ki: “Ben düşünüyorum ki, bu milletin beyazına siyahına halife oldum. Fakîr, garîb, kanaatkar kendi hâlindeki biçâreleri, muhtaçları, zorla tutulan esîrleri, memleketin dört köşesindeki nice dertli ve kederlileri düşünüyorum ve anlıyorum ki, Allahü teâlâ onların hepsinin hesabını benden soracak ve Muhammed aleyhisselâm da onların lehine ve benim aleyhime şâhidlik yapacak. Bu hâlde olan birinin sonunun ne olacağını düşünüyorum ve çok korkuyorum.”
Hazreti Ömer bin Abdülazîz’in vefâtından sonra Halife Zeyd İbni Melik, Fâtıma binti Abdülmelik’in Beyt-ül-mal’daki ziynet ve mücevherlerini iade etmek isteyince, O’na sadakatini şöyle ifâde eder: “Vallahi kabûl etmem. Ben Ömer’e sağlığında itaat edip de, vefâtından sonra isyan etmem.”
Ömer bin Abdülazîz’in vefâtına bütün teb’ası üzüldü. Cenâzesi arkasında ağlayan bir rahibe sordular: “Bu kimse senin dininde değildi. Neden ağlıyorsun?” Cevâbı şu oldu: “Ben şunun için ağlıyorum: Yeryüzünde bir güneş vardı. Şimdi battı...”
Mus’ab bin A’yun anlatır: “Hazreti Ömer bin Abdülazîz halife iken Kirman’da koyun güderdim. Koyunlar ile kurtlar birlikte dolaşırlardı. Bir gece ansızın kurtlar koyunlara saldırdı, içimden “Şu âdil halife ölmüş olmalı” dedim. Araştırıldı. Hazreti Ömer bin Abdülazîz’in o gece vefât ettiği anlaşıldı.” Vefâtını cinnîler de haber verdi. Hazreti Ömer bin Abdülazîz’in vefâtıyla ilgili, şâirin sözlerinden:
O, büyük bir güneşti, doğmaz gayri bir daha,
Matemini tutarak saçamaz nûr ve ziya.
Sarardı güneş artık, karardı cihan bile.
Yûnus bin Ebû Şebib: “Ömer bin Abdülazîz hazretlerini, halifeliğinden önce gördüm. Etli ve gürbüz bir kimse idi. Halife olduktan sonra da gördüm. Öyle zayıflamıştı ki uzaklardan kaburga kemiklerini saymak mümkün idi” dedi.
Hazreti Ömer bin Abdülazîz, Ehl-i Beyt’e çok hürmet, izzet ve ikramda bulunduğundan, Hazreti Ali’nin torunu Fâtıma binti Hüseyin (rahmetullahi aleyha) buyurdu ki: “Ömer bin Abdülazîz kalsaydı biz bir şeye muhtaç olmazdık.”
Büyük evliyâ ve âlimlerden Süfyân-ı Sevrî hazretleri ve İmâm-ı Şafiî buyurdular: “Halîfeler beştir; Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali ve Ömer bin Abdülazîz’dir.”
Fıkıh âlimlerinden Meymûn İbni Mihran buyurdu: “Âlimler, Ömer bin Abdülazîz’in yanında talebeydi.” Hocası meşhûr fıkıh âlimlerinden Mücâhid buyurdu: “Biz, Ömer bin Abdülazîz’e öğretmek için geldik. Halbuki dâima ondan öğrenir olduk.”
Mâlik bin Dinar buyurdu: “Dili dönen, zahidim deyip duruyor. Zâhid, Ömer bin Abdülazîz gibi olur ki, dünyâ ayağına geldiği halde onu reddeder.”
Hazreti Ömer bin Abdülazîz’den rivâyet olunur ki Bir kimse, “yâ Rabbî! Bana, şeytanın insan vücudundaki yerini göster” diye yalvardı. Rü’yâsında bir insan cesedi gördü. O cesed öyle şeffaf idi ki, insanın iç kısmı tamamen görünüyordu. Şeytanı, o cesedin sol koltuğu üzerinde, omuz ile kulak arasında kurbağa şeklinde oturuyor gördü. İncecik bir hortumu vardı. Hortumunu, o insanın kalbine sokmuş öylece vesvese veriyordu. O insan Allahü teâlâyı hatırlayınca oradan uzaklaşıyordu.
Hazreti Ömer bin Abdülazîz, Kâ’be’nin fazîleti ile alâkalı olarak, Allahü teâlânın Musa’ya (aleyhisselâm) vahyini şöyle anlatıyor: “Mûsâ (aleyhisselâm) Allahü teâlâya “Yâ Rabbi! Hac, Kâ’be nedir?” diye sordu. Allahü teâlâ buyurdu ki: “Bir beytimdir ki (evimdir ki) onu bütün beytlere tercih ettim. O hürmet edilen bir yerdir. Halîlim (dostum) İbrâhîm (aleyhisselâm) onu öyle yaptı. Yer yüzünün her tarafından onu ziyârete gelirler. Aynen kölelerin, hizmetçilerin efendisine Lebbeyk ( emrine geldim) dediği gibi tehlîl ederek, telbiye okurlar.” Mûsâ (aleyhisselâm) sordu ki: “Yâ Rabbi! Onlara verilecek sevâb nedir?” Allahü teâlâ buyurdu ki: “Onları affedeceğim. Hattâ onları komşuları ve yakınları için şefaatçi kılacağım.” Mûsâ (aleyhisselâm) sordu ki “Yâ Rabbi! Onların içinde, Hac yaparken harcadığı malı şüpheli olanlar ve kalbi temiz olmayanlar varsa onların durumu ne olacak?” Bunun üzerine Allahü teâlâ buyurdu ki: “Onların iyileri hürmetine kötülerini bağışlayacağım.”
Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) bir gece namaz kıldı. Namazda, “Boyunlarında demirden la’leler ve zincirler bulunduğu zaman, bu vaziyette sıcak suyun içinde sürüklenecekler, sonra ateşte yakılacaklar.” (el-Mü’min 71-72) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu. Namazdan sonra bu âyet-i kerîmeyi tekrar tekrar okudu ve çok ağladı.
Ömer bin Abdülazîz’in insanlara rehber olan sözlerinden ba’zıları: “Öfkelenme ve hırstan korunmuş olan kurtulmuştur.” “Takvâ sahibinin ağzına gem vurulmuştur.”
Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) akrabalarından birisine, yazdığı bir mektûbta şöyle demişti: “Eğer gece ve gündüzünde ölümü hatırlamağı şiar edinmek istersen, fânî (geçici) olana rağbet etmeyip, bakî (devamlı) olana yönel. Vesselâm.”
Birgün Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) cemâate hitaben şöyle kopuştu: Ey insanlar! Sizler, ölüm için hedefler durumundasınız, ölüm sizden dilediğini seçer. Size yeni bir ni’met verildiği zaman, önceki ni’met orada sona erer. Ağıza bir lokma alınmasın, bir yudum su içilmesin ki, onunla beraber bir keder ve bir üzüntü olmasın. Dün geçti. O, sizin hakkınızda iyi bir şahittir. Bugün mühim bir emânettir. Onun kıymetini bilmek ve iyi değerlendirmek lâzımdır. Yârın, içinde hâdiselerle beraber gelmektedir. Sizi almak için gelen ölümün elinden kaçış nereye olacak. Sizler şu dünyâda, eşyalarını bineklerine yüklemiş, yolcularsınız. Yüklerinizi, buradan başka bir âlem de çözeceksiniz. Sizler, şu dünyâda sizden önce gelenlerin yerine geçtiniz. Fakat siz de yerinizi, sizden sonra gelenlere vereceksiniz. Sizin aslınız ve dünyâya gelmenize vesîle olanlar kalmadı. Sizler, onlardan dünyâya gelen kimseler olarak, nasıl bakî (devamlı) kalabilirsiniz? Sizler de bu dünyâdan göçeceksiniz.”
Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ), Şam’da, bir minber üzerinde hutbe okudu. Allahü teâlâya hamd ve senadan sonra üç şey söyledi. “Ey insanlar! İçinizi, kalblerinizi düzeltirseniz, zâhiriniz, dışınız da iyi olur. A’zâlarınız, gözünüz, kulağınız, elleriniz, ayaklarınız, hayır işler, Allahü teâlânın beğendiği şeylerle meşgûl olur. Âhıretiniz için sâlih ameller işleyiniz. Böylece dünyânızı da korumuş olursunuz. Âdem’den (aleyhisselâm) itibâren, kendisine kadar bütün dedeleri ölüp gitmiş olan kimse de bir gün ölecektir.”
Ömer bin Abdülazîz başka birisine yazdığı mektûbunda ise, “İmdi, sana Allahü teâlâdan korkmayı, Allahü teâlânın sana ihsân ettiği şeylerle, âhırete hazırlanmayı tavsiye ederim. Sen sanki ölümü tatmış, ölümden sonra olan şeyleri görür gibi amel yap. Günler ve geceler, sür’atle gidiyorlar, ömür her gün noksanlaşıyor. Ecel ise yaklaşıyor. Kötü amellerimizden dolayı Allahü teâlâdan af ve mağfiret dileriz. Günahlarımızdan ve bu yüzden bize gazâb etmesinden O’na sığınırız.”
Başka birisine ise mektûbunda: (Şöyle düşünün) Sanki kullar, Allahü teâlânın huzûrundalar. Allahü teâlâ onlara yaptıkları amelleri haber veriyor. Kötülük yapanları, bu işlerinden dolayı cezalandırıyor, iyilik yapanları da mükâfatlandırıyor. Öyleyse Allahü teâlâdan korkun. Allahü teâlânın verdiği iyilik ve ihsânlara karşı şükür vazîfesini yerine getirin. Ni’metlere şükredin. Çünkü ni’metlere şükretmek o ni’meti arttırır. Kendisinden kaçmak mümkün olmıyan ve ne zaman geleceği belli olmıyan ölümü çok hatırlayın. Kıyâmet gününü ve günün şiddet ve dehşetini de hatırlayın. Bunları çok hatırlamak, dünyânın geçici ve aldatıcı güzellik ve lezzetlerine, aldanmaktan korur. Dünyâda, kulluk vazîfesi olarak emredildiğin işlere dikkat et. Onların muhâsebesini yap.
Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) şöyle buyurdu:
“Sizden öncekilerin kabûl ettikleri bilgileri alınız. Onların söylediklerine muhalif, zıt olanları almayın. Çünkü önce geçen büyükler, sizden daha hayırlıdır.”
Ömer bin Abdülazîz hazretleri, veliahd Yezîd bin Abdülmelik’e şöyle yazdı: “Bismillahirrahmânirrahîm. Mü’minlerin emîri Ömer bin Abdülazîz’den, Yezîd bin Abdülmelik’e. Sana selâm eder ve sana kendisinden başka ilâh olmayan Allahü teâlâya hamdimi bildiririm. Ben hastayım.
Ağrı ve sızıya tutuldum. Buna rağmen üzerime aldığım işlerden mes’ûlüm. Allahü teâlâ yarın beni bunlardan hesaba çekecek, orada yaptıklarımı gizliyemiyeceğim. Eğer Rabbim, benden râzı olursa, ancak orada zelîl ve hakîr olmaktan kurtulurum. Eğer benden râzı olmazsa, yazık bana. O zaman benim hâlim nasıl olur. Allahü teâlâ bizi, yüce rahmetiyle Cehennemden muhafaza buyurup, rızâsına kavuştursun. Bu bakımdan sana Allahü teâlâdan korkmanı, haram kıldığı şeylerden sakınmayı tavsiye ederim, insanlar hakkında Allahü teâlâdan kork, zulüm ve haksızlıktan uzak dur.
En güzel söz Allahü teâlâya hamd etmek (Elhamdülillah demek) ve O’nu anmaktır. Kim Cenneti seviyorsa, Cehennemden kaçar. Şimdi ecel gelmeden, ameller sona ermeden, Allahü teâlâ insanları ve cinleri hesaba çekmek için huzûruna getirmeden önce, tövbeyi fırsat bilmeli ve af ve mağfirete kavuşmayı kazanç bilmelidir. Kıyâmette, hesap gününde, mazeret kabûl edilmez. O zaman bütün gizli şeyler ortaya çıkarılır. Herkes kendi başının çâresini arar. İnsanlar, amelleriyle gelirler. Herkesin amellerine göre durumu ayrı ayrıdır. O gün dünyâda, Allahü teâlâ ve Resûlünün ( aleyhisselâm ) emirlerine uyup, yasaklarından uzak kalmış olanlara ne mutlu. Dünyâda Allahü teâlâya isyan ederek âhırete göçenlere o gün çok yazık. Onların o gün çok acınacak hâlleri var. Allahü teâlâ seni, zenginliklerle imtihan ederse, onda orta yolu tut. Onu Allahü teâlânın rızâsına uygun yerlere sarf et, ondan fakirleri de faydalandır. Allahü teâlânın emri olan zekâtını ver. Sakın övünme. Kendini beğenme. Kendini başkalarından üstün görme.”
“Ey insanlar! Allahtan korkun. Çünkü Allahtan korkmak (takvâ) her şeyin yerine geçer ve hiç bir şey onun yerine geçemez.”
“Bizden önce helak olanlar, hakkı engellemek ve zulüm yapmak yüzünden mahv oldular. Hak onlardan satın alınırdı ve zulümden korunmak için de fidye verilirdi.”
“Şüphe hâlinde had cezalarını yerine getirmekten kaçının. Çünkü idârecilerin af ederek hatâya düşmesi, zulüm ederek, ceza çektirerek hatâya düşmesinden hayırlıdır.”
“Müslümanlardan bir söz işittiğinde onu hayra yor, sakın şerre yorma!”
Bir vâlisine yazdı:’“Ellerini müslümanların kanından, mideni malından, dilini ırzından uzak tut! Böyle yaparsan sana zeval yoktur.”
“Namaz, seni yolun yarısına; oruç, tam Melik’in kapısına iletir. Sadaka ise Melik’in huzûruna çıkarır.”
“Allahü teâlâ bir kuluna verdiği ni’meti alıp da karşılığında sabrı nasîb ederse, ni’mete mukabil verdiği (sabır), o ni’metten daha efdaldir (kıymetlidir).”
“Ölümü çok hatırla. Eğer geçim rahatlığı içindeysen bu sana darlık, ürperti getirecek; geçim darlığı içindeysen genişlik, ferahlık kazandıracak.”
“Siz seferdesiniz. Yüklerinizin bağlarını bu diyarın dışında bir yerde çözeceksiniz. Siz, üzerinden çağlar geçmiş bir kökün dallarısınız. Kökleri yok olup gitmiş bir dalın hayatından ne çıkar ki?”
“Ey insanlar! Allah mahlûkları yarattı ve onları uyuttu. Sonra onları uykularından uyandırıp, diriltecek. Her biri ya Cennete, ya Cehenneme sevk edilecek. Allaha yemîn ederim ki, biz eğer bu hakîkati tasdîk etmiş isek, buna uygun yaşamadığımız için ahmağız. Eğer bu gerçeği inkâr ediyor isek, o takdîrde hepimiz helakteyiz.”
“Her yolculuğun kendine has bir azığı, hazırlığı vardır. Âhıret yolculuğu için de takvâyı azık edinin. Allahü teâlânın vereceği ni’metleri görmüş gibi sevinin ve vereceği cezayı, azâbı da görmüş gibi korkunuz. Tûl-i emele kapılmayın, zira tûl-i emel (bitmeyen istek, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyâya dalmak) kalbinizi katılaştırır, düşmanınız olan şeytanın eline düşersiniz... Dünyâya aldanmış nice insanlar gördük. Huzûr ve se’âdet, ancak Allah’ın azâbından emîn olanlar içindir. Neş’e ve sevinç de kıyâmetin zorluğunu anlatanlar içindir. Kıyâmet günü zengin, fakîr herkesin ameli meydana çıkar ve hesap verirken öyle bir müşkilât ile karşılaşırsınız ki, eğer yıldızlar bununla karşılaşsa kararıp dökülür, dağlar dayanmaz erirdi. Cennet ve Cehennemden başka bir yer bulunmadığını ve bunlardan birine mutlaka gideceğinizi de biliyorsunuz. O halde ona göre hazırlanın...”
“Allahtan korkun ve aşırı şakadan kaçının; zîrâ aşırı şaka, kin tutmağa, kin de kötülüklere sebep olur.”

Jun 16, 2026
Jun 16, 2026
17 min
Hindistan’da yetişen evliyâdan ve Çeştiyye yolunun büyüklerinden. İsmi, Seyyid Muhammed bin Seyyid Ahmed Buhârî olup, lakabları; Mahbûb-i ilâhî (Allahın sevgilisi), Sultân-ül-Meşâyıh ve Nizâmüddîn Evliyâ’dır. Nizâmüddîn Evliyâ, 636 (m. 1238) senesi Safer ayının yirmiyedisinde Bedâyun’da doğdu. 725 (m. 1325) senesi Rebî’ul-âhır ayının onsekizinde güneş doğarken Hakkın rahmetine kavuştu. Nizâmüddîn Evliyâ’nın babası Seyyid Ahmed Buhârî, doğuştan velî idi. Doğar doğmaz Kelime-i şehâdet söylediği bildirilmiştir. Aynı şekilde, annesi Bibi Züleyha Hâtun, dindar bir hanımdı.
Dâima duâ ve ibâdetle zamanını geçirirdi. Duâsının kabûl olduğu meşhûrdur. Nizâmüddîn Evliyâ’nın baba tarafından dedesi Hâce Seyyid Ali Buhârî ile, anne tarafından Hâce Arab Buhârî kardeş çocukları idi. Her ikisi de, Hindistan’a Buhârâ’dan Sultan et-Tamîs zamanında hicret etmişler, Lâhor’da kısa bir müddet ikâmet ettikten sonra, dâimi olarak yerleştikleri Bedâyun’a gelmişlerdi. Birçok büyük ulemâ ve evliyâ, dâimi olarak bu şehre yerleşmişlerdi.
Nizâmüddîn Evliyâ doğduğu zaman, kendisine Muhammed ismi verildi. Şeceresi şöyledir: Seyyid Muhammed bin Seyyid Ahmed Buhârî bin Seyyid Ali Buhârî bin Seyyid Abdullah Hilmi bin Seyyid Ali Neşheddîn bin Seyyid Ahmed Meşheddîn bin Seyyid Ebû Abdullah bin Seyyid Ali Asgar bin Seyyid Ca’fer-i Sânî bin İmâm-ı Ali Nakî bin İmâm-ı Muhammed Cevâd bin İmâm-ı Ali Rızâ bin İmâm-ı Mûsâ Kâzım bin Ca’fer-i Sâdık bin Muhammed Bâkır bin Zeynel âbidîn bin Hazreti Hüseyn bin Hazreti Ali.
Nizâmüddîn Evliyâ’nın babası Hâce Ahmed Buhârî, ma’nevî ilimlerin yanında, derin bir kelâm ve fıkıh âlimi idi. Üstün hâlleri ve takvâsı ile meşhûrdur. Bu husûsiyetlerinden dolayı Dehlî Sultânı Gıyâsuddîn Balban onu Bedâyun’a başkadı olarak ta’yin etti. Hâce Ahmed Buhârî, bir süre sonra bu görevinden istifâ ederek, kendini cenâb-ı Hakka ve O’nun dînini yaymağa adadı. Hâce Ahmed Buhârî, Nizâmüddîn Evliyâ daha beş yaşında iken, Bedâyun’da vefât etti ve oraya defn edildi.
Nizâmüddîn Evliyâ’nın babasının vefâtından sonra, onun eğitimi annesinin üzerine kaldı. Anne-oğul, günlerce hiçbir yiyecek bulamadan günlerini geçirmek zorunda kaldılar. Yiyecek birşey olmadığı zaman, annesi ona ümid vermek için: “Muhammed, bugün Allahü teâlânın misâfiriyiz” derdi. Şiddetli açlık ve fakirliğin verdiği ızdırâbı hissedeceği yerde, Nizâmüddîn Evliyâ, böyle geçen günlerden zevk alır ve annesine; “Yeniden ne zaman Allahü teâlânın misâfiri olacağız” derdi.
Nizâmüddîn Evliyâ’nın annesi Bibi Züleyha Hâtun, dînine bağlı ve zekî bir hanımdı. O, oğlunun eğitimine özel bir gayret gösterdi. Annesi, Nizâmüddîn Evliyâ’yı Bedâyun’da, Mevlânâ Alâüddîn Usûlî’nin derslerine gönderdi. Nizâmüddîn Evliyâ, çok kısa zaman sonra, Celâlüddîn-i Tebrîzî’nin halîfesi Ali Molla Büzürk (Büyük) Bedâyûnî’nin elinden “Fazilet sarığını” giydi. Molla Büzürk ona, seçilmiş ulemâ ve evliyânın bulunduğu bir toplantıda hayır duâ etti.
Allahü teâlânın bir lütfu olarak, genç Nizâmüddîn’in o yaşta kalbinde ma’nevî bir ilerleme ve yüksek ilimler için ilâhî bir kıvılcım vardı. Genc-i Şeker’in her tarafa yayılan şöhretini, Ebû Bekr Kavval’dan duyar duymaz, Nizâmüddîn Evliyâ onunla görüşmeye karar verdi. Birgün hiçbir yol hazırlığı yapmadan, Genc-i Şeker ile görüşmek ümidiyle Bedâyun’u terk etti. İlk durağı Dehlî oldu. O zamanlar Delhî, ilim ve irfanın beşiği idi. Nizâmüddîn Evliyâ, Dehlî’ye annesi ve kızkardeşiyle vardığında yirmi yaşında idi, Dehlî Sultânı, Sultan Balaban, zamanındaki âlimlerin ve evliyânın büyük bir koruyucusu idi. Dehlî âlimler ile aydınlanıyordu. Mevlânâ Şemsüddîn, Dehlî’nin büyük âlimlerinden idi. Nizâmüddîn Evliyâ, Mevlânâ Şemsüddîn’in derslerine devam ederek, çok kısa zamanda yüksek derecelere kavuştu. Bu arada Mevlânâ Kemâlüddîn Zâhid’den hadîs ilmini öğrendi.
Nizâmüddîn Evliyâ, Dehlî’de iken, Hâce Necîbüddîn Mütevekkil’e çok yakın bir evde oturuyordu. Bu zât, evliyânın büyüklerinden olup, aynı zamanda Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker’in kardeşi idi. Nizâmüddîn Evliyâ, bir süre bu zâtın derslerine devam etti. Genc-i Şeker’in üstünlüklerini ondan dinledi. Daha sonra Nizâmüddîn Evliyâ, Genc-i Şeker ile görüşmek için Acuzan’a gitmeye karar verdi. O sırada kendisine, üstün vasıflarından dolayı kadılık mevkii teklif edildi. O, Necîbüddîn Mütevekkil’e danıştığında; “İnşâallahü teâlâ, siz kadı olmayacaksınız, fakat başka birşey olacaksınız, onu da ben bilmiyorum” dedi.

Jun 16, 2026
Jun 16, 2026
17 min
İstanbul’da medfûn bulunan en büyük üç evliyâdan biri. İsmi, Murâd bin Ali bin Dâvûd Hüseynî Özbekî Buhârî Keşmîrî’dir. 1054 (m. 1644) senesinde Buhârâ’da doğdu. 1132 (m. 1719) senesi Rebî’ul-âhır ayının onikisinde, Salı gecesi İstanbul’da vefât etti. Cenâze namazı Eyyûb Sultan Câmii’nde büyük bir kalabalık tarafından kılınıp, Edirnekapı dışında, Münzâvî Câmii karşısında, Birinci Sultan Mahmûd Hân’ın şeyhülislâmlarından Ahmed Ebü’l-Hayr Efendi tarafından yaptırılan medresenin dershânesine defnedildi.
Murâd-i Münzâvî’nin babası Semerkand beldesinin Nakîb-ül-eşrâfi (seyyid ve şerîflerin işleriyle ilgilenen makam) idi. Henüz üç yaşında iken ayakları felç oldu. Kötürüm bir hâlde kaldı. Fakat ayakları sağlam olanlardan daha çok dünyâyı dolaştı. Tahsil yaşına gelince; ilim, fazilet ve kemâl elde etmeye başladı. Keşmir’e gitti. İlim tahsîline devam edip, din ve fen bilgilerinde olgunlaştı. Sevenlerinin yardımı ile Kâ’be-i muazzamayı ve Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) kabr-i şerîfini ziyâret etti. Sonra Hindistan’a gitti. Aklî ve naklî ilimleri, maddî ve ma’nevî kemâlâti kendisinde toplayan, yüzkırkbin talebesini vilâyet (evliyâlık) makamına kavuşturan, yedibin kimseye mürşidlik icâzeti (diploması) veren ve Silsile-i aliyye büyüklerinden olan Muhammed Ma’sûm Fârûkî hazretlerine talebe oldu. Bir müddet onun yanında kaldı. Sohbetleri ve bereketli nazarları ile kemâle geldi. İcâzet (diploma) aldı. Mürşid-i kâmil (yetişmiş ve insanları yetiştirebilen zât) olarak tekrar Hicaz’a geldi. Hicaz’da üç sene kaldı. Sonra Bağdat’a gitti. Burada büyük zâtları ziyâret etti. Sonra İsfehân’dan Buhârâ’ya gitti. Belh ve Semerkand’daki tasavvuf büyüklerinin sohbetlerinde bulundu. Tekrar Bağdat’a gitti. Oradan üçüncü defa hacca gitti. Sonra Mısır ve Kâhire’ye buradanda Şam’a geçti. Şam çok hoşlarına gittiği için, uzun müddet burada ikâmet etti ve burada evlendi. Şam’da çok kimseler ziyâretine gelip kendisinden ilim ve edeb öğrendiler. Şam halkı kendisini çok sever ve çok hürmet ederlerdi. Şöhreti her yere yayıldı. Sultan Mustafa Hân ona Şam’da bir köy verdi. Bu köy hâlâ onun adıyla meşhûrdur. Murâd-i Münzâvî’nin bereketiyle zâlimler ıslah olup, Şam halkı da pek çok zulümden korunmuş oldu. Her türlü günah işleyenlerin barındığı bir evi zulmetten kurtarıp, Muradı Medresesi diye anılan bir ilim yuvası hâline getirdi. Ayrıca Saruca sokakta da bir medrese yaptırdı. Bu medreselerde okuyan talebelerin ihtiyâçları için vakıflar yaptırdı. 1092 (m. 1681) senesinde otuzsekiz yaşında iken İstanbul’a teşrîf etti. Eyyûb Sultan semtinde, Eyyûb Sultan hazretlerinin kabri civârında ikâmet etti. Bu arada dördüncü defa hacca gitti. Hac dönüşü Şam’a gelip, orada bir seneye yakın kaldıktan sonra, beşinci defa Hicaz’a gitti. Bir sene kadar Mekke-i mükerremede kaldı. Taliblere ilim ve edeb öğretti. 1120 (m. 1708) senesinde ikinci defa İstanbul’u şereflendirdi. Bu defa Yavuz Selîm’de, Bıçaklı Efendi menzilinde ikâmet etti. Halk akın akın sohbetine koştu. Murâd-i Münzâvî bir ara Bursa’ya gitti. Bir müddet Bursa’da ikâmetten sonra, tekrar İstanbul’a döndü. Eyyûb’de, Reîs-ül-etibbâ Nûh Efendi yalısında kaldı. Eyyûb Sultan ile Edirnekapı arasında Nişancı Mustafa Paşa caddesindeki Şeyh Murâd dergâhında İstanbul halkına yıllarca ilim ve edep öğretti. Kerâmetleri her tarafa yayıldı. Huzûruna gelenler ne kadar münkir (inkarcı) olsalar, mutlaka onun feyz ve bereketine kavuşur, başka bir hâl kazanırlardı.
Muhibbî, İbn-i Abdülhâdî diye bilinen Şeyh Muhammed bin Ahmed Ömeri’nin hayâtını anlatırken şöyle der: “İbn-i Abdülhâdî vefât ettiği gün, büyük âlim Murâd-i Münzâvî, Katife denilen yerde bulunuyordu. Arkadaşları ile beraber münâsib bir saatte Şam’a gitmeyi kararlaştırdılar. Ancak bir müddet sonra yola çıkacakları zaman kendisine yolların korkulu ve tehlikeli olduğu, arkadaşsız yola çıkmanın mümkün olmayacağı söylendi. O ise; “Mühim birşey oldu. Mutlaka ona yetişmem lâzım” dedi. Süratli giden bir ata binerek yola koyuldu. Biz de onun peşine takıldık. Ona, Düme denilen yerde ancak yetişebildik. Burada bize Şeyh Muhammed Abdülhâdî’nin vefât ettiğini haber verdiler. Şam’a vardığımızda Murâd-i Münzâvî atından inmeden doğruca Emevî Câmii’ne gitti. İbn-i Abdülhâdî’nin cenâze namazına yetişti.”
Âriflerden Mustafa Bekrî (rahmetullahi aleyh), “Süyûf-ül-Haddâd” kitabında şöyle anlatır: “Murâd-i Münzâvî (r.aleyh) ile birkaç kere görüştüm. Onun simasında (yüzünde) Allah adamlarının (evliyânın) alâmetlerini gördüm. Sâlihleri görmek büyük saadettir. Murâd-i Münzâvî, Muhammed Ma’sûm’un mümtaz (seçilmiş) bir talebesidir. Şeyh Abdülkerîm Kattân bana, Murâd-i Münzâvî’nin Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) sünnet-i seniyyesine olan bağlılığından çok bahseder, onunla görüşmeye teşvik ederdi. Hattâ Murâd-i Münzâvî’yi bir gece rü’yâmda üç defa gördüm.”
Muhyiddîn-i Arabî’nin kabrinin hizmetçisi Şeyh İbrâhim Ekrem de bana; (Mustafa Bekrî’ye); Murâd-i Münzâvî’nin her hâlinde, Kitab (Kur’ân-ı kerîm) ve sünnete uyduğundan, titizlik ve dikkatinden, güzel ahlâk ve yaşayışından bahsederdi.
Şeyh Hasen Dağıstânî de şöyle anlatır: “Murâd-i Münzâvî hazretleri uykudan uyandığında ve hizmetçisi abdest alacağı suyu geciktirdiği zamanlarda hemen oracıkta toprakla teyemmüm etmek sûretiyle abdest alır asla abdestsiz kalmazdı.”
Mustafa Bekrî (rahmetullahi aleyh), aynı eserinde şöyle der: “Sohbetinde bulunduğum evliyâdan birisi de Hocam Molla Abdürrahîm Hindî’dir. Molla Abdürrahîm, Murâd-i Münzâvî’ye çok hürmet ederdi. On’a çok bağlı idi. Hattâ, onun ilim ve ameldeki makamına hayrandı. Molla Abdürrahîm yüksek hâller, dereceler sâhibi idi. Bu sebeble, Murâd-i Münzâvî’nin derecesini herkesten daha iyi biliyordu. Çünkü, o, gözünden ma’nevî perdelerin kaldırıldığı bir zât idi.”
Yine şöyle anlatır: “Şam’ın ileri gelenlerinden birisi, Murâd-i Münzâvî’yi da’vet etti ve ayrıca gelirken Molla Abdürrahîm’i de beraberinde getirmesini söyledi. Bunun üzerine Murâd-i Münzâvî ona; “Siz da’vet sâhibisiniz da’veti siz yapınız” buyurdu. Da’vet sahibi Molla Abdürrahîm’e gidip;
“Şeyh Murâd-i Münzâvî yarın bizim eve teşrîf etmenizi istiyor” dedi. Ertesi gün Murâd-i Münzâvî ve Molla Abdürrahîm, Şam’ın ileri gelenlerinden olan da’vet sahibinin evine gittiler. Bir müddet orada kaldıktan sonra, Molla Abdürrahîm hoşuna gitmeyen bir şeyden dolayı evine döndü ve; “Keşke Şeyh Murâd-i Münzâvî, ev sahibine beni çağırttırmasaydı” dedi. Bir ara uyudu. Bu sırada rü’yâsında Murâd-i Münzâvî’yi gördü. Huzûruna varıp selâm verdi. Münzâvî ona dönüp; “Sizin bize ihtiyâcınız yok” deyip, onun hâlini beğenmediğini ifâde eden bir tavır takındı. (Çünkü uyumazdan önce Murâd-i Münzâvî’ye niçin kendisini çağırttığı için sitem etmişti.) Molla Abdürrahîm heyecanla uykudan uyandı. Hemen Murâd-i Münzâvî’nin evine gitti. Murâd-i Münzâvî onu görünce: “Geldin mi?” buyurdu. O da; “Evet efendim” deyip özür diledi. Murâd-i Münzâvî’nin elini öptü. Bu sırada büyük ni’metlere ve hâllere kavuştu. Murâd-i Münzâvî’nin kapısından bir daha ayrılmadı.”
Muhammed Bedîrî Dimyâtî şöyle anlattı: “Bir kerre Murâd-i Münzâvî’yi ziyâret etmiştim. Huzûruna varınca Allahü teâlânın vergisi olan ilimlerin diğer ilimlere olan üstünlüğünü uzun uzun anlattı.”
Mustafa Bekrî şöyle dedi: “Bana da Bedîrî anlattı: “Murâd-i Münzâvî’ye buğzeden (kötüleyen) birisi ile görüşmüştüm. Bana ona buğzetmeyi îcâbettiren bir şey anlatmıştı. Ben de ona muvafakat etmiştim. O şahsa da Murâd-i Münzâvî’nin yanına çok gittiğimi, bundan sonra onun yanına gitmiyeceğimi söyledim. Ertesi gün beni seven aile dostlarımdan birisi geldi ve; “Haydi Murâd-i Münzâvî’nin ziyâretine gidelim” dedi. Onu kırmayıp teklifini kabûl ettim. Fakat içimden de bu teklifi çabucak kabûl etmeme hayret ettim. Yine kendi kendime; “Hani sen onun ziyâretine gitmeyeceğine söz vermiştin ya” dedim. Bu sırada nefsimin çok mahcûb olduğunu gördüm. Buna rağmen Murâd-i Münzâvî’yi ziyârete gittim. Ancak her zamanki gidişlerimde hemen huzûruna girerdim. Fakat bu sefer bana: “Biraz bekle, Münzâvî’nin bir mazereti var” kabilinden sözler söylediler. Bunun üzerine oturup kendi kendimi kınamaya; “Böyle eşiklerde oturup beklemeye niçin râzı oluyorsun. Hem sen bir daha ziyârete gelmiyeceğine karar vermemiş miydin?” demeye başladım. Bir saat sonra bana ve arkadaşıma izin verildi. Onunla beraber Murâd-ı Münzâvî’nin huzûruna girdik.
Beni yakınına çağırdı ve selâm verdi. Sonra arkadaşıma döndü ve şöyle dedi: “Dün şöyle bir şey oldu. İnsanlardan birisinin yanına başka birisi geldi. İkisi beraber birisine dil uzattılar. Birisi; “O şöyledir” dedi. Diğeri onu tasdik etti” diyerek birgün önce olan şeyleri bir bir saydı. Dünkü zemmettiğimiz (kötülediğimiz) hâli aynen anlattı. Sonra bana döndü; “Bu anlattıklarım oldu mu?” buyurdu. Ben de; “Evet efendim” diyerek özür diledim. “Hayır olmadı” diye inkâr etmedim. Sonra; “Şimdi zemden (kötülemekten) vazgeçtim. Dünkü zem hâlimiz geçici bir şey idi. Şimdi o hâl geçti. Şeytan aramıza girdi. Allahü teâlâ onu sizin vesilenizle def eyledi” dedim. Sonra da tasavvuf yoluna dâir bilgiler öğrendim. Bana lüzumlu bilgileri yazdı. Murâd-i Münzâvî’nin pek yüksek hâlleri vardı.”
Murâd-ı Münzâvî’nin (r.aleyh) kabrini ziyâret edenler, orada rûhanî bir zevk ve lezzet duyarlar. Celveti büyüklerinden İsmâil Hakkı Bursevî hazretleri Ahîdnâme’sinde; “İlâhî aşk sahiplerine, Murâd-i Münzâvî’nin kabrini ziyâret etmek lâzımdır. Bereketi görülen makamlardandır” buyurmuştur.
Murâd-ı Münzâvî dergâhının bânisi (yaptıranı) Şeyhülislâm Minkâri-zâde Yahyâ Efendi’nin dâmâdı Çankırılı Mustafa Efendi idi. Burası medrese olmak üzere bina edildi. Vakfeden zâtın oğlu da Ebü’l-Hayr Ahmed Efendi olup, 1144 (m. 1731) senesi Şa’bân ayı sonlarında şeyhülislâm oldu. 1154 (m. 1741) senesi Zilhicce ayında vefât edince, dergâhta pederi yanına defnolundu. Sultan Mahmûd Hân’ın şeyhülislâmlarından olan Ebü’l-Hayr Ahmed Efendi, Murâd-i Münzâvî vefât ettiğinde, onu medresenin dershânesine defnettirdi. Medreseyi de dergâha tebdil ettirdi. Sonraları Murâd-i Münzâvî’nin mübârek türbesi yıkılmak üzere iken, 1402 (m. 1982) senesinde ta’mirine başlandı, fakat henüz bitirilmedi.
Murâd-i Münzâvî’nin eserlerinden ba’zıları şunlardır: 1- El-Müfredât-il-Kur’âniyye tefsîri: Çok kıymetli olup, tefsîrler, Arabî, Fârisî ve Türkçe bir aradadır. 2- Silsilet-üz-zeheb fis-sülûki vel-edeb. 3- Risale fit-tasavvuf.
Murâd-i Münzâvî hazretleri tasavvufla ilgili eserinde buyurdu ki:
“Allahü teâlâ insanın yüreğine rûh âleminden bir gönül ya’nî kalb yerleştirmiştir. Bu gönülün; bilmek, tanımak, istemek, sevmek gibi husûsiyetleri vardır. Meselâ bu gönüle birbirine zıt iki şeyin sevgisi sığmaz. Bu gönüle: kendisini yaratanı bilmek, O’nu sevmek, rızâsına kavuşmayı arzu etmek, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmanın yolu olan Resûlullaha ( aleyhisselâm ) her bakımdan tâbi olmak, O’ndan başka herşeyden alâkayı kesmek, bu geçici dünyâda kalb huzûru içinde vakti Allahü teâlâya ibâdetle geçirmek ve Allahü teâlânın rızâsına muvafık şekilde konuşmak lâyıktır.
Böyle bir gönüle sahip olmayan bir kimse, insan sûretinde bir mahlûktur. Böyle bir se’âdetten mahrûm olan kimse, kat’î olarak hastadır. Bunun ilâcı ise, gafletten uyanıp pişman olmak, af ve mağfiret etmesi için Allahü teâlâya yalvarmak, kabûlünü, tevfîkini ve yardımını istemek, üzerinde bulunan Allahü teâlânın ve kulların haklarını Ödemek, hak sahiplerini râzı etmektir. Eğer o anda bu hakları ödemek gücüne sahip değilse, bunları gücü yettiği zaman ödemeye kat’î karar vermeli, sünnet-i seniyyeye uyup, işlerinde azîmetlere (nefse zor gelen şeylere) sarılmalı, bid’at ve ruhsatlardan sakınmak ya’nî her işinde ve her hâlinde Resûl-i ekreme ( aleyhisselâm ) ve onun Eshâb-ı kirâmına tâbi olmalıdır.
İ’tikâdda ehl-i hak, ya’nî Ehl-i sünnet ve cemâat i’tikâdı üzere bulunup, bilinmesi zarurî olan fıkıh bilgilerini öğrenerek onlara uygun amel etmelidir.
Kalbinde Allahü teâlânın rızâsından başka birşey bulunmaması için doğruluk ve ihlâsta kemâl sahibi kimseler ile konuşmalı, onların sohbetinde bulunmalı, dilde ve gönülde dâima Allahü teâlâyı anmalı, bunda asla gevşeklik göstermemelidir. Allahü teâlâdan başka herşeyi unutmalıdır. Allahü teâlâdan başkası hatıra geldikçe istiğfar okumak, mâsivâdan kurtarması için Allahü teâlâya yalvarmalıdır. Bu şekilde kalb huzûruna kavuşmaya çalışmalı, zorlama ile de olsa mâsivâyı (Allahtan başka herşeyi) unutmaya gayret etmelidir. Zâhirde halk ile bâtında Hak ile bulunmalı, böylece gönülde Allahü teâlânın rızâsından başkası kalmamalı, mâsivâyı tamamen unutmalı, nefsi de benlik dâvâsından kurtarıp, kalb huzûru ve rahatlığı ile kulluğa dâir bütün vazîfeleri yapmalıdır. Böylece Allahü teâlânın lütuf ve ihsânı ile fâni-fillah ve bâkî-billah olunur ve Allahü teâlânın pekçok feyz ve ma’rifetlerine kavuşulur.
Bu mertebeye erişebilmek için, nefy ve isbâtı kendisinde bulunduran Kelime-i tayyibeyi ya’nî “La ilahe illallah Muhammedün resûlullah”ı çok söylemelidir. Ma’nâsı; hak olan ma’bûd yalnız Allahü teâlânın zât-ı pâkidir. O’nun rızâsından başka hakîkî bir maksûd yoktur. Muhammed aleyhisselâm Allahü teâlânın resûlüdür. O’na tâbi olmak vâcibdir. İşte bu Kelime-i tayyibe ile bahsedilen se’âdete kavuşulur.”

Jun 16, 2026
Jun 16, 2026
16 min
Hindistan’da yetişen evliyânın büyüklerinden. İsmi, Hasen bin Gıyâsüddîn Hüseyn el-Hüseynî’dir. Mu’înüddîn lakabı olup, bu isimle tanınmıştır. 531 (m. 1136) senesinde doğdu. 634 (m. 1236) senesinde Ecmîr’de vefât etti. Kabri oradadır. Soyu Peygamber efendimize ulaşmakta olup, seyyiddir. Babası Gıyâsüddîn Hasen, aslen Senceristanlı, sâlih ve son derece müttekî (haramlardan sakınan) bir zât idi.
Mu’înüddîn-i Çeştî, Horasan’da büyüyüp yetişmiştir. Onbir yaşında iken babası vefât etti. Babasının vefâtından sonra kalan miras üç kardeş arasında taksim edilmişti. Bu taksimde, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerine babasından miras olarak bir bağ düşmüştü. Bu bağıyla meşgûl oluyordu. Birgün bağında bulunduğu sırada, İbrâhim Kandûzî adında bir meczub evliyâ yanından geçerken, ayağa kalkıp ona hürmet gösterdi ve elini öptü. Sonra bağına da’vet edip, bir ağacın gölgesine oturttu. Bir tabağa üzüm doldurup, ikram etti. Fakat o zât üzüme rağbet etmeyip, koynundan bir parça kuru ekmek çıkardı. Bu ekmekten dişi ile biraz koparıp, Mu’îhüddîn-i Çeştî’nin ağzına koydu. O da yedi. Bu kuru ekmek parçasını yer yemez, kalbinde birdenbire bir nûr tecellî etti. Dünyâya olan bütün bağlılıklarından tamamen soğudu. Kalbinde büyük bir zevk ve muhabbet-i ilâhî hâsıl oldu. Bu hâlinden sonra, babasından kalan bağı ve diğer malları fakirlere sadaka olarak verdi. İlim öğrenmek için seyahatlere çıktı. Önce Horasan’a gidip orada Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Aklî ilimleri öğrendi. Buradan Semerkand’a geçti. Burada fazla kalmayıp, Irak’a gitmek üzere yola çıktı. Yolu Hârûn kasabasından geçerken zamanının en meşhûr evliyâsı olan Osman Hârûnî hazretlerini tanımakla şereflendi ve ona talebe oldu.
Hocası Osman Hârûnî’nin sohbetine kavuşunca, ondan çok alâka gördü. Birgün ona; “Mu’înüddîn, abdestini tazele” buyurdu. O da, tazeledi. Sonra; “Kıbleye karşı otur, Bekâra sûresini oku” buyurdu, okudu. Sonra; “Yirmi defa salevât oku” buyurdu. O da okudu. Sonra; “Yüzünü semâya kaldırıp, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerini elinden tuttu ve buyurdu ki: “Mu’înüddîn! Seni Allahü teâlânın rızâsına kavuşturdum ve makbûllerden eyledim.” Sonra başına sarık sarıp, hırka giydirdi ve buyurdu ki: “Bir gece bir gün mücâhede yap ve İhlâs sûresini bin defa oku”. Mu’înüddîn-i Çeştî hocasının bu emrini de yerine getirip, tekrar huzûruna geldi. Huzûruna gelince hocası; “Mu’înüddîn! Başını yukarı kaldır bak” buyurdu. O da kaldırıp baktı. “Ne görüyorsun?” buyurdu. “Yedi kat semâyı ve Arş’ı görüyorum” dedi. Tekrar bin İhlâs sûresi daha oku” buyurdu. İhlâs sûresini bin defa daha okudu. Sonra; “Başını semâya kaldır bak” buyurdu. Kaldırıp baktı. “Ne görüyorsun?” deyince, “Azamet perdesine kadar herşeyi görüyorum” dedi. Sonra; “Gözlerini yum” buyurdu. O da gözlerini kapattı. “Tekrar oku” buyurdu. Emri yerine getirdi. “Ne görüyorsun?” deyince, “Onsekizbin âlemi seyrediyorum” dedi. Bunun üzerine hocası; “Ey Mu’înüddîn, senin işin tamam oldu” buyurdu. Önlerinde bir kerpiç duruyordu. “Bunu al” buyurdu. Alınca, kerpiç altın oldu. “Bunu, burada bulunan dervişlere paylaştır” buyurdu. O da paylaştırdı. Yirmi sene bu hocasının hizmetinde ve sohbetinde bulunup, pekçok feyze kavuştu ve tasavvufda yükseldi.
Nakledilir ki; hocası ile birlikte Kâ’be-i muazzamayı ziyârete gitmişlerdi. Kâ’be yanında el açıp duâ ettiklerinde, “Mu’înüddîn bizim dostumuzdur” diye seslenen bir ses işitildi. Daha sonra buradan Medîne-i münevvereye, Peygamberimiz Server-i kâinatın mübârek kabr-i şerîfini ziyârete gittiler. Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) kabrinin başına vardıklarında, hocası; “Mu’înüddîn, selâm ver” buyurdu. O da selâm verdi. Kabirden; “Ve aleykesselâm ey şeyhlerin kutbu” diye ses gelip, selâmına cevap verildi. Ziyâretten sonra Bağdad’a döndüler.
Senelerce hocası Osman Hârûnî’nin derslerine ve sohbetlerine devam edip, tasavvufda yükseldi ve bu hocasının halîfesi oldu. Bundan sonra elliiki yaşında iken seyahatlere çıktı. Bağdad’a gitmek üzere yola çıktı. Yolculuğu sırasında, Sencer kasabasında büyük âlim Necmüddîn Kübrevî ile tanışıp, onunla birlikte Bağdad’a gitti. Bir müddet orada kalıp, Hemedan’a geçti. Hemedan’da Mürşid-i kâmil Yûsuf Hemedânî’yi tanıyarak sohbetlerinde bulundu ve ondan çok istifâde edip, feyz aldı. Buradan da Hirat’a ve Belh’e giden Mu’înüddîn Çeştî, ilimde ve tasavvufta çok yükselip, pekçok talebe yetiştirdi.
Yetiştirdiği talebeleri: Kutbüddîn Bahtiyar Kâkî el-Ûşî, kendi oğlu Hâce Faridüddîn, Hamîdüddîn, Nâgûri Sûfî, Şeyh Vecihüddîn Sa’d bin Zeyd, Hâce Burhâneddîn, kızı Bibi Hâfıza-i Cemâl, Şeyh Muhammed Türk, Şeyh Ali Sencerî, Hâce Yadigâr, Abdullah Beyâbânî gibi çok sayıda kıymetli zâtlardır.
Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri Hindistan meşâyihi arasında Çeştî tarikatının İmâmı sayılır. Çünkü onun gayreti ve hizmetleri ile Hindistan’da İslâmiyet yayılmıştır. Sohbetinde bulunan kimseleri çok kısa zamanda tasavvuf hâllerinde yükseltirdi. Bir kimse üç gün onun sohbetine devam etse, yükselir, kerâmet ve ma’rifet sahibi olmakla şereflenirdi. Mübârek nazarları nasipli olan kime tesadüf ederse, o kimse doğru yola kavuşurdu. Yedi günde bir, beş miskal (24 gr.) kuru ekmeği suya batırır ve öyle yerdi. Hırkasını yamayıp giyer, eskidikçe yine eski yamaları temizleyip, tekrar yamardı. Her gece ve gündüz bir hatim okurdu. Kur’ân-ı kerîmi hatmedince, gâibden; “Ey Mu’înüddîn, hatmin kabûl edildi” diye bir ses işitilirdi.
Mu’înüddîn-i Çeştî, gittiği her beldede kabristanları ziyâret eder, orada bir müddet kalırdı. Vardığı yerde tanınıp meşhûr olunca, orada durmazdı. Kimsenin haberi olmadan, gizlice çıkıp giderdi. Bu seyahatlerinden biri de Mekke’ye olmuştur. Mekke-i mükerremeye gidip, Kâ’be-i muazzamayı ziyâret etti. Bir müddet Mekke’de kalıp, oradan Medîne-i münevvereye gitti. Peygamberimiz server-i âlem Muhammed aleyhisselâmın kabr-i şerîfini ziyâret etti. Bir müddet de Medine’de kaldı. Birgün Mescid-i Nebî’de iken, Ravda-i mutahharadan, Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) türbesinden; “Mu’înüddîn’i çağırınız” diye bir ses işitildi. Bunun üzerine türbedâr; “Mu’înüddîn” diye bağırdı. Birkaç yerden, “Efendim” sesi işitildi. Sonra da; “Hangi Mu’înüddîn’i istiyorsunuz? Burada birçok Mu’înüddîn isimli kişi var” dediler. Bunun üzerine türbedâr geri dönüp, Ravda-i mutahharanın kapısında ayakta durdu, iki defa, “Mu’înüddîn-i Çeştî’yi çağır” diye nidâ eden bir ses işitti. Türbedâr bu emir üzerine cemâate karşı: “Mu’înüddîn-i Çeştî’yi istiyorlar” diye bağırdı. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri bu sözü işitince, bambaşka bir hâle girdi. Ağlayıp, gözyaşları dökerek ve salevât okuyarak Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) türbesine yaklaştı ve edeble ayakta durdu. Bu sırada; “Ey Kutb-i meşâyıh içeriye gel” diye bir ses işitti. Bunun üzerine kendinden geçmiş bir hâlde Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) türbesine girdi ve Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmı görmekle şereflendi. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdular ki: “Sen benim dînime hizmet edicisin. Senin Hindistan’a gitmen gerekir, Hindistan’a git. Hindistan’da Ecmîr denilen bir şehir vardır. Orada benim evlâdımdan (torunlarımdan) Seyyid Hüseyn adında biri var. Oraya cihâd ve gazâ niyetiyle gitmişti. O şu anda şehîd oldu. Orası kâfirlerin eline düşmek üzere, senin oraya gitmen sebeb ve bereketiyle, İslâmiyet orada yayılacak ve kâfirler hakîr olacaklar, güçsüz ve te’sîrsiz kalacaklar.” Sonra ona bir nar verdi ve; “Bu nara dikkatle bak ki, nereye gitmen gerekiyor görüp, anla” buyurdu. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri, Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) verdiği narı alıp, emredildiği gibi baktı, şark ve garbı tamamen gördü. Gideceği Ecmîr şehrini ve dağlarını da görüp dikkatle baktı. Bundan sonra Peygamberimizi ( aleyhisselâm ) göremedi. Fâtiha okuyup, duâ etti ve yardım dileyip, Ravda-i mutahharadan (Peygamberimizin türbesinden) ayrıldı.
Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri bu hâdise üzerine, kendisine Hindistan’da İslâmiyete hizmet etme vazîfesinin verildiğini anlayıp, Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) emrine uyarak derhal Hindistan’ın yolunu tuttu. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerini sevenlerden kırk kişi de onunla birlikte yola çıktılar. Bir müddet yolculuktan sonra Hindistan’a ulaştılar. Ecmîr’e doğru yaklaştıklarında, bölgenin Râcesi (Prensi), Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin Ecmîr’e gelmekte olduğunu öğrendi. Bunun üzerine emirler yazıp, her tarafa gönderdi. Mü’înüddîn-i Çeştî’yi ( radıyallahü anh ) ta’rîf ederek, şu kıyâfette ve şu şekilde bir kimse Ecmîr’e doğru gelmektedir. Onu gördüğünüz yerde derhâl öldürün emrini verdi.
Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri ise, yanında kırk kişi ile birlikte açıkça yola devam etti. Geldiklerini duyan ve öldürmek üzere Ecmîr Racesinden emir alanlar. Mu’înüddîn-i Çeştî’yi yolda gördükleri hâlde, hiçbiri kendinde onun yanına yaklaşmak cesâret ve gücünü bulamadı. Böylece Mu’înüddîn-i Çeştî yola devam edip, Ecmîr şehrine girdi. Yanındaki kırk kişi ile birlikte, şehir kenarında bir ağacın altına oturup, istirahat etti. Oturdukları bu yer, adı Mihrace olan, Ecmîr Râcesi’nin develerinin yattığı bir meydan idi. Onlar orada bir müddet oturduktan sonra, bir kervancı (deveci) geldi. Kalabalık bir cemâatin oturduğunu gördü. Ey fakirler, bu oturduğunuz yer sizin değildir. Burada Mihrâce’nin (Ecmîr Prensi’nin) develeri yatar dedi. Orada bulunanlar hiçbir karşılık vermediler. Bunun üzerine adam şiddetle yanlarına yaklaştı. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri adamın bu davranışı karşısında ayağa kalktı ve “Biz buradan gidiyoruz, fakat sizin develeriniz buradan kalkamazlar” dedi. Sonra oradan, güzel bir havuzun başına gidip oturdular. Burası, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin çok hoşuna gitti. Burada oturarak ibâdetle meşgûl olup, sohbet ediyorlardı. Onlar burada iken, ilk oturdukları yerden kalkmalarını söyleyen deve bakıcısı yanlarına geldi. Mu’înüddîn-i Çeştî’ye dedi ki: “Sizi kaldırdığımız yere akşam develer bırakıldı. Sabah olunca, kervancı develeri kaldırmak için çok uğraştı. Fakat develeri bir türlü kaldıramadı. Develer asla kalkmıyor.” Mu’înüddîn-i Çeştî’yi ( radıyallahü anh ) ilk oturduğu yerden kaldırmaları sebebiyle bu iş başlarına gelmişti.
Mu’înüddîn-i Çeştî, ikâmet ettiği havuz başında iken, bir şahıs ona; “Ey muhterem zât, bu oturduğumuz yer, Mîr Seyyid Hüseyn’in ( radıyallahü anh ) makamıdır. Zamanında bu diyar onun emrinde idi” dedi. Mu’înüddîn-i Çeştî bunu öğrenince; “Allahü teâlâya hamd olsun ki, kardeşimin mülkünde bulunuyorum” dedi ve; “Ecmîr şehrinde putperestlere âit pekçok puthâne vardır. İnşâallah Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın yardımı ile bu puthâneleri yıkacağım” buyurdu.
Mu’înüddîn-i Çeştî yerleştiği yerde oturuyordu, Hizmetçileri arada bir, bir inek satın alıp kesiyorlar ve onu yiyorlardı. Bu durum, ineğe tapanlar ve putperestler tarafından öğrenilince, şiddetli bir kızgınlık ve düşmanlıkla kıvranmaya başladılar. Toplanıp, Mu’înüddîn-i Çeştî ve talebelerini oradan çıkarmayı kararlaştırdılar. Nihâyet putperestler, büyük bir kalabalık hâlinde, ellerinde taş, sopa ve silâhlar olduğu hâlde üzerlerine saldırdılar. Putperestler yanlarına geldikleri sırada, Mu’înüddîn-i Çeştî namaz kılıyordu. O namazda iken, kocaman bir değirmen taşını üzerine yuvarladılar. Taş üzerine gelmek üzere iken talebeleri haber verdiler. Bunun üzerine Mu’înüddîn-i Çeştî selâm verip namazdan çıktı. Ayağa kalktı ve yerden bir avuç toprak aldı. Âyet-el-Kürsî’yi okuyup avcundaki toprağı gelen putperestlere doğru attı. Atılan toprağın isâbet ettiği her putperest, olduğu yerde kaskatı kesilip, hareket edemez hâlde kaldı. Böylece hepsi ne yapacaklarını şaşırdılar ve perişan oldular.
Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin kerâmetleri karşısında tutunamayan putperestler savaşmaktan vazgeçtiler. Dönüp puthânelerine gittiler. Orada bir cinleri bulunuyordu. Bu cinlerinin önüne gidip, ağlaşarak yardım istediler. Cin bir müddet susup, sonra; “Ey dostlarım, sizin o karşılaştığınız kimse, kendi dîninde kemâlâta ulaşmış bir kimsedir. Onu ancak sihir ve efsun yaparak yenerim” dedi. Bildiği bütün sihirleri yeniden tâlim etti. Okudu. Sonra putperestlerin önüne düştü. Mu’înüddîn-i Çeştî’nin bulunduğu yere doğru yürüdüler. Mu’înüddîn-i Çeştî’ye durum bildirilince; “Onun sihri bâtıl bir iştir, hiç te’sîri olmaz. İnşâallah onların cini doğru yola girecek” buyurdu. Sonra namaza durdu. Yanlarına geldiklerinde, onun namaz kıldığını gördüler ve hiçbirinin yürümeye gücü, takati kalmadı. Oldukları yerde donup kaldılar, yaklaşamadılar. Mu’înüddîn-i Çeştî namazını bitirince dönüp, onlara doğru baktı. Önlerine düşüp gelen cinleri Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin mübârek yüzünü görünce, söğüt yaprağı gibi titremeye başladı Bu hâlden kurtulmak için her ne kadar putlarının ismini söylemek, Râm, Râm demek istediyse de, ağzından hep Rahîm, Rahîm diye ses çıkıyor. Allahü teâlânın ismini söylüyordu. Toplayıp getirdiği kâfirler onun bu hâline şaşıp, sen ne yapıyorsun? diyerek, şaşkınlıklarını bildirip, onu kınıyorlardı. Cin ise onların bu sözleri karşısında, eline taş, sopa ne geçerse, alıp üzerlerine saldırıp vurmaya başladı. Çoğunu helak edip, hepsini dağıttı. Mu’înüddîn-i Çeştî, sihirbaz cinin kâfirlere karşı yaptığı bu hareketten çok memnun olup, ona aferin sana dedi. Sonra hizmetçilerinden birine bir bardak su verip, cine vermesini söyledi. O da alıp cine verdi. Cin, verilen suyu alıp şevkle içti. İçer içmez gönlü temizlenip, küfür zulmetinden kurtuldu ve hemen Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin ayaklarına kapanarak müslüman oldu. Sonra; “Ey mübârek zât, bu dîne girmekle son derece şâduman (sevinçli, mutlu oldum)” dedi. Mu’înüddîn-i Çeştî, müslüman olan bu cine; “Bundan sonra senin ismini Şâdî Cin (mutlu olan cin) koydum” buyurdu.
Nihâyet putperestler perişan olup, çâresiz kaldılar. Mihrâceye (prense) gidip, olup biten hâdiselerin hepsini anlattılar, Râce; “Sakın ona karşı başka bir hareket yapmayınız. Böyle kimseler ile başa çıkmak kolay değildir” dedi. Bu sırada Râce’nin develerine bakan kimse, onların önce develerin kaldığı gölgeliğe oturduklarını ve oradan onları kaldırıp develeri götürdüğünü, fakat develeri oraya yatırdıktan sonra ne yaptılarsa bir türlü kaldıramadıklarını söyledi. Râce, develerine bakan kimseye dedi ki: “O bahsettiğin kimseye git yalvar, develerin kalkmadığını söyle” dedi. O da Mu’înüddîn-i Çeştî’nin huzûruna gidip durumunu anlattı. Gelen deve bakıcısına, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri; “Git develerin kalkmış olacak” buyurdu. Gidip baktığında, gerçekten develer kalkmışlardı. Deve bakıcısı, bu hâdiseyi de gidip Râce’ye anlattı. Râce, bütün olanları hayretle ta’kib ediyor ve bir taraftan da endişeleniyordu.
Ecmîr Râcesi, bu hâdiselerden sonra, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerine karşı, beldesinde bulunan ve Hindistan’ın en meşhûr sihirbazı ve tılsımcısı olan Ecîpâl adında bir cûkiyi çıkardı. Cûkî Ecipâl’ın binbeşyüz sihirbaz talebesi vardı. Bunlardan yediyüzü bu işte ileri seviyede idi. Ecipal bu husûsta Hindistan’da bir benzeri daha olmayan biriydi. Râce, Cûkî Ecîpâle son derece güveniyordu. Bu bakımdan, onu yanına çağırttı. Ecîpâl ile görüştü. Çünkü, Ecîpâl kendine son derece güveniyor ve neş’e ile hep sihirbazlığından bahsediyordu. Râce onu dinledikçe, doğru söylüyorsun diyerek tasdik ediyor ve ona çok güveniyordu. Nihâyet Râce ve sihirbaz Ecîpâl, bütün şehir halkını toplayıp, büyük bir kızgınlık ve kin ile Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerine ve yanında bulunan talebelerine doğru yürüdüler. Sihirbaz Ecîpâl, bir ceylan derisi üzerine oturup, havada uçarak talebelerinin ve kalabalığın önünde gidiyor, gürültüleri her tarafa yayılıyordu. Sihirbaz Ecîpâl, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerine doğru giderken, yapmak istediği bir sihiri düşünüp hazırlanmak istiyor, fakat aklına gelen sihiri o anda unutuyordu. Bir başka sinirini yapmaya hazırlanıyor, fakat onu da unutuyordu. Defalarca böyle oldu. Bir türlü zihnini toplayıp, sihir yapma gücünü kendinde bulamadı.
Hind cûkîlerinin, putperestlerin büyük bir kalabalık hâlinde üzerlerine gelmekte oldukları Mu’înüddîn-i Çeştî’ye ( radıyallahü anh ) haber verildi. Bu haber üzerine, gayet sakin bir hâlde kalkıp, tam bir abdest aldı. Sonra etrâflarına, yere geniş bir dâire çizdi. Talebelerine, bu dâireden dışarı çıkmamalarını tenbîh etti. Bu arada üzerlerine gelmekte olan putperestler, yanlarına iyice yaklaştılar. Ne kadar sihir yapdılarsa da, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin çizdiği dâireden içeri giremediler. Bütün çabalarına ve uğraşmalarına rağmen, çizgiden bir adım bile içeri geçemediler. Meşhûr sihirbazların sihirleri bozuldu. Gelenler, önceden kendileri ile birlikte olan Şâdî Cin’in. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin huzûrunda edeble durduğunu görüp, müslüman olduğunu anladılar. Ona: “Ey bizim cinimiz, biz sana senelerce hizmet ettik. Senin için nice masraflar yaptık. Sen ise bizi bırakıp müslüman oldun” dediler. Şadî Cin onların bu sözlerine hiç kulak asmadı. Kalabalık hâlindeki putperestler, bağırıp çağırarak gürültü yaparken, sihirbazlar da bir taraftan sihir yapmak için uğraşıyordu. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri ortalığı gürültüye boğan kalabalığa karşı dönüp; “Ey bedbaht insanlar, ne kıvranıp duruyor ve ne bağırışıyorsunuz?” dedi. Onlar; “Biz, senelerden beri kendisine taptığımız cinimize nasihat ediyoruz, bizi bırakıp müslüman olmasını kınıyoruz” dediler. Cûkî Ecîpâl ve putperestler, Şâdî Çin’e her ne kadar yumuşak söyleyip, kendilerine dönmesini istediler ise de, Şâdî Cin onların yumuşak sözlerine, va’dlerine ve yalvarmalarına hiç aldırmadı.
Mu’înüddîn-i Çeştî, putperestlerin daha önce tapındığı, şimdi ise müslüman olan Şâdî Cin adını alan cini; “Şâdî Cin!”, diyerek çağırdı. O da hemen: “Buyurun efendim” dedi. Gelenler ise, Şâdî Cin’in Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerine karşı sevgisini, bağlılığını ve edebini görüp, hayretle bakakaldılar. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri, Şâdî Cin’e elinde tuttuğu bir su bardağını verip; “Ey Şâdî Cin, şu bardağı al, şu güzel havuzdan doldur. Doldururken Allahü teâlânın isimlerinden “Bedûh” ismini söyle, “Yâ Bedûh” de!” buyurdu. Şâdî Cin bardağı alıp, havuzun başına gitti. “Yâ Bedûh” diyerek, bardağı içi su dolu kocaman havuza daldırdı. Bardak doldu, havuzda hiç su kalmadı. Az önce içi su ile dolu olan koca havuz, kupkuru kaldı. Şâdî Cin, doldurduğu bardağı Mu’înüddîn-i Çeştî’ye ( radıyallahü anh ) götürdü. Sihirbaz Ecîpâl, sihirde meşhûr talebeleri ve yanlarında bulunan putperest halk bu hâdiseyi görüp, son derece şaşırdılar, hayrette kaldılar. Sihirbazlar, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin kerâmeti karşısında, şaşkınlıklarından ne yapacaklarını bilemediler. Noksan akılları bu işe ermedi.
Bu hâdiseyi gören sihirbazlar, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin yanında, bütün uğraşmalarına rağmen bir türlü sihir yapamadılar. Nihâyet iş o hâle vardı ki, sihirbazlar, oradan uzaklaşmak sûretiyle sihir yapmaya karar verdiler. Sihir ile, dağdan yüzbinlerce yılanı Mu’înüddîn-i Çeştî ve talebelerinin üzerine gönderdiler. Yılanlar, onlara doğru her tarafı kaplayarak su gibi akıp yaklaştılar. Fakat, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin sihirbazlar gelirken çizdiği dâireden içeri giremediler. Yılanlar çizginin kenarında durup, sürü hâlinde her tarafı kapladılar. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri talebelerine; “Bu yılanlardan korkmayınız. Tutup, dağa doğru fırlatınız” buyurdu. Talebeleri derhal emrine uyup, yılanları tutup tutup dağa doğru attılar. Attıkları yılanlar, düştüğü yerde birer ağaç fidanı oldu.
Sihirbazlar bu işte de âciz kalınca, başka bir sihir yapmaya karar verdiler. Bu sefer sihir ile üzerlerine ateş yağdırmaya başladılar. Fakat sihirleri te’sîrsiz kalıp, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin daha önce dâire çizerek ayırdığı yere bir ateş kıvılcımı bile düşüremediler. Mu’înüddîn-i Çeştî’nin ( radıyallahü anh ) kerâmeti karşısında bu sihirleri de tutmadı. Putperestler, sihirbazlarının âciz kaldıklarını görerek, birşey yapamayacaklarını anladılar ve çaresiz, perişan bir hâlde dönüp gittiler. Âciz ve çaresiz kalındığını gören sihirbaz Ecîpâl, Ecmîr şehrinin râcesine gidip şöyle dedi: “Bütün sihirbazlar âciz kaldılar. Fakat bu iş benim işimdir. Ancak ben bu işi tek başıma başarırım” dedi. Ceylan derisi üzerinde havada oturduğu hâlde, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin yanına doğru yaklaşıp çirkin sözler söyledi. Mu’înüddîn-i Çeştî ( radıyallahü anh ) bir müddet sustu. Sonra talebelerine dönüp; “Bunun hâli, âciz kalmış bir köpeğin havlamasına benzemektedir” buyurdu. Sihirbaz Ecîpâl daha da ileri gidip, pek çirkin sözler söylemeye başladı. Kendi kendine tehditler savurdu. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri tebessüm ederek; “Sen yerde ne yaptın ki, havada ne yapabilirsin?” dedi. Bu sözleri işiten sihirbaz Ecîpâl, bu sözden iyice etkilenip, havada, üzerinde oturduğu ceylan derisi üstünde olduğu hâlde yükselmeye başladı. Semâda o kadar yükseldi ki, artık gözden kaybolup, görünmez oldu. Bunun üzerine Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri buyurdu ki: “Ey ayakkabılarım, gidin, saadetten mahrûm bu bedbahd kâfirin başına vura vura yere indirin” buyurdu. Sonra talebelerinden birine işâret etti. Talebesi ayakkabısını çıkardı. Ayakkabılar, sihirbaz Ecîpâl’e doğru yükselip yanına ulaştı. Başına tak tak, vura vura Ecîpâl’i yere indirdiler. Sihirbaz Ecîpâl, ayakkabılardan darbe yiye yiye yere inince, acizliğini ve yanlış bir yolda olduğunu anladı. Yaptığı işlere pişman olup, koşarak Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin ayaklarına kapandı. Bunun üzerine, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri Ecîpâl’e bir bardak su verdi. Ecîpâl suyu alıp, hemen içti. Suyu içer içmez birdenbire değişiverdi. Gönlü aydınlanıp, küfür ve sapıklıktan dönüp, Kelime-i şehâdeti söyleyerek müslüman oldu. Mu’înûddîn-i Çeştî ( radıyallahü anh ) onu yanına yaklaştırıp, eliyle başını okşayarak; “Ey Ecîpâl, şu anda hatırına ne geliyorsa söyle, dilediğini iste” buyurdu. Bunun üzerine Ecîpâl, fevkalâde bir hürmet ve edeble şöyle dedi: “Hakkı arayanlar, uzun müddet çalışarak, riyâzet ve mücâhede ile ve belli bir müddet bir rehberin sohbetinde bulunup ona tâbi olmak sûretiyle yüksek makamlar, üstün dereceler ve hâller kazanırlar.” Mu’înüddîn-i Çeştî ( radıyallahü anh ); “Doğrudur” buyurunca, Ecîpâl; “İşte ben de o makamlara kavuşmayı arzu ediyorum” diyerek, evliyâlık makamına kavuşmak istediğini bildirdi. Mu’înüddîn-i Çeştî ( radıyallahü anh ) gözlerini yumup, bir müddet murâkabeye daldı. Sonra gözlerini açıp, Ecîpâl’e teveccüh nazarlarıyla öyle bir baktı ki, Ecîpâl birden bire değişiverdi. Bir anda tasavvuf derecelerinde yükselip, bâtın ilmine kavuştu. Üstün hâlleri ve kerâmetleri ile tanınıp, hâli dillerde dolaştı hep anlatıldı.
Bütün bu hâdiseler, Ecmîr Râcesi ve Hindistan’ın diğer râceleri tarafından hayret ve şaşkınlıkla ta’kib edildi. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin karşısında âciz ve çaresiz kaldılar. Müslüman olmakla ve Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerine tâbi olmakla şereflenen Şâdî Cin ve Ecîpâl, hocalarına; “Efendim, Ecmîr şehrinin ortasında bir yere yerleşmenizi ve böylece bütün halkın sizden istifâde etmesini arzu ediyoruz” dediler. Bu teklifleri kabûl edildi. Mu’înüddîn-i Çeştî, talebeleri arasından Muhammed adında bir talebesine; “Git, şehrin ortasında bizim için münâsib bir yer hazırla, oraya yerleşeceğiz” buyurdu. Talebesi gidip yerleşmeleri için bir yer buldu ve hazırladı. Mu’înüddîn-i Çeştî, hazırlanan bu yerde dergâhını kurup, talebeleriyle birlikte oraya yerleşti. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri, hazırlanan yere yerleştikden sonra, talebelerinden birkaç kişiyi Râce’ye gönderdi. “Ona deyin ki, ey katı kalbli kimse, putperestliği bırak! Allahü teâlâya îmân edip, müslüman ol. Yoksa hakîr, zelîl ve çok pişman olur, âh edersin” buyurdu. Talebeleri de emir üzerine gidip, Râce ile görüştüler. Söylenilen sözleri aynen bildirdiler. Fakat Râce’nin kalbindeki zulmet kilidi açılmadı ve asla îmân etmedi, müslüman olmaktan mahrûm kaldı. Gelenleri geri çevirdi. Fârisî beyt tercümesi:
“Bahtı kara olan kimsenin, yüzkarasını,
Kevser çeşmesinin suyu da beyazlatmaz.”
Râce’yi İslama da’vet etmek için giden talebeler, Râce’nin kabûl etmemesi üzerine gelip, durumu Mu’înüddîn-i Çeştî’ye ( radıyallahü anh ) bildirdiler. Bunun üzerine gözlerini yumup, bir müddet murâkabeye daldı. Sonra gözlerini açıp; “Eğer bu bedbaht kimse, Allahü teâlâya îmân etmezse, onu İslâm ordusunun askerlerine teslim ederim” buyurdu. Aradan kısa bir müddet geçti. Gerçekten İslâm ordusu Ecmîr’e geldi.
Nakledilir ki; Sultan Şihâbüddîn (bir adı da Nûreddîn Sam’dır.) Horasan’da bulunduğu sırada bir rü’yâ görmüştü. Rü’yâsında Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerini gördü. Onun huzûrunda edeble ayakta duruyordu. Mu’înüddîn-i Çeştî ( radıyallahü anh ) ona buyurdu ki: “Şihâbüddîn! Allahü teâlâ sana Hindistan sultanlığını ihsân etmiştir. Hemen bu tarafa doğru harekete geç! Bedbaht râceyi tutup, cezasını ver.” Sultan Şihâbüddîn uyanınca bu rü’yâdan dolayı hayrete düşüp, hemen gidip, rü’yâsını fazilet sahibi âlimlere anlatıp, ta’birini sordu. Âlimler, sana müjdeler olsun ey Sultan Şihâbüddîn, sen oraları fethedeceksin. Endişelenme, gönlünü hoş tut. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri sana himmet edecek dediler. Bunun üzerine Sultan Şihâbüddîn ordusunu alıp, Hindistan’a doğru hareket etti. Hindistan’a varınca, Ecmîr Râcesi ordusuyla onun karşısına çıktı. Şiddetli savaşlar yapıldı. Neticede, Sultan Şihâbüddîn, Ecmîr Râcesi’nin ordusunu mağlup etti. Râce de yakalanıp esîr edildi. Sultan Şihâbüddîn ve ordusu, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin himmetiyle zaferden zafere koştu. Ecmîr’den Dehlî üzerine yürüyen İslâm ordusu, orada da şiddetli bir savaştan sonra, Dehlî Râcesi Pethûrâ’nın ordusunu mağlup edip, Râce Pethûrâ’yı da esîr aldılar. Sultan Şihâbüddîn, 686 (m. 1287)’da Dehlî’de saltanat tahtına oturdu. Dört-beş sene kadar Hindistan’da kaldıktan sonra Horasan’a döndü. Böylece Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin himmet ve tasarruflarıyla, İslâmiyet Hindistan’da her tarafa yayıldı. Pekçok insan küfür bataklığından kurtulup, müslüman olmakla şereflendi. Mu’înüddîn-i Çeştî’nin ( radıyallahü anh ) talebeleri ve bunların da talebeleri, Hindistan’da asırlarca İslama hizmet ettiler.
Menkıbelerinden bir kısmı da şöyledir:
Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin evinde, hergün yemek pişirilir ve şehrin bütün fakirleri gelip yemek yerlerdi. Bu işi bir hizmetçi yürütürdü. Hergün, masrafları karşılayacak parayı almak için Mu’înüddîn-i Çeştî’nin ( radıyallahü anh ) huzûruna gelip, edeble dururdu. Namaz kıldığı köşede bir çekmece var idi. O çekmeceyi çekince, içinde çokça hazîne gözükürdü. Hizmetçiye, lâzım olduğu kadar altını oradan al buyururdu. O da o gün yetecek kadar alır, yiyecek alır, yemek pişirir ve fakirlere dağıtırdı.
Bağdad’da ateşe tapanlardan yedi kişi, çok sıkı bir riyâzet çekiyorlardı. O hâle gelmişlerdi ki, altı yada bir lokma ekmek yiyorlardı. Bu hâllerinden dolayı, halkın ekserisi onları üstün kimseler zannediyorlardı. Bu yedi mecûsî birgün Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri ile görüşüp konuşmak için yanına geldiler. Huzûruna girdiklerinde, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin bakışları karşısında dehşete kapıldılar. Huzûrunda benizleri solup, titremeye başladılar ve ayaklarına kapandılar. Onlara; “Ey dinsiz kimseler! Allahü teâlâdan utanmıyor musunuz da ateşe tapıyorsunuz?” Onlar; “Biz ateşten korkuyoruz. Bizi yakmasın diye ona tapıyoruz” dediler. Bunun üzerine buyurdu ki: “Ey ahmaklar! Eğer Allahü teâlâya îmân edip, O’na kulluk yapmazsanız, ateşte yanmaktan hiç kurtulamazsınız.” Dediler ki: “Siz Allaha inanıyor ve kulluk yapıyorsunuz, eğer ateş seni yakmazsa, biz de îmân edeceğiz.” “Allahü teâlânın izni ile ateş Mu’înüddîn’i yakmaz” buyurarak, yanlarında yanmakta olan ateşi avuçladı. Ateş, elini yakmadı ve birden sönüp soğudu. Bu sırada; “Ateşin ne gücü vardı ki, senin elini yakabilsin” diye bir ses işitildi. Bu sesi, orada bulunanların hepsi işitti. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin büyüklüğünü ve böylece İslâmiyetin hak din olduğunu anlayan ateşperestler, hemen orada müslüman oldular. Bundan sonra Mu’înüddîn-i Çeştî’ye talebe olup, sohbetinde bulundular, tasavvufda yetişip evliyâ oldular. Mu’înüddîn-i Çeştî ( radıyallahü anh ) o kadar feyz saçan bir evliyâ idi ki, yüzünü gören nice imansız kimseler müslüman olmakla şereflenmişlerdir. Hattâ onun Bağdad’da bulunduğu sırada, Bağdad’da hiç gayr-i müslim kalmamış, hepsi îmân etmişti.
Belh şehrinde bulunduğu sırada, hikmet ilmine sahip, fakat mağrur, Hakîm Ziyâüddîn adında bir kimse vardı. Evliyânın hâllerini ve üstünlüğünü kabûl etmeyen biriydi. Birgün Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri, bir dağ eteğinde talebeleri ile birlikte turna kuşunu kızartıp yiyecekleri sırada, Hakîm Ziyâüddîn oradan geçiyordu. Mu’înüddîn-i Çeştî kuş kebabından ona bir parça verdi. Hakîm Ziyâüddîn eti yer yemez, kendisini öyle bir hâl kapladı ki, yere düşüp bayıldı. Bir müddet öyle kaldı. Sonra kendine geldi. Bu işin Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin tasarrufu ve kerâmetiyle olduğunu anlayıp, yanlış düşüncelerinden vazgeçti. Tam bir tövbe edip, ona talebe oldu, hikmet ilminin esâsını ondan öğrendi.
Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin en başta gelen talebesi ve halîfesi Kutbüddîn Bahtiyar Kâkî şöyle anlatmıştır: “Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin hizmetinde çok bulundum. Hiç kimseye i’tirâz edip, azarladığını görmedim. Birgün hocamla birlikte bir yere gidiyorduk. Yanımızda talebelerinden Şeyh Ali Rızâ da vardı. Biz yolda giderken bir adam gelip, Şeyh Ali Rızâ’nın yakasından tutarak; senden alacağım var, borcunu ver diyerek alacağını istedi. Onun ise o anda ödeyecek durumu yoktu. Bu sebepten çok mahcûb oldu. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri adama yaklaşarak, son derece yumuşak ve gayet nâzik bir hâlde birkaç gün daha mühlet vermesini söyledi. Fakat adam diretip, asla kabûl etmedi. Bunun üzerine cübbesini çıkarıp yere serdi ve cübbesinin altı altın ve gümüş ile doldu. O adama; “Alacağın ne kadarsa onu al, fazla alma” dedi. Fakat adam altınları ve gümüşleri görünce, tamahkârlık ederek alacağı olan miktardan fazla aldı. Bunun üzerine hemen eli kuruyup, tutmaz oldu. Feryâd ederek; “Tövbe ettim, bana duâ ediniz, bu hâlden kurtulayım” diyerek yalvardı. Mu’înüddîn-i Çeştî adamın bu hâline acıyıp lütfederek, kuruyan eline kendi elini sürdü. Adamın eli eski hâline geldi. Adam Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin ayaklarına kapandı. Bundan sonra ona talebe olup, ömrünü ona hizmetle geçirdi. Sohbetinden ve derslerinden ayrılmadı. Böylece saadete kavuştu.”
Birgün Mu’înüddîn-i Çeştî’nin ( radıyallahü anh ) huzûruna biri geldi. Edebli bir tavırla oturup; “Çoktanberi sizin sohbetinize kavuşmak isterdim, hamdolsun ki bugün bu büyük saadet nasîb oldu” dedi. Adamın bu sözü üzerine, Mu’înüddîn-i Çeştî ona doğru bakıp tebessüm etti. Bir müddet durduktan sonra da; “Haydi, buraya ne maksatla gelmişsen onu yapsana!” dedi. Adam bu sözü işitince, maksadının anlaşıldığının farkına varıp, şiddetle titremeye başladı. Başını yerlere koyup durmadan yalvarıyordu. Sonra şöyle dedi: “Ey efendim. Beni bir kimse buraya sizi öldürmem için gönderdi. Siz onu da kerâmetinizle bilirsiniz. Benim, aslında size bir kastım ve düşmanlığım yok idi” dedi. Sonra elini koynuna sokup bir bıçak çıkardı ve orada bulunanların önüne attı. Ortaya çıkıp, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin ayaklarına kapandı ve; “Bana dilediğiniz cezayı verin!” dedi. Bunun üzerine Mu’înüddîn-i Çeştî ( radıyallahü anh ); “Bizim yolumuzda, bize kötülük yapana biz iyilik yaparız!” buyurdu. Sonra yerde perişan bir hâlde ezilip, büzülen, pişmanlığından ne yapacağını şaşıran adamı tutup kaldırdı, “Seni buraya gönderen kimsenin de ismini açıklama” buyurdu. Sonra; “Ey yüce Allahım! Bu kuluna iyilikler ve muvaffakiyet ihsân eyle” diyerek, ona duâ etti. Bu adam, tövbe edip Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin duâsını aldıktan sonra ona talebe oldu. Aldığı duânın bereketiyle, çok ni’metlere kavuştu. Kendisine kırkbeş defa hac yapmak nasîb oldu. Nihâyet Kâ’be’nin civârında vefât etti ve Mekke-i mükerremede mücavirlerin defn edildiği kabristana defn edildi.
Mu’înüddîn-i Çeştî ( radıyallahü anh ), bir defasında Şeyh Evhadüddîn Kirmanî ve Şihâbüddîn Ömer Sühreverdî ( radıyallahü anh ) ile birlikte oturmuş sohbet ediyorlardı. Bu sırada, henüz o zaman küçük yaşta olan Sultan Şemsüddîn Türkmânî, elinde ok ve yay olduğu hâlde ava gidiyordu. Yanlarından geçti. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri ona dikkatle baktı. Sonra birden şöyle buyurdu: “Ey dostlar, bana keşf olundu ki, şu küçük çocuk Dehlî şahı olacak ve Dehlî sultanlığı yapmadan bu dünyâdan göçmeyecek” buyurdu. Neticede işâret ettiği gibi Şemseddîn Türkmânî bir müddet Dehlî sultanlığı yaptı.
Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin “Enîs-ül-ervâh” adlı bir eseri vardır. Bu eserinde hocasının sohbetlerini yazmıştır. Hocası ona şöyle buyurmuştur: “Dostun yolu çok ince ve tehlikelidir. Herkese nasihat et ve tehlikeyi bildir.”
Hâce Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri, vefâtından kırk gün evvel, Dehlî’de bulunan talebesi Hâce Kutbüddîn’in acilen Ecmîr’e gelmesini istedi. Bu haber Hâce Kutbüddîn’e ulaşır ulaşmaz hemen yola çıktı. Ecmîr’e geldi. Birgün talebelerine; “Ey dervişler! Biliniz ki ben bir müddet sonra bu dünyâdan ayrılırım” buyurdu. Bu söz talebelerin ve onu tanıyıp sevenlerin üzerine bir üzüntü bulutu olarak çöküverdi. Yanında bulunan ve yazıcılık hizmetini gören Ali Senceri’ye, Hâce Kutbüddîn-i Bahtiyar Kâkî’nin Dehlî’de bulunmasını, oraya gitmesini emreden bir ferman yazdırdı. “Onu, benim vekîlim olarak ta’yin ettim. Bizim Çeştî hâcegâhının (Çeştiyye yolu büyüklerinin) mukaddes emânetlerini (bunlara mahsûs olan ba’zı eşyayı) ona verdim” buyurdu ve Hâce Kutbüddîn’e hitaben; “Senin yerin Dehlî’dir” buyurdu. Hâce Kutbüddîn hazretleri bundan sonrasını şöyle anlatıyor: “Dehlî’ye gitmek üzere Ecmîr’den ayrılacağım zaman hocamın huzûruna çıktım. Külahını başıma koydu. Mübârek elleriyle sarığı sardı. Sonra, hocası Osman Hârûnî’nin asasını, kendi okuduğu Kur’ân-ı kerîmi, seccadesini, nalınlarını verdi ve sonra: “Bunlar, bana hocam Hâce Osman Hârûnî tarafından emânet edilen ve Çeştiyye büyüklerinin elden ele devrederek bize ulaştırdıkları mukaddes emânetlerdir. Şimdi bunları sana veriyorum. Bunlara lâyık olduğunu, senden önce bu emânetleri taşıyanların yaptıkları gibi güzel hizmet ederek isbât etmelisin. Eğer bunlara lâyık olmazsan, ben, bu emânetleri lâyık olmayan birine teslim ettiğim için kıyâmet günü Allahü teâlânın, Resûlullahın ve bu emâneti bizlere ulaştıran mübârek büyüklerimizin huzûrunda mahcûb olurum” buyurdu. Bundan sonra, Hâce Kutbüddîn bu ni’metlere şükür olarak ve çok mes’ûliyetli olan vazîfesinde kolaylık vermesi için Allahü teâlâya niyaz ile iki rek’at namaz kılıp göz yaşları içinde duâ etti. Daha sonra Hâce Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri, bu kıymetli halîfesinin (vekîlinin elini tutarak) “Kendimde bulunan bütün ilim ve hâlleri sana vererek, bulunduğum mertebeye seni yükselterek vazîfemi yapmış bulunuyorum ve seni Allahü teâlâya emânet ediyorum” dedi. Sonra şöyle buyurdu: Biliniz ki, şu dört şey tasavvufun esâslarındandır: 1. Bu yolda yürümek arzusunda bulunan bir sâlik, aç ve fakir olsa da, hâlinden şikâyetçi olmamalı, dışarıdan tok ve hâli vakti yerinde olarak görünmelidir. 2. Fakirleri maddî ve ma’nevî olarak doyurmalıdır. 3. Allahü teâlânın ihsân ettiği ni’metlere şükredemediği, O’na lâyık ibâdet yapamadığı, akıbetinin ise nasıl olacağını bilemediği için kendi içinden dâima üzgün bir hâlde bulunmalı, fakat başkalarını üzmemek, asık suratlı imiş gibi görünmemek için, dışarıdan çok neş’eli, mes’ûd ve memnun görünmelidir. 4. Kendisine eziyet ve sıkıntı verenleri, insanlara karşı lüzumlu olan nezâket ve sevgiyi her zaman göstermelidir.” Bundan sonra, Hâce Kutbüddîn hazretleri, öpmek için hocasının ayaklarına eğildi. Hocası müsâade etmeyip, hemen onu kaldırdı. Muhabbetle sarıldılar, Hâce Mu’înüddîn hazretlerinin talebelerine bir tavsiyesi de; “Büyüklerimizin bildirdiği saadet yolundan ayrılmayınız! Bu mübârek vazîfede cesur bir er olduğunuzu isbât ediniz, gösteriniz!” şeklinde idi. Bundan sonra, muhabbetin ve acı ayrılığın te’sîri ile tekrar birbirlerine sarıldılar ve gözyaşları içinde ayrıldılar. Hâce Kutbüddîn Dehlî’ye geldikten yirmi gün sonra da, Hâce Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri vefât etti.
Hâce Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri, vefât edecekleri gece, yatsı namazından sonra odasının kapısını kapayıp, içeriye hiç kimseyi, hattâ husûsî eshâbını bile almadı. Ancak ba’zı talebeleri kapının önünde durmuşlardı. Bütün gece odadan sesler geldi. Sabah namazı vaktinde ses kesildi. Sabah namazına kaldırmak için, kapısına ne kadar vurdularsa da, kapı açılmadı. Kapıyı açıp içeri girdiklerinde, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin vefât edip, Hakka kavuşmuş olduğunu gördüler. O gece orada bulunan birçok evliyâ, Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimizi rü’yâda görmüşler ve Sevgili Peygamberimiz onlara; “Biz bugün, Allahın sevgili kulu Şeyh Mu’înüddîn’i karşılamağa geldik” buyurmuştur. Vefâtında, gaibden alnına şu ibâre yazılmıştı: “Habîbullah mâtefî hubbillah” (Allahü teâlânın sevgili kulu, Allah sevgisi ile vefât etti.)
Ecmîr’de dergâhının bulunduğu yerde defn edildi. Kabri önce kerpiçden, daha sonra taştan yapıldı, önce Hâce Hasen Nakûri tarafından tamir ettirildi. Daha sonra Şihâbüddîn Muhammed Şah Cihan tarafından, türbesi yanına mermerden gayet güzel bir mescid yaptırılmıştır. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinden dört asır sonra Hindistan’da yetişen ve ikinci bin yılının müceddidi olan, İslâmiyeti Hindistan’a ve diğer beldelere yayan İmâm-ı Rabbânî hazretleri, 1033 (m. 1623) senesinde Ecmîr’e gittiğinde, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin türbesini ziyâret etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Hâce hazretleri merhamet eyledi. İhsânda bulundu. Husûsî bereketlerinden ziyâfetler verdi. Çok konuştuk, esrâr (sırlar) açıldı.”
İmâm-ı Rabbânî hazretleri onun kabrini ziyâret ettiği sırada, türbesine hizmet eden türbedarlar, kabri üzerindeki örtüyü ona hediye verdiler. İmâm-ı Rabbânî hazretleri de kabûl ederek; “Hâce hazretleri, en yakın elbisesini bize ihsân etti. Bunu kefenim olması için saklayalım” buyurdu. Bir sene sonra vefât edince, o örtüyü kefen yaptılar.
Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri buyurdu ki: “Sâdık talebe, bağlı olduğu hocasının, rehberinin söylediği sözleri, onun nasihat ve tavsiyelerini can kulağı ile dinler. Onun sözünden dışarı çıkmaz. Riyâzet ve mücâhede yapar (nefsin istemediği şeyleri yapar, nefsin istediği şeyleri yapmaz, nefsine uymaz), büyük âlimlerin yoluna uyup, çalışır ve gayret gösterir. Bizim yolumuzun büyükleri, ondört şeyi usûl edinmişler ve yapmışlardır. Maksada kavuşmakta bunu zarurî görmüşler ve bunları yapanlar maksada kavuşmuşlardır. Bu ondört makam şunlardır:
1. Tövbe, tövbekârlar makamıdır. Bu, Âdem aleyhisselâmın makamına işârettir.
2. İbâdet makamı. Bu makam, İdrîs aleyhisselâmın makamıdır.
3. Zâhidlik, dünyâya ve dünyalığa düşkün olmamak. Bu makam, Îsâ aleyhisselâmın makamıdır.
4. Rızâ makamı. Kedere rızâ göstermek. Bu makam, Eyyûb aleyhisselâmın makamıdır.
5. Kanaatkârlık. Bu makam, Ya’kûb aleyhisselâmın makamıdır.
6. Cehd, gayret ve nefsin isteklerine uymamak. Bu makam, Yûnus aleyhisselâmın makamıdır.
7. Sıddîklık makamı. Bu makam, Yûsuf aleyhisselâmın makamıdır.
8. Tefekkür makamı. Bu makam, Şuayb aleyhisselâmın makamıdır.
9. İrşâd makamı. Bu makam, Şist aleyhisselâmın makamıdır.
10. Sâlihler makamı. Bu makam, Dâvûd aleyhisselâmın makamıdır.
11. Muhlisler makamı. Bu makam, Nûh aleyhisselâmın makamıdır.
12. Ârifler makamı. Bu makam, Hızır aleyhisselâmın makamıdır.
13. Şükredenler makamı. Bu makam, İbrâhim aleyhisselâmın makamıdır.
14. Makâm-ı Muhibbandır (muhabbet makamıdır). Bu makam, Peygamberlerin en üstünü olan Sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafâ’nın ( aleyhisselâm ) makamıdır.
Buyurdular ki: Ahlâk ilminde (tasavvufda) yükselmek isteyenlerin şu on şarta uyması lâzımdır:
1. Hakkı aramak. 2. Bir mürşid-i kâmile, yetişmiş ve yetiştirebilen bir rehbere tâbi olmak. 3. Edeb. 4. Rızâ (kadere râzı olmak). 5. Muhabbet ve fuzûlî şeyleri terk etmek. 6. Takvâ (haramlardan sakınmak). 7. İstikâmet (dînin emirlerine tam uymak). 8. Az yemek ve az uyumak. 9. Uzlet. 10. Çok namaz kılmak ve çok oruç tutmak.
“Hakîkat ehli olmak için şu on şarta uymak lâzımdır:
1. Tam bir ma’rifete sahip olup, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak. 2. Hiç kimseyi incitmemek ve hiç kimse hakkında kötülük düşünmemek. 3. Dâima hak yolu gösterip, insanlarla hep fâideli şeyler konuşmak. 4. Tevâzu sahibi olmak. 5. Uzlet. 6. Bütün müslümanları iyi bilip, kendini herkesten aşağı görmek. 7. Rızâ, kadere râzı olmak ve teslimiyet. 8. Sabır ve tahammül. 9. Yanıp erimek, acz ve niyaz içinde olmak. 10. Kanâat ve tevekkül üzere olmak.
Yine buyurdu ki: “Rabbini tanıyıp seven kimse, her ân O’nun aşkıyla kendinden geçer. Ancak Allahü teâlânın zikri ile ayakta durur ve yürüyebilir. Çünkü o, Allahü teâlânın azameti karşısında kendini unutmuş, kaybetmiştir.
“Allahü teâlâyı tanımanın alâmeti, halkı bırakmak ve ma’rifeti açmamaktır.”
Fakr ismine müstehak olmak için, ölmeden önce ölmek gerekir.”
Tövbekâr mürîd kime denir? diye sorulunca; “Şu hâle gelen kimsedir ki, amelleri yazan melekler, onun hiç günahını bulup yazmazlar. Hiç günah işlemezler. Hocam Osman Hârûnî’den işittim, buyurdu ki: Bir kimsede şu üç haslet bulunursa, o kimse Allahü teâlânın dostudur, sevgili kuludur. Birincisi; cömertliktir, çünkü cömertlik bir deryadır, ikincisi; şefkattir. Şefkat güneş gibi aydınlatıcıdır. Üçüncüsü; tevâzudur. Tevâzu, toprak gibidir (toprakta gül biter).”
“Muhabbetin alâmeti itaat etmektir. Muhabbette gevşeklik olmaz.”
“Derviş o kimsedir ki, kendisine ihtiyâcını söyleyen hiç kimseyi mahrûm etmez, ihtiyâçlarını karşılar.”
“Senelerce ilim ve ma’rifet taleb edip, dergâhda kaldım. Neticede, hayret ve heybet buldum. Böylece kurb (Allahü teâlâya yakınlık) menziline ulaştım. Dünyâ ehlini, dünyâya düşkün olanları, dünyâ ile meşgûl buldum. Âhıreti düşünen âhıret ehlini mahcûb buldum. Tasavvuf ehli ve takvâ sahibi olduğunu iddia eden sahtekâr kimselerden ise uzak durdum, yüz çevirdim.”
“Kurtuluş; sâlihlerin, büyüklerin sohbetindedir. Bir kimse her ne kadar kötü de olsa, büyüklerin sohbetinde bulunmak onu kurtarır ve yükseltir. Sâlihlerin sohbetine devam eden kimse iyi bir kişi ise, kısa zamanda olgunlaşıp yükselir.”

Jun 16, 2026
Jun 16, 2026
14 min
Hindistan’da yetişen evliyânın büyüklerinden. İsmi, Hasen bin Gıyâsüddîn Hüseyn el-Hüseynî’dir. Mu’înüddîn lakabı olup, bu isimle tanınmıştır. 531 (m. 1136) senesinde doğdu. 634 (m. 1236) senesinde Ecmîr’de vefât etti. Kabri oradadır. Soyu Peygamber efendimize ulaşmakta olup, seyyiddir. Babası Gıyâsüddîn Hasen, aslen Senceristanlı, sâlih ve son derece müttekî (haramlardan sakınan) bir zât idi.
Mu’înüddîn-i Çeştî, Horasan’da büyüyüp yetişmiştir. Onbir yaşında iken babası vefât etti. Babasının vefâtından sonra kalan miras üç kardeş arasında taksim edilmişti. Bu taksimde, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerine babasından miras olarak bir bağ düşmüştü. Bu bağıyla meşgûl oluyordu. Birgün bağında bulunduğu sırada, İbrâhim Kandûzî adında bir meczub evliyâ yanından geçerken, ayağa kalkıp ona hürmet gösterdi ve elini öptü. Sonra bağına da’vet edip, bir ağacın gölgesine oturttu. Bir tabağa üzüm doldurup, ikram etti. Fakat o zât üzüme rağbet etmeyip, koynundan bir parça kuru ekmek çıkardı. Bu ekmekten dişi ile biraz koparıp, Mu’îhüddîn-i Çeştî’nin ağzına koydu. O da yedi. Bu kuru ekmek parçasını yer yemez, kalbinde birdenbire bir nûr tecellî etti. Dünyâya olan bütün bağlılıklarından tamamen soğudu. Kalbinde büyük bir zevk ve muhabbet-i ilâhî hâsıl oldu. Bu hâlinden sonra, babasından kalan bağı ve diğer malları fakirlere sadaka olarak verdi. İlim öğrenmek için seyahatlere çıktı. Önce Horasan’a gidip orada Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Aklî ilimleri öğrendi. Buradan Semerkand’a geçti. Burada fazla kalmayıp, Irak’a gitmek üzere yola çıktı. Yolu Hârûn kasabasından geçerken zamanının en meşhûr evliyâsı olan Osman Hârûnî hazretlerini tanımakla şereflendi ve ona talebe oldu.
Hocası Osman Hârûnî’nin sohbetine kavuşunca, ondan çok alâka gördü. Birgün ona; “Mu’înüddîn, abdestini tazele” buyurdu. O da, tazeledi. Sonra; “Kıbleye karşı otur, Bekâra sûresini oku” buyurdu, okudu. Sonra; “Yirmi defa salevât oku” buyurdu. O da okudu. Sonra; “Yüzünü semâya kaldırıp, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerini elinden tuttu ve buyurdu ki: “Mu’înüddîn! Seni Allahü teâlânın rızâsına kavuşturdum ve makbûllerden eyledim.” Sonra başına sarık sarıp, hırka giydirdi ve buyurdu ki: “Bir gece bir gün mücâhede yap ve İhlâs sûresini bin defa oku”. Mu’înüddîn-i Çeştî hocasının bu emrini de yerine getirip, tekrar huzûruna geldi. Huzûruna gelince hocası; “Mu’înüddîn! Başını yukarı kaldır bak” buyurdu. O da kaldırıp baktı. “Ne görüyorsun?” buyurdu. “Yedi kat semâyı ve Arş’ı görüyorum” dedi. Tekrar bin İhlâs sûresi daha oku” buyurdu. İhlâs sûresini bin defa daha okudu. Sonra; “Başını semâya kaldır bak” buyurdu. Kaldırıp baktı. “Ne görüyorsun?” deyince, “Azamet perdesine kadar herşeyi görüyorum” dedi. Sonra; “Gözlerini yum” buyurdu. O da gözlerini kapattı. “Tekrar oku” buyurdu. Emri yerine getirdi. “Ne görüyorsun?” deyince, “Onsekizbin âlemi seyrediyorum” dedi. Bunun üzerine hocası; “Ey Mu’înüddîn, senin işin tamam oldu” buyurdu. Önlerinde bir kerpiç duruyordu. “Bunu al” buyurdu. Alınca, kerpiç altın oldu. “Bunu, burada bulunan dervişlere paylaştır” buyurdu. O da paylaştırdı. Yirmi sene bu hocasının hizmetinde ve sohbetinde bulunup, pekçok feyze kavuştu ve tasavvufda yükseldi.
Nakledilir ki; hocası ile birlikte Kâ’be-i muazzamayı ziyârete gitmişlerdi. Kâ’be yanında el açıp duâ ettiklerinde, “Mu’înüddîn bizim dostumuzdur” diye seslenen bir ses işitildi. Daha sonra buradan Medîne-i münevvereye, Peygamberimiz Server-i kâinatın mübârek kabr-i şerîfini ziyârete gittiler. Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) kabrinin başına vardıklarında, hocası; “Mu’înüddîn, selâm ver” buyurdu. O da selâm verdi. Kabirden; “Ve aleykesselâm ey şeyhlerin kutbu” diye ses gelip, selâmına cevap verildi. Ziyâretten sonra Bağdad’a döndüler.
Senelerce hocası Osman Hârûnî’nin derslerine ve sohbetlerine devam edip, tasavvufda yükseldi ve bu hocasının halîfesi oldu. Bundan sonra elliiki yaşında iken seyahatlere çıktı. Bağdad’a gitmek üzere yola çıktı. Yolculuğu sırasında, Sencer kasabasında büyük âlim Necmüddîn Kübrevî ile tanışıp, onunla birlikte Bağdad’a gitti. Bir müddet orada kalıp, Hemedan’a geçti. Hemedan’da Mürşid-i kâmil Yûsuf Hemedânî’yi tanıyarak sohbetlerinde bulundu ve ondan çok istifâde edip, feyz aldı. Buradan da Hirat’a ve Belh’e giden Mu’înüddîn Çeştî, ilimde ve tasavvufta çok yükselip, pekçok talebe yetiştirdi.
Yetiştirdiği talebeleri: Kutbüddîn Bahtiyar Kâkî el-Ûşî, kendi oğlu Hâce Faridüddîn, Hamîdüddîn, Nâgûri Sûfî, Şeyh Vecihüddîn Sa’d bin Zeyd, Hâce Burhâneddîn, kızı Bibi Hâfıza-i Cemâl, Şeyh Muhammed Türk, Şeyh Ali Sencerî, Hâce Yadigâr, Abdullah Beyâbânî gibi çok sayıda kıymetli zâtlardır.
Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri Hindistan meşâyihi arasında Çeştî tarikatının İmâmı sayılır. Çünkü onun gayreti ve hizmetleri ile Hindistan’da İslâmiyet yayılmıştır. Sohbetinde bulunan kimseleri çok kısa zamanda tasavvuf hâllerinde yükseltirdi. Bir kimse üç gün onun sohbetine devam etse, yükselir, kerâmet ve ma’rifet sahibi olmakla şereflenirdi. Mübârek nazarları nasipli olan kime tesadüf ederse, o kimse doğru yola kavuşurdu. Yedi günde bir, beş miskal (24 gr.) kuru ekmeği suya batırır ve öyle yerdi. Hırkasını yamayıp giyer, eskidikçe yine eski yamaları temizleyip, tekrar yamardı. Her gece ve gündüz bir hatim okurdu. Kur’ân-ı kerîmi hatmedince, gâibden; “Ey Mu’înüddîn, hatmin kabûl edildi” diye bir ses işitilirdi.
Mu’înüddîn-i Çeştî, gittiği her beldede kabristanları ziyâret eder, orada bir müddet kalırdı. Vardığı yerde tanınıp meşhûr olunca, orada durmazdı. Kimsenin haberi olmadan, gizlice çıkıp giderdi. Bu seyahatlerinden biri de Mekke’ye olmuştur. Mekke-i mükerremeye gidip, Kâ’be-i muazzamayı ziyâret etti. Bir müddet Mekke’de kalıp, oradan Medîne-i münevvereye gitti. Peygamberimiz server-i âlem Muhammed aleyhisselâmın kabr-i şerîfini ziyâret etti. Bir müddet de Medine’de kaldı. Birgün Mescid-i Nebî’de iken, Ravda-i mutahharadan, Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) türbesinden; “Mu’înüddîn’i çağırınız” diye bir ses işitildi. Bunun üzerine türbedâr; “Mu’înüddîn” diye bağırdı. Birkaç yerden, “Efendim” sesi işitildi. Sonra da; “Hangi Mu’înüddîn’i istiyorsunuz? Burada birçok Mu’înüddîn isimli kişi var” dediler. Bunun üzerine türbedâr geri dönüp, Ravda-i mutahharanın kapısında ayakta durdu, iki defa, “Mu’înüddîn-i Çeştî’yi çağır” diye nidâ eden bir ses işitti. Türbedâr bu emir üzerine cemâate karşı: “Mu’înüddîn-i Çeştî’yi istiyorlar” diye bağırdı. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri bu sözü işitince, bambaşka bir hâle girdi. Ağlayıp, gözyaşları dökerek ve salevât okuyarak Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) türbesine yaklaştı ve edeble ayakta durdu. Bu sırada; “Ey Kutb-i meşâyıh içeriye gel” diye bir ses işitti. Bunun üzerine kendinden geçmiş bir hâlde Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) türbesine girdi ve Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmı görmekle şereflendi. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdular ki: “Sen benim dînime hizmet edicisin. Senin Hindistan’a gitmen gerekir, Hindistan’a git. Hindistan’da Ecmîr denilen bir şehir vardır. Orada benim evlâdımdan (torunlarımdan) Seyyid Hüseyn adında biri var. Oraya cihâd ve gazâ niyetiyle gitmişti. O şu anda şehîd oldu. Orası kâfirlerin eline düşmek üzere, senin oraya gitmen sebeb ve bereketiyle, İslâmiyet orada yayılacak ve kâfirler hakîr olacaklar, güçsüz ve te’sîrsiz kalacaklar.” Sonra ona bir nar verdi ve; “Bu nara dikkatle bak ki, nereye gitmen gerekiyor görüp, anla” buyurdu. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri, Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) verdiği narı alıp, emredildiği gibi baktı, şark ve garbı tamamen gördü. Gideceği Ecmîr şehrini ve dağlarını da görüp dikkatle baktı. Bundan sonra Peygamberimizi ( aleyhisselâm ) göremedi. Fâtiha okuyup, duâ etti ve yardım dileyip, Ravda-i mutahharadan (Peygamberimizin türbesinden) ayrıldı.
Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri bu hâdise üzerine, kendisine Hindistan’da İslâmiyete hizmet etme vazîfesinin verildiğini anlayıp, Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) emrine uyarak derhal Hindistan’ın yolunu tuttu. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerini sevenlerden kırk kişi de onunla birlikte yola çıktılar. Bir müddet yolculuktan sonra Hindistan’a ulaştılar. Ecmîr’e doğru yaklaştıklarında, bölgenin Râcesi (Prensi), Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin Ecmîr’e gelmekte olduğunu öğrendi. Bunun üzerine emirler yazıp, her tarafa gönderdi. Mü’înüddîn-i Çeştî’yi ( radıyallahü anh ) ta’rîf ederek, şu kıyâfette ve şu şekilde bir kimse Ecmîr’e doğru gelmektedir. Onu gördüğünüz yerde derhâl öldürün emrini verdi.
Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri ise, yanında kırk kişi ile birlikte açıkça yola devam etti. Geldiklerini duyan ve öldürmek üzere Ecmîr Racesinden emir alanlar. Mu’înüddîn-i Çeştî’yi yolda gördükleri hâlde, hiçbiri kendinde onun yanına yaklaşmak cesâret ve gücünü bulamadı. Böylece Mu’înüddîn-i Çeştî yola devam edip, Ecmîr şehrine girdi. Yanındaki kırk kişi ile birlikte, şehir kenarında bir ağacın altına oturup, istirahat etti. Oturdukları bu yer, adı Mihrace olan, Ecmîr Râcesi’nin develerinin yattığı bir meydan idi. Onlar orada bir müddet oturduktan sonra, bir kervancı (deveci) geldi. Kalabalık bir cemâatin oturduğunu gördü. Ey fakirler, bu oturduğunuz yer sizin değildir. Burada Mihrâce’nin (Ecmîr Prensi’nin) develeri yatar dedi. Orada bulunanlar hiçbir karşılık vermediler. Bunun üzerine adam şiddetle yanlarına yaklaştı. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri adamın bu davranışı karşısında ayağa kalktı ve “Biz buradan gidiyoruz, fakat sizin develeriniz buradan kalkamazlar” dedi. Sonra oradan, güzel bir havuzun başına gidip oturdular. Burası, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin çok hoşuna gitti. Burada oturarak ibâdetle meşgûl olup, sohbet ediyorlardı. Onlar burada iken, ilk oturdukları yerden kalkmalarını söyleyen deve bakıcısı yanlarına geldi. Mu’înüddîn-i Çeştî’ye dedi ki: “Sizi kaldırdığımız yere akşam develer bırakıldı. Sabah olunca, kervancı develeri kaldırmak için çok uğraştı. Fakat develeri bir türlü kaldıramadı. Develer asla kalkmıyor.” Mu’înüddîn-i Çeştî’yi ( radıyallahü anh ) ilk oturduğu yerden kaldırmaları sebebiyle bu iş başlarına gelmişti.
Mu’înüddîn-i Çeştî, ikâmet ettiği havuz başında iken, bir şahıs ona; “Ey muhterem zât, bu oturduğumuz yer, Mîr Seyyid Hüseyn’in ( radıyallahü anh ) makamıdır. Zamanında bu diyar onun emrinde idi” dedi. Mu’înüddîn-i Çeştî bunu öğrenince; “Allahü teâlâya hamd olsun ki, kardeşimin mülkünde bulunuyorum” dedi ve; “Ecmîr şehrinde putperestlere âit pekçok puthâne vardır. İnşâallah Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın yardımı ile bu puthâneleri yıkacağım” buyurdu.
Mu’înüddîn-i Çeştî yerleştiği yerde oturuyordu, Hizmetçileri arada bir, bir inek satın alıp kesiyorlar ve onu yiyorlardı. Bu durum, ineğe tapanlar ve putperestler tarafından öğrenilince, şiddetli bir kızgınlık ve düşmanlıkla kıvranmaya başladılar. Toplanıp, Mu’înüddîn-i Çeştî ve talebelerini oradan çıkarmayı kararlaştırdılar. Nihâyet putperestler, büyük bir kalabalık hâlinde, ellerinde taş, sopa ve silâhlar olduğu hâlde üzerlerine saldırdılar. Putperestler yanlarına geldikleri sırada, Mu’înüddîn-i Çeştî namaz kılıyordu. O namazda iken, kocaman bir değirmen taşını üzerine yuvarladılar. Taş üzerine gelmek üzere iken talebeleri haber verdiler. Bunun üzerine Mu’înüddîn-i Çeştî selâm verip namazdan çıktı. Ayağa kalktı ve yerden bir avuç toprak aldı. Âyet-el-Kürsî’yi okuyup avcundaki toprağı gelen putperestlere doğru attı. Atılan toprağın isâbet ettiği her putperest, olduğu yerde kaskatı kesilip, hareket edemez hâlde kaldı. Böylece hepsi ne yapacaklarını şaşırdılar ve perişan oldular.
Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin kerâmetleri karşısında tutunamayan putperestler savaşmaktan vazgeçtiler. Dönüp puthânelerine gittiler. Orada bir cinleri bulunuyordu. Bu cinlerinin önüne gidip, ağlaşarak yardım istediler. Cin bir müddet susup, sonra; “Ey dostlarım, sizin o karşılaştığınız kimse, kendi dîninde kemâlâta ulaşmış bir kimsedir. Onu ancak sihir ve efsun yaparak yenerim” dedi. Bildiği bütün sihirleri yeniden tâlim etti. Okudu. Sonra putperestlerin önüne düştü. Mu’înüddîn-i Çeştî’nin bulunduğu yere doğru yürüdüler. Mu’înüddîn-i Çeştî’ye durum bildirilince; “Onun sihri bâtıl bir iştir, hiç te’sîri olmaz. İnşâallah onların cini doğru yola girecek” buyurdu. Sonra namaza durdu. Yanlarına geldiklerinde, onun namaz kıldığını gördüler ve hiçbirinin yürümeye gücü, takati kalmadı. Oldukları yerde donup kaldılar, yaklaşamadılar. Mu’înüddîn-i Çeştî namazını bitirince dönüp, onlara doğru baktı. Önlerine düşüp gelen cinleri Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin mübârek yüzünü görünce, söğüt yaprağı gibi titremeye başladı Bu hâlden kurtulmak için her ne kadar putlarının ismini söylemek, Râm, Râm demek istediyse de, ağzından hep Rahîm, Rahîm diye ses çıkıyor. Allahü teâlânın ismini söylüyordu. Toplayıp getirdiği kâfirler onun bu hâline şaşıp, sen ne yapıyorsun? diyerek, şaşkınlıklarını bildirip, onu kınıyorlardı. Cin ise onların bu sözleri karşısında, eline taş, sopa ne geçerse, alıp üzerlerine saldırıp vurmaya başladı. Çoğunu helak edip, hepsini dağıttı. Mu’înüddîn-i Çeştî, sihirbaz cinin kâfirlere karşı yaptığı bu hareketten çok memnun olup, ona aferin sana dedi. Sonra hizmetçilerinden birine bir bardak su verip, cine vermesini söyledi. O da alıp cine verdi. Cin, verilen suyu alıp şevkle içti. İçer içmez gönlü temizlenip, küfür zulmetinden kurtuldu ve hemen Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin ayaklarına kapanarak müslüman oldu. Sonra; “Ey mübârek zât, bu dîne girmekle son derece şâduman (sevinçli, mutlu oldum)” dedi. Mu’înüddîn-i Çeştî, müslüman olan bu cine; “Bundan sonra senin ismini Şâdî Cin (mutlu olan cin) koydum” buyurdu.
Nihâyet putperestler perişan olup, çâresiz kaldılar. Mihrâceye (prense) gidip, olup biten hâdiselerin hepsini anlattılar, Râce; “Sakın ona karşı başka bir hareket yapmayınız. Böyle kimseler ile başa çıkmak kolay değildir” dedi. Bu sırada Râce’nin develerine bakan kimse, onların önce develerin kaldığı gölgeliğe oturduklarını ve oradan onları kaldırıp develeri götürdüğünü, fakat develeri oraya yatırdıktan sonra ne yaptılarsa bir türlü kaldıramadıklarını söyledi. Râce, develerine bakan kimseye dedi ki: “O bahsettiğin kimseye git yalvar, develerin kalkmadığını söyle” dedi. O da Mu’înüddîn-i Çeştî’nin huzûruna gidip durumunu anlattı. Gelen deve bakıcısına, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri; “Git develerin kalkmış olacak” buyurdu. Gidip baktığında, gerçekten develer kalkmışlardı. Deve bakıcısı, bu hâdiseyi de gidip Râce’ye anlattı. Râce, bütün olanları hayretle ta’kib ediyor ve bir taraftan da endişeleniyordu.
Ecmîr Râcesi, bu hâdiselerden sonra, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerine karşı, beldesinde bulunan ve Hindistan’ın en meşhûr sihirbazı ve tılsımcısı olan Ecîpâl adında bir cûkiyi çıkardı. Cûkî Ecipâl’ın binbeşyüz sihirbaz talebesi vardı. Bunlardan yediyüzü bu işte ileri seviyede idi. Ecipal bu husûsta Hindistan’da bir benzeri daha olmayan biriydi. Râce, Cûkî Ecîpâle son derece güveniyordu. Bu bakımdan, onu yanına çağırttı. Ecîpâl ile görüştü. Çünkü, Ecîpâl kendine son derece güveniyor ve neş’e ile hep sihirbazlığından bahsediyordu. Râce onu dinledikçe, doğru söylüyorsun diyerek tasdik ediyor ve ona çok güveniyordu. Nihâyet Râce ve sihirbaz Ecîpâl, bütün şehir halkını toplayıp, büyük bir kızgınlık ve kin ile Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerine ve yanında bulunan talebelerine doğru yürüdüler. Sihirbaz Ecîpâl, bir ceylan derisi üzerine oturup, havada uçarak talebelerinin ve kalabalığın önünde gidiyor, gürültüleri her tarafa yayılıyordu. Sihirbaz Ecîpâl, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerine doğru giderken, yapmak istediği bir sihiri düşünüp hazırlanmak istiyor, fakat aklına gelen sihiri o anda unutuyordu. Bir başka sinirini yapmaya hazırlanıyor, fakat onu da unutuyordu. Defalarca böyle oldu. Bir türlü zihnini toplayıp, sihir yapma gücünü kendinde bulamadı.
Hind cûkîlerinin, putperestlerin büyük bir kalabalık hâlinde üzerlerine gelmekte oldukları Mu’înüddîn-i Çeştî’ye ( radıyallahü anh ) haber verildi. Bu haber üzerine, gayet sakin bir hâlde kalkıp, tam bir abdest aldı. Sonra etrâflarına, yere geniş bir dâire çizdi. Talebelerine, bu dâireden dışarı çıkmamalarını tenbîh etti. Bu arada üzerlerine gelmekte olan putperestler, yanlarına iyice yaklaştılar. Ne kadar sihir yapdılarsa da, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin çizdiği dâireden içeri giremediler. Bütün çabalarına ve uğraşmalarına rağmen, çizgiden bir adım bile içeri geçemediler. Meşhûr sihirbazların sihirleri bozuldu. Gelenler, önceden kendileri ile birlikte olan Şâdî Cin’in. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin huzûrunda edeble durduğunu görüp, müslüman olduğunu anladılar. Ona: “Ey bizim cinimiz, biz sana senelerce hizmet ettik. Senin için nice masraflar yaptık. Sen ise bizi bırakıp müslüman oldun” dediler. Şadî Cin onların bu sözlerine hiç kulak asmadı. Kalabalık hâlindeki putperestler, bağırıp çağırarak gürültü yaparken, sihirbazlar da bir taraftan sihir yapmak için uğraşıyordu. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri ortalığı gürültüye boğan kalabalığa karşı dönüp; “Ey bedbaht insanlar, ne kıvranıp duruyor ve ne bağırışıyorsunuz?” dedi. Onlar; “Biz, senelerden beri kendisine taptığımız cinimize nasihat ediyoruz, bizi bırakıp müslüman olmasını kınıyoruz” dediler. Cûkî Ecîpâl ve putperestler, Şâdî Çin’e her ne kadar yumuşak söyleyip, kendilerine dönmesini istediler ise de, Şâdî Cin onların yumuşak sözlerine, va’dlerine ve yalvarmalarına hiç aldırmadı.
Mu’înüddîn-i Çeştî, putperestlerin daha önce tapındığı, şimdi ise müslüman olan Şâdî Cin adını alan cini; “Şâdî Cin!”, diyerek çağırdı. O da hemen: “Buyurun efendim” dedi. Gelenler ise, Şâdî Cin’in Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerine karşı sevgisini, bağlılığını ve edebini görüp, hayretle bakakaldılar. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri, Şâdî Cin’e elinde tuttuğu bir su bardağını verip; “Ey Şâdî Cin, şu bardağı al, şu güzel havuzdan doldur. Doldururken Allahü teâlânın isimlerinden “Bedûh” ismini söyle, “Yâ Bedûh” de!” buyurdu. Şâdî Cin bardağı alıp, havuzun başına gitti. “Yâ Bedûh” diyerek, bardağı içi su dolu kocaman havuza daldırdı. Bardak doldu, havuzda hiç su kalmadı. Az önce içi su ile dolu olan koca havuz, kupkuru kaldı. Şâdî Cin, doldurduğu bardağı Mu’înüddîn-i Çeştî’ye ( radıyallahü anh ) götürdü. Sihirbaz Ecîpâl, sihirde meşhûr talebeleri ve yanlarında bulunan putperest halk bu hâdiseyi görüp, son derece şaşırdılar, hayrette kaldılar. Sihirbazlar, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin kerâmeti karşısında, şaşkınlıklarından ne yapacaklarını bilemediler. Noksan akılları bu işe ermedi.
Bu hâdiseyi gören sihirbazlar, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin yanında, bütün uğraşmalarına rağmen bir türlü sihir yapamadılar. Nihâyet iş o hâle vardı ki, sihirbazlar, oradan uzaklaşmak sûretiyle sihir yapmaya karar verdiler. Sihir ile, dağdan yüzbinlerce yılanı Mu’înüddîn-i Çeştî ve talebelerinin üzerine gönderdiler. Yılanlar, onlara doğru her tarafı kaplayarak su gibi akıp yaklaştılar. Fakat, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin sihirbazlar gelirken çizdiği dâireden içeri giremediler. Yılanlar çizginin kenarında durup, sürü hâlinde her tarafı kapladılar. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri talebelerine; “Bu yılanlardan korkmayınız. Tutup, dağa doğru fırlatınız” buyurdu. Talebeleri derhal emrine uyup, yılanları tutup tutup dağa doğru attılar. Attıkları yılanlar, düştüğü yerde birer ağaç fidanı oldu.
Sihirbazlar bu işte de âciz kalınca, başka bir sihir yapmaya karar verdiler. Bu sefer sihir ile üzerlerine ateş yağdırmaya başladılar. Fakat sihirleri te’sîrsiz kalıp, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin daha önce dâire çizerek ayırdığı yere bir ateş kıvılcımı bile düşüremediler. Mu’înüddîn-i Çeştî’nin ( radıyallahü anh ) kerâmeti karşısında bu sihirleri de tutmadı. Putperestler, sihirbazlarının âciz kaldıklarını görerek, birşey yapamayacaklarını anladılar ve çaresiz, perişan bir hâlde dönüp gittiler. Âciz ve çaresiz kalındığını gören sihirbaz Ecîpâl, Ecmîr şehrinin râcesine gidip şöyle dedi: “Bütün sihirbazlar âciz kaldılar. Fakat bu iş benim işimdir. Ancak ben bu işi tek başıma başarırım” dedi. Ceylan derisi üzerinde havada oturduğu hâlde, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin yanına doğru yaklaşıp çirkin sözler söyledi. Mu’înüddîn-i Çeştî ( radıyallahü anh ) bir müddet sustu. Sonra talebelerine dönüp; “Bunun hâli, âciz kalmış bir köpeğin havlamasına benzemektedir” buyurdu. Sihirbaz Ecîpâl daha da ileri gidip, pek çirkin sözler söylemeye başladı. Kendi kendine tehditler savurdu. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri tebessüm ederek; “Sen yerde ne yaptın ki, havada ne yapabilirsin?” dedi. Bu sözleri işiten sihirbaz Ecîpâl, bu sözden iyice etkilenip, havada, üzerinde oturduğu ceylan derisi üstünde olduğu hâlde yükselmeye başladı. Semâda o kadar yükseldi ki, artık gözden kaybolup, görünmez oldu. Bunun üzerine Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri buyurdu ki: “Ey ayakkabılarım, gidin, saadetten mahrûm bu bedbahd kâfirin başına vura vura yere indirin” buyurdu. Sonra talebelerinden birine işâret etti. Talebesi ayakkabısını çıkardı. Ayakkabılar, sihirbaz Ecîpâl’e doğru yükselip yanına ulaştı. Başına tak tak, vura vura Ecîpâl’i yere indirdiler. Sihirbaz Ecîpâl, ayakkabılardan darbe yiye yiye yere inince, acizliğini ve yanlış bir yolda olduğunu anladı. Yaptığı işlere pişman olup, koşarak Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin ayaklarına kapandı. Bunun üzerine, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri Ecîpâl’e bir bardak su verdi. Ecîpâl suyu alıp, hemen içti. Suyu içer içmez birdenbire değişiverdi. Gönlü aydınlanıp, küfür ve sapıklıktan dönüp, Kelime-i şehâdeti söyleyerek müslüman oldu. Mu’înûddîn-i Çeştî ( radıyallahü anh ) onu yanına yaklaştırıp, eliyle başını okşayarak; “Ey Ecîpâl, şu anda hatırına ne geliyorsa söyle, dilediğini iste” buyurdu. Bunun üzerine Ecîpâl, fevkalâde bir hürmet ve edeble şöyle dedi: “Hakkı arayanlar, uzun müddet çalışarak, riyâzet ve mücâhede ile ve belli bir müddet bir rehberin sohbetinde bulunup ona tâbi olmak sûretiyle yüksek makamlar, üstün dereceler ve hâller kazanırlar.” Mu’înüddîn-i Çeştî ( radıyallahü anh ); “Doğrudur” buyurunca, Ecîpâl; “İşte ben de o makamlara kavuşmayı arzu ediyorum” diyerek, evliyâlık makamına kavuşmak istediğini bildirdi. Mu’înüddîn-i Çeştî ( radıyallahü anh ) gözlerini yumup, bir müddet murâkabeye daldı. Sonra gözlerini açıp, Ecîpâl’e teveccüh nazarlarıyla öyle bir baktı ki, Ecîpâl birden bire değişiverdi. Bir anda tasavvuf derecelerinde yükselip, bâtın ilmine kavuştu. Üstün hâlleri ve kerâmetleri ile tanınıp, hâli dillerde dolaştı hep anlatıldı.
Bütün bu hâdiseler, Ecmîr Râcesi ve Hindistan’ın diğer râceleri tarafından hayret ve şaşkınlıkla ta’kib edildi. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin karşısında âciz ve çaresiz kaldılar. Müslüman olmakla ve Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerine tâbi olmakla şereflenen Şâdî Cin ve Ecîpâl, hocalarına; “Efendim, Ecmîr şehrinin ortasında bir yere yerleşmenizi ve böylece bütün halkın sizden istifâde etmesini arzu ediyoruz” dediler. Bu teklifleri kabûl edildi. Mu’înüddîn-i Çeştî, talebeleri arasından Muhammed adında bir talebesine; “Git, şehrin ortasında bizim için münâsib bir yer hazırla, oraya yerleşeceğiz” buyurdu. Talebesi gidip yerleşmeleri için bir yer buldu ve hazırladı. Mu’înüddîn-i Çeştî, hazırlanan bu yerde dergâhını kurup, talebeleriyle birlikte oraya yerleşti. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri, hazırlanan yere yerleştikden sonra, talebelerinden birkaç kişiyi Râce’ye gönderdi. “Ona deyin ki, ey katı kalbli kimse, putperestliği bırak! Allahü teâlâya îmân edip, müslüman ol. Yoksa hakîr, zelîl ve çok pişman olur, âh edersin” buyurdu. Talebeleri de emir üzerine gidip, Râce ile görüştüler. Söylenilen sözleri aynen bildirdiler. Fakat Râce’nin kalbindeki zulmet kilidi açılmadı ve asla îmân etmedi, müslüman olmaktan mahrûm kaldı. Gelenleri geri çevirdi. Fârisî beyt tercümesi:
“Bahtı kara olan kimsenin, yüzkarasını,
Kevser çeşmesinin suyu da beyazlatmaz.”
Râce’yi İslama da’vet etmek için giden talebeler, Râce’nin kabûl etmemesi üzerine gelip, durumu Mu’înüddîn-i Çeştî’ye ( radıyallahü anh ) bildirdiler. Bunun üzerine gözlerini yumup, bir müddet murâkabeye daldı. Sonra gözlerini açıp; “Eğer bu bedbaht kimse, Allahü teâlâya îmân etmezse, onu İslâm ordusunun askerlerine teslim ederim” buyurdu. Aradan kısa bir müddet geçti. Gerçekten İslâm ordusu Ecmîr’e geldi.
Nakledilir ki; Sultan Şihâbüddîn (bir adı da Nûreddîn Sam’dır.) Horasan’da bulunduğu sırada bir rü’yâ görmüştü. Rü’yâsında Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerini gördü. Onun huzûrunda edeble ayakta duruyordu. Mu’înüddîn-i Çeştî ( radıyallahü anh ) ona buyurdu ki: “Şihâbüddîn! Allahü teâlâ sana Hindistan sultanlığını ihsân etmiştir. Hemen bu tarafa doğru harekete geç! Bedbaht râceyi tutup, cezasını ver.” Sultan Şihâbüddîn uyanınca bu rü’yâdan dolayı hayrete düşüp, hemen gidip, rü’yâsını fazilet sahibi âlimlere anlatıp, ta’birini sordu. Âlimler, sana müjdeler olsun ey Sultan Şihâbüddîn, sen oraları fethedeceksin. Endişelenme, gönlünü hoş tut. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri sana himmet edecek dediler. Bunun üzerine Sultan Şihâbüddîn ordusunu alıp, Hindistan’a doğru hareket etti. Hindistan’a varınca, Ecmîr Râcesi ordusuyla onun karşısına çıktı. Şiddetli savaşlar yapıldı. Neticede, Sultan Şihâbüddîn, Ecmîr Râcesi’nin ordusunu mağlup etti. Râce de yakalanıp esîr edildi. Sultan Şihâbüddîn ve ordusu, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin himmetiyle zaferden zafere koştu. Ecmîr’den Dehlî üzerine yürüyen İslâm ordusu, orada da şiddetli bir savaştan sonra, Dehlî Râcesi Pethûrâ’nın ordusunu mağlup edip, Râce Pethûrâ’yı da esîr aldılar. Sultan Şihâbüddîn, 686 (m. 1287)’da Dehlî’de saltanat tahtına oturdu. Dört-beş sene kadar Hindistan’da kaldıktan sonra Horasan’a döndü. Böylece Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin himmet ve tasarruflarıyla, İslâmiyet Hindistan’da her tarafa yayıldı. Pekçok insan küfür bataklığından kurtulup, müslüman olmakla şereflendi. Mu’înüddîn-i Çeştî’nin ( radıyallahü anh ) talebeleri ve bunların da talebeleri, Hindistan’da asırlarca İslama hizmet ettiler.
Menkıbelerinden bir kısmı da şöyledir:
Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin evinde, hergün yemek pişirilir ve şehrin bütün fakirleri gelip yemek yerlerdi. Bu işi bir hizmetçi yürütürdü. Hergün, masrafları karşılayacak parayı almak için Mu’înüddîn-i Çeştî’nin ( radıyallahü anh ) huzûruna gelip, edeble dururdu. Namaz kıldığı köşede bir çekmece var idi. O çekmeceyi çekince, içinde çokça hazîne gözükürdü. Hizmetçiye, lâzım olduğu kadar altını oradan al buyururdu. O da o gün yetecek kadar alır, yiyecek alır, yemek pişirir ve fakirlere dağıtırdı.
Bağdad’da ateşe tapanlardan yedi kişi, çok sıkı bir riyâzet çekiyorlardı. O hâle gelmişlerdi ki, altı yada bir lokma ekmek yiyorlardı. Bu hâllerinden dolayı, halkın ekserisi onları üstün kimseler zannediyorlardı. Bu yedi mecûsî birgün Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri ile görüşüp konuşmak için yanına geldiler. Huzûruna girdiklerinde, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin bakışları karşısında dehşete kapıldılar. Huzûrunda benizleri solup, titremeye başladılar ve ayaklarına kapandılar. Onlara; “Ey dinsiz kimseler! Allahü teâlâdan utanmıyor musunuz da ateşe tapıyorsunuz?” Onlar; “Biz ateşten korkuyoruz. Bizi yakmasın diye ona tapıyoruz” dediler. Bunun üzerine buyurdu ki: “Ey ahmaklar! Eğer Allahü teâlâya îmân edip, O’na kulluk yapmazsanız, ateşte yanmaktan hiç kurtulamazsınız.” Dediler ki: “Siz Allaha inanıyor ve kulluk yapıyorsunuz, eğer ateş seni yakmazsa, biz de îmân edeceğiz.” “Allahü teâlânın izni ile ateş Mu’înüddîn’i yakmaz” buyurarak, yanlarında yanmakta olan ateşi avuçladı. Ateş, elini yakmadı ve birden sönüp soğudu. Bu sırada; “Ateşin ne gücü vardı ki, senin elini yakabilsin” diye bir ses işitildi. Bu sesi, orada bulunanların hepsi işitti. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin büyüklüğünü ve böylece İslâmiyetin hak din olduğunu anlayan ateşperestler, hemen orada müslüman oldular. Bundan sonra Mu’înüddîn-i Çeştî’ye talebe olup, sohbetinde bulundular, tasavvufda yetişip evliyâ oldular. Mu’înüddîn-i Çeştî ( radıyallahü anh ) o kadar feyz saçan bir evliyâ idi ki, yüzünü gören nice imansız kimseler müslüman olmakla şereflenmişlerdir. Hattâ onun Bağdad’da bulunduğu sırada, Bağdad’da hiç gayr-i müslim kalmamış, hepsi îmân etmişti.
Belh şehrinde bulunduğu sırada, hikmet ilmine sahip, fakat mağrur, Hakîm Ziyâüddîn adında bir kimse vardı. Evliyânın hâllerini ve üstünlüğünü kabûl etmeyen biriydi. Birgün Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri, bir dağ eteğinde talebeleri ile birlikte turna kuşunu kızartıp yiyecekleri sırada, Hakîm Ziyâüddîn oradan geçiyordu. Mu’înüddîn-i Çeştî kuş kebabından ona bir parça verdi. Hakîm Ziyâüddîn eti yer yemez, kendisini öyle bir hâl kapladı ki, yere düşüp bayıldı. Bir müddet öyle kaldı. Sonra kendine geldi. Bu işin Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin tasarrufu ve kerâmetiyle olduğunu anlayıp, yanlış düşüncelerinden vazgeçti. Tam bir tövbe edip, ona talebe oldu, hikmet ilminin esâsını ondan öğrendi.
Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin en başta gelen talebesi ve halîfesi Kutbüddîn Bahtiyar Kâkî şöyle anlatmıştır: “Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin hizmetinde çok bulundum. Hiç kimseye i’tirâz edip, azarladığını görmedim. Birgün hocamla birlikte bir yere gidiyorduk. Yanımızda talebelerinden Şeyh Ali Rızâ da vardı. Biz yolda giderken bir adam gelip, Şeyh Ali Rızâ’nın yakasından tutarak; senden alacağım var, borcunu ver diyerek alacağını istedi. Onun ise o anda ödeyecek durumu yoktu. Bu sebepten çok mahcûb oldu. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri adama yaklaşarak, son derece yumuşak ve gayet nâzik bir hâlde birkaç gün daha mühlet vermesini söyledi. Fakat adam diretip, asla kabûl etmedi. Bunun üzerine cübbesini çıkarıp yere serdi ve cübbesinin altı altın ve gümüş ile doldu. O adama; “Alacağın ne kadarsa onu al, fazla alma” dedi. Fakat adam altınları ve gümüşleri görünce, tamahkârlık ederek alacağı olan miktardan fazla aldı. Bunun üzerine hemen eli kuruyup, tutmaz oldu. Feryâd ederek; “Tövbe ettim, bana duâ ediniz, bu hâlden kurtulayım” diyerek yalvardı. Mu’înüddîn-i Çeştî adamın bu hâline acıyıp lütfederek, kuruyan eline kendi elini sürdü. Adamın eli eski hâline geldi. Adam Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin ayaklarına kapandı. Bundan sonra ona talebe olup, ömrünü ona hizmetle geçirdi. Sohbetinden ve derslerinden ayrılmadı. Böylece saadete kavuştu.”
Birgün Mu’înüddîn-i Çeştî’nin ( radıyallahü anh ) huzûruna biri geldi. Edebli bir tavırla oturup; “Çoktanberi sizin sohbetinize kavuşmak isterdim, hamdolsun ki bugün bu büyük saadet nasîb oldu” dedi. Adamın bu sözü üzerine, Mu’înüddîn-i Çeştî ona doğru bakıp tebessüm etti. Bir müddet durduktan sonra da; “Haydi, buraya ne maksatla gelmişsen onu yapsana!” dedi. Adam bu sözü işitince, maksadının anlaşıldığının farkına varıp, şiddetle titremeye başladı. Başını yerlere koyup durmadan yalvarıyordu. Sonra şöyle dedi: “Ey efendim. Beni bir kimse buraya sizi öldürmem için gönderdi. Siz onu da kerâmetinizle bilirsiniz. Benim, aslında size bir kastım ve düşmanlığım yok idi” dedi. Sonra elini koynuna sokup bir bıçak çıkardı ve orada bulunanların önüne attı. Ortaya çıkıp, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin ayaklarına kapandı ve; “Bana dilediğiniz cezayı verin!” dedi. Bunun üzerine Mu’înüddîn-i Çeştî ( radıyallahü anh ); “Bizim yolumuzda, bize kötülük yapana biz iyilik yaparız!” buyurdu. Sonra yerde perişan bir hâlde ezilip, büzülen, pişmanlığından ne yapacağını şaşıran adamı tutup kaldırdı, “Seni buraya gönderen kimsenin de ismini açıklama” buyurdu. Sonra; “Ey yüce Allahım! Bu kuluna iyilikler ve muvaffakiyet ihsân eyle” diyerek, ona duâ etti. Bu adam, tövbe edip Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin duâsını aldıktan sonra ona talebe oldu. Aldığı duânın bereketiyle, çok ni’metlere kavuştu. Kendisine kırkbeş defa hac yapmak nasîb oldu. Nihâyet Kâ’be’nin civârında vefât etti ve Mekke-i mükerremede mücavirlerin defn edildiği kabristana defn edildi.
Mu’înüddîn-i Çeştî ( radıyallahü anh ), bir defasında Şeyh Evhadüddîn Kirmanî ve Şihâbüddîn Ömer Sühreverdî ( radıyallahü anh ) ile birlikte oturmuş sohbet ediyorlardı. Bu sırada, henüz o zaman küçük yaşta olan Sultan Şemsüddîn Türkmânî, elinde ok ve yay olduğu hâlde ava gidiyordu. Yanlarından geçti. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri ona dikkatle baktı. Sonra birden şöyle buyurdu: “Ey dostlar, bana keşf olundu ki, şu küçük çocuk Dehlî şahı olacak ve Dehlî sultanlığı yapmadan bu dünyâdan göçmeyecek” buyurdu. Neticede işâret ettiği gibi Şemseddîn Türkmânî bir müddet Dehlî sultanlığı yaptı.
Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin “Enîs-ül-ervâh” adlı bir eseri vardır. Bu eserinde hocasının sohbetlerini yazmıştır. Hocası ona şöyle buyurmuştur: “Dostun yolu çok ince ve tehlikelidir. Herkese nasihat et ve tehlikeyi bildir.”
Hâce Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri, vefâtından kırk gün evvel, Dehlî’de bulunan talebesi Hâce Kutbüddîn’in acilen Ecmîr’e gelmesini istedi. Bu haber Hâce Kutbüddîn’e ulaşır ulaşmaz hemen yola çıktı. Ecmîr’e geldi. Birgün talebelerine; “Ey dervişler! Biliniz ki ben bir müddet sonra bu dünyâdan ayrılırım” buyurdu. Bu söz talebelerin ve onu tanıyıp sevenlerin üzerine bir üzüntü bulutu olarak çöküverdi. Yanında bulunan ve yazıcılık hizmetini gören Ali Senceri’ye, Hâce Kutbüddîn-i Bahtiyar Kâkî’nin Dehlî’de bulunmasını, oraya gitmesini emreden bir ferman yazdırdı. “Onu, benim vekîlim olarak ta’yin ettim. Bizim Çeştî hâcegâhının (Çeştiyye yolu büyüklerinin) mukaddes emânetlerini (bunlara mahsûs olan ba’zı eşyayı) ona verdim” buyurdu ve Hâce Kutbüddîn’e hitaben; “Senin yerin Dehlî’dir” buyurdu. Hâce Kutbüddîn hazretleri bundan sonrasını şöyle anlatıyor: “Dehlî’ye gitmek üzere Ecmîr’den ayrılacağım zaman hocamın huzûruna çıktım. Külahını başıma koydu. Mübârek elleriyle sarığı sardı. Sonra, hocası Osman Hârûnî’nin asasını, kendi okuduğu Kur’ân-ı kerîmi, seccadesini, nalınlarını verdi ve sonra: “Bunlar, bana hocam Hâce Osman Hârûnî tarafından emânet edilen ve Çeştiyye büyüklerinin elden ele devrederek bize ulaştırdıkları mukaddes emânetlerdir. Şimdi bunları sana veriyorum. Bunlara lâyık olduğunu, senden önce bu emânetleri taşıyanların yaptıkları gibi güzel hizmet ederek isbât etmelisin. Eğer bunlara lâyık olmazsan, ben, bu emânetleri lâyık olmayan birine teslim ettiğim için kıyâmet günü Allahü teâlânın, Resûlullahın ve bu emâneti bizlere ulaştıran mübârek büyüklerimizin huzûrunda mahcûb olurum” buyurdu. Bundan sonra, Hâce Kutbüddîn bu ni’metlere şükür olarak ve çok mes’ûliyetli olan vazîfesinde kolaylık vermesi için Allahü teâlâya niyaz ile iki rek’at namaz kılıp göz yaşları içinde duâ etti. Daha sonra Hâce Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri, bu kıymetli halîfesinin (vekîlinin elini tutarak) “Kendimde bulunan bütün ilim ve hâlleri sana vererek, bulunduğum mertebeye seni yükselterek vazîfemi yapmış bulunuyorum ve seni Allahü teâlâya emânet ediyorum” dedi. Sonra şöyle buyurdu: Biliniz ki, şu dört şey tasavvufun esâslarındandır: 1. Bu yolda yürümek arzusunda bulunan bir sâlik, aç ve fakir olsa da, hâlinden şikâyetçi olmamalı, dışarıdan tok ve hâli vakti yerinde olarak görünmelidir. 2. Fakirleri maddî ve ma’nevî olarak doyurmalıdır. 3. Allahü teâlânın ihsân ettiği ni’metlere şükredemediği, O’na lâyık ibâdet yapamadığı, akıbetinin ise nasıl olacağını bilemediği için kendi içinden dâima üzgün bir hâlde bulunmalı, fakat başkalarını üzmemek, asık suratlı imiş gibi görünmemek için, dışarıdan çok neş’eli, mes’ûd ve memnun görünmelidir. 4. Kendisine eziyet ve sıkıntı verenleri, insanlara karşı lüzumlu olan nezâket ve sevgiyi her zaman göstermelidir.” Bundan sonra, Hâce Kutbüddîn hazretleri, öpmek için hocasının ayaklarına eğildi. Hocası müsâade etmeyip, hemen onu kaldırdı. Muhabbetle sarıldılar, Hâce Mu’înüddîn hazretlerinin talebelerine bir tavsiyesi de; “Büyüklerimizin bildirdiği saadet yolundan ayrılmayınız! Bu mübârek vazîfede cesur bir er olduğunuzu isbât ediniz, gösteriniz!” şeklinde idi. Bundan sonra, muhabbetin ve acı ayrılığın te’sîri ile tekrar birbirlerine sarıldılar ve gözyaşları içinde ayrıldılar. Hâce Kutbüddîn Dehlî’ye geldikten yirmi gün sonra da, Hâce Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri vefât etti.
Hâce Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri, vefât edecekleri gece, yatsı namazından sonra odasının kapısını kapayıp, içeriye hiç kimseyi, hattâ husûsî eshâbını bile almadı. Ancak ba’zı talebeleri kapının önünde durmuşlardı. Bütün gece odadan sesler geldi. Sabah namazı vaktinde ses kesildi. Sabah namazına kaldırmak için, kapısına ne kadar vurdularsa da, kapı açılmadı. Kapıyı açıp içeri girdiklerinde, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin vefât edip, Hakka kavuşmuş olduğunu gördüler. O gece orada bulunan birçok evliyâ, Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimizi rü’yâda görmüşler ve Sevgili Peygamberimiz onlara; “Biz bugün, Allahın sevgili kulu Şeyh Mu’înüddîn’i karşılamağa geldik” buyurmuştur. Vefâtında, gaibden alnına şu ibâre yazılmıştı: “Habîbullah mâtefî hubbillah” (Allahü teâlânın sevgili kulu, Allah sevgisi ile vefât etti.)
Ecmîr’de dergâhının bulunduğu yerde defn edildi. Kabri önce kerpiçden, daha sonra taştan yapıldı, önce Hâce Hasen Nakûri tarafından tamir ettirildi. Daha sonra Şihâbüddîn Muhammed Şah Cihan tarafından, türbesi yanına mermerden gayet güzel bir mescid yaptırılmıştır. Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinden dört asır sonra Hindistan’da yetişen ve ikinci bin yılının müceddidi olan, İslâmiyeti Hindistan’a ve diğer beldelere yayan İmâm-ı Rabbânî hazretleri, 1033 (m. 1623) senesinde Ecmîr’e gittiğinde, Mu’înüddîn-i Çeştî hazretlerinin türbesini ziyâret etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Hâce hazretleri merhamet eyledi. İhsânda bulundu. Husûsî bereketlerinden ziyâfetler verdi. Çok konuştuk, esrâr (sırlar) açıldı.”
İmâm-ı Rabbânî hazretleri onun kabrini ziyâret ettiği sırada, türbesine hizmet eden türbedarlar, kabri üzerindeki örtüyü ona hediye verdiler. İmâm-ı Rabbânî hazretleri de kabûl ederek; “Hâce hazretleri, en yakın elbisesini bize ihsân etti. Bunu kefenim olması için saklayalım” buyurdu. Bir sene sonra vefât edince, o örtüyü kefen yaptılar.
Mu’înüddîn-i Çeştî hazretleri buyurdu ki: “Sâdık talebe, bağlı olduğu hocasının, rehberinin söylediği sözleri, onun nasihat ve tavsiyelerini can kulağı ile dinler. Onun sözünden dışarı çıkmaz. Riyâzet ve mücâhede yapar (nefsin istemediği şeyleri yapar, nefsin istediği şeyleri yapmaz, nefsine uymaz), büyük âlimlerin yoluna uyup, çalışır ve gayret gösterir. Bizim yolumuzun büyükleri, ondört şeyi usûl edinmişler ve yapmışlardır. Maksada kavuşmakta bunu zarurî görmüşler ve bunları yapanlar maksada kavuşmuşlardır. Bu ondört makam şunlardır:
1. Tövbe, tövbekârlar makamıdır. Bu, Âdem aleyhisselâmın makamına işârettir.
2. İbâdet makamı. Bu makam, İdrîs aleyhisselâmın makamıdır.
3. Zâhidlik, dünyâya ve dünyalığa düşkün olmamak. Bu makam, Îsâ aleyhisselâmın makamıdır.
4. Rızâ makamı. Kedere rızâ göstermek. Bu makam, Eyyûb aleyhisselâmın makamıdır.
5. Kanaatkârlık. Bu makam, Ya’kûb aleyhisselâmın makamıdır.
6. Cehd, gayret ve nefsin isteklerine uymamak. Bu makam, Yûnus aleyhisselâmın makamıdır.
7. Sıddîklık makamı. Bu makam, Yûsuf aleyhisselâmın makamıdır.
8. Tefekkür makamı. Bu makam, Şuayb aleyhisselâmın makamıdır.
9. İrşâd makamı. Bu makam, Şist aleyhisselâmın makamıdır.
10. Sâlihler makamı. Bu makam, Dâvûd aleyhisselâmın makamıdır.
11. Muhlisler makamı. Bu makam, Nûh aleyhisselâmın makamıdır.
12. Ârifler makamı. Bu makam, Hızır aleyhisselâmın makamıdır.
13. Şükredenler makamı. Bu makam, İbrâhim aleyhisselâmın makamıdır.
14. Makâm-ı Muhibbandır (muhabbet makamıdır). Bu makam, Peygamberlerin en üstünü olan Sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafâ’nın ( aleyhisselâm ) makamıdır.
Buyurdular ki: Ahlâk ilminde (tasavvufda) yükselmek isteyenlerin şu on şarta uyması lâzımdır:
1. Hakkı aramak. 2. Bir mürşid-i kâmile, yetişmiş ve yetiştirebilen bir rehbere tâbi olmak. 3. Edeb. 4. Rızâ (kadere râzı olmak). 5. Muhabbet ve fuzûlî şeyleri terk etmek. 6. Takvâ (haramlardan sakınmak). 7. İstikâmet (dînin emirlerine tam uymak). 8. Az yemek ve az uyumak. 9. Uzlet. 10. Çok namaz kılmak ve çok oruç tutmak.
“Hakîkat ehli olmak için şu on şarta uymak lâzımdır:
1. Tam bir ma’rifete sahip olup, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak. 2. Hiç kimseyi incitmemek ve hiç kimse hakkında kötülük düşünmemek. 3. Dâima hak yolu gösterip, insanlarla hep fâideli şeyler konuşmak. 4. Tevâzu sahibi olmak. 5. Uzlet. 6. Bütün müslümanları iyi bilip, kendini herkesten aşağı görmek. 7. Rızâ, kadere râzı olmak ve teslimiyet. 8. Sabır ve tahammül. 9. Yanıp erimek, acz ve niyaz içinde olmak. 10. Kanâat ve tevekkül üzere olmak.
Yine buyurdu ki: “Rabbini tanıyıp seven kimse, her ân O’nun aşkıyla kendinden geçer. Ancak Allahü teâlânın zikri ile ayakta durur ve yürüyebilir. Çünkü o, Allahü teâlânın azameti karşısında kendini unutmuş, kaybetmiştir.
“Allahü teâlâyı tanımanın alâmeti, halkı bırakmak ve ma’rifeti açmamaktır.”
Fakr ismine müstehak olmak için, ölmeden önce ölmek gerekir.”
Tövbekâr mürîd kime denir? diye sorulunca; “Şu hâle gelen kimsedir ki, amelleri yazan melekler, onun hiç günahını bulup yazmazlar. Hiç günah işlemezler. Hocam Osman Hârûnî’den işittim, buyurdu ki: Bir kimsede şu üç haslet bulunursa, o kimse Allahü teâlânın dostudur, sevgili kuludur. Birincisi; cömertliktir, çünkü cömertlik bir deryadır, ikincisi; şefkattir. Şefkat güneş gibi aydınlatıcıdır. Üçüncüsü; tevâzudur. Tevâzu, toprak gibidir (toprakta gül biter).”
“Muhabbetin alâmeti itaat etmektir. Muhabbette gevşeklik olmaz.”
“Derviş o kimsedir ki, kendisine ihtiyâcını söyleyen hiç kimseyi mahrûm etmez, ihtiyâçlarını karşılar.”
“Senelerce ilim ve ma’rifet taleb edip, dergâhda kaldım. Neticede, hayret ve heybet buldum. Böylece kurb (Allahü teâlâya yakınlık) menziline ulaştım. Dünyâ ehlini, dünyâya düşkün olanları, dünyâ ile meşgûl buldum. Âhıreti düşünen âhıret ehlini mahcûb buldum. Tasavvuf ehli ve takvâ sahibi olduğunu iddia eden sahtekâr kimselerden ise uzak durdum, yüz çevirdim.”
“Kurtuluş; sâlihlerin, büyüklerin sohbetindedir. Bir kimse her ne kadar kötü de olsa, büyüklerin sohbetinde bulunmak onu kurtarır ve yükseltir. Sâlihlerin sohbetine devam eden kimse iyi bir kişi ise, kısa zamanda olgunlaşıp yükselir.”
