
160.6K
Downloads
264
Episodes
Ehli Sünnet Alimlerinin Hayatları
Episodes

Jan 17, 2023
Jan 17, 2023
22 min
Resûlullah sallâllahü aleyhi ve sellem efendimize sahâbî olmakla şereflenenlerden. İsmi, Üveymir bin Zeyd el-Ensârî el-Hazrecî’dir. Künyesi, Ebüdderdâ’dır. Doğum târihi bilinmemektedir. 652 (H. 32) senesinde Şam’da vefat etti. Tefsîr, hadîs, fıkıh ilimlerinde çok meşhûrdur. Bilhassa Kur’ân-ı kerîmi ezberlemiş olmasıyla ve kıraat ilmini pek çok kimseye öğretmesiyle tanınmaktadır.
Ebüdderdâ (radıyallahü anh), önceleri ticâret ile uğraşırdı. Resûlullah efendimizin, Medîne’ye hicretinden iki sene sonra İslâmiyet’in üstünlüğünü, güzelliğini görerek müslüman oldu. Müslüman olmadan önce Bedr savaşı yapılmıştı. Uhud ve diğer savaşların hepsinde bulundu. Uhud savaşında gösterdiği cesaret ve kahramanlığı çok dikkati çekmiş, Peygamber efendimiz; “Üveymir ne mükemmel süvaridir” buyurarak, onu medh etmiştir. Peygamber efendimiz hicretten sonra Eshâb-ı kiram arasında kurduğu kardeşlikte, Ebüdderdâ’yı (r. anh) Selmân-ı Fârisî (radıyallahü anh) ile kardeş yaptı.
Ebüdderdâ (radıyallahü anh), Hendek savaşında, Hudeybiye andlaşmasında, Hayber ve Mekke’nin fethinde, Huneyn ve Tebük gazvelerinde ve Veda haccında bulundu. Âyet-i kerîmelerin çoğunun tefsîrini bizzat Peygamber efendimize sorarak öğrendi.
Peygamber efendimizin vefatından sonra, Medine’de kalmaya tahammül edemedi. Dolaştığı her yerde Resûlullah’ın hâtırasını görüp, dayanamadığından Şam’a yerleşti. Hazret-i Ömer’in isteği üzere Şam’da ders vermeye başladı ve pek çok âlim yetiştirdi. Tefsîr, hadîs, fıkıh ilimleri yanında, verdiği Kur’ân-ı kerîm dersleri meşhûrdur. Şam’da Camii Kebîr’de verdiği derslerine çok sayıda talebe katılırdı. Talebelerine onar kişilik halkalar hâlinde ders verir, her ders kümesini ayrı ayrı kontrol ederdi. Yapılan bir yoklamada talebe sayısının, bin altı yüz civarında olduğu görüldü. Derslerine Eshâb-ı kiramdan da devam edenler vardı. Tabiînden pek çok âlim onun talebesidir. İbn-i Âmir el-Yahsûbî, Ümmüdderdâ es-Sugrâ, Sâhib-i Ebüdderdâ adıyla meşhûr Halîfe bin Sa’d, Râşid bin Sa’d gibi meşhûr bir çok âlim bunlardandır. Ebüdderdâ (radıyallahü anh) ayrıca tababet ilmine de vâkıftı. Bu sebeple, gerekli ilâçları yaparak hastaları tedâvî ederdi.
Bir ara, Medîne’ye döndü. Ömer (radıyallahü anh) ona Bedr Eshâbından olanlara verilen maaş kadar maaş bağladı.
Hazret-i Osman’ın halifeliği sırasında Şam’a vali tâyin edilen Muâviye (radıyallahü anh), halîfeden bir kadı istemişti. Hazret-i Osman; “Bu vazifeyi en iyi Ebüdderdâ yapar” buyurarak ona verilmesini emretti. Bu vazifesi sırasında da ilim yaymaya devam etti. Şam’da iken Kûfe’den ve diğer yerlerden çok kimse ona fıkhî mes’eleler sormak üzere gelir, fetvasını alırdı.
Ebüdderdâ (radıyallahü anh), hazret-i Âişe’den ve Zeyd bin Sâbit’ten (r. anh) hadîs-i şerîf rivayet etmiştir. Kendisinden; hanımı Ümmü Derdâ, Fedâle bin Ubeyd, Ebû Ümâme, Ma’dâh ibni Ebî Talha, Ebû İdrîs Havlânî, Alkame bin Kays, Sa’îd bin Müseyyeb, Muhammed bin Şîrîn (radıyallahü anhüm) ve daha çok sayıda hadîs âlimi, hadîs-i şerîf rivayet etmiştir. Ebüdderdâ’nın rivayet ettiği hadîs-i şerîfler, Kütüb-i sitte’de yer almıştır.
Hazret-i Ebüdderdâ, ömrünü dîne hizmet etmekle geçirdi. Nübüvvet kaynağından aldığı ilmi yaydı. Hazret-i Osman’ın halifeliğinin son yıllarında hastalandı. Hastalığı sırasında inledi. Sebebini sorduklarında; “Günahlarımı düşünüp inliyorum” buyurdu. “Bir şey istiyor musun?” dediler. “Allahü teâlânın rahmetini istiyorum” buyurdu. “Tabib çağıralım mı?” dediler. “Beni, tabib hasta yaptı” buyurarak, ilâç kullanmak istemedi. Abdullah bin Selâm’ın oğlu Yûsuf şöyle anlatmıştır: “Ebüdderdâ vefat edeceği sırada yanında idim. Bana; “Kalk! Benim vefat etmek üzere olduğumu halka îlân et!” dedi. Kalkıp insanlara durumu bildirdim. İşitenler evine geldiler. Evin içi-dışı insanla doldu. Sonra; “Beni dışarı çıkarınız” dedi. Dışarı çıkarıp, emrettiği gibi oturttuk. Evinde toplanan büyük kalabalığa karşı; “Ey insanlar! Resûl-i ekremden işittim; “Kim kusursuz ve noksansız bir abdest alır, sonra da tam bir ihlâs ile namaz kılarsa, Allahü teâlâ istediklerini ona ihsan eder” buyurmuştu, dedikten sonra, Kelime-i şehâdet getirerek vefat etti.”
Peygamber efendimiz onun için; “Her ümmetin bir hâkimi vardır. Bu ümmetin hâkimi de Ebüdderdâdır” buyurmuş idi. Mu’az bin Cebel (radıyallahü anh) da vefat ederken talebesi Amr bin Meymûn’a, Ebüdderdâ’nın ilminden istifâde edilmesini vasiyet ederek; “Yeryüzü, onun gibi bir âlim taşımadı” buyurmuştur. Ebüdderdâ (radıyallahü anh), herkese iyilikle muamelede bulunurdu. Kızgınlıkları ve kırgınlıkları yatıştırır, hep güler yüz gösterirdi. Kimseyi incitmez, kimseden incinmezdi. Tok gönüllü ve cömert idi. Kendisini ziyarete gelen her misafire çok ikramda bulunur, bizzat kendisi hizmet ederdi, ilmi, takvası, üstün ahlâkı ve daha bir çok vasıflarıyla ziyadesiyle sevilip, hürmet gösterilmiştir.
Ebüdderdâ’nın iki hanımı vardı. Birisi, Eshâb-ı kirâmdandır. İsmi, Hayre binti Hadred olup, Ümmüdderdâ el-Kübrâ lakabıyla meşhûrdur. Fıkıh ve hadîs ilminde âlim bir kadındı. Rivayet ettiği hadîs-i şerîfler altı meşhûr hadîs kitabında yer almıştır. Diğer hanımı Tabiînden Ümmüdderdâ es-Sugrâ lakabıyla meşhûr olup, ismi Hüreyme’dir. Bilâl, Yezîd, Derdâ ve Nesîbe adlarında dört çocuğu vardı.
Hanımı Ümmüdderdâ şöyle anlatmıştır: “Ebüdderdâ bir şey anlatırken ve bir hadîs-i şerîf naklederken dâima tebessüm ederdi. Bir gün sebebini sordum: “Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem her hadîs-i şerîf söyledikçe tebes-süm ederdi” dedi.
Hazret-i Ebüdderdâ, kendisine sırf hadîs-i şerîf öğrenmek için gelen bir kimseye, Peygamber efendimizin şu hadîs-i şerîfini nakletti: “Bir insan ilim kazanmak için bir yola giderse, Allahü teâlâ ona Cennet’te doğru bir yol açar. Melekler, ilim peşinde koşanlardan hoşnûd oldukları için, kanatlarını onun altına gererler, ilim sahipleri için yerdekiler ve gökdekiler mağfiret niyaz ederler. Denizin diplerindeki balıklar bile ona dua ederler. Âlimin âbid üzerindeki üstünlüğü, ayın yıldızlara üstünlüğü gibidir. Peygamberlerin vârisleri âlimlerdir. Bunlar dirhem ve dinar (para peşinde) koşmazlar, ilme koşarlar. Onun için, ilimden ne kadar fazla pay almak mümkünse o kadar alırlar.”
Bir defasında Ebüdderdâ’nın (radıyallahü anh) evine bir zât uğradı. Ona; “Eğer burada kalacaksan sana bir yer hazırlıyayım. Yolcu isen ve geçip gideceksen azık hazırlıyayım” dedi. O zât; “Yolcuyum, gideceğim” dedi. Ebüdderdâ; “Öyle ise sana en güzel azığı hazırlıyayım, bundan daha kıymetli azık olsa idi onu sana verirdim” dedikten sonra; “Bir gün Resûlullah’ın huzuruna gitmiştim. Dedim ki: “Yâ Resûlallah! Zenginler, dünyâyı da âhıreti de kazandılar. Onlar hem namaz kılıyor, hem oruç tutuyorlar, hem sadaka verebiliyorlar. Fakat biz fakir olduğumuz için sadaka veremiyoruz. Bunun üzerine Resûl-i ekrem şöyle buyurdu: “Sana bir şey söyleyeyim mi? Sen onu yapınca kavuştuğun şeye, ancak onu yapanlar kavuşabilirler. Yapmayanlardan hiç biri ona yetişemezler. Her namazdan sonra otuz üç kere teşbih (sübhânallah), otuz üç kerre tahmîd (Elhamdülillah), otuz üç kere tekbîr (Allahü ekber) getir.”
Ebüdderdâ’nın (radıyallahü anh) rivayet ettiği hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
“Din kardeşinin arzu ettiği yemeği ona yediren kimsenin günahları bağışlanır. Din kardeşini sevindiren Allah’ı sevindirmiş olur.”
“Bir kimse kardeşine arkasından dua ettiği zaman, bir melek “Allah, sana da o dua ettiğin gibi versin.” der.”
“Her hastalığın başı çok yemektir.”
“Dertli mü’minin duasını ganimet bilin.”
Ebüdderdâ (radıyallahü anh) buyurdu ki:
“Üç şey olmasa bir gün bile yaşamağı istemezdim. Bunlar sıcak ve uzun günlerde Allah için oruç tutup, susuz kalmak, gece ortasında Allah için secde etmek ve meyvelerin iyisi arandığı gibi sözlerin de iyisini arayan kimselerle sohbet etmektir.”
“Allahü teâlâyı görür gibi ibâdet ediniz. Kendinizi ölmüş biliniz, iyilik zayi olmaz, günâh unutulmaz.”
“Ölümden sonra neler göreceğinizi, başınıza gelecekleri bilseydiniz, isteyerek ne yemek yiyebilir, ne de su içebilirdiniz.”

Jan 17, 2023
Jan 17, 2023
22 min
Resûlullah sallâllahü aleyhi ve sellem efendimize sahâbî olmakla şereflenenlerden. İsmi, Üveymir bin Zeyd el-Ensârî el-Hazrecî’dir. Künyesi, Ebüdderdâ’dır. Doğum târihi bilinmemektedir. 652 (H. 32) senesinde Şam’da vefat etti. Tefsîr, hadîs, fıkıh ilimlerinde çok meşhûrdur. Bilhassa Kur’ân-ı kerîmi ezberlemiş olmasıyla ve kıraat ilmini pek çok kimseye öğretmesiyle tanınmaktadır.
Ebüdderdâ (radıyallahü anh), önceleri ticâret ile uğraşırdı. Resûlullah efendimizin, Medîne’ye hicretinden iki sene sonra İslâmiyet’in üstünlüğünü, güzelliğini görerek müslüman oldu. Müslüman olmadan önce Bedr savaşı yapılmıştı. Uhud ve diğer savaşların hepsinde bulundu. Uhud savaşında gösterdiği cesaret ve kahramanlığı çok dikkati çekmiş, Peygamber efendimiz; “Üveymir ne mükemmel süvaridir” buyurarak, onu medh etmiştir. Peygamber efendimiz hicretten sonra Eshâb-ı kiram arasında kurduğu kardeşlikte, Ebüdderdâ’yı (r. anh) Selmân-ı Fârisî (radıyallahü anh) ile kardeş yaptı.
Ebüdderdâ (radıyallahü anh), Hendek savaşında, Hudeybiye andlaşmasında, Hayber ve Mekke’nin fethinde, Huneyn ve Tebük gazvelerinde ve Veda haccında bulundu. Âyet-i kerîmelerin çoğunun tefsîrini bizzat Peygamber efendimize sorarak öğrendi.
Peygamber efendimizin vefatından sonra, Medine’de kalmaya tahammül edemedi. Dolaştığı her yerde Resûlullah’ın hâtırasını görüp, dayanamadığından Şam’a yerleşti. Hazret-i Ömer’in isteği üzere Şam’da ders vermeye başladı ve pek çok âlim yetiştirdi. Tefsîr, hadîs, fıkıh ilimleri yanında, verdiği Kur’ân-ı kerîm dersleri meşhûrdur. Şam’da Camii Kebîr’de verdiği derslerine çok sayıda talebe katılırdı. Talebelerine onar kişilik halkalar hâlinde ders verir, her ders kümesini ayrı ayrı kontrol ederdi. Yapılan bir yoklamada talebe sayısının, bin altı yüz civarında olduğu görüldü. Derslerine Eshâb-ı kiramdan da devam edenler vardı. Tabiînden pek çok âlim onun talebesidir. İbn-i Âmir el-Yahsûbî, Ümmüdderdâ es-Sugrâ, Sâhib-i Ebüdderdâ adıyla meşhûr Halîfe bin Sa’d, Râşid bin Sa’d gibi meşhûr bir çok âlim bunlardandır. Ebüdderdâ (radıyallahü anh) ayrıca tababet ilmine de vâkıftı. Bu sebeple, gerekli ilâçları yaparak hastaları tedâvî ederdi.
Bir ara, Medîne’ye döndü. Ömer (radıyallahü anh) ona Bedr Eshâbından olanlara verilen maaş kadar maaş bağladı.
Hazret-i Osman’ın halifeliği sırasında Şam’a vali tâyin edilen Muâviye (radıyallahü anh), halîfeden bir kadı istemişti. Hazret-i Osman; “Bu vazifeyi en iyi Ebüdderdâ yapar” buyurarak ona verilmesini emretti. Bu vazifesi sırasında da ilim yaymaya devam etti. Şam’da iken Kûfe’den ve diğer yerlerden çok kimse ona fıkhî mes’eleler sormak üzere gelir, fetvasını alırdı.
Ebüdderdâ (radıyallahü anh), hazret-i Âişe’den ve Zeyd bin Sâbit’ten (r. anh) hadîs-i şerîf rivayet etmiştir. Kendisinden; hanımı Ümmü Derdâ, Fedâle bin Ubeyd, Ebû Ümâme, Ma’dâh ibni Ebî Talha, Ebû İdrîs Havlânî, Alkame bin Kays, Sa’îd bin Müseyyeb, Muhammed bin Şîrîn (radıyallahü anhüm) ve daha çok sayıda hadîs âlimi, hadîs-i şerîf rivayet etmiştir. Ebüdderdâ’nın rivayet ettiği hadîs-i şerîfler, Kütüb-i sitte’de yer almıştır.
Hazret-i Ebüdderdâ, ömrünü dîne hizmet etmekle geçirdi. Nübüvvet kaynağından aldığı ilmi yaydı. Hazret-i Osman’ın halifeliğinin son yıllarında hastalandı. Hastalığı sırasında inledi. Sebebini sorduklarında; “Günahlarımı düşünüp inliyorum” buyurdu. “Bir şey istiyor musun?” dediler. “Allahü teâlânın rahmetini istiyorum” buyurdu. “Tabib çağıralım mı?” dediler. “Beni, tabib hasta yaptı” buyurarak, ilâç kullanmak istemedi. Abdullah bin Selâm’ın oğlu Yûsuf şöyle anlatmıştır: “Ebüdderdâ vefat edeceği sırada yanında idim. Bana; “Kalk! Benim vefat etmek üzere olduğumu halka îlân et!” dedi. Kalkıp insanlara durumu bildirdim. İşitenler evine geldiler. Evin içi-dışı insanla doldu. Sonra; “Beni dışarı çıkarınız” dedi. Dışarı çıkarıp, emrettiği gibi oturttuk. Evinde toplanan büyük kalabalığa karşı; “Ey insanlar! Resûl-i ekremden işittim; “Kim kusursuz ve noksansız bir abdest alır, sonra da tam bir ihlâs ile namaz kılarsa, Allahü teâlâ istediklerini ona ihsan eder” buyurmuştu, dedikten sonra, Kelime-i şehâdet getirerek vefat etti.”
Peygamber efendimiz onun için; “Her ümmetin bir hâkimi vardır. Bu ümmetin hâkimi de Ebüdderdâdır” buyurmuş idi. Mu’az bin Cebel (radıyallahü anh) da vefat ederken talebesi Amr bin Meymûn’a, Ebüdderdâ’nın ilminden istifâde edilmesini vasiyet ederek; “Yeryüzü, onun gibi bir âlim taşımadı” buyurmuştur. Ebüdderdâ (radıyallahü anh), herkese iyilikle muamelede bulunurdu. Kızgınlıkları ve kırgınlıkları yatıştırır, hep güler yüz gösterirdi. Kimseyi incitmez, kimseden incinmezdi. Tok gönüllü ve cömert idi. Kendisini ziyarete gelen her misafire çok ikramda bulunur, bizzat kendisi hizmet ederdi, ilmi, takvası, üstün ahlâkı ve daha bir çok vasıflarıyla ziyadesiyle sevilip, hürmet gösterilmiştir.
Ebüdderdâ’nın iki hanımı vardı. Birisi, Eshâb-ı kirâmdandır. İsmi, Hayre binti Hadred olup, Ümmüdderdâ el-Kübrâ lakabıyla meşhûrdur. Fıkıh ve hadîs ilminde âlim bir kadındı. Rivayet ettiği hadîs-i şerîfler altı meşhûr hadîs kitabında yer almıştır. Diğer hanımı Tabiînden Ümmüdderdâ es-Sugrâ lakabıyla meşhûr olup, ismi Hüreyme’dir. Bilâl, Yezîd, Derdâ ve Nesîbe adlarında dört çocuğu vardı.
Hanımı Ümmüdderdâ şöyle anlatmıştır: “Ebüdderdâ bir şey anlatırken ve bir hadîs-i şerîf naklederken dâima tebessüm ederdi. Bir gün sebebini sordum: “Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem her hadîs-i şerîf söyledikçe tebes-süm ederdi” dedi.
Hazret-i Ebüdderdâ, kendisine sırf hadîs-i şerîf öğrenmek için gelen bir kimseye, Peygamber efendimizin şu hadîs-i şerîfini nakletti: “Bir insan ilim kazanmak için bir yola giderse, Allahü teâlâ ona Cennet’te doğru bir yol açar. Melekler, ilim peşinde koşanlardan hoşnûd oldukları için, kanatlarını onun altına gererler, ilim sahipleri için yerdekiler ve gökdekiler mağfiret niyaz ederler. Denizin diplerindeki balıklar bile ona dua ederler. Âlimin âbid üzerindeki üstünlüğü, ayın yıldızlara üstünlüğü gibidir. Peygamberlerin vârisleri âlimlerdir. Bunlar dirhem ve dinar (para peşinde) koşmazlar, ilme koşarlar. Onun için, ilimden ne kadar fazla pay almak mümkünse o kadar alırlar.”
Bir defasında Ebüdderdâ’nın (radıyallahü anh) evine bir zât uğradı. Ona; “Eğer burada kalacaksan sana bir yer hazırlıyayım. Yolcu isen ve geçip gideceksen azık hazırlıyayım” dedi. O zât; “Yolcuyum, gideceğim” dedi. Ebüdderdâ; “Öyle ise sana en güzel azığı hazırlıyayım, bundan daha kıymetli azık olsa idi onu sana verirdim” dedikten sonra; “Bir gün Resûlullah’ın huzuruna gitmiştim. Dedim ki: “Yâ Resûlallah! Zenginler, dünyâyı da âhıreti de kazandılar. Onlar hem namaz kılıyor, hem oruç tutuyorlar, hem sadaka verebiliyorlar. Fakat biz fakir olduğumuz için sadaka veremiyoruz. Bunun üzerine Resûl-i ekrem şöyle buyurdu: “Sana bir şey söyleyeyim mi? Sen onu yapınca kavuştuğun şeye, ancak onu yapanlar kavuşabilirler. Yapmayanlardan hiç biri ona yetişemezler. Her namazdan sonra otuz üç kere teşbih (sübhânallah), otuz üç kerre tahmîd (Elhamdülillah), otuz üç kere tekbîr (Allahü ekber) getir.”
Ebüdderdâ’nın (radıyallahü anh) rivayet ettiği hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
“Din kardeşinin arzu ettiği yemeği ona yediren kimsenin günahları bağışlanır. Din kardeşini sevindiren Allah’ı sevindirmiş olur.”
“Bir kimse kardeşine arkasından dua ettiği zaman, bir melek “Allah, sana da o dua ettiğin gibi versin.” der.”
“Her hastalığın başı çok yemektir.”
“Dertli mü’minin duasını ganimet bilin.”
Ebüdderdâ (radıyallahü anh) buyurdu ki:
“Üç şey olmasa bir gün bile yaşamağı istemezdim. Bunlar sıcak ve uzun günlerde Allah için oruç tutup, susuz kalmak, gece ortasında Allah için secde etmek ve meyvelerin iyisi arandığı gibi sözlerin de iyisini arayan kimselerle sohbet etmektir.”
“Allahü teâlâyı görür gibi ibâdet ediniz. Kendinizi ölmüş biliniz, iyilik zayi olmaz, günâh unutulmaz.”
“Ölümden sonra neler göreceğinizi, başınıza gelecekleri bilseydiniz, isteyerek ne yemek yiyebilir, ne de su içebilirdiniz.”

Jan 17, 2023
Jan 17, 2023
21 min
Meşhûr Sahâbî. İlk müslüman olanlardandır. İsmi, Cündeb bin Cünâdedir. Müslüman olmadan önce künyesi Ebû Memle idi. Müslüman olunca Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) Ona Ebû Zer künyesini verdi. Lakabı Mesih-ül-İslâm’dır. Benî Gıfar kabilesinden olup, doğum târihi bilinmemektedir. 32 (m. 652) senesinde Medine civarındaki Rebeze denilen yerde vefât etti.
Ebû Zer Gıfârî, Mekke’nin ticâret yolu üzerinde yaşamakta olan Benî Gıfâr kabilesindendir. Bunlar Arabistan’da bulunan diğer kabileler gibi cahiliyye devrinin her çeşit kötülüğünü işliyor ve putlara tapıyordu. Ticâret kervanlarını çevirip, yağmacılık yapmalarıyla tanınmışlardı. Ebû Zer Gıfârî de çevresinin tesiriyle bir müddet kervan soygunlarına katılmıştı. Kavmi arasında atılganlığı ve cesâreti ile şöhret bulmuş, gücü kuvveti ve yiğitliği ile o çevrede pek meşhûr olmuştu. Fakat o bütün bunlardan bir tad almıyor, zavallı insanların elleriyle yonttuğu putlara ilâh diyerek tapmasına şaşıyor, putlardan nefret ediyordu. Nihâyet bir gün herşeyin tek bir yaratıcısı olduğuna inanarak, yol kesme işinden vazgeçti. İnsanlardan uzak bir hayat yaşamaya ve Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için kendisine yol gösterecek bir rehber aramaya, başladı. Üç sene böylece devam etti. Ebû Zer Gıfârî hidâyete adım adım yaklaşmakta iken, Muhammed aleyhisselâm’a Allahü teâlâ tarafından peygamberlik verilmişti. Artık insanlar birer ikişer müslüman olmakla şerefleniyor, İslâmın nûru âlemi aydınlatmaya başlıyordu. İslâmın doğuş haberi gün geçtikçe çevrede yayılıyor, müşrikler ise engellemek için çareler arıyordu. Nihâyet bu haber Benî Gıfâr kabilesinin yurduna da ulaşmıştı. Mekke’den gelen biri, Ebû Zer Gıfârî’nin “Lâ ilahe illallah” dediğini işitince, Mekke’de bir zât var, senin söylediğin gibi “Lâ ilahe illallah” diyor ve Peygamber olduğunu bildiriyor, dedi. Hangi kabileden olduğunu sordu. Kureyş’tendir dedi. Ebû Zer Gıfârî bu haberi işitir işitmez kardeşi Üneysi Mekke’ye gönderip bir haber getirmesini istedi. Üneys, Mekke’ye gidip, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) mübârek cemâli, sohbeti ve ihsânları ile şereflendi. Hayran kaldı. Sonra tekrar memleketine döndü. Kardeşi Ebû Zer hazretleri (Ne haber getirdin) diye sorunca, (Efendimiz, Vallahi öyle yüce bir zâtı gördüm ki, hep hayrı, iyiliği emr edip, kötülüklerden sakındırıyor) dedi. Ebû Zer Gıfârî, peki insanlar onun hakkında ne diyorlar dedi. Zamanın meşhûr şairlerinden olan kardeşi Üneys şöyle cevap verdi: “Şair, kâhin, sihirbaz diyorlar. Fakat onun söyledikleri ne kâhinlerin sözüne ne de sihirbazların sözüne benzemiyor. O’nun söylediklerini şairlerin her çeşit şiirleriyle karşılaştırdım. Onlara hiç benzemiyor, hiç kimsenin sözüyle ölçülemez. Vallahi o zât hakkı bildiriyor, doğruyu söylüyor. Ona inanmayanlar yalancı ve sapıklık içindedirler.” dedi.
Ebû Zer Gıfârî kardeşinin getirdiği haber üzerine hemen Mekke’ye gitmeye ve Peygamberimizi ( aleyhisselâm ) görüp müslüman olmaya karar verdi. Eline bir değnek ve biraz da azık alarak büyük bir şevkle Mekke yoluna düştü. Mekkeye varınca halini kimseye anlatmadı. Çünkü bu sırada müşrikler Peygamberimize ( aleyhisselâm ) ve yeni müslüman olanlara şiddetli düşmanlık yapıyorlar ve bu düşmanlıklarını safha safha ilerletiyorlardı. Bilhassa müslüman olup da, kimsesiz ve garip olanlara işkence yapıyorlardı. Ebû Zer Gıfârî de Mekke’de kimseyi tanımıyordu. Garip ve yabancı idi. Bu bakımdan kimseye bir şey sormadan Kâ’be’nin yanına varıp oturmuştu. Peygamberimizi ( aleyhisselâm ) görmek için fırsat kolluyor, nerede olduğunu öğrenmek için bir işâret arıyordu.
Akşam üstü bir sokak köşesine çekildi. Hazreti Ali, Ebû Zer’i gördü. Garip olduğunu anlayarak alıp evine götürdü. Halinden bir şey sormadığı gibi Hazreti Ebû Zer de sırrını açmadı. Sabah olunca tekrar Kâ’be’ye gitti. Akşama kadar dolaştığı halde hiçbir ipucu elde edemedi. Eski oturduğu köşeye gelip oturdu. Hazreti Ali, o gece yine oradan geçerken, Ebû Zer’i görünce (Bu biçare hâlâ evini öğrenememiş) diyerek tekrar evine götürdü. Sabahleyin yine Beytullaha gitti, sonra oturduğu köşeye çekildi. Hazreti Ali tekrar evine davet edip götürdü. Nereden ve niçin geldiğini sordu. Ebû Zer hazretleri de, (Eğer bana doğru bilgi vereceğine kat’î söz verirsen, söylerim dedi. Hazreti Ali söyle halini kimseye açmam deyince Ebû Zer Gıfârî işittim ki, burada bir Peygamber çıkmış, onunla görüşmek ve ona kavuşmak için buraya geldim. Hazreti Ali sen doğruyu buldun, akıllılık ettin. Şimdi ben o zâtın yanına gidiyorum. Beni takip et benim girdiğim eve sen de peşimden gir dedi. Ebû Zer Gıfâ’ri, Hazreti Ali’yi takip edip, onunla birlikte Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) mübârek yüzünü görmekle şereflendi. Ve hemen “Esselâmü aleyküm” diyerek selâm verdi. Bu selâm İslâm’da verilen ilk selâm ve Ebû Zer Gıfârî de ilk selâmlayan kimse oldu. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) selâmına cevap verip, “Allahın rahmeti üzerine olsun” buyurdu. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ), “Sen kimsin?” diye sorunca ben Gıfâr kabilesindenim dedi. “Ne zamandan beri buradasın?” buyurdu. Üç gün üç geceden beri buradayım. “Seni kim doyurdu?” buyurunca Zemzem’den başka bir yiyecek, içecek bulamadım. Zemzemi içtikçe hiç açlık ve susuzluk duymadım, dedi. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ), “Zemzem mübârektir. Aç olanı doyurur.” buyurdu. Bundan sonra Ebû Zer Gıfârî, Peygamberimize ( aleyhisselâm ) bana İslâmı bildir dedi. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) Ona Kelime-i şehâdeti okudu o da söyleyip, müslüman oldu. O ilk müslüman olanların beşincisidir.
Ebû Zer Gıfârî hazretleri müslüman olduktan sonra Kâ’be yanına gidip, yüksek sesle, “Eşhedü enlâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah” dedi. Bunu işiten müşrikler hemen üzerine hücum ettiler. Taş sopa ve kemik parçaları vurarak öyle dövdüler ki, kanlar içinde kaldı. Bu hâli gören Hazreti Abbas bırakın bu adamı öldüreceksiniz! O sizin ticâret kervanınızın geçtiği yol üzerinde oturan bir kabiledendir. Bir daha oradan nasıl geçeceksiniz dedi. Ebû Zer hazretlerini müşriklerin elinden kurtardı. Müslüman olmakla şereflenmenin verdiği şevkle öylesine seviniyor ve coşuyordu ki, ertesi gün gene Kâ’be’nin yanında Kelime-i şehâdeti yüksek sesle bağıra bağıra söyledi. Bu sefer de üzerine hücum eden müşrikler yere yıkılıncaya kadar dövdüler. Yine Hazreti Abbas yetişip, ellerinden kurtardı.
Ebû Zer Gıfârî hazretlerine Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) kendi memleketine dönmesini ve orada İslâmiyeti yaymasını emir buyurdu. Ebû Zer Gıfârî bu emir üzerine kendi kabilesi arasına dönüp onlara İslâmiyeti anlatmaya başladı. Hicrete kadar bu hizmete devam etti. Birgün kabilesine Allahın bir olduğunu, Muhammed aleyhisselâmın onun Resûlü olduğunu ve bildirdiklerinin hak olduğunu anlattı. Sonra da tapmakta oldukları putların bâtıl boş ve mânâsız olduğunu söylemişti. Kendisini dinleyen kalabalıktan bir kısmı, “olamaz” diye bağrışmaya başladılar. Bu sırada kabilenin reîsi Haffaf bağıranları susturdu ve durun dinleyelim bakalım ne anlatacak dedi. Bunun üzerine Ebû Zer hazretleri şöyle devam etti. Ben müslüman olmadan önce bir gün Nûhem putunun yanına gidip, önüne süt koymuştum. Bir de baktım ki, bir köpek yaklaşıp, sütü içiverdi. Sonra da putun üzerine pisledi. Görüyorsunuz ki, put köpeğin üzerini kirletmesine manî olacak güçte bile olmayan bir taş! İşte sizin taptığınız şey! dedi. Köpeğin bile hakaret ettiği puta tapmak hoşunuza gidiyorsa buna çok şaşılır, işte sizin taptığınız budur, dedi. Herkes başını eğmiş duruyordu. İçlerinden biri, peki senin bahsettiğin Peygamber ( aleyhisselâm ) neyi bildiriyor. Onun doğru söylediğini nasıl anladın, dedi. Bunun üzerine Ebû Zer hazretleri yüksek sesle kalabalığa şöyle hitap etti. O, Allahın bir olduğunu, Ondan başka ilâh olmadığını, herşeyi yaratan ve herşeyin mâliki, sahibi olduğunu bildiriyor... İnsanları Allah’a îmân etmeye çağırıyor. İyiliğe, güzel ahlâka ve yardımlaşmaya davet ediyor. Kız çocuklarını diri diri gömmenin ve yaptığınız diğer her türlü kötülüğün, haksızlığın, zulmün, çirkinliğini ve bunlardan sakınmayı bildiriyor, dedi. Ebû Zer Gıfârî hazretleri İslâmiyeti uzun uzun açıkladı. Kabilesinin içinde bulunduğu sapıklığı bir bir sayıp, bunların zararlarını ve çirkinliğini gayet açık bir şekilde anlattı. Onu dinleyenler arasında başta kabile reîsi Haffaf, kendi kardeşi Üneys olmak üzere çoğu müslüman oldu. Diğerleri ise daha sonra Peygamberimizi görerek müslümanlığı kabûl ettiler.
Ebû Zer Gıfârî hazretleri bu hizmetleri yaptığı sırada, İslâmiyet Mekke’de ve civarında oldukça yayılmıştı. Müşriklerin zulmü de o derece artmış, İslâm uğrunda kanlar dökülmüş, ilk şehîdler verilmişti. İki defa Habeşistan’a, daha sonra Medine-i Münevvere’ye hicret yapıldı. Ebû Zer hazretleri de Medine’ye hicret etti. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) hicretten sonra Eshâb-ı kiram arasında kurduğu kardeşlikte Ebû Zer hazretlerini de Münzir bin Amr hazretleri ile kardeş yaptı. Daha sonra İslâmı anlatması için tekrar kabilesi arasına gönderildi. Ebû Zer Gıfârî hazretleri hicretten sonra da kabilesi arasında İslâmı yayma hizmetinde bulunduğu için Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarında bulunamadı. Daha sonra O da Medine’ye gitti.
Ebû Zer Gıfârî ( radıyallahü anh ), Hendek savaşından sonra Medine’ye yerleşti. Bundan sonra Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) yanından ayrılmadı. Önce Resûlullahın ( aleyhisselâm ) hizmetini görür sonra da mescide gider başka bir işle meşgûl olmazdı. Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) evinden bir fert gibi oldu. Her hareketinde ve her işinde Resûlullaha ( aleyhisselâm ) tâbi oldu. Bütün zamanını dîni öğrenmeye ayırdı. İlim öğrenmek husûsunda büyük gayret sahibi idi. Herşeyi Peygamberimize ( aleyhisselâm ) sorardı. Îmân, ihsân, emir ve nehiy husûsunda, Kadir gecesi ve daha birçok husûsların esrârını, izahını, namaza dair ince husûsları ve nice şeyleri Resûlullaha bizzat sorarak öğrenmiştir. Resûl-i Ekrem efendimiz de Ebû Zer’i çok sever ona husûsî iltifât buyururdu. Çok zaman gece geç vakte kadar Resûlullahın ( aleyhisselâm ) huzûrunda kalırdı. Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) mahremi, sır dostu idi. Onunla mahrem meseleleri konuşurdu. Ebâ Zer hazretleri ayrıca Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) mübârek elini öpmek se’âdetine kavuşmuştur. Kendisi şöyle anlatmıştır: “Resûl-i Ekrem ile ne zaman karşılaşsak müsafeha ederdik. Hatta bir gün beni aramış ben yoktum. Aradığını duyunca hemen huzûruna gittim. Çok neşeli oturuyor idi. Kucaklaştık.”
Ebû Zer, Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimize bi’at ederken (Hak teâlânın yolunda hiçbir kötüleyicinin kötülemesine aldanmıyacağına, ne kadar acı olursa olsun dâima doğru sözlü olacağına) söz vermişti. Ömrünün sonuna kadar hep böyle kaldı. Bu husûsta Resûlullah efendimiz, “Dünyaya Ebû Zer’den daha sadık kimse gelmedi” buyurmuşlardır. Resûlullaha ( aleyhisselâm ) anlatılamayacak derecede muhabbeti ve bağlılığı vardı. Bir defasında şöyle demiştir: (Yâ Resûlallah benim kalbim yalnız Allahü teâlânın ve sizin muhabbetinizle doludur. Bu muhabbet o derecede ki insanın kalbi ancak bu kadar muhabbetle dolu olur.)
İki ilim denizinin birleştiği nokta ve ilmin kapısı olarak vasıflandırılan Hazreti Ali, “Ebû Zer ilimde bir deryadır, insanların anlamaktan âciz olduğu çok ilmi biliyordu. Sonra ilmin üzerini kırba bağlar gibi bağlayıp, ondan hiç sızdırıp zayi etmemiştir.” buyurdu. Hazreti Ömer, “Ebû Zer’in ilmi çok yüksektir.” buyurdu. Abdullah İbn-i Mes’ûd ( radıyallahü anh ) da onun ilim husûsunda bu ümmetin en ileri gelenlerinden olduğunu bildirmiştir. O, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) zamanında dinde fetvâ verenlerden biri idi.
Tebük muharebesinde Ebû Zer Gıfârî hazretlerinin devesi pek zayıf ve dayanıksız olduğu için geride kalmıştı. Yolun ortasında devesi çöküp kalınca, devesinden indi. Eşyasını sırtına yükleyerek orduya yetişti. Yalnız başına tenha bir yere oturdu. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ), Hazreti Ebû Zer’i böyle tenhada görünce “Allahü teâlâ, yalnız başına yürüyen, yalnız başına vefât edecek olan ve yalnız başına haşr olunacak olan Ebû Zer’e rahmet eylesin” buyurmuşlardır. Mekke’nin fethine de kendi kabilesinin sancağını taşıyarak katılmıştır.
Ebû Zer ( radıyallahü anh ) dünyâya hiç değer vermezdi. Son derece kanaatkar, fakîr ve yalnız yaşardı. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bu sebeble ona “Mesîh-ül-islâm” lakabını vermişti. Peygamberimize ( aleyhisselâm ) tam bağlanıp, O’nun sevip, beğendiğini seven, Onun sevmediğini ve beğenmediğini sevmeyen Ebû Zer ( radıyallahü anh ); Resûlullahın vefâtında da yanında bulunmuştur. Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) vefâtından sonra bir köşeye çekilip, son derece mahzûn ve yalnız yaşadı. Hazreti Ebû Bekir’in halifeliği devrinde de böyle yaşayıp, O’nun vefâtından sonra Şam’a gitti. Oraya yerleşti.
Hazreti Osman’ın halifeliğine kadar orada kaldı. Sonra Medine-i Münevvereye geldi. Şam halkına din bilgilerini öğretmekle meşgûl oldu. Şüphelilerden ve haramlardan son derece sakınırdı. Evinde bir günlük nafakasından fazlasını bulundurmaz, hep fakîrlere dağıtırdı. Hatta Şam’da bulundukları sırada bir gün Şam vâlisi tecrübe etmek için onbin dirhem altın göndermişti. Ebû Zer hazretleri altınları hemen fakîrlere dağıttı. Yanında tek altın bile saklamadı. Ertesi gün vâlinin hizmetçisi gelip, (Aman efendim, dün sana getirdiğim altınlar meğerse başkasına gidecekmiş. Yanlışlıkla sana getirmişim), deyince, Ebû Zer ( radıyallahü anh ), “Oğlum, onları fakîrlere dağıttım. Sen vâliden iki-üç gün mühlet iste, ben bu parayı hazırlarım, iade ederiz” dedi. Vâlinin adamı durumu vâliye anlattı. Vâli Ebû Zer’in ( radıyallahü anh ) doğru sözlü olduğunu anladı. Fakat oranın zenginleri Ebû Zer’în ( radıyallahü anh ) bu durumunu beğenmediler. Oradan gitmesi için Hazreti Osman’a mektûb ile bildirdiler. Böylece Medine-i Münevvere’ye davet edildi. Hazreti Osman, Şam halkının kendisinden şikâyet sebebini sordu. Ebû Zer de hâdiseyi olduğu gibi anlattı. Bunun üzerine Hazreti Osman (Yâ Ebâ Zer, halkı zühd yoluna zorla sokmak imkânsızdır. Benim vazîfem, onlar arasında Hak teâlâ hazretlerinin emriyle hükmetmek ve onları çalışma, iktisat tarafına teşvik eylemektir.) buyurdu. Sonra Ebû Zer ( radıyallahü anh ) Resûlullah bana “Binalar Seldağı’na ulaştığı zaman, sen Medine’den ayrıl.” diye emretmişlerdi, izin verirseniz, ben Medine’den gideyim dedi. Hazreti Osman müsâde buyurdular ve bir deve sürüsü ile, iki köle verdiler. Yetecek miktarda yiyecek ve hediyeler ile Medine-i Münevvere yakınlarındaki (Rebeze) adındaki köye gitmesini söylediler. Ailesi de Şam’dan buraya gönderildi. Ebû Zer Gıfârî ( radıyallahü anh ) buraya bir mescit yaptırdı. Vefât edinceye kadar, gelenlere İslâm dinini öğretti. Hadîs-i şerîfler rivâyet eyledi. Kalan ömrünü burada geçirdi ve orada da vefât etti. Vefâtı pek garip oldu. Hanımı ona bir elbise aradığında bana elbise değil kefen lâzımdır deyip, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) kendisine nasıl vefât edeceğini söylediğini bildirdi: “İyi bir haber var, yakında Resûlullaha kavuşacağım” ve “Ey ölüm çabuk gel rûhum Rabbime kavuşmak sevgisiyle çırpınıyor” dedi. Hasta olduğu bir gün kızı veya hanımına dönüp, “Dışarıdan gelen olup olmadığını” sordu. Dışarı çıkıp baktıklarında bir şey görünmediğini bildirdiler. Bunun üzerine “Vefât zamanım henüz gelmedi. Şimdi siz bir koyun kesip hazırlayın. Cenâzemde sâlih bir topluluk bulunacak. Onlara ikram edersiniz. Yemeden gitmemelerini benim tenbîh ettiğimi söylersiniz” buyurdu. Arzusu yerine getirildi. Tekrar kızına veya hanımına dışarı çıkıp gelenlerin olup, olmadığına bakmasını isteyince, dışarı çıktılar. Uzaktan bir topluluğun gelmekte olduğunu görünce içeri girip haberi verdiler. Bunun üzerine kendisinin kıbleye karşı çevrilmesini istedi. Kıbleye döndükten sonra Hazreti Ebû Zer, “Bismillahi ve billahi ve alâ milleti Resûlullah” diyerek rûhunu Hak teâlâya teslim etti. Gelen misâfirler karşılanıp Ebû Zer Gıfârî’nin ( radıyallahü anh ) vefât ettiği bildirildi. Bunlar, “Böyle mübârek bir zâtın cenâzesinde bulunmak, Allahü teâlânın bize husûsi bir kerem ve lütfudur.” diyerek, Ebû Zer’i ( radıyallahü anh ) gasl, techîz ve tekfîn edip namazını kıldılar ve defn ettiler. Tam gitmek üzereyken, Ebû Zer Gıfârî ( radıyallahü anh ) size selâm etti. Yemek yemeden gitmemenizi tenbîh eyledi diye bildirilince, hepsi oturup yemek yediler. Sonra durumu gidip halifeye bildirdiler. Ebû Zer ( radıyallahü anh ) vefât ettiğinde bir evi, üç koyunu ve birkaç keçisinden başka malı yoktu.
Abdullah İbn-i Mes’ûd, Ebû Zer’in vefâtını işitince, Resûlullah ( aleyhisselâm ), “Ebû Zer yalnız, vefât eder ve yalnız haşr olunur” buyurmuştu, diyerek ağladı. Hazreti Osman, Ebû Zer’e çok acıdı. Onun kızını kendi evlâtları arasına aldı. Ona fevkalâde yakınlık gösterdi.
Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) Ebû Zer hazretleri hakkında buyurdu ki: “Benim ümmetimde Ebû Zer, Meryem oğlu Îsâ’nın zühdüne sahiptir. Bu fıtrat üzere yaratılmıştır.”
“Îsâ aleyhisselâmın tevâzu’una bakmak kendisini mesrûr eden kimse, Ebû Zer’e nazar eylesin.”
“Ebû Zer’den daha sâdık bir söz (lehçe) ne yeryüzü tanımıştır, ne de bir yeşillik üzerine gölge salmıştır. Yani onun gibi doğru sözlü bir kimse dünyâya gelmiş değildir.”
Ebû Zer Gıfârî ( radıyallahü anh ), Peygamberimizden ( aleyhisselâm ) bizzat işiterek, ikiyüzseksenbir hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Kendisinden Enes bin Mâlik, İbn-i Abbas, Hâlid bin Vehban, Zeyd bin Vehb, Hurşe bin Hurr, Cübeyr bin Nüfeyr, Ahnef bin Kays, Abdullah bin Samit, Amr bin Meymûn ve daha çok sayıda hadîs âlimi, hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Ondan rivâyet edilen bu hadîs-i şerîfler Kütüb-i sitte denilen meşhûr altı hadîs kitabında yer almıştır.
Ebû Zer’in ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği bir hadîs-i kudsî şöyledir:
(Mânâsı Allahü teâlâdan, sözleri Peygamberimizden olan hadîs-i şeriflere hadîs-i kudsî denir.)
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri buyurdu ki: “Ey kullarım! Şüphesiz zulmü kendime haram kıldım. Yani zulümden münezzehim. Bunu size de haram kıldım. Sakın kimseye zulüm etmeyin. Ey kullarım! Hepiniz, dalâlet, sapıklık üzere yaratıldınız. Yani din bilgilerini bilmiyordunuz. Ancak sizden hak yoluna hidâyet ve îmân etmeğe muvaffak eylediğim kimseler hidâyete kavuştu, dalâletten kurtuldu. Benden hidâyet isteyiniz, sizi hidâyete kavuşturayım.”
“Ey benim kullarım, hepiniz açtınız. Fadl ve keremimle sizleri yedirip içirip doyurdum. Benden yiyecek içecek talep ediniz ki, size bunun sebeplerini ve yolunu kolaylaştırayım.”
“Ey benim kullarım hepiniz çıplaktınız, hepinizi ben giydirdim. Benden giyecek talep ediniz ki sizi giydireyim.”
“Ey benim kullarım! Siz gece-gündüz kast ile hata edersiniz. Ben ise şirkden başka bütün günahları affediciyim. Bana istiğfar ediniz ki sizi mağfiret edeyim.”
“Ey benim kullarım! Şüphesiz siz bana hiç bir zarar veremezsiniz ve bana hiç bir faide sağlayamazsınız. Ben bunlardan münezzeh ve müberrâyım. Ben ganiyy-i mutlakım siz de fakîr-i mutlaksınız.”
“Ey benim kullarım! Eğer sizin öncekileriniz ve sonrakileriniz, insanlarınız, cinleriniz, takvânın en yüksek derecesinde olsa, benim mülkümde zerrece artış olmaz. Zühd ve takvânızın fâidesi yine sizedir.”
“Ey benim kullarım! Sizin öncekileriniz ve sonrakileriniz insan ve cinleriniz, yani hepiniz en âsî bir kimse gibi hep, isyankâr ve günahkâr olsanız, benim mülkümden zerre eksilmez. Bunların zararı, ziyanı size ulaşır.”
“Ey kullarım! Öncekileriniz ve sonrakileriniz, insanlarınız ve cinleriniz, yeryüzünde biryerde el kaldırıp benden isterseniz, (Ben de dilersem), her istediğinizi veririm. Böylece benim mülkümden bir şey eksilmiş olmaz, iğne denize daldırıldığı zaman iğne denizden birşey eksiltir mi? Ucunda kıymetsiz bir yaşlık kalır.”
“Ey kullarım! Sizin amel ve ibadetlerinizi, her işinizi, ilmi ezelîm ve hafaza meleklerim ile zapt ve hıfz ederim. Sonra işlerinizin karşılığını âhirette noksansız veririm. İşte bu şekilde her kim bir hayır işlerse, bana hamd ü sena eylesin. Bu da benim ihsânımdır. Bundan başka iş işleyenler de beni değil, kendi nefislerini kötülesinler. Zira kötülük işleyenler, irâde-i cüz’iyyeleri ile kendi nefslerine uyarak günah işliyorlar.”
Hazreti Ebû Zer’in rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerden bir kısmı da şunlardır:
“Akıllı olan kimse zamanını üçe bölmeli, bir kısmını ibâdetle, bir kısmını nefis muhâsebesi ile diğerini de öbür işlerini yapmakla geçirmelidir.”
“Nerede olursan ol, takvâ üzerine bulun, Allahtan kork.”
“Eğer iyilik yapmaya gücün yetmiyorsa, hiç olmazsa kötülük etme bu da nefsin için verilmiş bir sadakadır.”
Ebû Zer hazretleri buyurdu ki:
“Günün deven gibidir. Başını tutarsan, yahut bağlarsan, bedeni sana tâbi olur. Yani sabahleyin tâat, ibâdet ve bir hayır işlersen, günün sonu da öyle gelir.”
“Şüphesiz malının iki ortağı vardır. Biri semâvî âfetler, diğeri de vârisler. Şu hâlde eğer malından nasîbi enaz olan kimse olmak istemiyorsan ve buna gücün yetiyorsa, Allahü teâlâ’nın yolunda sarf et.”
“Bir günlük nafakaya râzı ol. Hayırlı işleri kaçırmaktan kork ve sakın. Dünyan oruç, iftarın ölüm olsun.”
“Fakr yani, ihtiyâç hali benim için zenginlikten ve hastalık da sıhhatli olmaktan daha sevgilidir.” Bu söz yüksek derecelerini göstermektedir.
“İnsan ne kadar dünyâ malı toplarsa o kadar dünyâya düşkün olur.”
“Yalnızlık kötü arkadaşla bulunmaktan iyidir, iyi arkadaşla beraber olmak da yalnızlıkdan iyidir.”
“En garîb ve en çok muhtaç olduğun gün, kabre konduğun gündür.”
Süfyân-ı Sevrî şöyle anlatmıştır: Ebû Zer Gıfârî hazretleri bir gün Kâ’be’de ayağa kalkıp, ey kardeşlerim geliniz toplanınız! Bu şefkatli kardeşinizin nasihâtlarını dinleyiniz, diye bağırdı. Bunun üzerine insanlar yanına gelip, etrâfına halka oldular ve Onu dinlemeye başladılar. Sözüne şöyle başladı: “Sizden biriniz bir yolculuğa çıkarken hazırlık yapıp azığını yanına alır değil mi? Gideceği yere sağ sâlim varmak için tedbirler alır değil mi? Evet dediler. Sonra şöyle devam etti; Siz öyle bir yolculuğa çıkacaksınız ki, bu yolculuk çok zor ve çok uzundur. Bu yolculuk âhiret yolculuğudur. Bu çetin yolculukta size lâzım olacak ve sizi kurtaracak olan azığı hazırlayınız! Dinleyenler dediler ki, o azık nedir? Buna da şöyle cevap verdi:
Kabrin azâbından ve dehşetinden kurtulmak için gecenin karanlığında namaz kılınız. Mahşer günü güneşin şiddetli sıcağından kurtulmak için oruç tutunuz. Kıyâmet gününün çetin zorluklarından kurtulmak için mallarınızdan (zekât) sadaka veriniz. Haccı yapınız. Hayır söyleyip, kötü sözlerden sakınınız. Kıyâmetde her sözünüzden hesaba çekilirsiniz. Dünyayı, ahireti kazanacak bir yer olarak değerlendiriniz. Helâl olan şeyleri arayınız. Mallarınızı üçe ayırıp, bir kısmı ile çoluk çocuğunuza helâl yiyecek temin ediniz, bir kısmını sadaka olarak veriniz, diğer kısmını da size faydalı olan şeylere harcayınız.” Bunları söyledikten sonra daha yüksek bir sesle: “Ey insanlar peşinden yetişilmeyen bir hırs sizi mahvediyor...” dedi.
Ebû Zer Gıfârî ( radıyallahü anh ) şöyle anlatmıştır: “Bir gün mescide girdim. Resûlullah ( aleyhisselâm ) yalnız oturuyordu. Ben de yanına oturdum, buyurdu ki: “Yâ Ebâ Zer, mescide girince iki rekât namaz (tahıyyet-ül-mescid) kılmak gerekir. Kalk kıl.” Kalktım iki rekât tahıyyet-ül-mescid namazını kıldım sonra yine Resûlullahın yanına varıp oturdum. Dedim ki, Yâ Resûlallah ( aleyhisselâm ) Bana namaz kılmayı emir buyurdunuz. Bu namaz nedir? “Azı ve çoğu Allahü teâlânın koyduğu bir ibâdettir.” buyurdu. Dedim ki, Yâ Resûlallah hangi amel daha efdaldir. “Allahü teâlâya îmân etmek ve onun yolunda cihad yapmak.” buyurdu. Yine dedim ki, Yâ Resûlallah îmân bakımından en kâmil mü’min hangisidir? “Ahlâkı en güzel olanıdır.” buyurdu. Dedim ki, Yâ Resûlallah mü’minlerin en emîni kimdir? “İnsanlara elinden ve dilinden zarar gelmeyen kimsedir.” buyurdu. Dedim ki, Yâ Resûlallah en efdâl hicret hangisidir? “Günahlardan uzaklaşmaktır.” buyurdu. Dedim ki, Yâ Resûlallah en efdal namaz hangsidir? “Duâsı fazla olan namazdır.” buyurdu. Yâ Resûlallah, oruç nedir? dedim. “Ecrini, mükâfatını bizzat Allahü teâlânın katkat vereceği bir farzdır (ibâdettir).” buyurdu. Yâ Resûlallah hangi cihad daha efdaldir? dedim. “Mal ve canı ile yapılan cihadtır” buyurdu. Dedim ki, Yâ Resûlallah hangi köleyi azat etmek daha efdaldir?
“Madden ve manen kıymetli olanı” buyurdu. Sadakanın en efdali hangisidir? Yâ Resûlallah dedim. “Az da olsa fakîrin gönlünü almak için verilendir.” buyurdu. Dedim ki, Yâ Resûlallah, Allahü teâlânın indirdiği âyetler içinde en faziletlisi hangisidir? “Âyet-el-kürsî’dir.” buyurdu.
Ebû Zer hazretleri devam ederek, Peygamber efendimize ( aleyhisselâm ) Peygamberler ve onlara gönderilen kitaplar hakkında da suâller sorup aldıktan sonra, Sözüne şöyle devam etmiştir. Yâ Resûlallah bana nasîhat et dedim. “Sana Allah’tan korkmayı tavsiye ederim, işin başı budur.” Yâ Resûlallah biraz daha dedim. “Sana Kur’ân-ı kerîmi okumayı tavsiye ederim. O senin için yeryüzünde nûr, gökte meleklerin övgüsüdür” buyurdu. Biraz daha dedim. “Çok gülmeyi terk et, çok gülmek kalbi öldürür, yüzün nûrunu giderir.” buyurdu. Biraz daha nasîhat buyur, Yâ Resûlallah dedim. “Susmayı tercih et sadece hayır söyle, bu şeytanı senden uzaklaştırır dîne uymakta sana yardımcı olur.” buyurdu. Biraz daha Yâ Resûlallah dedim. “Cihad et, çünkü cihad ümmetimin zühdüdür.” buyurdu. Biraz daha dedim. “Miskinleri (fakîrleri) sev, onlarla bulun.”buyurdu. Biraz daha Yâ Resûlallah dedim. “Kendinden aşağı olanlara bak, senden üstün olanlara bakma, çünkü içinde bulunduğun hal senin için ni’mettir” buyurdu. Biraz daha Yâ Resûlallah dedim. “Akrabanı ziyâret et, onlar seni ziyâret etmeseler de.” buyurdu. Biraz daha Yâ Resûlallah dedim. “Allahü teâlâya itaat et, kınayanların kınamasına aldırma” buyurdu. Biraz daha nasîhat et, Yâ Resûlallah dedim. “Acı da olsa Hakkı söyle” buyurdu. Biraz daha istedim. Sonra da elini göğsüme koydu ve şöyle buyurdu: “Tedbir almak gibi akıllılık yoktur. Haramlardan el çekmek gibi vera yoktur. Güzel ahlâk gibi de soyluluk yoktur.”
1) Hilyet-ül-evliyâ cild-1, sh. 156
2) Tabakât-ı İbn-i Sa’d cild-1, sh. 219, cild-2, sh. 354
3) El-A’lâm cild-2, sh. 140
4) Tehzîb-üt-tehzîb cild-1 2, sh. 90
5) El-İsâbe cild-4, sh. 62
6) El-İstiâb cild-4, sh. 61 (İsâbe kenarında)
7) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 1002
8) Eshâb-ı Kirâm sh. 331
9) Şezerât-üz-Zeheb cild-2, sh. 39
10) Câmi’u kerâmât-il evliyâ cild-2, sh. 83
11) Tezkiret-ül-Huffâz cild-1, sh. 17
12) Kâmûs-ul-A’lâm cild-2, sh. 716
13) Sahîh-i Buhârî, fedâil-ül-eshâb 11, Menâkıb-ul-ensâr 33
14) Sahîh-i Müslim Fedâil-ul-eshâb 132
15) Müsned-i Ahmed bin Hanbel cild-5, sh. 155

Jan 17, 2023
Jan 17, 2023
23 min
Sağ iken, Cennet ile müjdelenen on sahabîden biri. “Ümmetin Emîni” lakabıyla övülen yüce Sahâbînin asıl ismi, Âmir bin Abdullah bin Cerrah bin Kâ’b bin Dabbe bin Hars bin Fehr’dir. Bütün gazâlarda bulundu. Çok kahraman idi. Bedir gazâsında pederini öldürdü. Uhud’da Resûlullah’ın mübârek yanağına batan iki demir halkayı dişleri ile çekip çıkardı. Rumlar ile olan muharebelerde, senelerce nefer olarak savaşırken, halife Hazreti Ömer tarafından Şam ordularına başkumandan yapıldı. Adâleti ile Rum halkını hayrette bıraktı. Şamlıların seve seve îmân etmelerine sebep oldu. 18 (m. 639) yılında 58 yaşında Kudüs ile Remle arasında tâ’undan vefât etti.
Hazreti Ebû Bekir’in vasıtasıyla imâna gelenlerin onuncusudur. Îmâna geldiğinde 31 yaşındaydı. O günden, vefâtına kadar malıyla, mevkisiyle ve canıyla İslâmiyeti yaymak için çalıştı. Sevgili Peygamberimizin yanında bütün gazâlarda bulundu. Peygamber efendimizin şu hadîs-i şerîfleriyle şereflendi. “Ebû Bekir Cennettedir. Ömer Cennettedir. Osman Cennettedir. Ali Cennettedir. Talha Cennettedir. Zübeyr Cennettedir. Abdurrahmân İbni Avf Cennettedir. Saad İbni Ebî Vakkas Cennettedir. Sa’îd İbni Zeyd Cennettedir. Ebû Ubeyde İbni’l Cerrah Cennettedir.” Mekke’deyken kâfirlerin ezâ ve cefâlarının çoğalmasıyla Peygamber efendimizin izniyle Habeşistan’a hicret etti. Sonra Medine’ye hicret edince Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) onu Hazreti Sa’d bin Muaz ile kardeş yaptı.
Bedir gazâsında, düşman saflarında babası da bulunuyordu. Peygamber efendimizin kumanda ettiği bu gazâya melekler de katılmış; insan şekline girerek ellerindeki kılıç ile kâfirlerle çarpışıyordu. Savaş bütün şiddetiyle, devam ederken Ebû Ubeyde ( radıyallahü anh ) babasıyla karşılaştı. Babası oğlunu öldürmek için saldırınca Hazreti Ebû Ubeyde “Yâ Allah” diyerek babasıyla mücadeleye başladı. Peygamber efendimizin aşkıyla yanan Ebû Ubeyde ( radıyallahü anh ) babasıyla, İslâm için çarpışıyordu. Bir fırsatını bulup kılıcıyla babasının başını gövdesinden ayırıp, kesik başı Hazreti Peygamberimizin huzûruna getirdi. Peygamberimiz bu hali görünce çok sevindi. Ve Allahü teâlâ bu hâdise üzerine: “Allahü teâlâya ve kıyâmet gününe îmân edenler, Allahü teâlânın düşmanlarını sevmezler. O kâfirler ve münâfıklar, mü’minlerin anaları, babaları, oğulları, kardeşleri ve başka yakınları olsa da, bunları sevmezler. Böyle olan mü’minleri Cennete, koyacağım.” buyurdu (Mücâdele-22).
Hazreti Ebû Ubeyde Uhud cenginde de büyük kahramanlık gösterdi. Hazreti Peygamberimiz, Ebû Ubeyde ile Sa’d bin Ebî Vakkas hazretlerini ön safta çarpışanlara kumandan olarak seçti. Kâfirleri, merkezde bulunan Sevgili Peygamberimize yaklaştırmamak için bütün güçleri ile savaştılar. Peygamber efendimiz dahi düşmanı geriletecek şekilde yayıyla, okuyla, kılıcıyla çarpışıyordu. Eshâb-ı kiram ( radıyallahü anh ) canlarını dişlerine takmışlar Peygamberimizin etrâfında pervane olmuşlardı. Hazreti Hamza, Hazreti Ali, Hazreti Ebû Dücane, Hazreti Sa’d bin Ebî Vakkas, Hazreti Umeyr, Hazreti Ubeyde bin Cerrah, Hazreti Talha, Hazreti Zübeyr gibi Eshâb-ı kiram ( radıyallahü anh ) Peygamberimizi korumaya çalışıyorlardı. Pek çok Eshâb-ı kiram çarpışa çarpışa şehîd oldu. Düşman gerilemişti, zafere yaklaşılmıştı. Zafer sevinciyle yerlerini terk eden Eshâb-ı kiramın bulundukları yerden, düşman süvarileri saldırıya geçti ve Peygamber efendimize kadar sokuldular. İbn-i Kamia denilen müşrik, Resûlullah’ın mübârek başına kılıcını vurdu, miğferin demiri mübârek yanağına saplandı. Eshâb-ı kiram tekrar toparlanıp kâfirlere saldırdı, düşmanı Peygamberimizin yanından uzaklaştırdılar. Hazreti Ebû Ubeyde’nin Sevgili Peygamberimizin mübârek yanaklarından miğferin demirini dişleriyle çekip, çıkarırken iki ön dişi kırıldı. Bu gazada Peygamber efendimizin mübârek dişleri şehîd oldu. Bu savaş, İslâm ordusunun önce galibiyeti, sonra, düşmanın hücumu, daha sonra da Eshâb-ı kiramın ( radıyallahü anh ) düşmanı kovalamasıyla neticelendi. 97 kadar şehîd verildi. Bunların içinde Hazreti Hamza şehîdlerin serdarı olarak yanlarına yeğeni Abdullah bin Cahş ile aynı kabre defn edildiler.
Hazreti Ebû Ubeyde, Uhud, Hendek, Hâyber gazâlarında görülmemiş şekilde cenk etti. Mekke’nin fethinde de Peygamber efendimizin yanlarında bulundu. 9 (m. 630) senesinde Peygamberimizin huzûruna Necran’dan bir Hıristiyan heyeti geldi. Uzun konuşmalardan sonra Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) Peygamber olduğunu kabûl ettiler.. Ve “Yâ Muhammed ( aleyhisselâm )! Senden râzıyız ne istersen sana verelim. Eshâbından bir emîn kimseyi bizimle beraber gönder, vergilerimizi ona verelim!” dediler. Peygamberimiz de yemîn edip, “Gayet emîn bir kimseyi sizinle gönderirim” buyurdu. Eshâb-ı kiram ( radıyallahü anh ) emîn olarak kimin şerefleneceğini merak ediyorlardı. Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Kalk yâ Ebâ Ubeyde!” buyurdu. “Ümmetimin emîni budur” diyerek beraber gönderdi. Hazreti Ebû Ubeyde bu müjdeye kavuşunca sevincinden ağladı.
Sevgili Peygamberimiz, Bahreyn ile sulh yaptığında, onlardan cizye’yi almak üzere Ebû Übeyde’yi ( radıyallahü anh ) vazîfelendirdiler. Vazifesini çok güzel yapmış dönüşünde hazineyi altınla doldurmuştu. Hicrî 11. (m. 632) yılında Resûlullah ( aleyhisselâm ) Rebî’ul-evvel ayının 12’sinde Pazartesi günü öğleden evvel vefât ettiler. Eshâb-ı kiram, pek çok üzülüp gözyaşı döktüler. Çoğunun dili tutulup, bir müddet konuşamadılar. Hazreti Ebû Ubeyde gözyaşlarını tutamıyordu. Bütün Eshâb-ı kiram kan ağlıyor ve devasız derdi çekiyordu. İçerde Cenâze hazırlıklarını yaparlarken kapı vuruldu: “Ebû Bekir ve Ömer burada mı?” diye sorulunca “Evet buradayız” dediler. “Medineliler, Benî Sa’îde Konağında toplandılar, kimin halife olacağını konuşuyorlar. Belli bir kimseyi daha seçemediler. Herkes kendi kabilesinin reîsini seçmeyi istiyor. Bir karışıklık çıkabilir. Acele gelip bu işi hallediniz” dedi. Müslümanlar arasında büyük bir ayrılık baş göstermek üzere idi. İşte böyle dar ve tehlikeli bir anda, Hazreti Ebû Bekir ile Hazreti Ömer ve Hazreti Ebû Ubeyde, oraya Hızır gibi yetiştiler. O anda, ensardan biri kalkıp, bizler, Resûlullah’a yardım ettik. Muhacirler bize sığındı. Halife bizden olmalıdır diyordu. Halbuki Resûlullah ( aleyhisselâm ) her yerde, sağ yanına Hazreti Ebû Bekir’i, sol yanına Hazreti Ömer’i alır, Ebû Ubeyde ( radıyallahü anh ) için de “Bu ümmetin emînidir” buyururdu. Üçü birdenbire meydana çıkınca, sanki Resûlullah kalkmış oraya gelmiş gibi oldu. Herkes, bunların ne söyleyeceğini bekliyordu. Hazreti Ebû Bekir, uzun bir konuşma yaptı. Sonra Hazreti Ömer konuştu sonra da Ebû Ubeyde ( radıyallahü anh ) “Ey Ensâr! Başlangıçta, bu dine hizmet eden sizlerdiniz. Sakın işi önce bozan da sizler olmayasınız” dedi. Sonra Hazreti Ebû Bekir, “Size şu iki zâtı aday yaptım, birini seçiniz” diyecek, Hazreti Ömer ve Hazreti Ebû Übeyde’yi gösterdi. Her ikisi de çekindiler: “Hazreti Peygamberin ileri geçirdiği kimsenin önüne kim geçebilir!” dediler. Hazreti Ömer “Yâ Ebâ Bekir, Resûlullah seni hepimizin önüne geçirdi. Elini uzat! Ben seni halîfe seçtim” dedi ve ilk bîat Hazreti Ömer tarafından oldu, sonra da Hazreti Ebû Ubeyde ( radıyallahü anh ) ve diğer Eshâb-ı kiram “aleyhimürrıdvan” hazretleri Hazreti Ebû Bekir’i halife seçtiler. Eğer, Hazreti Ebû Bekir, Ömer ve Ebû Ubeyde hazretleri yetişmeseydi müslümanlar parçalanacaktı. Bu üç eshâbın hizmeti kıyâmete kadar unutulmayacaktır. Hazreti Ebû Bekir Halife olunca Ebû Übeyde’yi ( radıyallahü anh ) başkumandan tayin etti. Humus, Şam, Ürdün ve Filistin’i feth etmek ve oradaki, insanların da İslâmiyetle şereflenmeleri için gönderdi. Hazreti Ebû Ubeyde, Bizanslıların Suriye’yi kurtarmak için büyük bir Haçlı ordusu toplandığını öğrenince Şam, Ürdün ve Filistin’e giden kuvvetleri toplayıp onları “Yermük”de karşıladı. Halife Hazreti Ebû Bekir, Ebû Ubeyde’ye ( radıyallahü anh ) yardım için Hazreti Hâlid bin Velîd’i gönderdi. Düşman ordusu 240 bin, İslâm ordusu 40 bin civarında idi. Hâlid bin Velîd ( radıyallahü anh ) orduyu biner kişilik alaylara bölüp her birine alay kumandanı tayin etti. Ebû Übeyde’yi ( radıyallahü anh ) merkeze, diğer kumandanları sağ ve sol kanatlara yerleştirdi. Bizans ordusuna saldırıya geçildi. Savaş bütün hızıyla devam ederken Bizans generallerinden Yorgi, Hazreti Hâlid bin Velîd’in, “Allah’ın kılıcı” lakabını duyarak, hidâyete gelip müslüman oldu. O da müslümanların safında Bizanslılarla savaştı. Uzun ve Çetin savaşların neticesinde koca Rum ordusu yenilerek dağıldı. 100 bin Rum öldürüldü. İslâm ordusunda ise 3 bin yiğit şehâdete kavuştu. Bu muharebede İslâm kadınları da harb etti. Bu zafer bütün Şam beldesinin fethine sebep oldu. Zafer müjdesi halifeye bildirildi. Sonra Hazreti Hâlid bin Velîd ve Hazreti Ebû Ubeyde “Fıhl” mevkiinde 80 bin Rum ile çarpıştılar. Onları da akşama kadar süren bir savaşta mağlub ettiler. Hazreti Ebû Bekir vefât edince yerine geçen Halife Hazreti Ömer, Hazreti Ebû Ubeyde’nin baş kumandan olarak yine fetihlere devam etmesini emr etti. Ebû Ubeyde ( radıyallahü anh ) ordusuyla Humus’a hareket etti. Sulh ile Humus’u aldı. Rum Kayseri Herakliyüs’ün büyük ordularını perişan eden İslâm askerlerinin başkumandanı Ebû Ubeyde bin Cerrah, zafer kazandığı her şehirde adamlarını bağırtarak Rumlara halife Ömer’in ( radıyallahü anh ) emirlerini bildirdi. Humus şehrini alınca da “Ey Rumlar! Allah’ın yardımı ile ve halifemiz Ömer’in ( radıyallahü anh ) emrine uyarak bu şehri de aldık. Hepiniz ticâretenizde, işinizde, ibadetlerinizde serbestsiniz. Malınıza, canınıza, ırzınıza kimse dokunmıyacaktır. İslâmiyetin adâleti, aynen size de tatbik edilecek, her hakkınız gözetilecektir. Dışardan gelen düşmana karşı müslümanları koruduğumuz gibi, sizi de koruyacağız. Bu hizmetimize karşılık olmak üzere, müslümanlardan hayvan zekatı ve uşr aldığımız gibi sizden de, senede bir kere cizye vermenizi istiyoruz. Size hizmet etmemizi ve sizden cizye almamızı Allahü teâlâ emretmektedir” dedi. Humus Rumları, cizyelerini seve seve getirip, Beyt-ül-mal emîni Habîb bin Müslim’e teslim ettiler. Herakliyüs’ün, bütün memleketden asker toplayarak Antakya’ya hücuma hazırlandığı haberi alınınca, Humus şehrindeki askerin de merkezdeki kuvvetlere katılmasına karar verildi. Ebû Ubeyde hazretleri, şehirde memurlar bağırtıp: “Ey hıristiyanlar! Size hizmet etmeği, sizi korumağı söz vermiştim. Buna karşılık, sizden cizye almıştım. Şimdi ise, halifemiz Hazreti Ömer’den aldığım emir üzerine, Herakliyus ile gazâ edecek olan kardeşlerime yardıma gidiyorum. Size verdiğim sözde duramıyacağım. Bunun için hepiniz Beyt-ül-mala gelip, cizyelerinizi geri alınız, isimleriniz ve verdikleriniz defterimizde yazılıdır” dedi. Suriye şehirlerinin çoğunda da böyle oldu. Hıristiyanlar, müslümanların bu adâletini, bu şefkatini görünce, senelerden beri Rum İmparatorlarından çektikleri zulümlerden ve işkencelerden kurtuldukları için bayram yaptılar. Sevinçlerinden ağladılar. Çoğu seve seve müslüman oldu. Kendi arzuları ile Rum ordularına karşı İslâm askerine casusluk yaptılar. Ebû Ubeyde ( radıyallahü anh ) böylece, Herakliyus ordularının her hareketini günü gününe haber alırdı.
Hazreti Ebû Ubeyde, ordusunu toplayarak Antakya’ya hareket etti. Maarra, Lazkiye, Antaritus, Banyas, Selemiye’yi zaptederek gidiyordu. “Kinnesrin”e Hazreti Hâlid bin Velîd’i gönderdi. Kendisi Halebe geldi. Halebi fethederek, Antakya’yı muhasara etti. Antakya da zaptedildi. Ebû Ubeyde ( radıyallahü anh ) halifeye durumu bildiren bir rapor gönderdi. Halife, feth edilen yerlere, İslâm kuvvetlerinin yerleştirilmesini emretti. Bu emri yerine getiren Hazreti Ebû Ubeyde Kurs, Menbic, Delul, Riabe’yi fethederek Fırat nehrine kadar ilerledi. Fethettiği yerlere memurlar tayin ederek Kudüs’e geldi. Kudüs muhasara edildi. Kudüslüler sulh yapmak istediklerini yalnız bu sulhda Hazreti Ömer’in de bulunmasını yoksa sulh yapmıyacaklarını Ebû Ubeyde’ye ( radıyallahü anh ) bildirdiler. Durum Halife Hazreti Ömer’e arz edildi. Hazreti Ömer yerine Hazreti Ali’yi vekîl tayin ederek Kudüs’e geldi. Kudüslü’lerle sulh yapıldı. Hazreti Ömer sulhdan sonra Medine’ye döndüler.
Rum Kayseri Herakliyus kaybettiği toprakları geri almak için harekete geçti. Büyük bir haçlı ordusu hazırladı. Hazreti Ebû Ubeyde, bu karardan vaktinde haberdar olup, durumu halifeye bildirerek nasıl hareket edeceğini sordu. Hazreti Ömer, İran’la harb etmekte olan Hazreti Sa’d’a emir gönderek Ebû Ubeydeye ( radıyallahü anh ) yardım etmesini bildirdi. Hazreti Sa’d (Ka’ka)ı dörtbin mücâhidle yardıma gönderdi. Başkumandan Hazreti Ebû Ubeyde Şam’ın Cezîre ile irtibâtını keserek Haçlı ordusunun üzerine yüklendi. Kısa zamanda haçlı ordusunu perişan ederek büyük bir zafer daha kazandı.
18 (m. 639) senesinde Şam’da veba hastalığı salgın halde olup, çok müslümanın ölümüne sebep olmuştu. Hazreti Ebû Ubeyde de bu salgına yakalandı, öleceğini anlayınca orada hazır bulunanlara bir vasıyyetinin olduğunu bildirdi. Vasıyyetinde: “Namazınızı kılınız. Orucunuzu tutunuz. Sadakanızı veriniz, Haccınızı yapınız. Birbirinize iyilik yapınız. Âlimlere ve büyüklerinize itaat ediniz. Dünyaya aldanmayınız. İnsanların en akıllısı Allahü teâlânın emirlerini yerine getirenlerdir. Hepinize Allahü teâlânın selâmı ve rahmetini, lütuf ve bereketini niyaz ederim. Haydi, yâ Muaz ( radıyallahü anh ), cemaate namazı kıldır” diyerek gözlerini yummuş, yerine Muaz bin Cebel’i ( radıyallahü anh ) vekîl etmişti. 18 (m. 639) senesinde 58 yaşında vefât etti. Muaz bin Cebel ( radıyallahü anh ) hazretleri cemaate bir hutbe okudu. Burada “Yemîn ederim ki, bugün siz öyle bir kimseyi kaybettiniz ki, Ondan daha dinine bağlı, daha temiz ve merhametli bir kimse görmedim. Dünyaya hiç meyletmeyen, tebaasına hep iyiliği ve birbirlerini sevmeyi emreden bu mübârek Ebû Ubeyde hazretlerine hakkınızı helâl edin ve duâ ediniz” buyurdu.
Hazreti Ebû Ubeyde bin Cerrah, faziletlerin timsali bir zâttı. Allahü teâlânın emirlerinden dışarı çıkmazdı. Hazreti Peygamberimize muhabbeti pek ziyade idi. Peygamber efendimizden aldığı bir emri yerine getirmek için, canını fedadan çekinmezdi. Zühd ve takvâ sahibi ve pek merhametli idi. Askerlerine ve tebaasına çok şefkatli bir baba idi. Hazreti Ömer, Şam’a gittiği zaman, Onu karşılayanlara “Kardeşim Ebû Ubeyde nerede?” diye sordu. “Geliyor efendim” diyerek gelmekte olan Hazreti Ebû Ubeyde’yi gösterdiler. Sağlığında, Cennet ile müjdelenen iki sevgili, selâmlaştılar. Hazreti Ömer, Ona: “Haydi senin evine gidelim” deyince Hazreti Ebû Ubeyde Ona: “Buyurunuz yâ Emîr-el-mü’minîn” diyerek evine götürmüştü. Hazreti Ömer, Ebû Ubeyde’nin ( radıyallahü anh ) evinde bir şey görememiş, Ona “Nerede senin eşyan? Burada bir keçe, bir kırba gibi şeylerden başka bir şey yok. Sen Emîrsin, senin burada yiyecek bir şeyin yok mu?” dediğinde, Hazreti Ebû Ubeyde Ona bir zenbil getirerek bir kaç lokma çıkardığında Hazreti Ömer ağlamıştı. Sonra da “Ey kardeşim Ebû Ubeyde, dünyâ herkesi değiştirdi, yalnız seni değiştiremedi” buyurmuştu.
Bir defa Hazreti Ömer, Hazreti Ebû Ubeyde’nin şahsına; dörtbin dirhem göndermiş, bu parayı Ona götürecek elçiye “Dikkat et, bakalım, bu parayı ne yapacak?” diye tenbîh etmişti. Hazreti Ebû Ubeyde bu parayı aldıktan sonra onu hemen askerleri arasında taksim etmişti. Elçi, geri dönünce hâdiseyi anlatmış, Hazreti Ömer de “Hamd olsun ki müslümanlar arasında böyle insanlar var.” demişti.
Hazreti Ömer’in oğlu Abdullah ( radıyallahü anh ) der ki: “Kureyş halkının içinde üç kişi vardır ki, yüzleri en güzel yüz, akılları, en selîm akıl, kalbleri, en metin kalbdir. Bunlar Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Osman ve Hazreti Ebû Ubeyde’dir.”
Hazreti Ebû Ubeyde bin Cerrah, hayatını hep İslama hizmetle geçirmiş, insanların ebedî se’âdete kavuşmaları için çırpınmıştır. Kabr-i Şerîfi Şam’dadır.
Hazreti Ebû Ubeyde bin Cerrahın hayatı Cihadı fî sebîlillah ile serhat boylarında geçtiği için pek fazla hadîs-i şerîf rivâyet edememiştir. Yalnız 14 hadîs-i şerîfin râvisidir. Bunlardan:
Resûlullah Efendimiz ( aleyhisselâm ):
Necran’dan gelen Hıristiyan kâfilesinden, Peygamber efendimize, emîn bir kimseyi bizimle gönderir misin? denilince, Peygamber efendimiz de:
“Kalk yâ Ebâ Ubeyde İbn-i Cerrah!” buyurdu; O da ayağa kalkınca:
“İşte bu gördüğünüz sima, İslâm ümmetinin emînidir.”
Resûlullah ( aleyhisselâm ), Ebû Ubeyde’yi ( radıyallahü anh ) Bahreyn’e gönderdi. Ebû Ubeyde, Cizye mallarını alarak Bahreyn’den Medine’ye gediği işitilince (ki, o anda sabah namazı kılınıyordu), karşılamaya çıktılar. Resûlullah ( aleyhisselâm ) eshâbını bu halde görünce, gülümseyerek onlara: “Öyle sanıyorum ki siz, Ebû Ubeyde’nin hayli dünyalıkla geldiğini duydunuz, Onu sevinçle karşılıyorsunuz!) buyurdu. Onlar da: “Evet yâ Resûlallah” diye tasdîk ettiler. Bunun üzerine Resûlullah ( aleyhisselâm ): “Şad olunuz ve sizi sevindirecek ni’metleri (bundan böyle her zaman) umunuz! Vallahi (bundan sonra) sizin, fakîr olacağınızdan korkmam. Fakat sizin için korktuğum bir şey varsa o da sizden önce gelip geçen ümmetlerin önüne dünyâ ni’metlerinin yayıldığı gibi sizin önünüze de yayılarak onların birbirlerine haset ettikleri ve nefsaniyet güttükleri gibi sizin de birbirlerinize düşmeniz ve onların helak oldukları gibi sizin de mahvolup gitmenizdir.” buyurdular.
Resûlullah ( aleyhisselâm ) sahil tarafına bir sefer düzenleyip Hazreti Ebû Ubeyde bin Cerrahı, Emîr tayin etti. Bu sefere 300 Eshâb-ı kiram katılmıştı. Hazreti Câbir, der ki: “Biz yola çıktık. Yolun bir kısmında bulunduğumuz sıra azığımız tükendi. Bunun üzerine Ebû Ubeyde ( radıyallahü anh ) mücâhidlere yanlarında ne kadar erzak varsa getirmelerini emretti. Getirilen erzakı bir araya topladı ki, bu toplanan erzak iki dağarcık hurmadan ibâretti. Bu hurma ile Ebû Ubeyde ( radıyallahü anh ) hergün azar azar vererek bizi geçindiriyordu. Nihâyet bu da sona ermişti. Bir derecede ki, herkesin payına günde birer hurma düşüyordu. Sonra bu hurma da tükenince onun yokluğunun acısını tattık. Sonra deniz sahiline vardık, bir de ne görelim? Deniz sahilinde kocaman bir balık bulunuyordu. (Bunu deniz sahile atmıştı). Ebû Ubeyde bize, “Bu deniz muhlûkunun etinden yiyiniz.” dedi. Biz de yedik Medine’ye dönüp Resûlullah efendimizin yanına geldiğimizde bu vakayı arz ettik. Peygamber Efendimiz de: “Azîz Mücâhidler, yiyiniz! Allahü teâlâ onu denizden rızıklanmanız için çıkarmıştır. Yanınızda varsa bize de yediriniz!” buyurdular. Askerden bazıları o balık etinin pastırmasından bir parça Resûlullaha getirdi. Hazreti Peygamberimiz de yedi.
1) El-İsâbe cild-4, sh. 111
2) Sahîh-ül-Buhârî cild-7, sh. 172
3) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 1002
4) Müsnedi İmâm-ı Ahmed cild-1, sh. 196-385
5) Herkese Lâzım Olan Îmân sh. 99
6) Tabakât-ı İbn-i Sa’d cild-3, sh. 409
7) El-A’lâm cild-3, sh. 252
8) Hilyet-ül-evliyâ cild-1, sh. 100

Jan 17, 2023
Jan 17, 2023
22 min
Sağ iken, Cennet ile müjdelenen on sahabîden biri. “Ümmetin Emîni” lakabıyla övülen yüce Sahâbînin asıl ismi, Âmir bin Abdullah bin Cerrah bin Kâ’b bin Dabbe bin Hars bin Fehr’dir. Bütün gazâlarda bulundu. Çok kahraman idi. Bedir gazâsında pederini öldürdü. Uhud’da Resûlullah’ın mübârek yanağına batan iki demir halkayı dişleri ile çekip çıkardı. Rumlar ile olan muharebelerde, senelerce nefer olarak savaşırken, halife Hazreti Ömer tarafından Şam ordularına başkumandan yapıldı. Adâleti ile Rum halkını hayrette bıraktı. Şamlıların seve seve îmân etmelerine sebep oldu. 18 (m. 639) yılında 58 yaşında Kudüs ile Remle arasında tâ’undan vefât etti.
Hazreti Ebû Bekir’in vasıtasıyla imâna gelenlerin onuncusudur. Îmâna geldiğinde 31 yaşındaydı. O günden, vefâtına kadar malıyla, mevkisiyle ve canıyla İslâmiyeti yaymak için çalıştı. Sevgili Peygamberimizin yanında bütün gazâlarda bulundu. Peygamber efendimizin şu hadîs-i şerîfleriyle şereflendi. “Ebû Bekir Cennettedir. Ömer Cennettedir. Osman Cennettedir. Ali Cennettedir. Talha Cennettedir. Zübeyr Cennettedir. Abdurrahmân İbni Avf Cennettedir. Saad İbni Ebî Vakkas Cennettedir. Sa’îd İbni Zeyd Cennettedir. Ebû Ubeyde İbni’l Cerrah Cennettedir.” Mekke’deyken kâfirlerin ezâ ve cefâlarının çoğalmasıyla Peygamber efendimizin izniyle Habeşistan’a hicret etti. Sonra Medine’ye hicret edince Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) onu Hazreti Sa’d bin Muaz ile kardeş yaptı.
Bedir gazâsında, düşman saflarında babası da bulunuyordu. Peygamber efendimizin kumanda ettiği bu gazâya melekler de katılmış; insan şekline girerek ellerindeki kılıç ile kâfirlerle çarpışıyordu. Savaş bütün şiddetiyle, devam ederken Ebû Ubeyde ( radıyallahü anh ) babasıyla karşılaştı. Babası oğlunu öldürmek için saldırınca Hazreti Ebû Ubeyde “Yâ Allah” diyerek babasıyla mücadeleye başladı. Peygamber efendimizin aşkıyla yanan Ebû Ubeyde ( radıyallahü anh ) babasıyla, İslâm için çarpışıyordu. Bir fırsatını bulup kılıcıyla babasının başını gövdesinden ayırıp, kesik başı Hazreti Peygamberimizin huzûruna getirdi. Peygamberimiz bu hali görünce çok sevindi. Ve Allahü teâlâ bu hâdise üzerine: “Allahü teâlâya ve kıyâmet gününe îmân edenler, Allahü teâlânın düşmanlarını sevmezler. O kâfirler ve münâfıklar, mü’minlerin anaları, babaları, oğulları, kardeşleri ve başka yakınları olsa da, bunları sevmezler. Böyle olan mü’minleri Cennete, koyacağım.” buyurdu (Mücâdele-22).
Hazreti Ebû Ubeyde Uhud cenginde de büyük kahramanlık gösterdi. Hazreti Peygamberimiz, Ebû Ubeyde ile Sa’d bin Ebî Vakkas hazretlerini ön safta çarpışanlara kumandan olarak seçti. Kâfirleri, merkezde bulunan Sevgili Peygamberimize yaklaştırmamak için bütün güçleri ile savaştılar. Peygamber efendimiz dahi düşmanı geriletecek şekilde yayıyla, okuyla, kılıcıyla çarpışıyordu. Eshâb-ı kiram ( radıyallahü anh ) canlarını dişlerine takmışlar Peygamberimizin etrâfında pervane olmuşlardı. Hazreti Hamza, Hazreti Ali, Hazreti Ebû Dücane, Hazreti Sa’d bin Ebî Vakkas, Hazreti Umeyr, Hazreti Ubeyde bin Cerrah, Hazreti Talha, Hazreti Zübeyr gibi Eshâb-ı kiram ( radıyallahü anh ) Peygamberimizi korumaya çalışıyorlardı. Pek çok Eshâb-ı kiram çarpışa çarpışa şehîd oldu. Düşman gerilemişti, zafere yaklaşılmıştı. Zafer sevinciyle yerlerini terk eden Eshâb-ı kiramın bulundukları yerden, düşman süvarileri saldırıya geçti ve Peygamber efendimize kadar sokuldular. İbn-i Kamia denilen müşrik, Resûlullah’ın mübârek başına kılıcını vurdu, miğferin demiri mübârek yanağına saplandı. Eshâb-ı kiram tekrar toparlanıp kâfirlere saldırdı, düşmanı Peygamberimizin yanından uzaklaştırdılar. Hazreti Ebû Ubeyde’nin Sevgili Peygamberimizin mübârek yanaklarından miğferin demirini dişleriyle çekip, çıkarırken iki ön dişi kırıldı. Bu gazada Peygamber efendimizin mübârek dişleri şehîd oldu. Bu savaş, İslâm ordusunun önce galibiyeti, sonra, düşmanın hücumu, daha sonra da Eshâb-ı kiramın ( radıyallahü anh ) düşmanı kovalamasıyla neticelendi. 97 kadar şehîd verildi. Bunların içinde Hazreti Hamza şehîdlerin serdarı olarak yanlarına yeğeni Abdullah bin Cahş ile aynı kabre defn edildiler.
Hazreti Ebû Ubeyde, Uhud, Hendek, Hâyber gazâlarında görülmemiş şekilde cenk etti. Mekke’nin fethinde de Peygamber efendimizin yanlarında bulundu. 9 (m. 630) senesinde Peygamberimizin huzûruna Necran’dan bir Hıristiyan heyeti geldi. Uzun konuşmalardan sonra Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) Peygamber olduğunu kabûl ettiler.. Ve “Yâ Muhammed ( aleyhisselâm )! Senden râzıyız ne istersen sana verelim. Eshâbından bir emîn kimseyi bizimle beraber gönder, vergilerimizi ona verelim!” dediler. Peygamberimiz de yemîn edip, “Gayet emîn bir kimseyi sizinle gönderirim” buyurdu. Eshâb-ı kiram ( radıyallahü anh ) emîn olarak kimin şerefleneceğini merak ediyorlardı. Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Kalk yâ Ebâ Ubeyde!” buyurdu. “Ümmetimin emîni budur” diyerek beraber gönderdi. Hazreti Ebû Ubeyde bu müjdeye kavuşunca sevincinden ağladı.
Sevgili Peygamberimiz, Bahreyn ile sulh yaptığında, onlardan cizye’yi almak üzere Ebû Übeyde’yi ( radıyallahü anh ) vazîfelendirdiler. Vazifesini çok güzel yapmış dönüşünde hazineyi altınla doldurmuştu. Hicrî 11. (m. 632) yılında Resûlullah ( aleyhisselâm ) Rebî’ul-evvel ayının 12’sinde Pazartesi günü öğleden evvel vefât ettiler. Eshâb-ı kiram, pek çok üzülüp gözyaşı döktüler. Çoğunun dili tutulup, bir müddet konuşamadılar. Hazreti Ebû Ubeyde gözyaşlarını tutamıyordu. Bütün Eshâb-ı kiram kan ağlıyor ve devasız derdi çekiyordu. İçerde Cenâze hazırlıklarını yaparlarken kapı vuruldu: “Ebû Bekir ve Ömer burada mı?” diye sorulunca “Evet buradayız” dediler. “Medineliler, Benî Sa’îde Konağında toplandılar, kimin halife olacağını konuşuyorlar. Belli bir kimseyi daha seçemediler. Herkes kendi kabilesinin reîsini seçmeyi istiyor. Bir karışıklık çıkabilir. Acele gelip bu işi hallediniz” dedi. Müslümanlar arasında büyük bir ayrılık baş göstermek üzere idi. İşte böyle dar ve tehlikeli bir anda, Hazreti Ebû Bekir ile Hazreti Ömer ve Hazreti Ebû Ubeyde, oraya Hızır gibi yetiştiler. O anda, ensardan biri kalkıp, bizler, Resûlullah’a yardım ettik. Muhacirler bize sığındı. Halife bizden olmalıdır diyordu. Halbuki Resûlullah ( aleyhisselâm ) her yerde, sağ yanına Hazreti Ebû Bekir’i, sol yanına Hazreti Ömer’i alır, Ebû Ubeyde ( radıyallahü anh ) için de “Bu ümmetin emînidir” buyururdu. Üçü birdenbire meydana çıkınca, sanki Resûlullah kalkmış oraya gelmiş gibi oldu. Herkes, bunların ne söyleyeceğini bekliyordu. Hazreti Ebû Bekir, uzun bir konuşma yaptı. Sonra Hazreti Ömer konuştu sonra da Ebû Ubeyde ( radıyallahü anh ) “Ey Ensâr! Başlangıçta, bu dine hizmet eden sizlerdiniz. Sakın işi önce bozan da sizler olmayasınız” dedi. Sonra Hazreti Ebû Bekir, “Size şu iki zâtı aday yaptım, birini seçiniz” diyecek, Hazreti Ömer ve Hazreti Ebû Übeyde’yi gösterdi. Her ikisi de çekindiler: “Hazreti Peygamberin ileri geçirdiği kimsenin önüne kim geçebilir!” dediler. Hazreti Ömer “Yâ Ebâ Bekir, Resûlullah seni hepimizin önüne geçirdi. Elini uzat! Ben seni halîfe seçtim” dedi ve ilk bîat Hazreti Ömer tarafından oldu, sonra da Hazreti Ebû Ubeyde ( radıyallahü anh ) ve diğer Eshâb-ı kiram “aleyhimürrıdvan” hazretleri Hazreti Ebû Bekir’i halife seçtiler. Eğer, Hazreti Ebû Bekir, Ömer ve Ebû Ubeyde hazretleri yetişmeseydi müslümanlar parçalanacaktı. Bu üç eshâbın hizmeti kıyâmete kadar unutulmayacaktır. Hazreti Ebû Bekir Halife olunca Ebû Übeyde’yi ( radıyallahü anh ) başkumandan tayin etti. Humus, Şam, Ürdün ve Filistin’i feth etmek ve oradaki, insanların da İslâmiyetle şereflenmeleri için gönderdi. Hazreti Ebû Ubeyde, Bizanslıların Suriye’yi kurtarmak için büyük bir Haçlı ordusu toplandığını öğrenince Şam, Ürdün ve Filistin’e giden kuvvetleri toplayıp onları “Yermük”de karşıladı. Halife Hazreti Ebû Bekir, Ebû Ubeyde’ye ( radıyallahü anh ) yardım için Hazreti Hâlid bin Velîd’i gönderdi. Düşman ordusu 240 bin, İslâm ordusu 40 bin civarında idi. Hâlid bin Velîd ( radıyallahü anh ) orduyu biner kişilik alaylara bölüp her birine alay kumandanı tayin etti. Ebû Übeyde’yi ( radıyallahü anh ) merkeze, diğer kumandanları sağ ve sol kanatlara yerleştirdi. Bizans ordusuna saldırıya geçildi. Savaş bütün hızıyla devam ederken Bizans generallerinden Yorgi, Hazreti Hâlid bin Velîd’in, “Allah’ın kılıcı” lakabını duyarak, hidâyete gelip müslüman oldu. O da müslümanların safında Bizanslılarla savaştı. Uzun ve Çetin savaşların neticesinde koca Rum ordusu yenilerek dağıldı. 100 bin Rum öldürüldü. İslâm ordusunda ise 3 bin yiğit şehâdete kavuştu. Bu muharebede İslâm kadınları da harb etti. Bu zafer bütün Şam beldesinin fethine sebep oldu. Zafer müjdesi halifeye bildirildi. Sonra Hazreti Hâlid bin Velîd ve Hazreti Ebû Ubeyde “Fıhl” mevkiinde 80 bin Rum ile çarpıştılar. Onları da akşama kadar süren bir savaşta mağlub ettiler. Hazreti Ebû Bekir vefât edince yerine geçen Halife Hazreti Ömer, Hazreti Ebû Ubeyde’nin baş kumandan olarak yine fetihlere devam etmesini emr etti. Ebû Ubeyde ( radıyallahü anh ) ordusuyla Humus’a hareket etti. Sulh ile Humus’u aldı. Rum Kayseri Herakliyüs’ün büyük ordularını perişan eden İslâm askerlerinin başkumandanı Ebû Ubeyde bin Cerrah, zafer kazandığı her şehirde adamlarını bağırtarak Rumlara halife Ömer’in ( radıyallahü anh ) emirlerini bildirdi. Humus şehrini alınca da “Ey Rumlar! Allah’ın yardımı ile ve halifemiz Ömer’in ( radıyallahü anh ) emrine uyarak bu şehri de aldık. Hepiniz ticâretenizde, işinizde, ibadetlerinizde serbestsiniz. Malınıza, canınıza, ırzınıza kimse dokunmıyacaktır. İslâmiyetin adâleti, aynen size de tatbik edilecek, her hakkınız gözetilecektir. Dışardan gelen düşmana karşı müslümanları koruduğumuz gibi, sizi de koruyacağız. Bu hizmetimize karşılık olmak üzere, müslümanlardan hayvan zekatı ve uşr aldığımız gibi sizden de, senede bir kere cizye vermenizi istiyoruz. Size hizmet etmemizi ve sizden cizye almamızı Allahü teâlâ emretmektedir” dedi. Humus Rumları, cizyelerini seve seve getirip, Beyt-ül-mal emîni Habîb bin Müslim’e teslim ettiler. Herakliyüs’ün, bütün memleketden asker toplayarak Antakya’ya hücuma hazırlandığı haberi alınınca, Humus şehrindeki askerin de merkezdeki kuvvetlere katılmasına karar verildi. Ebû Ubeyde hazretleri, şehirde memurlar bağırtıp: “Ey hıristiyanlar! Size hizmet etmeği, sizi korumağı söz vermiştim. Buna karşılık, sizden cizye almıştım. Şimdi ise, halifemiz Hazreti Ömer’den aldığım emir üzerine, Herakliyus ile gazâ edecek olan kardeşlerime yardıma gidiyorum. Size verdiğim sözde duramıyacağım. Bunun için hepiniz Beyt-ül-mala gelip, cizyelerinizi geri alınız, isimleriniz ve verdikleriniz defterimizde yazılıdır” dedi. Suriye şehirlerinin çoğunda da böyle oldu. Hıristiyanlar, müslümanların bu adâletini, bu şefkatini görünce, senelerden beri Rum İmparatorlarından çektikleri zulümlerden ve işkencelerden kurtuldukları için bayram yaptılar. Sevinçlerinden ağladılar. Çoğu seve seve müslüman oldu. Kendi arzuları ile Rum ordularına karşı İslâm askerine casusluk yaptılar. Ebû Ubeyde ( radıyallahü anh ) böylece, Herakliyus ordularının her hareketini günü gününe haber alırdı.
Hazreti Ebû Ubeyde, ordusunu toplayarak Antakya’ya hareket etti. Maarra, Lazkiye, Antaritus, Banyas, Selemiye’yi zaptederek gidiyordu. “Kinnesrin”e Hazreti Hâlid bin Velîd’i gönderdi. Kendisi Halebe geldi. Halebi fethederek, Antakya’yı muhasara etti. Antakya da zaptedildi. Ebû Ubeyde ( radıyallahü anh ) halifeye durumu bildiren bir rapor gönderdi. Halife, feth edilen yerlere, İslâm kuvvetlerinin yerleştirilmesini emretti. Bu emri yerine getiren Hazreti Ebû Ubeyde Kurs, Menbic, Delul, Riabe’yi fethederek Fırat nehrine kadar ilerledi. Fethettiği yerlere memurlar tayin ederek Kudüs’e geldi. Kudüs muhasara edildi. Kudüslüler sulh yapmak istediklerini yalnız bu sulhda Hazreti Ömer’in de bulunmasını yoksa sulh yapmıyacaklarını Ebû Ubeyde’ye ( radıyallahü anh ) bildirdiler. Durum Halife Hazreti Ömer’e arz edildi. Hazreti Ömer yerine Hazreti Ali’yi vekîl tayin ederek Kudüs’e geldi. Kudüslü’lerle sulh yapıldı. Hazreti Ömer sulhdan sonra Medine’ye döndüler.
Rum Kayseri Herakliyus kaybettiği toprakları geri almak için harekete geçti. Büyük bir haçlı ordusu hazırladı. Hazreti Ebû Ubeyde, bu karardan vaktinde haberdar olup, durumu halifeye bildirerek nasıl hareket edeceğini sordu. Hazreti Ömer, İran’la harb etmekte olan Hazreti Sa’d’a emir gönderek Ebû Ubeydeye ( radıyallahü anh ) yardım etmesini bildirdi. Hazreti Sa’d (Ka’ka)ı dörtbin mücâhidle yardıma gönderdi. Başkumandan Hazreti Ebû Ubeyde Şam’ın Cezîre ile irtibâtını keserek Haçlı ordusunun üzerine yüklendi. Kısa zamanda haçlı ordusunu perişan ederek büyük bir zafer daha kazandı.
18 (m. 639) senesinde Şam’da veba hastalığı salgın halde olup, çok müslümanın ölümüne sebep olmuştu. Hazreti Ebû Ubeyde de bu salgına yakalandı, öleceğini anlayınca orada hazır bulunanlara bir vasıyyetinin olduğunu bildirdi. Vasıyyetinde: “Namazınızı kılınız. Orucunuzu tutunuz. Sadakanızı veriniz, Haccınızı yapınız. Birbirinize iyilik yapınız. Âlimlere ve büyüklerinize itaat ediniz. Dünyaya aldanmayınız. İnsanların en akıllısı Allahü teâlânın emirlerini yerine getirenlerdir. Hepinize Allahü teâlânın selâmı ve rahmetini, lütuf ve bereketini niyaz ederim. Haydi, yâ Muaz ( radıyallahü anh ), cemaate namazı kıldır” diyerek gözlerini yummuş, yerine Muaz bin Cebel’i ( radıyallahü anh ) vekîl etmişti. 18 (m. 639) senesinde 58 yaşında vefât etti. Muaz bin Cebel ( radıyallahü anh ) hazretleri cemaate bir hutbe okudu. Burada “Yemîn ederim ki, bugün siz öyle bir kimseyi kaybettiniz ki, Ondan daha dinine bağlı, daha temiz ve merhametli bir kimse görmedim. Dünyaya hiç meyletmeyen, tebaasına hep iyiliği ve birbirlerini sevmeyi emreden bu mübârek Ebû Ubeyde hazretlerine hakkınızı helâl edin ve duâ ediniz” buyurdu.
Hazreti Ebû Ubeyde bin Cerrah, faziletlerin timsali bir zâttı. Allahü teâlânın emirlerinden dışarı çıkmazdı. Hazreti Peygamberimize muhabbeti pek ziyade idi. Peygamber efendimizden aldığı bir emri yerine getirmek için, canını fedadan çekinmezdi. Zühd ve takvâ sahibi ve pek merhametli idi. Askerlerine ve tebaasına çok şefkatli bir baba idi. Hazreti Ömer, Şam’a gittiği zaman, Onu karşılayanlara “Kardeşim Ebû Ubeyde nerede?” diye sordu. “Geliyor efendim” diyerek gelmekte olan Hazreti Ebû Ubeyde’yi gösterdiler. Sağlığında, Cennet ile müjdelenen iki sevgili, selâmlaştılar. Hazreti Ömer, Ona: “Haydi senin evine gidelim” deyince Hazreti Ebû Ubeyde Ona: “Buyurunuz yâ Emîr-el-mü’minîn” diyerek evine götürmüştü. Hazreti Ömer, Ebû Ubeyde’nin ( radıyallahü anh ) evinde bir şey görememiş, Ona “Nerede senin eşyan? Burada bir keçe, bir kırba gibi şeylerden başka bir şey yok. Sen Emîrsin, senin burada yiyecek bir şeyin yok mu?” dediğinde, Hazreti Ebû Ubeyde Ona bir zenbil getirerek bir kaç lokma çıkardığında Hazreti Ömer ağlamıştı. Sonra da “Ey kardeşim Ebû Ubeyde, dünyâ herkesi değiştirdi, yalnız seni değiştiremedi” buyurmuştu.
Bir defa Hazreti Ömer, Hazreti Ebû Ubeyde’nin şahsına; dörtbin dirhem göndermiş, bu parayı Ona götürecek elçiye “Dikkat et, bakalım, bu parayı ne yapacak?” diye tenbîh etmişti. Hazreti Ebû Ubeyde bu parayı aldıktan sonra onu hemen askerleri arasında taksim etmişti. Elçi, geri dönünce hâdiseyi anlatmış, Hazreti Ömer de “Hamd olsun ki müslümanlar arasında böyle insanlar var.” demişti.
Hazreti Ömer’in oğlu Abdullah ( radıyallahü anh ) der ki: “Kureyş halkının içinde üç kişi vardır ki, yüzleri en güzel yüz, akılları, en selîm akıl, kalbleri, en metin kalbdir. Bunlar Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Osman ve Hazreti Ebû Ubeyde’dir.”
Hazreti Ebû Ubeyde bin Cerrah, hayatını hep İslama hizmetle geçirmiş, insanların ebedî se’âdete kavuşmaları için çırpınmıştır. Kabr-i Şerîfi Şam’dadır.
Hazreti Ebû Ubeyde bin Cerrahın hayatı Cihadı fî sebîlillah ile serhat boylarında geçtiği için pek fazla hadîs-i şerîf rivâyet edememiştir. Yalnız 14 hadîs-i şerîfin râvisidir. Bunlardan:
Resûlullah Efendimiz ( aleyhisselâm ):
Necran’dan gelen Hıristiyan kâfilesinden, Peygamber efendimize, emîn bir kimseyi bizimle gönderir misin? denilince, Peygamber efendimiz de:
“Kalk yâ Ebâ Ubeyde İbn-i Cerrah!” buyurdu; O da ayağa kalkınca:
“İşte bu gördüğünüz sima, İslâm ümmetinin emînidir.”
Resûlullah ( aleyhisselâm ), Ebû Ubeyde’yi ( radıyallahü anh ) Bahreyn’e gönderdi. Ebû Ubeyde, Cizye mallarını alarak Bahreyn’den Medine’ye gediği işitilince (ki, o anda sabah namazı kılınıyordu), karşılamaya çıktılar. Resûlullah ( aleyhisselâm ) eshâbını bu halde görünce, gülümseyerek onlara: “Öyle sanıyorum ki siz, Ebû Ubeyde’nin hayli dünyalıkla geldiğini duydunuz, Onu sevinçle karşılıyorsunuz!) buyurdu. Onlar da: “Evet yâ Resûlallah” diye tasdîk ettiler. Bunun üzerine Resûlullah ( aleyhisselâm ): “Şad olunuz ve sizi sevindirecek ni’metleri (bundan böyle her zaman) umunuz! Vallahi (bundan sonra) sizin, fakîr olacağınızdan korkmam. Fakat sizin için korktuğum bir şey varsa o da sizden önce gelip geçen ümmetlerin önüne dünyâ ni’metlerinin yayıldığı gibi sizin önünüze de yayılarak onların birbirlerine haset ettikleri ve nefsaniyet güttükleri gibi sizin de birbirlerinize düşmeniz ve onların helak oldukları gibi sizin de mahvolup gitmenizdir.” buyurdular.
Resûlullah ( aleyhisselâm ) sahil tarafına bir sefer düzenleyip Hazreti Ebû Ubeyde bin Cerrahı, Emîr tayin etti. Bu sefere 300 Eshâb-ı kiram katılmıştı. Hazreti Câbir, der ki: “Biz yola çıktık. Yolun bir kısmında bulunduğumuz sıra azığımız tükendi. Bunun üzerine Ebû Ubeyde ( radıyallahü anh ) mücâhidlere yanlarında ne kadar erzak varsa getirmelerini emretti. Getirilen erzakı bir araya topladı ki, bu toplanan erzak iki dağarcık hurmadan ibâretti. Bu hurma ile Ebû Ubeyde ( radıyallahü anh ) hergün azar azar vererek bizi geçindiriyordu. Nihâyet bu da sona ermişti. Bir derecede ki, herkesin payına günde birer hurma düşüyordu. Sonra bu hurma da tükenince onun yokluğunun acısını tattık. Sonra deniz sahiline vardık, bir de ne görelim? Deniz sahilinde kocaman bir balık bulunuyordu. (Bunu deniz sahile atmıştı). Ebû Ubeyde bize, “Bu deniz muhlûkunun etinden yiyiniz.” dedi. Biz de yedik Medine’ye dönüp Resûlullah efendimizin yanına geldiğimizde bu vakayı arz ettik. Peygamber Efendimiz de: “Azîz Mücâhidler, yiyiniz! Allahü teâlâ onu denizden rızıklanmanız için çıkarmıştır. Yanınızda varsa bize de yediriniz!” buyurdular. Askerden bazıları o balık etinin pastırmasından bir parça Resûlullaha getirdi. Hazreti Peygamberimiz de yedi.
1) El-İsâbe cild-4, sh. 111
2) Sahîh-ül-Buhârî cild-7, sh. 172
3) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 1002
4) Müsnedi İmâm-ı Ahmed cild-1, sh. 196-385
5) Herkese Lâzım Olan Îmân sh. 99
6) Tabakât-ı İbn-i Sa’d cild-3, sh. 409
7) El-A’lâm cild-3, sh. 252
8) Hilyet-ül-evliyâ cild-1, sh. 100

Jan 17, 2023
Jan 17, 2023
19 min
Şam'da yetişen büyük velîlerden. Sekizinci ve dokuzuncu yüzyıllarda yaşamıştır. İsmi, Abdurrahmân bin Ahmed bin Atiyye el-Ansî'dir. Künyesi Ebû Süleymân olup, Şam'ın güneyindeki Dâran (veya Dâreyya) köyünde doğduğu için Dârânî nisbesiyle meşhûr olmuştur. Lütuf ve ihsânı pek fazla idi. Nazik ve zarif olması bakımından çok sevilmiş ve bu sebeple ona; gönüllerin güzel kokulu çiçeği mânâsında "Reyhânü'l-kulûb" adı verilmiştir. Nefsine muhâlefet etmekte ve açlık çekmekte çok ileri olduğu için açların reisi mânâsında "Bündârü'l-Câiîn" denildi. Doğum târihi bilinmemektedir. 820 (H.205) senesinde Şam'da vefât etti. Kabri, Dâran köyündedir.
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri çocukluğunda ve gençliğinde rastgele bir hayat yaşıyordu. Diğer insanlar gibi normal günlük hayâtına devâm ediyordu. Allah adamı sâlih kimselerin hâllerinden haberi yoktu. Bir gün namaz kılmak için câmiye gitti. Câmide vâz ve nasîhat eden bir zâtın konuşmaları ona çok tesir etti. Dışarı çıkınca bu tesir kayboldu. Ertesi gün tekrar gelip o zâtın sohbetini dinledi ve yine önceki tesir hâsıl oldu. Fakat dışarı çıkınca tesiri biraz devâm ettiyse de yine kayboldu. Üçüncü defâ gelip o zâtın sohbetini dinledi. Bu defâ öyle bir hâl oldu ki, bu tesir eve kadar devâm etti. Eve gelince günahlarına tövbe etti, evindeki mûsikî âletlerini kırdı. Allahü teâlâya kavuşturacak hakîkî yola yöneldi. Âlim ve sâlih kimselerin ilim meclislerine, sohbetlerine devâm etti. Onun bu halini işiten Yahyâ bin Muâz hazretleri; "Bir serçe, bir turnayı avlamış." buyurarak onun kavuştuğu mânevî yolun büyüklüğüne işâret etti.
Şam'da bulunan âlimlerin ve velî zâtların meclislerine devâm eden Ebû Süleymân Dârânî hazretleri ilimde ilerlediği gibi, tasavvuf yolunda da büyük mesâfe kat etti, yüksek derecelere kavuştu. İbrâhim bin Edhem hazretleriyle görüşüp sohbetinde bulundu. Şakîk-i Belhî, Mârûf-ıKerhî, Ahmed bin Âsım el-Antâkî, Sırrî-yi Sekâtî ve Hâris el-Muhâsibî gibi büyük velîlerle sohbette bulundu. Daha önce rağbet ettiği, sevdiği dünyâdan yüz çevirip zâhid bir hayat sürmeye başladı. Ondaki bu yüksek dereceleri ve mânevî hâlleri gören insanlar onun etrâfında toplanıp istifâde etmeye çalıştılar. O insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatarak onların dünyâ ve âhirette mutlu olmaları için gayret etti. Sohbetinde birçok evliyâlar yetişti. Kardeşi Dâvûd bin Ahmed Dârânî ve Ahmed bin Ebü'l-Havârî bunlardandır.
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri, dünyâdan ve içindekilerden yüz çevirmiş olup, zâhid bir hayat yaşadı. İlk defâ yünlü elbise giyen sofîlerden oldu.
Zühd nedir diye soranlara; "Zühd, Allahü teâlâ ile meşgûl olmana mâni olan her şeyi terk etmektir. Dünyânın hiç olduğunu bilmeyen, zühd sâhibi olamaz."
Dünyâya rağbet etmemek gerektiği husûsunda da; "Dünyâ, kendisini isteyenden kaçar, kendinden kaçanı kovalar. Kendinden kaçanı yakalayabilirse, yaralar. Kendini isteyip bağlananı ise öldürür. Çünkü dünyâ ile güreş etmeye gelmez. İnsanı yener, sırtını yere getirir. Dünyâya bağlanmak, Allahü teâlânın rızâsını kazanmaya mâni olan bir perdedir. Âhireti düşünmek ise, gönlün canlanmasına sebeb olur. İbret almakla ilim, tefekkür ile de Allah korkusu artar. Dünyâ sevgisinin yerleştiği bir kalpte, âhiret düşüncesi göç edip gider." buyurdu.
"Âhireti düşünmek aklın alâmeti ve kalbin hayâtıdır."
"Kadın olsun, çocuk olsun, mal olsun, seni Allahü teâlâyı anmaktan alı koyan her şey hayırsızdır. Allahü teâlâyı tanıdıktan sonra, O'ndan başkasına meyletmeyin."
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri bir gün insanlara nasîhat ediyordu. İleri gelen talebelerinden Ahmed bin Ebü'l-Havârî, hocasının nasîhat ettiği meclise gelip; "Efendim,fırın ısındı. Bugün ne pişirmemizi emredersiniz?" diye sordu. Hazret-i Ebû Süleymân cevap vermedi. Talebesi aynı suâli birkaç defâ tekrar edince, talebesine; "Gidip içine oturunuz!" buyurdu. Talebe; "Hocamın her sözü hikmetlidir. O, mâdemki böyle buyurdu, onun dediği doğrudur." diyerek, gelip fırının içine girdi. Ebû Süleymân Dârânî sohbet bittikten sonra etrâfındakilere; "Derhal gidip, Ahmed'i fırından çıkarın!" buyurunca, yanındakiler hayretle; "O, hakîkaten dediğinizi yapmış, fırına girmiş midir?" dediler. Ebû Süleymân Dârânî; "Elbette. O söz dinler. Nefsine uymaz. Bana muhâlefet etmez." buyurdu. Oradakiler merakla fırına gelip, kapağı açtılar. Ahmed, hakîkaten kızgın fırında oturmakta, bir kılı dahi yanmamış hâlde beklemekteydi.
Nefsin isteklerine karşı çıkan Ebû Süleymân Dârânî çok riyâzet ve mücâhedede bulundu. Açlık çekmek husûsunda meşhur oldu. Bu sebeple "Bündârü'l-Câiîn" (açlık çekenlerin reisi) adıyla anıldı. Aç kalmanın fazîletiyle ilgili olarak sohbetleri sırasında şöyle buyurdu:
"Dünyânın anahtarı tokluk, âhiretin anahtarı açlıktır. Helâlden bir lokma az yemeği, akşamdan sabaha kadar namaz kılmaktan daha çok severim. Çünkü, mîde dolu olunca, kalbe gaflet basar. İnsan Rabbini unutur. Helâlin fazlası böyle yaparsa, mîdeyi haram ile dolduranların hâli acaba nasıl olur?"
"Açlık, Allahü teâlânın hazînelerinden bir hazînedir. Onu sevdiklerine ihsân eder. İnsanın karnı doyunca, bütün âzâlarını şehvet açlığı kaplar. Karnı aç olanın ise âzâları şehvetlere karşı bir arzu duymaz."
"En sağlam kale, dilini korumaktır. İbâdetin özü açlıktır. İnsanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylere muhabbet etmek, bütün kötülüklerin başıdır."
"Karın tokluğu, Allahü teâlâya karşı yapılacak ibâdetlerin tam yapılmasına mânidir."
"Her şeyin bir helak sebebi vardır. Kalpteki nûrun helâkinin sebebi ise tokluktur. Her şeyin pası vardır. Kalp nûrunun pası tokluktur."
"Ben öyle insanlara yetiştim ki, onlar açlığı kendileri için ganîmet sayardı. Tıpkı şimdikilerin tokluğu ganîmet saydığı gibi."
Yemek yerken hızlı ve çok yememeyi tavsiye ederek şöyle buyurdu: "Karnını tıkabasa doyuran kimse altı şeye mübtelâ olur. Birincisi; ibâdetlerinden haz duymaz, ikincisi; hâfızası zayıflamaya başlar. Üçüncüsü; ibâdetler ona ağır gelmeye başlar. Dördüncüsü; başkalarına karşı şefkati azalır. Beşincisi; arzu ve istekleri çoğalır. Altıncısı; aç olan müminler câmiye giderken, çok yiyen kimse helâya koşar."
"Dünyâ ve âhirete âit bir iş dilemeden önce bir müddet aç kal. Dileğini sonra Allahü teâlâya arzet. Zîrâ tokluk, aklı ve kalbi bozar. Karnı aç olanın kalbi saf ve ince olur. Tok olanın kalbi ise kör ve azgın olur."
Yemeye şöyle bir sınır getirdi: Bir kimse kardeşinin yemeğinden onu memnun etmek için yerse yediğinin kendisine zararı olmaz. Fakat nefsânî bir hırs ve şehvetle yiyecek olursa o zaman zarar görür.
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri nefsine muhâlefet etmekte ve açlık çekmekte çok ileri idi. Öyle ki bu ümmetten onun kadar açlığa tahammül eden pek az kimse olmuştu. Yemek zamânı âdet üzere tuzluğu getirip önüne koyar, ekmeği tuza batırıp yerdi. Bir defâsında tuzlukta kalmış olan bir susamı yemişti; "Bu susamı yeyince bir müddet mânevî hâllerimi kaybettim." buyurdu.
Hazret-i Ebû Süleymân şöyle anlattı: "Bir gece câmide ibâdet ediyordum. İçerisi çok soğuktu. Öyle ki soğuğun şiddetinden duâ ederken bir elimi koynuma sokuyor diğer elimi semâya doğru açıyordum. Bu şekilde duâ etmek, beni fevkalâde rahatlatmıştı. Uyuduğumda hafifden bir ses; "Yâ Ebâ Süleymân! Duâ için kaldırdığın eline nasîbini verdik. Diğerini de kaldırsaydın ona da nasîbini verirdik." diyordu. Bunun üzerine kendi kendime; "Ne kadar soğuk olursa olsun, bir daha her iki elimi de semâya kaldırmadan duâ etmeyeceğim." diye söz verdim.
Bir gece bir hûri gördüm. Tebessüm ediyordu. Yüzü o derece nûrlu idi ki, anlatılacak gibi değil. Ben; "Bu kadar nûr ve güzelliğine sebeb nedir?" dedim. Cevâben; "Bir gece gözünden birkaç damla yaş akmıştı. Onunla yüzümü yıkadılar. Onun tesiri ile bu nûr ve güzellik hâsıl oldu. Sizin gibi temiz zâtların göz yaşları, hûrilerin yüzlerinin parlatıcısı olmaktadır. Göz yaşı ne kadar çok olursa o kadar iyidir." dedi.
Bir sohbeti esnâsında buyurdu ki:
"Takvâ ehli olan müminlerin, Allahü teâlâdan uzun ömür istemeleri, sırf Allah'a daha çok tâatta bulunmak içindir."
"Açlıktan karnım arkama yapıştığı zaman yaptığım ibâdetlerin tadını daha çok duyuyorum. Zîrâ hikmet, gelin gibidir. Rahat içinde uyuyacağı ve güveyi ile başbaşa kalacağı boş bir ev ister!"
"Bir âyet-i kerîmeyi okurum, dört gece üzerinde durur, tefekkür ederim. Üzerinde iyice tefekkür etmeden, derin mânâları ve murâd-ı ilâhîyi düşünmeden diğer âyete geçmem."
Kalan ömründe Allahü teâlâya karşı yaptığı isyânlara, kaçırdığı ibâdet ve tâatlara ağlamak, akıllı kimseye düşer. Fakat ömrünün geri kalan kısmını günahlar içinde geçiren akılsız kimseye, ağlamak yaraşır."
"Başa gelen her şeye râzı olmak hâline kavuşanlar, irfan sâhipleri, âriflerdir. Allahü teâlâ önce gelen peygamberlerden birine vahy ederek bildirdi ki: Cebrâil aleyhisselâm yeryüzüne indiğinde ibâdet ile meşgûl olan bir kimseyi gördü. Hoşuna gittiği için; "Yâ Rabbî! Bu kimse ne iyi." dedi. Allahü teâlâ da; "Ey Cibrîl! Levh-i mahfûza bak." buyurdu. Cebrâil aleyhisselâm Levh-i mahfûzda o kimsenin Cehennemlikler arasında yazılı olduğunu gördü. Allahü teâlâya; "Yâ Rabbî! Bu işin hikmeti nedir?" diye sordu. Allahü teâlâ; "Ben yaptığım işlerden kimseye karşı sorumlu değilim. Hiç kimse kullarım hakkındaki ilmime akıl erdiremez." buyurdu. Cebrâil aleyhisselâm; "Yâ Rabbî! İzin verirsen o kimseye gidip durumu bildireyim." dedi. İzin verilince, o kimsenin yanına gitti ve; "Senin yaptığın ibâdetleri Allahü teâlâ kabûl etmedi. Levh-i mahfûzda senin Cehennem ehli arasında olduğunu gördüm." deyince, o kimse düşüp bayıldı. Cebrâil aleyhisselâm onun ayılmasını bekledi. Ayılınca şöyle mırıldanıyordu: "Ey benim Allah'ım! Sana hamd ederim. Bütün hamd eden kulların sana Nasıl hamd ediyorsa ben de öyle hamd ederim." Sonra Cebrâil aleyhisselâma dönerek; "O bizim Rabbimizdir. Bütün ilmî kudretinin kemâli, rahmeti ve şefkati ile benim hakkımda öyle uygun görmüş. O'na yine hamd ederim. O beni benden daha iyi bilir." dedi ve secdeye kapandı. Secdede cenâb-ı Hakk'ı tesbih etmeye başladı. Bu durumu Cebrâil aleyhisselâm Allahü teâlâya arz edip o şahıs hakkında üzüldüğünü bildirdi. Cebrâil aleyhisselâma, Allahü teâlâ tarafından tekrar Levh-i mahfûza bakması bildirildi. Bu defâ Levh-i mahfûzda o kimsenin cennetlik olduğu yazılıydı. Cebrâil aleyhisselâm, cenâb-ı Hakk'tan hikmetini suâl ettiğinde; "Kullarım işlerime akıl erdiremezler." buyurdu. Cebrâil aleyhisselâm bu durumu yine bildirmek istedi ve izin verildi. O zâtın yanına gidip; "Müjdeler olsun sana! Yerin Cennet oldu." dedi. O kimse bu sözlere hiç şaşmadı ve eski hâlini hiç bozmadı. Eskisi gibi yine hamd ve cenâb-ı Hakk'ı tesbih etmeye devâm etti."
Mûsâ aleyhisselâm bir gün yırtıcı hayvanların parçalayıp karnını deştiği bir adama rastladı ve onu tanıdı. Başı üzerinde durarak dedi ki: "Yâ Rabbî! O sana itâatkâr idi. O hâlde bu hâl nedir?" Allahü teâlâ ona vahyedip; "Ey Mûsâ! Bu kulum bana ameli ile yükselemeyeceği bir derece istedi. Kendisini istediği dereceye ulaştırmak için ona bu musîbeti verdim." buyurdu.
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri çok ibâdet etmesine rağmen mekr-i ilâhîden emîn olmazdı. Ümid ile korku arasında olmayı tavsiye ederdi.
Ahmed bin Ebü'l-Havârî şöyle nakletti: Ben hocam Ebû Süleymân Dârânî'nin huzûruna girdim. Onu ağlar hâlde buldum. Ona; "Seni ağlatan nedir?" diye sorunca; "Ey Ahmed! Ben nasıl ağlamayayım. Bana bildirildi ki, gece olduğu, gözler uykuya vardığı, herkes kendini sevenlerin yanında bulunduğu zaman; âriflerin kalpleri, Rablerinin zikriyle coşar ve lezzet duyar. Onların niyet ve gayretleri Allahü teâlâya kavuşmak olur. Onlar Rablerinin huzûrunda diz çökerler, mahzûn bir hâlde Allahü teâlâya münâcaat ve niyâzda bulunup yalvarırlar. Allahü teâlâdan korkmak ve O'nun rızâsına kavuşmak için gözyaşlarının aktığı, secde ettikleri yerler ıslanır. Allahü teâlâ bu kullarına rahmet nazarıyla bakar ve; "Ey beni iyi tanıyan dostlarım! Benim zikrimle meşgûl oldunuz ve benim rızâma kavuşmak için gayret ettiniz. Kalplerinizden benim zikrimden başkasını uzaklaştırdınız. Size müjdeler olsun ki, bana kavuştuğunuz zaman yakınlık ve sevinç sizin içindir." buyurur. Allahü teâlâ Cebrâil aleyhisselâma buyurur ki: "Ey Cebrâil! Benim kelâmımı okuyarak kalbi rahatlayan ve benim ismimi zikr ederek lezzet duyan ârif kullarımın hâlini biliyorum. Onların ağlamalarını ve inlemelerini işitiyorum. Onların benim rızâma kavuşmak için çırpındıklarını ve çalıştıklarını görüyorum. Sen onlara gidip; siz niçin ağlıyorsunuz? Sizin bu tazarrû, yalvarma ve hüzün hâliniz nedendir? Size Allahü teâlânın kendini seven kimseleri Cehennem'de azâb edeceği haberi mi geldi. Yoksa Allahü teâlânın, benim zikrimle lezzet duyanları huzûrumdan kovarım, buyurduğunu mu işittiniz? Allahü teâlâ; izzetime yemin olsun ki, sizi Cennet'ime koyacağım. Sizinle aramdaki perdeleri kaldıracağım. Göz yaşlarınızın karşılığı olarak sevinç ve müjdeler ihsân edeceğim." buyurdu.
Bir sohbeti sırasında; "Mârifetin hakîkati nedir?" diye sordular. Cevâbında; "İki cihanda kişinin murâdının birden yâni Allahü teâlâdan başka olmamasıdır. Gece Hak teâlâdan gâfil yatıp uyuyan kimse, muhabbetullah veAllah sevgisi dâvâsında yalancıdır. Cezâ görecektir." buyurdu.
"Seni Hak'tan başkasına çevirecek sebeplere bağlayan şey sana düşmandır. Gafletle çıkan, Hak teâlâyı hatırlamadan aldığın her nefes sana kızgın demirlerle bir nişandır."
Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için gece gündüz gayret eden Ebû Süleymân Dârânî hazretleri, tevâzu sâhibiydi. Buyurdu ki:
"Allah'tan râzı olmak ve Allah'ın kullarına acımak, peygamberlerin ahlâkındandır."
"Bütün insanlar başıma toplansa ve beni küçük görmekten vazgeçirmeye çalışsalar vaz geçiremezler."
"Allahü teâlâ ile kul arasında en açık şey, kulun Mevlâsının verdiği her nîmetin nereye sarf edildiğini ona birer birer arz etmesidir."
"Gözünüzü ağlamaya, kafanızı düşünmeye alıştırın." buyuran Ebû Süleymân Dârânî hazretleri, ağlamayı terk etmeyi, ilâhî inâyetten mahrumiyet sayardı. Çünkü irfan sâhibi geceleri kâim olarak ibâdete devâm ettiği sürece Allahü teâlâ ona rahmet kapılarını açar. "Her şeyin bir alâmeti, işâreti olduğu gibi, ilâhî feyzlere kavuşmaktan mahrum kalmanın alâmeti de ağlamamak, ağlamayı terk etmektir." buyururdu.
"Nefsimin güzel gördüğü hiçbir işi güzel görmedim."
"En zor, ama en makbûl şey sabırdır. Sabır, iki kısımdır. Birincisi, Allahü teâlânın yapmamızı emrettiği, fakat nefsimizin istemediği ibâdetleri yapmaya devâm etmekte sabretmek, ikincisi ise, Allahü teâlânın yapmamızı yasak ettiği, fakat nefsimizin hoşuna giden şeyleri yapmamaya devâm etmekteki sabırdır."
"En fazîletli amel, nefsin istediğinin zıddını yapmaktır."
İnsanlara şefkat, merhâmet ve tevâzu ile davranırdı. Bu hususta da;
"Bütün insanlar beni, olduğumdan daha aşağılamak, hakâret etmek isteseler, bunu yapamazlar. Çünkü, herkesin, hakâret derecelerinin en aşağısı olarak düşünebileceklerinden daha aşağı olduğumu biliyorum." buyururdu.
"Bir dostundan, bir uygunsuz hareket görürsen hemen tenkid etme. Çünkü onu tenkid ederken sana, önce yaptığından daha zor ve ağır gelecek bir söz söyleyebilir."
"Bir kimse, bir mümini gözünde küçültür, kendini ondan daha kıymetli zannederse, hangi ibâdeti yaparsa yapsın, tad ve zevkine varamaz."
"Cehennem'de azap yapan, Zebânî adlı melekler, puta tapan kâfirlerden önce, şerîate uymayan hâfızlara saldıracaklardır."
Haram ve şüphelilerden şiddetle sakınır ve;
"Farkında olmadan, şüpheli bir lokma yemiş olsam, bir Cumâdan öbür Cumâya kadar içimde bir ateş yanar ve acısını hissederim." buyururdu.
"Kul, Allahü teâlâdan hayâ ederse, Allahü teâlâ onun ayıplarını örtüp, insanlardan gizler, hatâlarını affeder. Kıyâmet günü hesâbını kolay eyler."
"Bütün işlerde, kulun niyeti Allahü teâlânın rızâsı olursa, o işin sonu mutlaka iyi olur."
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri sohbetleri esnâsında şöyle buyururdu:
"Bugünü, düne eşit olan zarardadır."
"Âhiret için sana faydası olmayan kimse ile arkadaş olma."
"Allahü teâlâ benim sağ gözüme, Cehennem'in yedi tabakası ile azâb etse râzı olurum. Azâbın birazını da öbür gözüme niye koymuyor diye düşünmem. Zîrâ, O'nun benim için en faydalı olanı yaptığını bilirim."
"Bir gece, uyku bastırdığı için biraz uyudum. Rüyâmda gördüm ki, bir hûri bana; "Beş yüz senedir beni senin için yetiştiriyorlar, sen ise uyuyorsun." dedi."
"Bir kimse, güzel bir amel işleyince, bunu kendi gayretleri ile değil de, Allahü teâlânın lütfu, ihsânı ve yardımı ile yapabildiğini iyi bilirse, o kimsenin, ucba kapılması, ibâdetini beğenmesi mümkün değildir."
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri güzel ahlâk sâhibi, güler yüzlü ve hoş sohbetli idi. Ayrıca çeşitli hâlleri ve kerâmetleri görülürdü. Fakat o, hâllere ve kerâmetlere önem vermezdi.
Ebû Süleymân Dârânî'nin talebesi Ahmed bin Ebü'l-Havârî şöyle anlatıyor: Bir sene hocam ile berâber hacca gidiyorduk. Yolda su tulumunu düşürmüşüm. Suya ihtiyâcımız oldu. Susuz kaldık. Hocama; "Efendim su tulumunu kaybettim." dedim. Ellerini açıp şöyle duâ etti: "Ey gaybları bilen ve sâhiplerine iâde eden, dalâlette olanları hidâyete erdiren Allah'ım! Kaybettiğimiz şeyi bizlere iâde eyle." Duâsını bitirir bitirmez bir kimsenin; "Bu su tulumunu kaybeden kimdir?" diye seslendiğini duyduk. Tulumumuzu alıp yolumuza devâm ettik.
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri Mekke-i mükerremeye giderek hac ibâdetini yerine getirdikten sonra Medîne-i münevvereye gidip Peygamber efendimizin kabrini ziyâret etti. Mübârek beldelerde pekçok âlim ve veli ile görüşüp sohbetlerde bulundu. Memleketine döndükten sonra 820 (H.205) senesinde vefât etti. Dâran köyüne defnedildi. Kabri sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir.
Sâlih zâtlardan birisi bir gece rüyâsında hazret-i Ebû Süleymân Dârânî'yi nûrdan kanatlarla uçuyor gördü. "Hayırdır inşâallah! Bu ne hâldir?" dedi. Ebû Süleymân Dârânî rahmetullahi aleyh; "Şimdi cezâevinden kurtuldum, serbest oldum." buyurdu. Rüyâyı gören zât sabah uyandığında, hazret-i Ebû Süleymân Dârânî'yi ziyârete gitti, vefât ettiğini öğrenince rüyâsının yorumunu anladı.
Vefâtından sonra kendisini rüyâda görüp; "Allahü teâlâ size nasıl muâmele eyledi?" dediklerinde, "Rahmet ve inâyetle fakat, insanlar tarafından parmakla gösterilmem bana çok zarar verdi." buyurdu.
KERÂMET VE MENKÎBELERİ
EĞER BENİ CEHENNEM'E KOYARSAN
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri çok ibâdet eder, Allahü teâlâya şöyle yalvarırdı: "Allah'ım! Eğer bana günâhım sebebiyle azab edeceksen, senden affını diliyorum. Çünkü senin af ve rahmetin benim günahlarımdan daha çoktur. Allah'ım! Eğer cimriliğim sebebiyle azâb edeceksen, senden keremini istiyorum. Eğer bana kötülüklerim sebebiyle azâb edeceksen, senin ihsânını ve iyiliklerini dilerim. Eğer beni Cehennem'ine koyacaksan, Cehennem ehline seni sevdiğimi haber vereceğim." O anda gâibden bir ses; "Ey Ebû Süleymân! Seni Cehennem'e koymayacağım. Bilâkis Cennet'ime koyacağım. Cennet ehline, onları sevdiğimi haber ver. Çünkü dostların yeri Cennet, düşmanların yeri ise Cehennem'dir." buyurdu.
IRAKLI GENÇ
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri hac vazîfesini yerine getirmek üzere Mekke-i mükerremeye gitmek için yola çıktı. Yolda, Iraklı bir gençle arkadaş oldu. Yolculuk esnâsında Iraklı genç devamlı Kur'ân-ı kerîm okuyor, durdukları yerlerde vakit namazı hâricinde nâfile namaz kılıyor, gündüzleri oruç tutuyordu. Nihâyet Mekke-i mükerremeye ulaştılar. Genç, Ebû Süleymân Dârânî hazretlerinden ayrılmak istedi. Ebû Süleymân Dârânî o gence; "Benim sende gördüğüm hâllere seni sevk eden nedir?" diye sordu. Genç dedi ki: "Ey Ebû Süleymân! Beni böyle yapmamdan dolayı kınama. Çünkü ben rüyâmda altın ve gümüşten yapılmış birçok şerefeleri olan bir köşk gördüm. İki şerefenin arasında şimdiye kadar hiç görmediğim güzellikte hûriler vardı. Bu hûrilerin tebessüm etmesi sırasında dişlerinden yayılan nûr etrâfı aydınlatıyordu. O hûrilerden biri bana dedi ki: "Ey genç! Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için çok çalış ki bana kavuşasın." Sonra uykudan uyandım. Bu rüyâ, benim senin gördüğün hâllere kavuşmamın sebebidir." dedi. Ebû Süleymân Dârânî o gençten duâ istedi. Genç ona duâ ederek ayrıldı. Ebû Süleymân Dârânî kendi nefsini kınayarak; "Ey nefsim! Uyan ve bu gencin bildirdiği işaretlere ve müjdelere kulak ver. Bir hûriye kavuşmak için bu şekilde çalışılırsa, bu hûrinin Rabbine kavuşmak için nasıl çalışmak gerekir?" diye nefsini azarladı.
Allahü teâlânın sâlih kimselere böyle rüyâlar ve hâller ihsân etmesi, ona bâzı sırları açmak, saf ve temiz kalplerini iyi hâllere sevk etmek, onları güzel amellere teşvik etmek içindir. Çünkü sâlih rüyâ, peygamberlikten bir parçadır.
KAYNAKLAR
1) Tabakât-üs-Sûfiyye; s.75
2) Tezkiret-ül-Evliyâ; c.2, s.192
3) Nefehâtü'l-Üns; s.93
4) Câmiu Kerâmâti'l-Evliyâ; c.2, s.55
5) Ravdu'r-Reyyâhîn; s.260-261
6) Hilyetü'l-Evliyâ; c.9, s.254
7) Tabakâtü'l-Kübrâ; c.1, s.91
8) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; s.1057
9) Târih-i Bağdâd; c.10, s.248
10) Sıfâtü's-Safve; c.4, s.189
11) Tabakâtü'l-Evliyâ; s.386
12) Kıyâmet ve Âhiret; s.194
13) Risâle-i Kuşeyrî; s.86
14) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.3, s.161-163

Jan 17, 2023
Jan 17, 2023
20 min
Şam'da yetişen büyük velîlerden. Sekizinci ve dokuzuncu yüzyıllarda yaşamıştır. İsmi, Abdurrahmân bin Ahmed bin Atiyye el-Ansî'dir. Künyesi Ebû Süleymân olup, Şam'ın güneyindeki Dâran (veya Dâreyya) köyünde doğduğu için Dârânî nisbesiyle meşhûr olmuştur. Lütuf ve ihsânı pek fazla idi. Nazik ve zarif olması bakımından çok sevilmiş ve bu sebeple ona; gönüllerin güzel kokulu çiçeği mânâsında "Reyhânü'l-kulûb" adı verilmiştir. Nefsine muhâlefet etmekte ve açlık çekmekte çok ileri olduğu için açların reisi mânâsında "Bündârü'l-Câiîn" denildi. Doğum târihi bilinmemektedir. 820 (H.205) senesinde Şam'da vefât etti. Kabri, Dâran köyündedir.
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri çocukluğunda ve gençliğinde rastgele bir hayat yaşıyordu. Diğer insanlar gibi normal günlük hayâtına devâm ediyordu. Allah adamı sâlih kimselerin hâllerinden haberi yoktu. Bir gün namaz kılmak için câmiye gitti. Câmide vâz ve nasîhat eden bir zâtın konuşmaları ona çok tesir etti. Dışarı çıkınca bu tesir kayboldu. Ertesi gün tekrar gelip o zâtın sohbetini dinledi ve yine önceki tesir hâsıl oldu. Fakat dışarı çıkınca tesiri biraz devâm ettiyse de yine kayboldu. Üçüncü defâ gelip o zâtın sohbetini dinledi. Bu defâ öyle bir hâl oldu ki, bu tesir eve kadar devâm etti. Eve gelince günahlarına tövbe etti, evindeki mûsikî âletlerini kırdı. Allahü teâlâya kavuşturacak hakîkî yola yöneldi. Âlim ve sâlih kimselerin ilim meclislerine, sohbetlerine devâm etti. Onun bu halini işiten Yahyâ bin Muâz hazretleri; "Bir serçe, bir turnayı avlamış." buyurarak onun kavuştuğu mânevî yolun büyüklüğüne işâret etti.
Şam'da bulunan âlimlerin ve velî zâtların meclislerine devâm eden Ebû Süleymân Dârânî hazretleri ilimde ilerlediği gibi, tasavvuf yolunda da büyük mesâfe kat etti, yüksek derecelere kavuştu. İbrâhim bin Edhem hazretleriyle görüşüp sohbetinde bulundu. Şakîk-i Belhî, Mârûf-ıKerhî, Ahmed bin Âsım el-Antâkî, Sırrî-yi Sekâtî ve Hâris el-Muhâsibî gibi büyük velîlerle sohbette bulundu. Daha önce rağbet ettiği, sevdiği dünyâdan yüz çevirip zâhid bir hayat sürmeye başladı. Ondaki bu yüksek dereceleri ve mânevî hâlleri gören insanlar onun etrâfında toplanıp istifâde etmeye çalıştılar. O insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatarak onların dünyâ ve âhirette mutlu olmaları için gayret etti. Sohbetinde birçok evliyâlar yetişti. Kardeşi Dâvûd bin Ahmed Dârânî ve Ahmed bin Ebü'l-Havârî bunlardandır.
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri, dünyâdan ve içindekilerden yüz çevirmiş olup, zâhid bir hayat yaşadı. İlk defâ yünlü elbise giyen sofîlerden oldu.
Zühd nedir diye soranlara; "Zühd, Allahü teâlâ ile meşgûl olmana mâni olan her şeyi terk etmektir. Dünyânın hiç olduğunu bilmeyen, zühd sâhibi olamaz."
Dünyâya rağbet etmemek gerektiği husûsunda da; "Dünyâ, kendisini isteyenden kaçar, kendinden kaçanı kovalar. Kendinden kaçanı yakalayabilirse, yaralar. Kendini isteyip bağlananı ise öldürür. Çünkü dünyâ ile güreş etmeye gelmez. İnsanı yener, sırtını yere getirir. Dünyâya bağlanmak, Allahü teâlânın rızâsını kazanmaya mâni olan bir perdedir. Âhireti düşünmek ise, gönlün canlanmasına sebeb olur. İbret almakla ilim, tefekkür ile de Allah korkusu artar. Dünyâ sevgisinin yerleştiği bir kalpte, âhiret düşüncesi göç edip gider." buyurdu.
"Âhireti düşünmek aklın alâmeti ve kalbin hayâtıdır."
"Kadın olsun, çocuk olsun, mal olsun, seni Allahü teâlâyı anmaktan alı koyan her şey hayırsızdır. Allahü teâlâyı tanıdıktan sonra, O'ndan başkasına meyletmeyin."
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri bir gün insanlara nasîhat ediyordu. İleri gelen talebelerinden Ahmed bin Ebü'l-Havârî, hocasının nasîhat ettiği meclise gelip; "Efendim,fırın ısındı. Bugün ne pişirmemizi emredersiniz?" diye sordu. Hazret-i Ebû Süleymân cevap vermedi. Talebesi aynı suâli birkaç defâ tekrar edince, talebesine; "Gidip içine oturunuz!" buyurdu. Talebe; "Hocamın her sözü hikmetlidir. O, mâdemki böyle buyurdu, onun dediği doğrudur." diyerek, gelip fırının içine girdi. Ebû Süleymân Dârânî sohbet bittikten sonra etrâfındakilere; "Derhal gidip, Ahmed'i fırından çıkarın!" buyurunca, yanındakiler hayretle; "O, hakîkaten dediğinizi yapmış, fırına girmiş midir?" dediler. Ebû Süleymân Dârânî; "Elbette. O söz dinler. Nefsine uymaz. Bana muhâlefet etmez." buyurdu. Oradakiler merakla fırına gelip, kapağı açtılar. Ahmed, hakîkaten kızgın fırında oturmakta, bir kılı dahi yanmamış hâlde beklemekteydi.
Nefsin isteklerine karşı çıkan Ebû Süleymân Dârânî çok riyâzet ve mücâhedede bulundu. Açlık çekmek husûsunda meşhur oldu. Bu sebeple "Bündârü'l-Câiîn" (açlık çekenlerin reisi) adıyla anıldı. Aç kalmanın fazîletiyle ilgili olarak sohbetleri sırasında şöyle buyurdu:
"Dünyânın anahtarı tokluk, âhiretin anahtarı açlıktır. Helâlden bir lokma az yemeği, akşamdan sabaha kadar namaz kılmaktan daha çok severim. Çünkü, mîde dolu olunca, kalbe gaflet basar. İnsan Rabbini unutur. Helâlin fazlası böyle yaparsa, mîdeyi haram ile dolduranların hâli acaba nasıl olur?"
"Açlık, Allahü teâlânın hazînelerinden bir hazînedir. Onu sevdiklerine ihsân eder. İnsanın karnı doyunca, bütün âzâlarını şehvet açlığı kaplar. Karnı aç olanın ise âzâları şehvetlere karşı bir arzu duymaz."
"En sağlam kale, dilini korumaktır. İbâdetin özü açlıktır. İnsanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylere muhabbet etmek, bütün kötülüklerin başıdır."
"Karın tokluğu, Allahü teâlâya karşı yapılacak ibâdetlerin tam yapılmasına mânidir."
"Her şeyin bir helak sebebi vardır. Kalpteki nûrun helâkinin sebebi ise tokluktur. Her şeyin pası vardır. Kalp nûrunun pası tokluktur."
"Ben öyle insanlara yetiştim ki, onlar açlığı kendileri için ganîmet sayardı. Tıpkı şimdikilerin tokluğu ganîmet saydığı gibi."
Yemek yerken hızlı ve çok yememeyi tavsiye ederek şöyle buyurdu: "Karnını tıkabasa doyuran kimse altı şeye mübtelâ olur. Birincisi; ibâdetlerinden haz duymaz, ikincisi; hâfızası zayıflamaya başlar. Üçüncüsü; ibâdetler ona ağır gelmeye başlar. Dördüncüsü; başkalarına karşı şefkati azalır. Beşincisi; arzu ve istekleri çoğalır. Altıncısı; aç olan müminler câmiye giderken, çok yiyen kimse helâya koşar."
"Dünyâ ve âhirete âit bir iş dilemeden önce bir müddet aç kal. Dileğini sonra Allahü teâlâya arzet. Zîrâ tokluk, aklı ve kalbi bozar. Karnı aç olanın kalbi saf ve ince olur. Tok olanın kalbi ise kör ve azgın olur."
Yemeye şöyle bir sınır getirdi: Bir kimse kardeşinin yemeğinden onu memnun etmek için yerse yediğinin kendisine zararı olmaz. Fakat nefsânî bir hırs ve şehvetle yiyecek olursa o zaman zarar görür.
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri nefsine muhâlefet etmekte ve açlık çekmekte çok ileri idi. Öyle ki bu ümmetten onun kadar açlığa tahammül eden pek az kimse olmuştu. Yemek zamânı âdet üzere tuzluğu getirip önüne koyar, ekmeği tuza batırıp yerdi. Bir defâsında tuzlukta kalmış olan bir susamı yemişti; "Bu susamı yeyince bir müddet mânevî hâllerimi kaybettim." buyurdu.
Hazret-i Ebû Süleymân şöyle anlattı: "Bir gece câmide ibâdet ediyordum. İçerisi çok soğuktu. Öyle ki soğuğun şiddetinden duâ ederken bir elimi koynuma sokuyor diğer elimi semâya doğru açıyordum. Bu şekilde duâ etmek, beni fevkalâde rahatlatmıştı. Uyuduğumda hafifden bir ses; "Yâ Ebâ Süleymân! Duâ için kaldırdığın eline nasîbini verdik. Diğerini de kaldırsaydın ona da nasîbini verirdik." diyordu. Bunun üzerine kendi kendime; "Ne kadar soğuk olursa olsun, bir daha her iki elimi de semâya kaldırmadan duâ etmeyeceğim." diye söz verdim.
Bir gece bir hûri gördüm. Tebessüm ediyordu. Yüzü o derece nûrlu idi ki, anlatılacak gibi değil. Ben; "Bu kadar nûr ve güzelliğine sebeb nedir?" dedim. Cevâben; "Bir gece gözünden birkaç damla yaş akmıştı. Onunla yüzümü yıkadılar. Onun tesiri ile bu nûr ve güzellik hâsıl oldu. Sizin gibi temiz zâtların göz yaşları, hûrilerin yüzlerinin parlatıcısı olmaktadır. Göz yaşı ne kadar çok olursa o kadar iyidir." dedi.
Bir sohbeti esnâsında buyurdu ki:
"Takvâ ehli olan müminlerin, Allahü teâlâdan uzun ömür istemeleri, sırf Allah'a daha çok tâatta bulunmak içindir."
"Açlıktan karnım arkama yapıştığı zaman yaptığım ibâdetlerin tadını daha çok duyuyorum. Zîrâ hikmet, gelin gibidir. Rahat içinde uyuyacağı ve güveyi ile başbaşa kalacağı boş bir ev ister!"
"Bir âyet-i kerîmeyi okurum, dört gece üzerinde durur, tefekkür ederim. Üzerinde iyice tefekkür etmeden, derin mânâları ve murâd-ı ilâhîyi düşünmeden diğer âyete geçmem."
Kalan ömründe Allahü teâlâya karşı yaptığı isyânlara, kaçırdığı ibâdet ve tâatlara ağlamak, akıllı kimseye düşer. Fakat ömrünün geri kalan kısmını günahlar içinde geçiren akılsız kimseye, ağlamak yaraşır."
"Başa gelen her şeye râzı olmak hâline kavuşanlar, irfan sâhipleri, âriflerdir. Allahü teâlâ önce gelen peygamberlerden birine vahy ederek bildirdi ki: Cebrâil aleyhisselâm yeryüzüne indiğinde ibâdet ile meşgûl olan bir kimseyi gördü. Hoşuna gittiği için; "Yâ Rabbî! Bu kimse ne iyi." dedi. Allahü teâlâ da; "Ey Cibrîl! Levh-i mahfûza bak." buyurdu. Cebrâil aleyhisselâm Levh-i mahfûzda o kimsenin Cehennemlikler arasında yazılı olduğunu gördü. Allahü teâlâya; "Yâ Rabbî! Bu işin hikmeti nedir?" diye sordu. Allahü teâlâ; "Ben yaptığım işlerden kimseye karşı sorumlu değilim. Hiç kimse kullarım hakkındaki ilmime akıl erdiremez." buyurdu. Cebrâil aleyhisselâm; "Yâ Rabbî! İzin verirsen o kimseye gidip durumu bildireyim." dedi. İzin verilince, o kimsenin yanına gitti ve; "Senin yaptığın ibâdetleri Allahü teâlâ kabûl etmedi. Levh-i mahfûzda senin Cehennem ehli arasında olduğunu gördüm." deyince, o kimse düşüp bayıldı. Cebrâil aleyhisselâm onun ayılmasını bekledi. Ayılınca şöyle mırıldanıyordu: "Ey benim Allah'ım! Sana hamd ederim. Bütün hamd eden kulların sana Nasıl hamd ediyorsa ben de öyle hamd ederim." Sonra Cebrâil aleyhisselâma dönerek; "O bizim Rabbimizdir. Bütün ilmî kudretinin kemâli, rahmeti ve şefkati ile benim hakkımda öyle uygun görmüş. O'na yine hamd ederim. O beni benden daha iyi bilir." dedi ve secdeye kapandı. Secdede cenâb-ı Hakk'ı tesbih etmeye başladı. Bu durumu Cebrâil aleyhisselâm Allahü teâlâya arz edip o şahıs hakkında üzüldüğünü bildirdi. Cebrâil aleyhisselâma, Allahü teâlâ tarafından tekrar Levh-i mahfûza bakması bildirildi. Bu defâ Levh-i mahfûzda o kimsenin cennetlik olduğu yazılıydı. Cebrâil aleyhisselâm, cenâb-ı Hakk'tan hikmetini suâl ettiğinde; "Kullarım işlerime akıl erdiremezler." buyurdu. Cebrâil aleyhisselâm bu durumu yine bildirmek istedi ve izin verildi. O zâtın yanına gidip; "Müjdeler olsun sana! Yerin Cennet oldu." dedi. O kimse bu sözlere hiç şaşmadı ve eski hâlini hiç bozmadı. Eskisi gibi yine hamd ve cenâb-ı Hakk'ı tesbih etmeye devâm etti."
Mûsâ aleyhisselâm bir gün yırtıcı hayvanların parçalayıp karnını deştiği bir adama rastladı ve onu tanıdı. Başı üzerinde durarak dedi ki: "Yâ Rabbî! O sana itâatkâr idi. O hâlde bu hâl nedir?" Allahü teâlâ ona vahyedip; "Ey Mûsâ! Bu kulum bana ameli ile yükselemeyeceği bir derece istedi. Kendisini istediği dereceye ulaştırmak için ona bu musîbeti verdim." buyurdu.
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri çok ibâdet etmesine rağmen mekr-i ilâhîden emîn olmazdı. Ümid ile korku arasında olmayı tavsiye ederdi.
Ahmed bin Ebü'l-Havârî şöyle nakletti: Ben hocam Ebû Süleymân Dârânî'nin huzûruna girdim. Onu ağlar hâlde buldum. Ona; "Seni ağlatan nedir?" diye sorunca; "Ey Ahmed! Ben nasıl ağlamayayım. Bana bildirildi ki, gece olduğu, gözler uykuya vardığı, herkes kendini sevenlerin yanında bulunduğu zaman; âriflerin kalpleri, Rablerinin zikriyle coşar ve lezzet duyar. Onların niyet ve gayretleri Allahü teâlâya kavuşmak olur. Onlar Rablerinin huzûrunda diz çökerler, mahzûn bir hâlde Allahü teâlâya münâcaat ve niyâzda bulunup yalvarırlar. Allahü teâlâdan korkmak ve O'nun rızâsına kavuşmak için gözyaşlarının aktığı, secde ettikleri yerler ıslanır. Allahü teâlâ bu kullarına rahmet nazarıyla bakar ve; "Ey beni iyi tanıyan dostlarım! Benim zikrimle meşgûl oldunuz ve benim rızâma kavuşmak için gayret ettiniz. Kalplerinizden benim zikrimden başkasını uzaklaştırdınız. Size müjdeler olsun ki, bana kavuştuğunuz zaman yakınlık ve sevinç sizin içindir." buyurur. Allahü teâlâ Cebrâil aleyhisselâma buyurur ki: "Ey Cebrâil! Benim kelâmımı okuyarak kalbi rahatlayan ve benim ismimi zikr ederek lezzet duyan ârif kullarımın hâlini biliyorum. Onların ağlamalarını ve inlemelerini işitiyorum. Onların benim rızâma kavuşmak için çırpındıklarını ve çalıştıklarını görüyorum. Sen onlara gidip; siz niçin ağlıyorsunuz? Sizin bu tazarrû, yalvarma ve hüzün hâliniz nedendir? Size Allahü teâlânın kendini seven kimseleri Cehennem'de azâb edeceği haberi mi geldi. Yoksa Allahü teâlânın, benim zikrimle lezzet duyanları huzûrumdan kovarım, buyurduğunu mu işittiniz? Allahü teâlâ; izzetime yemin olsun ki, sizi Cennet'ime koyacağım. Sizinle aramdaki perdeleri kaldıracağım. Göz yaşlarınızın karşılığı olarak sevinç ve müjdeler ihsân edeceğim." buyurdu.
Bir sohbeti sırasında; "Mârifetin hakîkati nedir?" diye sordular. Cevâbında; "İki cihanda kişinin murâdının birden yâni Allahü teâlâdan başka olmamasıdır. Gece Hak teâlâdan gâfil yatıp uyuyan kimse, muhabbetullah veAllah sevgisi dâvâsında yalancıdır. Cezâ görecektir." buyurdu.
"Seni Hak'tan başkasına çevirecek sebeplere bağlayan şey sana düşmandır. Gafletle çıkan, Hak teâlâyı hatırlamadan aldığın her nefes sana kızgın demirlerle bir nişandır."
Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için gece gündüz gayret eden Ebû Süleymân Dârânî hazretleri, tevâzu sâhibiydi. Buyurdu ki:
"Allah'tan râzı olmak ve Allah'ın kullarına acımak, peygamberlerin ahlâkındandır."
"Bütün insanlar başıma toplansa ve beni küçük görmekten vazgeçirmeye çalışsalar vaz geçiremezler."
"Allahü teâlâ ile kul arasında en açık şey, kulun Mevlâsının verdiği her nîmetin nereye sarf edildiğini ona birer birer arz etmesidir."
"Gözünüzü ağlamaya, kafanızı düşünmeye alıştırın." buyuran Ebû Süleymân Dârânî hazretleri, ağlamayı terk etmeyi, ilâhî inâyetten mahrumiyet sayardı. Çünkü irfan sâhibi geceleri kâim olarak ibâdete devâm ettiği sürece Allahü teâlâ ona rahmet kapılarını açar. "Her şeyin bir alâmeti, işâreti olduğu gibi, ilâhî feyzlere kavuşmaktan mahrum kalmanın alâmeti de ağlamamak, ağlamayı terk etmektir." buyururdu.
"Nefsimin güzel gördüğü hiçbir işi güzel görmedim."
"En zor, ama en makbûl şey sabırdır. Sabır, iki kısımdır. Birincisi, Allahü teâlânın yapmamızı emrettiği, fakat nefsimizin istemediği ibâdetleri yapmaya devâm etmekte sabretmek, ikincisi ise, Allahü teâlânın yapmamızı yasak ettiği, fakat nefsimizin hoşuna giden şeyleri yapmamaya devâm etmekteki sabırdır."
"En fazîletli amel, nefsin istediğinin zıddını yapmaktır."
İnsanlara şefkat, merhâmet ve tevâzu ile davranırdı. Bu hususta da;
"Bütün insanlar beni, olduğumdan daha aşağılamak, hakâret etmek isteseler, bunu yapamazlar. Çünkü, herkesin, hakâret derecelerinin en aşağısı olarak düşünebileceklerinden daha aşağı olduğumu biliyorum." buyururdu.
"Bir dostundan, bir uygunsuz hareket görürsen hemen tenkid etme. Çünkü onu tenkid ederken sana, önce yaptığından daha zor ve ağır gelecek bir söz söyleyebilir."
"Bir kimse, bir mümini gözünde küçültür, kendini ondan daha kıymetli zannederse, hangi ibâdeti yaparsa yapsın, tad ve zevkine varamaz."
"Cehennem'de azap yapan, Zebânî adlı melekler, puta tapan kâfirlerden önce, şerîate uymayan hâfızlara saldıracaklardır."
Haram ve şüphelilerden şiddetle sakınır ve;
"Farkında olmadan, şüpheli bir lokma yemiş olsam, bir Cumâdan öbür Cumâya kadar içimde bir ateş yanar ve acısını hissederim." buyururdu.
"Kul, Allahü teâlâdan hayâ ederse, Allahü teâlâ onun ayıplarını örtüp, insanlardan gizler, hatâlarını affeder. Kıyâmet günü hesâbını kolay eyler."
"Bütün işlerde, kulun niyeti Allahü teâlânın rızâsı olursa, o işin sonu mutlaka iyi olur."
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri sohbetleri esnâsında şöyle buyururdu:
"Bugünü, düne eşit olan zarardadır."
"Âhiret için sana faydası olmayan kimse ile arkadaş olma."
"Allahü teâlâ benim sağ gözüme, Cehennem'in yedi tabakası ile azâb etse râzı olurum. Azâbın birazını da öbür gözüme niye koymuyor diye düşünmem. Zîrâ, O'nun benim için en faydalı olanı yaptığını bilirim."
"Bir gece, uyku bastırdığı için biraz uyudum. Rüyâmda gördüm ki, bir hûri bana; "Beş yüz senedir beni senin için yetiştiriyorlar, sen ise uyuyorsun." dedi."
"Bir kimse, güzel bir amel işleyince, bunu kendi gayretleri ile değil de, Allahü teâlânın lütfu, ihsânı ve yardımı ile yapabildiğini iyi bilirse, o kimsenin, ucba kapılması, ibâdetini beğenmesi mümkün değildir."
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri güzel ahlâk sâhibi, güler yüzlü ve hoş sohbetli idi. Ayrıca çeşitli hâlleri ve kerâmetleri görülürdü. Fakat o, hâllere ve kerâmetlere önem vermezdi.
Ebû Süleymân Dârânî'nin talebesi Ahmed bin Ebü'l-Havârî şöyle anlatıyor: Bir sene hocam ile berâber hacca gidiyorduk. Yolda su tulumunu düşürmüşüm. Suya ihtiyâcımız oldu. Susuz kaldık. Hocama; "Efendim su tulumunu kaybettim." dedim. Ellerini açıp şöyle duâ etti: "Ey gaybları bilen ve sâhiplerine iâde eden, dalâlette olanları hidâyete erdiren Allah'ım! Kaybettiğimiz şeyi bizlere iâde eyle." Duâsını bitirir bitirmez bir kimsenin; "Bu su tulumunu kaybeden kimdir?" diye seslendiğini duyduk. Tulumumuzu alıp yolumuza devâm ettik.
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri Mekke-i mükerremeye giderek hac ibâdetini yerine getirdikten sonra Medîne-i münevvereye gidip Peygamber efendimizin kabrini ziyâret etti. Mübârek beldelerde pekçok âlim ve veli ile görüşüp sohbetlerde bulundu. Memleketine döndükten sonra 820 (H.205) senesinde vefât etti. Dâran köyüne defnedildi. Kabri sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir.
Sâlih zâtlardan birisi bir gece rüyâsında hazret-i Ebû Süleymân Dârânî'yi nûrdan kanatlarla uçuyor gördü. "Hayırdır inşâallah! Bu ne hâldir?" dedi. Ebû Süleymân Dârânî rahmetullahi aleyh; "Şimdi cezâevinden kurtuldum, serbest oldum." buyurdu. Rüyâyı gören zât sabah uyandığında, hazret-i Ebû Süleymân Dârânî'yi ziyârete gitti, vefât ettiğini öğrenince rüyâsının yorumunu anladı.
Vefâtından sonra kendisini rüyâda görüp; "Allahü teâlâ size nasıl muâmele eyledi?" dediklerinde, "Rahmet ve inâyetle fakat, insanlar tarafından parmakla gösterilmem bana çok zarar verdi." buyurdu.
KERÂMET VE MENKÎBELERİ
EĞER BENİ CEHENNEM'E KOYARSAN
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri çok ibâdet eder, Allahü teâlâya şöyle yalvarırdı: "Allah'ım! Eğer bana günâhım sebebiyle azab edeceksen, senden affını diliyorum. Çünkü senin af ve rahmetin benim günahlarımdan daha çoktur. Allah'ım! Eğer cimriliğim sebebiyle azâb edeceksen, senden keremini istiyorum. Eğer bana kötülüklerim sebebiyle azâb edeceksen, senin ihsânını ve iyiliklerini dilerim. Eğer beni Cehennem'ine koyacaksan, Cehennem ehline seni sevdiğimi haber vereceğim." O anda gâibden bir ses; "Ey Ebû Süleymân! Seni Cehennem'e koymayacağım. Bilâkis Cennet'ime koyacağım. Cennet ehline, onları sevdiğimi haber ver. Çünkü dostların yeri Cennet, düşmanların yeri ise Cehennem'dir." buyurdu.
IRAKLI GENÇ
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri hac vazîfesini yerine getirmek üzere Mekke-i mükerremeye gitmek için yola çıktı. Yolda, Iraklı bir gençle arkadaş oldu. Yolculuk esnâsında Iraklı genç devamlı Kur'ân-ı kerîm okuyor, durdukları yerlerde vakit namazı hâricinde nâfile namaz kılıyor, gündüzleri oruç tutuyordu. Nihâyet Mekke-i mükerremeye ulaştılar. Genç, Ebû Süleymân Dârânî hazretlerinden ayrılmak istedi. Ebû Süleymân Dârânî o gence; "Benim sende gördüğüm hâllere seni sevk eden nedir?" diye sordu. Genç dedi ki: "Ey Ebû Süleymân! Beni böyle yapmamdan dolayı kınama. Çünkü ben rüyâmda altın ve gümüşten yapılmış birçok şerefeleri olan bir köşk gördüm. İki şerefenin arasında şimdiye kadar hiç görmediğim güzellikte hûriler vardı. Bu hûrilerin tebessüm etmesi sırasında dişlerinden yayılan nûr etrâfı aydınlatıyordu. O hûrilerden biri bana dedi ki: "Ey genç! Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için çok çalış ki bana kavuşasın." Sonra uykudan uyandım. Bu rüyâ, benim senin gördüğün hâllere kavuşmamın sebebidir." dedi. Ebû Süleymân Dârânî o gençten duâ istedi. Genç ona duâ ederek ayrıldı. Ebû Süleymân Dârânî kendi nefsini kınayarak; "Ey nefsim! Uyan ve bu gencin bildirdiği işaretlere ve müjdelere kulak ver. Bir hûriye kavuşmak için bu şekilde çalışılırsa, bu hûrinin Rabbine kavuşmak için nasıl çalışmak gerekir?" diye nefsini azarladı.
Allahü teâlânın sâlih kimselere böyle rüyâlar ve hâller ihsân etmesi, ona bâzı sırları açmak, saf ve temiz kalplerini iyi hâllere sevk etmek, onları güzel amellere teşvik etmek içindir. Çünkü sâlih rüyâ, peygamberlikten bir parçadır.
KAYNAKLAR
1) Tabakât-üs-Sûfiyye; s.75
2) Tezkiret-ül-Evliyâ; c.2, s.192
3) Nefehâtü'l-Üns; s.93
4) Câmiu Kerâmâti'l-Evliyâ; c.2, s.55
5) Ravdu'r-Reyyâhîn; s.260-261
6) Hilyetü'l-Evliyâ; c.9, s.254
7) Tabakâtü'l-Kübrâ; c.1, s.91
8) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; s.1057
9) Târih-i Bağdâd; c.10, s.248
10) Sıfâtü's-Safve; c.4, s.189
11) Tabakâtü'l-Evliyâ; s.386
12) Kıyâmet ve Âhiret; s.194
13) Risâle-i Kuşeyrî; s.86
14) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.3, s.161-163

Jan 17, 2023
Jan 17, 2023
21 min
Şam'da yetişen büyük velîlerden. Sekizinci ve dokuzuncu yüzyıllarda yaşamıştır. İsmi, Abdurrahmân bin Ahmed bin Atiyye el-Ansî'dir. Künyesi Ebû Süleymân olup, Şam'ın güneyindeki Dâran (veya Dâreyya) köyünde doğduğu için Dârânî nisbesiyle meşhûr olmuştur. Lütuf ve ihsânı pek fazla idi. Nazik ve zarif olması bakımından çok sevilmiş ve bu sebeple ona; gönüllerin güzel kokulu çiçeği mânâsında "Reyhânü'l-kulûb" adı verilmiştir. Nefsine muhâlefet etmekte ve açlık çekmekte çok ileri olduğu için açların reisi mânâsında "Bündârü'l-Câiîn" denildi. Doğum târihi bilinmemektedir. 820 (H.205) senesinde Şam'da vefât etti. Kabri, Dâran köyündedir.
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri çocukluğunda ve gençliğinde rastgele bir hayat yaşıyordu. Diğer insanlar gibi normal günlük hayâtına devâm ediyordu. Allah adamı sâlih kimselerin hâllerinden haberi yoktu. Bir gün namaz kılmak için câmiye gitti. Câmide vâz ve nasîhat eden bir zâtın konuşmaları ona çok tesir etti. Dışarı çıkınca bu tesir kayboldu. Ertesi gün tekrar gelip o zâtın sohbetini dinledi ve yine önceki tesir hâsıl oldu. Fakat dışarı çıkınca tesiri biraz devâm ettiyse de yine kayboldu. Üçüncü defâ gelip o zâtın sohbetini dinledi. Bu defâ öyle bir hâl oldu ki, bu tesir eve kadar devâm etti. Eve gelince günahlarına tövbe etti, evindeki mûsikî âletlerini kırdı. Allahü teâlâya kavuşturacak hakîkî yola yöneldi. Âlim ve sâlih kimselerin ilim meclislerine, sohbetlerine devâm etti. Onun bu halini işiten Yahyâ bin Muâz hazretleri; "Bir serçe, bir turnayı avlamış." buyurarak onun kavuştuğu mânevî yolun büyüklüğüne işâret etti.
Şam'da bulunan âlimlerin ve velî zâtların meclislerine devâm eden Ebû Süleymân Dârânî hazretleri ilimde ilerlediği gibi, tasavvuf yolunda da büyük mesâfe kat etti, yüksek derecelere kavuştu. İbrâhim bin Edhem hazretleriyle görüşüp sohbetinde bulundu. Şakîk-i Belhî, Mârûf-ıKerhî, Ahmed bin Âsım el-Antâkî, Sırrî-yi Sekâtî ve Hâris el-Muhâsibî gibi büyük velîlerle sohbette bulundu. Daha önce rağbet ettiği, sevdiği dünyâdan yüz çevirip zâhid bir hayat sürmeye başladı. Ondaki bu yüksek dereceleri ve mânevî hâlleri gören insanlar onun etrâfında toplanıp istifâde etmeye çalıştılar. O insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatarak onların dünyâ ve âhirette mutlu olmaları için gayret etti. Sohbetinde birçok evliyâlar yetişti. Kardeşi Dâvûd bin Ahmed Dârânî ve Ahmed bin Ebü'l-Havârî bunlardandır.
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri, dünyâdan ve içindekilerden yüz çevirmiş olup, zâhid bir hayat yaşadı. İlk defâ yünlü elbise giyen sofîlerden oldu.
Zühd nedir diye soranlara; "Zühd, Allahü teâlâ ile meşgûl olmana mâni olan her şeyi terk etmektir. Dünyânın hiç olduğunu bilmeyen, zühd sâhibi olamaz."
Dünyâya rağbet etmemek gerektiği husûsunda da; "Dünyâ, kendisini isteyenden kaçar, kendinden kaçanı kovalar. Kendinden kaçanı yakalayabilirse, yaralar. Kendini isteyip bağlananı ise öldürür. Çünkü dünyâ ile güreş etmeye gelmez. İnsanı yener, sırtını yere getirir. Dünyâya bağlanmak, Allahü teâlânın rızâsını kazanmaya mâni olan bir perdedir. Âhireti düşünmek ise, gönlün canlanmasına sebeb olur. İbret almakla ilim, tefekkür ile de Allah korkusu artar. Dünyâ sevgisinin yerleştiği bir kalpte, âhiret düşüncesi göç edip gider." buyurdu.
"Âhireti düşünmek aklın alâmeti ve kalbin hayâtıdır."
"Kadın olsun, çocuk olsun, mal olsun, seni Allahü teâlâyı anmaktan alı koyan her şey hayırsızdır. Allahü teâlâyı tanıdıktan sonra, O'ndan başkasına meyletmeyin."
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri bir gün insanlara nasîhat ediyordu. İleri gelen talebelerinden Ahmed bin Ebü'l-Havârî, hocasının nasîhat ettiği meclise gelip; "Efendim,fırın ısındı. Bugün ne pişirmemizi emredersiniz?" diye sordu. Hazret-i Ebû Süleymân cevap vermedi. Talebesi aynı suâli birkaç defâ tekrar edince, talebesine; "Gidip içine oturunuz!" buyurdu. Talebe; "Hocamın her sözü hikmetlidir. O, mâdemki böyle buyurdu, onun dediği doğrudur." diyerek, gelip fırının içine girdi. Ebû Süleymân Dârânî sohbet bittikten sonra etrâfındakilere; "Derhal gidip, Ahmed'i fırından çıkarın!" buyurunca, yanındakiler hayretle; "O, hakîkaten dediğinizi yapmış, fırına girmiş midir?" dediler. Ebû Süleymân Dârânî; "Elbette. O söz dinler. Nefsine uymaz. Bana muhâlefet etmez." buyurdu. Oradakiler merakla fırına gelip, kapağı açtılar. Ahmed, hakîkaten kızgın fırında oturmakta, bir kılı dahi yanmamış hâlde beklemekteydi.
Nefsin isteklerine karşı çıkan Ebû Süleymân Dârânî çok riyâzet ve mücâhedede bulundu. Açlık çekmek husûsunda meşhur oldu. Bu sebeple "Bündârü'l-Câiîn" (açlık çekenlerin reisi) adıyla anıldı. Aç kalmanın fazîletiyle ilgili olarak sohbetleri sırasında şöyle buyurdu:
"Dünyânın anahtarı tokluk, âhiretin anahtarı açlıktır. Helâlden bir lokma az yemeği, akşamdan sabaha kadar namaz kılmaktan daha çok severim. Çünkü, mîde dolu olunca, kalbe gaflet basar. İnsan Rabbini unutur. Helâlin fazlası böyle yaparsa, mîdeyi haram ile dolduranların hâli acaba nasıl olur?"
"Açlık, Allahü teâlânın hazînelerinden bir hazînedir. Onu sevdiklerine ihsân eder. İnsanın karnı doyunca, bütün âzâlarını şehvet açlığı kaplar. Karnı aç olanın ise âzâları şehvetlere karşı bir arzu duymaz."
"En sağlam kale, dilini korumaktır. İbâdetin özü açlıktır. İnsanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylere muhabbet etmek, bütün kötülüklerin başıdır."
"Karın tokluğu, Allahü teâlâya karşı yapılacak ibâdetlerin tam yapılmasına mânidir."
"Her şeyin bir helak sebebi vardır. Kalpteki nûrun helâkinin sebebi ise tokluktur. Her şeyin pası vardır. Kalp nûrunun pası tokluktur."
"Ben öyle insanlara yetiştim ki, onlar açlığı kendileri için ganîmet sayardı. Tıpkı şimdikilerin tokluğu ganîmet saydığı gibi."
Yemek yerken hızlı ve çok yememeyi tavsiye ederek şöyle buyurdu: "Karnını tıkabasa doyuran kimse altı şeye mübtelâ olur. Birincisi; ibâdetlerinden haz duymaz, ikincisi; hâfızası zayıflamaya başlar. Üçüncüsü; ibâdetler ona ağır gelmeye başlar. Dördüncüsü; başkalarına karşı şefkati azalır. Beşincisi; arzu ve istekleri çoğalır. Altıncısı; aç olan müminler câmiye giderken, çok yiyen kimse helâya koşar."
"Dünyâ ve âhirete âit bir iş dilemeden önce bir müddet aç kal. Dileğini sonra Allahü teâlâya arzet. Zîrâ tokluk, aklı ve kalbi bozar. Karnı aç olanın kalbi saf ve ince olur. Tok olanın kalbi ise kör ve azgın olur."
Yemeye şöyle bir sınır getirdi: Bir kimse kardeşinin yemeğinden onu memnun etmek için yerse yediğinin kendisine zararı olmaz. Fakat nefsânî bir hırs ve şehvetle yiyecek olursa o zaman zarar görür.
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri nefsine muhâlefet etmekte ve açlık çekmekte çok ileri idi. Öyle ki bu ümmetten onun kadar açlığa tahammül eden pek az kimse olmuştu. Yemek zamânı âdet üzere tuzluğu getirip önüne koyar, ekmeği tuza batırıp yerdi. Bir defâsında tuzlukta kalmış olan bir susamı yemişti; "Bu susamı yeyince bir müddet mânevî hâllerimi kaybettim." buyurdu.
Hazret-i Ebû Süleymân şöyle anlattı: "Bir gece câmide ibâdet ediyordum. İçerisi çok soğuktu. Öyle ki soğuğun şiddetinden duâ ederken bir elimi koynuma sokuyor diğer elimi semâya doğru açıyordum. Bu şekilde duâ etmek, beni fevkalâde rahatlatmıştı. Uyuduğumda hafifden bir ses; "Yâ Ebâ Süleymân! Duâ için kaldırdığın eline nasîbini verdik. Diğerini de kaldırsaydın ona da nasîbini verirdik." diyordu. Bunun üzerine kendi kendime; "Ne kadar soğuk olursa olsun, bir daha her iki elimi de semâya kaldırmadan duâ etmeyeceğim." diye söz verdim.
Bir gece bir hûri gördüm. Tebessüm ediyordu. Yüzü o derece nûrlu idi ki, anlatılacak gibi değil. Ben; "Bu kadar nûr ve güzelliğine sebeb nedir?" dedim. Cevâben; "Bir gece gözünden birkaç damla yaş akmıştı. Onunla yüzümü yıkadılar. Onun tesiri ile bu nûr ve güzellik hâsıl oldu. Sizin gibi temiz zâtların göz yaşları, hûrilerin yüzlerinin parlatıcısı olmaktadır. Göz yaşı ne kadar çok olursa o kadar iyidir." dedi.
Bir sohbeti esnâsında buyurdu ki:
"Takvâ ehli olan müminlerin, Allahü teâlâdan uzun ömür istemeleri, sırf Allah'a daha çok tâatta bulunmak içindir."
"Açlıktan karnım arkama yapıştığı zaman yaptığım ibâdetlerin tadını daha çok duyuyorum. Zîrâ hikmet, gelin gibidir. Rahat içinde uyuyacağı ve güveyi ile başbaşa kalacağı boş bir ev ister!"
"Bir âyet-i kerîmeyi okurum, dört gece üzerinde durur, tefekkür ederim. Üzerinde iyice tefekkür etmeden, derin mânâları ve murâd-ı ilâhîyi düşünmeden diğer âyete geçmem."
Kalan ömründe Allahü teâlâya karşı yaptığı isyânlara, kaçırdığı ibâdet ve tâatlara ağlamak, akıllı kimseye düşer. Fakat ömrünün geri kalan kısmını günahlar içinde geçiren akılsız kimseye, ağlamak yaraşır."
"Başa gelen her şeye râzı olmak hâline kavuşanlar, irfan sâhipleri, âriflerdir. Allahü teâlâ önce gelen peygamberlerden birine vahy ederek bildirdi ki: Cebrâil aleyhisselâm yeryüzüne indiğinde ibâdet ile meşgûl olan bir kimseyi gördü. Hoşuna gittiği için; "Yâ Rabbî! Bu kimse ne iyi." dedi. Allahü teâlâ da; "Ey Cibrîl! Levh-i mahfûza bak." buyurdu. Cebrâil aleyhisselâm Levh-i mahfûzda o kimsenin Cehennemlikler arasında yazılı olduğunu gördü. Allahü teâlâya; "Yâ Rabbî! Bu işin hikmeti nedir?" diye sordu. Allahü teâlâ; "Ben yaptığım işlerden kimseye karşı sorumlu değilim. Hiç kimse kullarım hakkındaki ilmime akıl erdiremez." buyurdu. Cebrâil aleyhisselâm; "Yâ Rabbî! İzin verirsen o kimseye gidip durumu bildireyim." dedi. İzin verilince, o kimsenin yanına gitti ve; "Senin yaptığın ibâdetleri Allahü teâlâ kabûl etmedi. Levh-i mahfûzda senin Cehennem ehli arasında olduğunu gördüm." deyince, o kimse düşüp bayıldı. Cebrâil aleyhisselâm onun ayılmasını bekledi. Ayılınca şöyle mırıldanıyordu: "Ey benim Allah'ım! Sana hamd ederim. Bütün hamd eden kulların sana Nasıl hamd ediyorsa ben de öyle hamd ederim." Sonra Cebrâil aleyhisselâma dönerek; "O bizim Rabbimizdir. Bütün ilmî kudretinin kemâli, rahmeti ve şefkati ile benim hakkımda öyle uygun görmüş. O'na yine hamd ederim. O beni benden daha iyi bilir." dedi ve secdeye kapandı. Secdede cenâb-ı Hakk'ı tesbih etmeye başladı. Bu durumu Cebrâil aleyhisselâm Allahü teâlâya arz edip o şahıs hakkında üzüldüğünü bildirdi. Cebrâil aleyhisselâma, Allahü teâlâ tarafından tekrar Levh-i mahfûza bakması bildirildi. Bu defâ Levh-i mahfûzda o kimsenin cennetlik olduğu yazılıydı. Cebrâil aleyhisselâm, cenâb-ı Hakk'tan hikmetini suâl ettiğinde; "Kullarım işlerime akıl erdiremezler." buyurdu. Cebrâil aleyhisselâm bu durumu yine bildirmek istedi ve izin verildi. O zâtın yanına gidip; "Müjdeler olsun sana! Yerin Cennet oldu." dedi. O kimse bu sözlere hiç şaşmadı ve eski hâlini hiç bozmadı. Eskisi gibi yine hamd ve cenâb-ı Hakk'ı tesbih etmeye devâm etti."
Mûsâ aleyhisselâm bir gün yırtıcı hayvanların parçalayıp karnını deştiği bir adama rastladı ve onu tanıdı. Başı üzerinde durarak dedi ki: "Yâ Rabbî! O sana itâatkâr idi. O hâlde bu hâl nedir?" Allahü teâlâ ona vahyedip; "Ey Mûsâ! Bu kulum bana ameli ile yükselemeyeceği bir derece istedi. Kendisini istediği dereceye ulaştırmak için ona bu musîbeti verdim." buyurdu.
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri çok ibâdet etmesine rağmen mekr-i ilâhîden emîn olmazdı. Ümid ile korku arasında olmayı tavsiye ederdi.
Ahmed bin Ebü'l-Havârî şöyle nakletti: Ben hocam Ebû Süleymân Dârânî'nin huzûruna girdim. Onu ağlar hâlde buldum. Ona; "Seni ağlatan nedir?" diye sorunca; "Ey Ahmed! Ben nasıl ağlamayayım. Bana bildirildi ki, gece olduğu, gözler uykuya vardığı, herkes kendini sevenlerin yanında bulunduğu zaman; âriflerin kalpleri, Rablerinin zikriyle coşar ve lezzet duyar. Onların niyet ve gayretleri Allahü teâlâya kavuşmak olur. Onlar Rablerinin huzûrunda diz çökerler, mahzûn bir hâlde Allahü teâlâya münâcaat ve niyâzda bulunup yalvarırlar. Allahü teâlâdan korkmak ve O'nun rızâsına kavuşmak için gözyaşlarının aktığı, secde ettikleri yerler ıslanır. Allahü teâlâ bu kullarına rahmet nazarıyla bakar ve; "Ey beni iyi tanıyan dostlarım! Benim zikrimle meşgûl oldunuz ve benim rızâma kavuşmak için gayret ettiniz. Kalplerinizden benim zikrimden başkasını uzaklaştırdınız. Size müjdeler olsun ki, bana kavuştuğunuz zaman yakınlık ve sevinç sizin içindir." buyurur. Allahü teâlâ Cebrâil aleyhisselâma buyurur ki: "Ey Cebrâil! Benim kelâmımı okuyarak kalbi rahatlayan ve benim ismimi zikr ederek lezzet duyan ârif kullarımın hâlini biliyorum. Onların ağlamalarını ve inlemelerini işitiyorum. Onların benim rızâma kavuşmak için çırpındıklarını ve çalıştıklarını görüyorum. Sen onlara gidip; siz niçin ağlıyorsunuz? Sizin bu tazarrû, yalvarma ve hüzün hâliniz nedendir? Size Allahü teâlânın kendini seven kimseleri Cehennem'de azâb edeceği haberi mi geldi. Yoksa Allahü teâlânın, benim zikrimle lezzet duyanları huzûrumdan kovarım, buyurduğunu mu işittiniz? Allahü teâlâ; izzetime yemin olsun ki, sizi Cennet'ime koyacağım. Sizinle aramdaki perdeleri kaldıracağım. Göz yaşlarınızın karşılığı olarak sevinç ve müjdeler ihsân edeceğim." buyurdu.
Bir sohbeti sırasında; "Mârifetin hakîkati nedir?" diye sordular. Cevâbında; "İki cihanda kişinin murâdının birden yâni Allahü teâlâdan başka olmamasıdır. Gece Hak teâlâdan gâfil yatıp uyuyan kimse, muhabbetullah veAllah sevgisi dâvâsında yalancıdır. Cezâ görecektir." buyurdu.
"Seni Hak'tan başkasına çevirecek sebeplere bağlayan şey sana düşmandır. Gafletle çıkan, Hak teâlâyı hatırlamadan aldığın her nefes sana kızgın demirlerle bir nişandır."
Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için gece gündüz gayret eden Ebû Süleymân Dârânî hazretleri, tevâzu sâhibiydi. Buyurdu ki:
"Allah'tan râzı olmak ve Allah'ın kullarına acımak, peygamberlerin ahlâkındandır."
"Bütün insanlar başıma toplansa ve beni küçük görmekten vazgeçirmeye çalışsalar vaz geçiremezler."
"Allahü teâlâ ile kul arasında en açık şey, kulun Mevlâsının verdiği her nîmetin nereye sarf edildiğini ona birer birer arz etmesidir."
"Gözünüzü ağlamaya, kafanızı düşünmeye alıştırın." buyuran Ebû Süleymân Dârânî hazretleri, ağlamayı terk etmeyi, ilâhî inâyetten mahrumiyet sayardı. Çünkü irfan sâhibi geceleri kâim olarak ibâdete devâm ettiği sürece Allahü teâlâ ona rahmet kapılarını açar. "Her şeyin bir alâmeti, işâreti olduğu gibi, ilâhî feyzlere kavuşmaktan mahrum kalmanın alâmeti de ağlamamak, ağlamayı terk etmektir." buyururdu.
"Nefsimin güzel gördüğü hiçbir işi güzel görmedim."
"En zor, ama en makbûl şey sabırdır. Sabır, iki kısımdır. Birincisi, Allahü teâlânın yapmamızı emrettiği, fakat nefsimizin istemediği ibâdetleri yapmaya devâm etmekte sabretmek, ikincisi ise, Allahü teâlânın yapmamızı yasak ettiği, fakat nefsimizin hoşuna giden şeyleri yapmamaya devâm etmekteki sabırdır."
"En fazîletli amel, nefsin istediğinin zıddını yapmaktır."
İnsanlara şefkat, merhâmet ve tevâzu ile davranırdı. Bu hususta da;
"Bütün insanlar beni, olduğumdan daha aşağılamak, hakâret etmek isteseler, bunu yapamazlar. Çünkü, herkesin, hakâret derecelerinin en aşağısı olarak düşünebileceklerinden daha aşağı olduğumu biliyorum." buyururdu.
"Bir dostundan, bir uygunsuz hareket görürsen hemen tenkid etme. Çünkü onu tenkid ederken sana, önce yaptığından daha zor ve ağır gelecek bir söz söyleyebilir."
"Bir kimse, bir mümini gözünde küçültür, kendini ondan daha kıymetli zannederse, hangi ibâdeti yaparsa yapsın, tad ve zevkine varamaz."
"Cehennem'de azap yapan, Zebânî adlı melekler, puta tapan kâfirlerden önce, şerîate uymayan hâfızlara saldıracaklardır."
Haram ve şüphelilerden şiddetle sakınır ve;
"Farkında olmadan, şüpheli bir lokma yemiş olsam, bir Cumâdan öbür Cumâya kadar içimde bir ateş yanar ve acısını hissederim." buyururdu.
"Kul, Allahü teâlâdan hayâ ederse, Allahü teâlâ onun ayıplarını örtüp, insanlardan gizler, hatâlarını affeder. Kıyâmet günü hesâbını kolay eyler."
"Bütün işlerde, kulun niyeti Allahü teâlânın rızâsı olursa, o işin sonu mutlaka iyi olur."
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri sohbetleri esnâsında şöyle buyururdu:
"Bugünü, düne eşit olan zarardadır."
"Âhiret için sana faydası olmayan kimse ile arkadaş olma."
"Allahü teâlâ benim sağ gözüme, Cehennem'in yedi tabakası ile azâb etse râzı olurum. Azâbın birazını da öbür gözüme niye koymuyor diye düşünmem. Zîrâ, O'nun benim için en faydalı olanı yaptığını bilirim."
"Bir gece, uyku bastırdığı için biraz uyudum. Rüyâmda gördüm ki, bir hûri bana; "Beş yüz senedir beni senin için yetiştiriyorlar, sen ise uyuyorsun." dedi."
"Bir kimse, güzel bir amel işleyince, bunu kendi gayretleri ile değil de, Allahü teâlânın lütfu, ihsânı ve yardımı ile yapabildiğini iyi bilirse, o kimsenin, ucba kapılması, ibâdetini beğenmesi mümkün değildir."
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri güzel ahlâk sâhibi, güler yüzlü ve hoş sohbetli idi. Ayrıca çeşitli hâlleri ve kerâmetleri görülürdü. Fakat o, hâllere ve kerâmetlere önem vermezdi.
Ebû Süleymân Dârânî'nin talebesi Ahmed bin Ebü'l-Havârî şöyle anlatıyor: Bir sene hocam ile berâber hacca gidiyorduk. Yolda su tulumunu düşürmüşüm. Suya ihtiyâcımız oldu. Susuz kaldık. Hocama; "Efendim su tulumunu kaybettim." dedim. Ellerini açıp şöyle duâ etti: "Ey gaybları bilen ve sâhiplerine iâde eden, dalâlette olanları hidâyete erdiren Allah'ım! Kaybettiğimiz şeyi bizlere iâde eyle." Duâsını bitirir bitirmez bir kimsenin; "Bu su tulumunu kaybeden kimdir?" diye seslendiğini duyduk. Tulumumuzu alıp yolumuza devâm ettik.
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri Mekke-i mükerremeye giderek hac ibâdetini yerine getirdikten sonra Medîne-i münevvereye gidip Peygamber efendimizin kabrini ziyâret etti. Mübârek beldelerde pekçok âlim ve veli ile görüşüp sohbetlerde bulundu. Memleketine döndükten sonra 820 (H.205) senesinde vefât etti. Dâran köyüne defnedildi. Kabri sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir.
Sâlih zâtlardan birisi bir gece rüyâsında hazret-i Ebû Süleymân Dârânî'yi nûrdan kanatlarla uçuyor gördü. "Hayırdır inşâallah! Bu ne hâldir?" dedi. Ebû Süleymân Dârânî rahmetullahi aleyh; "Şimdi cezâevinden kurtuldum, serbest oldum." buyurdu. Rüyâyı gören zât sabah uyandığında, hazret-i Ebû Süleymân Dârânî'yi ziyârete gitti, vefât ettiğini öğrenince rüyâsının yorumunu anladı.
Vefâtından sonra kendisini rüyâda görüp; "Allahü teâlâ size nasıl muâmele eyledi?" dediklerinde, "Rahmet ve inâyetle fakat, insanlar tarafından parmakla gösterilmem bana çok zarar verdi." buyurdu.
KERÂMET VE MENKÎBELERİ
EĞER BENİ CEHENNEM'E KOYARSAN
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri çok ibâdet eder, Allahü teâlâya şöyle yalvarırdı: "Allah'ım! Eğer bana günâhım sebebiyle azab edeceksen, senden affını diliyorum. Çünkü senin af ve rahmetin benim günahlarımdan daha çoktur. Allah'ım! Eğer cimriliğim sebebiyle azâb edeceksen, senden keremini istiyorum. Eğer bana kötülüklerim sebebiyle azâb edeceksen, senin ihsânını ve iyiliklerini dilerim. Eğer beni Cehennem'ine koyacaksan, Cehennem ehline seni sevdiğimi haber vereceğim." O anda gâibden bir ses; "Ey Ebû Süleymân! Seni Cehennem'e koymayacağım. Bilâkis Cennet'ime koyacağım. Cennet ehline, onları sevdiğimi haber ver. Çünkü dostların yeri Cennet, düşmanların yeri ise Cehennem'dir." buyurdu.
IRAKLI GENÇ
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri hac vazîfesini yerine getirmek üzere Mekke-i mükerremeye gitmek için yola çıktı. Yolda, Iraklı bir gençle arkadaş oldu. Yolculuk esnâsında Iraklı genç devamlı Kur'ân-ı kerîm okuyor, durdukları yerlerde vakit namazı hâricinde nâfile namaz kılıyor, gündüzleri oruç tutuyordu. Nihâyet Mekke-i mükerremeye ulaştılar. Genç, Ebû Süleymân Dârânî hazretlerinden ayrılmak istedi. Ebû Süleymân Dârânî o gence; "Benim sende gördüğüm hâllere seni sevk eden nedir?" diye sordu. Genç dedi ki: "Ey Ebû Süleymân! Beni böyle yapmamdan dolayı kınama. Çünkü ben rüyâmda altın ve gümüşten yapılmış birçok şerefeleri olan bir köşk gördüm. İki şerefenin arasında şimdiye kadar hiç görmediğim güzellikte hûriler vardı. Bu hûrilerin tebessüm etmesi sırasında dişlerinden yayılan nûr etrâfı aydınlatıyordu. O hûrilerden biri bana dedi ki: "Ey genç! Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için çok çalış ki bana kavuşasın." Sonra uykudan uyandım. Bu rüyâ, benim senin gördüğün hâllere kavuşmamın sebebidir." dedi. Ebû Süleymân Dârânî o gençten duâ istedi. Genç ona duâ ederek ayrıldı. Ebû Süleymân Dârânî kendi nefsini kınayarak; "Ey nefsim! Uyan ve bu gencin bildirdiği işaretlere ve müjdelere kulak ver. Bir hûriye kavuşmak için bu şekilde çalışılırsa, bu hûrinin Rabbine kavuşmak için nasıl çalışmak gerekir?" diye nefsini azarladı.
Allahü teâlânın sâlih kimselere böyle rüyâlar ve hâller ihsân etmesi, ona bâzı sırları açmak, saf ve temiz kalplerini iyi hâllere sevk etmek, onları güzel amellere teşvik etmek içindir. Çünkü sâlih rüyâ, peygamberlikten bir parçadır.
KAYNAKLAR
1) Tabakât-üs-Sûfiyye; s.75
2) Tezkiret-ül-Evliyâ; c.2, s.192
3) Nefehâtü'l-Üns; s.93
4) Câmiu Kerâmâti'l-Evliyâ; c.2, s.55
5) Ravdu'r-Reyyâhîn; s.260-261
6) Hilyetü'l-Evliyâ; c.9, s.254
7) Tabakâtü'l-Kübrâ; c.1, s.91
8) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; s.1057
9) Târih-i Bağdâd; c.10, s.248
10) Sıfâtü's-Safve; c.4, s.189
11) Tabakâtü'l-Evliyâ; s.386
12) Kıyâmet ve Âhiret; s.194
13) Risâle-i Kuşeyrî; s.86
14) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.3, s.161-163

Jan 17, 2023
Jan 17, 2023
18 min
Şam'da yetişen büyük velîlerden. Sekizinci ve dokuzuncu yüzyıllarda yaşamıştır. İsmi, Abdurrahmân bin Ahmed bin Atiyye el-Ansî'dir. Künyesi Ebû Süleymân olup, Şam'ın güneyindeki Dâran (veya Dâreyya) köyünde doğduğu için Dârânî nisbesiyle meşhûr olmuştur. Lütuf ve ihsânı pek fazla idi. Nazik ve zarif olması bakımından çok sevilmiş ve bu sebeple ona; gönüllerin güzel kokulu çiçeği mânâsında "Reyhânü'l-kulûb" adı verilmiştir. Nefsine muhâlefet etmekte ve açlık çekmekte çok ileri olduğu için açların reisi mânâsında "Bündârü'l-Câiîn" denildi. Doğum târihi bilinmemektedir. 820 (H.205) senesinde Şam'da vefât etti. Kabri, Dâran köyündedir.
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri çocukluğunda ve gençliğinde rastgele bir hayat yaşıyordu. Diğer insanlar gibi normal günlük hayâtına devâm ediyordu. Allah adamı sâlih kimselerin hâllerinden haberi yoktu. Bir gün namaz kılmak için câmiye gitti. Câmide vâz ve nasîhat eden bir zâtın konuşmaları ona çok tesir etti. Dışarı çıkınca bu tesir kayboldu. Ertesi gün tekrar gelip o zâtın sohbetini dinledi ve yine önceki tesir hâsıl oldu. Fakat dışarı çıkınca tesiri biraz devâm ettiyse de yine kayboldu. Üçüncü defâ gelip o zâtın sohbetini dinledi. Bu defâ öyle bir hâl oldu ki, bu tesir eve kadar devâm etti. Eve gelince günahlarına tövbe etti, evindeki mûsikî âletlerini kırdı. Allahü teâlâya kavuşturacak hakîkî yola yöneldi. Âlim ve sâlih kimselerin ilim meclislerine, sohbetlerine devâm etti. Onun bu halini işiten Yahyâ bin Muâz hazretleri; "Bir serçe, bir turnayı avlamış." buyurarak onun kavuştuğu mânevî yolun büyüklüğüne işâret etti.
Şam'da bulunan âlimlerin ve velî zâtların meclislerine devâm eden Ebû Süleymân Dârânî hazretleri ilimde ilerlediği gibi, tasavvuf yolunda da büyük mesâfe kat etti, yüksek derecelere kavuştu. İbrâhim bin Edhem hazretleriyle görüşüp sohbetinde bulundu. Şakîk-i Belhî, Mârûf-ıKerhî, Ahmed bin Âsım el-Antâkî, Sırrî-yi Sekâtî ve Hâris el-Muhâsibî gibi büyük velîlerle sohbette bulundu. Daha önce rağbet ettiği, sevdiği dünyâdan yüz çevirip zâhid bir hayat sürmeye başladı. Ondaki bu yüksek dereceleri ve mânevî hâlleri gören insanlar onun etrâfında toplanıp istifâde etmeye çalıştılar. O insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatarak onların dünyâ ve âhirette mutlu olmaları için gayret etti. Sohbetinde birçok evliyâlar yetişti. Kardeşi Dâvûd bin Ahmed Dârânî ve Ahmed bin Ebü'l-Havârî bunlardandır.
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri, dünyâdan ve içindekilerden yüz çevirmiş olup, zâhid bir hayat yaşadı. İlk defâ yünlü elbise giyen sofîlerden oldu.
Zühd nedir diye soranlara; "Zühd, Allahü teâlâ ile meşgûl olmana mâni olan her şeyi terk etmektir. Dünyânın hiç olduğunu bilmeyen, zühd sâhibi olamaz."
Dünyâya rağbet etmemek gerektiği husûsunda da; "Dünyâ, kendisini isteyenden kaçar, kendinden kaçanı kovalar. Kendinden kaçanı yakalayabilirse, yaralar. Kendini isteyip bağlananı ise öldürür. Çünkü dünyâ ile güreş etmeye gelmez. İnsanı yener, sırtını yere getirir. Dünyâya bağlanmak, Allahü teâlânın rızâsını kazanmaya mâni olan bir perdedir. Âhireti düşünmek ise, gönlün canlanmasına sebeb olur. İbret almakla ilim, tefekkür ile de Allah korkusu artar. Dünyâ sevgisinin yerleştiği bir kalpte, âhiret düşüncesi göç edip gider." buyurdu.
"Âhireti düşünmek aklın alâmeti ve kalbin hayâtıdır."
"Kadın olsun, çocuk olsun, mal olsun, seni Allahü teâlâyı anmaktan alı koyan her şey hayırsızdır. Allahü teâlâyı tanıdıktan sonra, O'ndan başkasına meyletmeyin."
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri bir gün insanlara nasîhat ediyordu. İleri gelen talebelerinden Ahmed bin Ebü'l-Havârî, hocasının nasîhat ettiği meclise gelip; "Efendim,fırın ısındı. Bugün ne pişirmemizi emredersiniz?" diye sordu. Hazret-i Ebû Süleymân cevap vermedi. Talebesi aynı suâli birkaç defâ tekrar edince, talebesine; "Gidip içine oturunuz!" buyurdu. Talebe; "Hocamın her sözü hikmetlidir. O, mâdemki böyle buyurdu, onun dediği doğrudur." diyerek, gelip fırının içine girdi. Ebû Süleymân Dârânî sohbet bittikten sonra etrâfındakilere; "Derhal gidip, Ahmed'i fırından çıkarın!" buyurunca, yanındakiler hayretle; "O, hakîkaten dediğinizi yapmış, fırına girmiş midir?" dediler. Ebû Süleymân Dârânî; "Elbette. O söz dinler. Nefsine uymaz. Bana muhâlefet etmez." buyurdu. Oradakiler merakla fırına gelip, kapağı açtılar. Ahmed, hakîkaten kızgın fırında oturmakta, bir kılı dahi yanmamış hâlde beklemekteydi.
Nefsin isteklerine karşı çıkan Ebû Süleymân Dârânî çok riyâzet ve mücâhedede bulundu. Açlık çekmek husûsunda meşhur oldu. Bu sebeple "Bündârü'l-Câiîn" (açlık çekenlerin reisi) adıyla anıldı. Aç kalmanın fazîletiyle ilgili olarak sohbetleri sırasında şöyle buyurdu:
"Dünyânın anahtarı tokluk, âhiretin anahtarı açlıktır. Helâlden bir lokma az yemeği, akşamdan sabaha kadar namaz kılmaktan daha çok severim. Çünkü, mîde dolu olunca, kalbe gaflet basar. İnsan Rabbini unutur. Helâlin fazlası böyle yaparsa, mîdeyi haram ile dolduranların hâli acaba nasıl olur?"
"Açlık, Allahü teâlânın hazînelerinden bir hazînedir. Onu sevdiklerine ihsân eder. İnsanın karnı doyunca, bütün âzâlarını şehvet açlığı kaplar. Karnı aç olanın ise âzâları şehvetlere karşı bir arzu duymaz."
"En sağlam kale, dilini korumaktır. İbâdetin özü açlıktır. İnsanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylere muhabbet etmek, bütün kötülüklerin başıdır."
"Karın tokluğu, Allahü teâlâya karşı yapılacak ibâdetlerin tam yapılmasına mânidir."
"Her şeyin bir helak sebebi vardır. Kalpteki nûrun helâkinin sebebi ise tokluktur. Her şeyin pası vardır. Kalp nûrunun pası tokluktur."
"Ben öyle insanlara yetiştim ki, onlar açlığı kendileri için ganîmet sayardı. Tıpkı şimdikilerin tokluğu ganîmet saydığı gibi."
Yemek yerken hızlı ve çok yememeyi tavsiye ederek şöyle buyurdu: "Karnını tıkabasa doyuran kimse altı şeye mübtelâ olur. Birincisi; ibâdetlerinden haz duymaz, ikincisi; hâfızası zayıflamaya başlar. Üçüncüsü; ibâdetler ona ağır gelmeye başlar. Dördüncüsü; başkalarına karşı şefkati azalır. Beşincisi; arzu ve istekleri çoğalır. Altıncısı; aç olan müminler câmiye giderken, çok yiyen kimse helâya koşar."
"Dünyâ ve âhirete âit bir iş dilemeden önce bir müddet aç kal. Dileğini sonra Allahü teâlâya arzet. Zîrâ tokluk, aklı ve kalbi bozar. Karnı aç olanın kalbi saf ve ince olur. Tok olanın kalbi ise kör ve azgın olur."
Yemeye şöyle bir sınır getirdi: Bir kimse kardeşinin yemeğinden onu memnun etmek için yerse yediğinin kendisine zararı olmaz. Fakat nefsânî bir hırs ve şehvetle yiyecek olursa o zaman zarar görür.
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri nefsine muhâlefet etmekte ve açlık çekmekte çok ileri idi. Öyle ki bu ümmetten onun kadar açlığa tahammül eden pek az kimse olmuştu. Yemek zamânı âdet üzere tuzluğu getirip önüne koyar, ekmeği tuza batırıp yerdi. Bir defâsında tuzlukta kalmış olan bir susamı yemişti; "Bu susamı yeyince bir müddet mânevî hâllerimi kaybettim." buyurdu.
Hazret-i Ebû Süleymân şöyle anlattı: "Bir gece câmide ibâdet ediyordum. İçerisi çok soğuktu. Öyle ki soğuğun şiddetinden duâ ederken bir elimi koynuma sokuyor diğer elimi semâya doğru açıyordum. Bu şekilde duâ etmek, beni fevkalâde rahatlatmıştı. Uyuduğumda hafifden bir ses; "Yâ Ebâ Süleymân! Duâ için kaldırdığın eline nasîbini verdik. Diğerini de kaldırsaydın ona da nasîbini verirdik." diyordu. Bunun üzerine kendi kendime; "Ne kadar soğuk olursa olsun, bir daha her iki elimi de semâya kaldırmadan duâ etmeyeceğim." diye söz verdim.
Bir gece bir hûri gördüm. Tebessüm ediyordu. Yüzü o derece nûrlu idi ki, anlatılacak gibi değil. Ben; "Bu kadar nûr ve güzelliğine sebeb nedir?" dedim. Cevâben; "Bir gece gözünden birkaç damla yaş akmıştı. Onunla yüzümü yıkadılar. Onun tesiri ile bu nûr ve güzellik hâsıl oldu. Sizin gibi temiz zâtların göz yaşları, hûrilerin yüzlerinin parlatıcısı olmaktadır. Göz yaşı ne kadar çok olursa o kadar iyidir." dedi.
Bir sohbeti esnâsında buyurdu ki:
"Takvâ ehli olan müminlerin, Allahü teâlâdan uzun ömür istemeleri, sırf Allah'a daha çok tâatta bulunmak içindir."
"Açlıktan karnım arkama yapıştığı zaman yaptığım ibâdetlerin tadını daha çok duyuyorum. Zîrâ hikmet, gelin gibidir. Rahat içinde uyuyacağı ve güveyi ile başbaşa kalacağı boş bir ev ister!"
"Bir âyet-i kerîmeyi okurum, dört gece üzerinde durur, tefekkür ederim. Üzerinde iyice tefekkür etmeden, derin mânâları ve murâd-ı ilâhîyi düşünmeden diğer âyete geçmem."
Kalan ömründe Allahü teâlâya karşı yaptığı isyânlara, kaçırdığı ibâdet ve tâatlara ağlamak, akıllı kimseye düşer. Fakat ömrünün geri kalan kısmını günahlar içinde geçiren akılsız kimseye, ağlamak yaraşır."
"Başa gelen her şeye râzı olmak hâline kavuşanlar, irfan sâhipleri, âriflerdir. Allahü teâlâ önce gelen peygamberlerden birine vahy ederek bildirdi ki: Cebrâil aleyhisselâm yeryüzüne indiğinde ibâdet ile meşgûl olan bir kimseyi gördü. Hoşuna gittiği için; "Yâ Rabbî! Bu kimse ne iyi." dedi. Allahü teâlâ da; "Ey Cibrîl! Levh-i mahfûza bak." buyurdu. Cebrâil aleyhisselâm Levh-i mahfûzda o kimsenin Cehennemlikler arasında yazılı olduğunu gördü. Allahü teâlâya; "Yâ Rabbî! Bu işin hikmeti nedir?" diye sordu. Allahü teâlâ; "Ben yaptığım işlerden kimseye karşı sorumlu değilim. Hiç kimse kullarım hakkındaki ilmime akıl erdiremez." buyurdu. Cebrâil aleyhisselâm; "Yâ Rabbî! İzin verirsen o kimseye gidip durumu bildireyim." dedi. İzin verilince, o kimsenin yanına gitti ve; "Senin yaptığın ibâdetleri Allahü teâlâ kabûl etmedi. Levh-i mahfûzda senin Cehennem ehli arasında olduğunu gördüm." deyince, o kimse düşüp bayıldı. Cebrâil aleyhisselâm onun ayılmasını bekledi. Ayılınca şöyle mırıldanıyordu: "Ey benim Allah'ım! Sana hamd ederim. Bütün hamd eden kulların sana Nasıl hamd ediyorsa ben de öyle hamd ederim." Sonra Cebrâil aleyhisselâma dönerek; "O bizim Rabbimizdir. Bütün ilmî kudretinin kemâli, rahmeti ve şefkati ile benim hakkımda öyle uygun görmüş. O'na yine hamd ederim. O beni benden daha iyi bilir." dedi ve secdeye kapandı. Secdede cenâb-ı Hakk'ı tesbih etmeye başladı. Bu durumu Cebrâil aleyhisselâm Allahü teâlâya arz edip o şahıs hakkında üzüldüğünü bildirdi. Cebrâil aleyhisselâma, Allahü teâlâ tarafından tekrar Levh-i mahfûza bakması bildirildi. Bu defâ Levh-i mahfûzda o kimsenin cennetlik olduğu yazılıydı. Cebrâil aleyhisselâm, cenâb-ı Hakk'tan hikmetini suâl ettiğinde; "Kullarım işlerime akıl erdiremezler." buyurdu. Cebrâil aleyhisselâm bu durumu yine bildirmek istedi ve izin verildi. O zâtın yanına gidip; "Müjdeler olsun sana! Yerin Cennet oldu." dedi. O kimse bu sözlere hiç şaşmadı ve eski hâlini hiç bozmadı. Eskisi gibi yine hamd ve cenâb-ı Hakk'ı tesbih etmeye devâm etti."
Mûsâ aleyhisselâm bir gün yırtıcı hayvanların parçalayıp karnını deştiği bir adama rastladı ve onu tanıdı. Başı üzerinde durarak dedi ki: "Yâ Rabbî! O sana itâatkâr idi. O hâlde bu hâl nedir?" Allahü teâlâ ona vahyedip; "Ey Mûsâ! Bu kulum bana ameli ile yükselemeyeceği bir derece istedi. Kendisini istediği dereceye ulaştırmak için ona bu musîbeti verdim." buyurdu.
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri çok ibâdet etmesine rağmen mekr-i ilâhîden emîn olmazdı. Ümid ile korku arasında olmayı tavsiye ederdi.
Ahmed bin Ebü'l-Havârî şöyle nakletti: Ben hocam Ebû Süleymân Dârânî'nin huzûruna girdim. Onu ağlar hâlde buldum. Ona; "Seni ağlatan nedir?" diye sorunca; "Ey Ahmed! Ben nasıl ağlamayayım. Bana bildirildi ki, gece olduğu, gözler uykuya vardığı, herkes kendini sevenlerin yanında bulunduğu zaman; âriflerin kalpleri, Rablerinin zikriyle coşar ve lezzet duyar. Onların niyet ve gayretleri Allahü teâlâya kavuşmak olur. Onlar Rablerinin huzûrunda diz çökerler, mahzûn bir hâlde Allahü teâlâya münâcaat ve niyâzda bulunup yalvarırlar. Allahü teâlâdan korkmak ve O'nun rızâsına kavuşmak için gözyaşlarının aktığı, secde ettikleri yerler ıslanır. Allahü teâlâ bu kullarına rahmet nazarıyla bakar ve; "Ey beni iyi tanıyan dostlarım! Benim zikrimle meşgûl oldunuz ve benim rızâma kavuşmak için gayret ettiniz. Kalplerinizden benim zikrimden başkasını uzaklaştırdınız. Size müjdeler olsun ki, bana kavuştuğunuz zaman yakınlık ve sevinç sizin içindir." buyurur. Allahü teâlâ Cebrâil aleyhisselâma buyurur ki: "Ey Cebrâil! Benim kelâmımı okuyarak kalbi rahatlayan ve benim ismimi zikr ederek lezzet duyan ârif kullarımın hâlini biliyorum. Onların ağlamalarını ve inlemelerini işitiyorum. Onların benim rızâma kavuşmak için çırpındıklarını ve çalıştıklarını görüyorum. Sen onlara gidip; siz niçin ağlıyorsunuz? Sizin bu tazarrû, yalvarma ve hüzün hâliniz nedendir? Size Allahü teâlânın kendini seven kimseleri Cehennem'de azâb edeceği haberi mi geldi. Yoksa Allahü teâlânın, benim zikrimle lezzet duyanları huzûrumdan kovarım, buyurduğunu mu işittiniz? Allahü teâlâ; izzetime yemin olsun ki, sizi Cennet'ime koyacağım. Sizinle aramdaki perdeleri kaldıracağım. Göz yaşlarınızın karşılığı olarak sevinç ve müjdeler ihsân edeceğim." buyurdu.
Bir sohbeti sırasında; "Mârifetin hakîkati nedir?" diye sordular. Cevâbında; "İki cihanda kişinin murâdının birden yâni Allahü teâlâdan başka olmamasıdır. Gece Hak teâlâdan gâfil yatıp uyuyan kimse, muhabbetullah veAllah sevgisi dâvâsında yalancıdır. Cezâ görecektir." buyurdu.
"Seni Hak'tan başkasına çevirecek sebeplere bağlayan şey sana düşmandır. Gafletle çıkan, Hak teâlâyı hatırlamadan aldığın her nefes sana kızgın demirlerle bir nişandır."
Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için gece gündüz gayret eden Ebû Süleymân Dârânî hazretleri, tevâzu sâhibiydi. Buyurdu ki:
"Allah'tan râzı olmak ve Allah'ın kullarına acımak, peygamberlerin ahlâkındandır."
"Bütün insanlar başıma toplansa ve beni küçük görmekten vazgeçirmeye çalışsalar vaz geçiremezler."
"Allahü teâlâ ile kul arasında en açık şey, kulun Mevlâsının verdiği her nîmetin nereye sarf edildiğini ona birer birer arz etmesidir."
"Gözünüzü ağlamaya, kafanızı düşünmeye alıştırın." buyuran Ebû Süleymân Dârânî hazretleri, ağlamayı terk etmeyi, ilâhî inâyetten mahrumiyet sayardı. Çünkü irfan sâhibi geceleri kâim olarak ibâdete devâm ettiği sürece Allahü teâlâ ona rahmet kapılarını açar. "Her şeyin bir alâmeti, işâreti olduğu gibi, ilâhî feyzlere kavuşmaktan mahrum kalmanın alâmeti de ağlamamak, ağlamayı terk etmektir." buyururdu.
"Nefsimin güzel gördüğü hiçbir işi güzel görmedim."
"En zor, ama en makbûl şey sabırdır. Sabır, iki kısımdır. Birincisi, Allahü teâlânın yapmamızı emrettiği, fakat nefsimizin istemediği ibâdetleri yapmaya devâm etmekte sabretmek, ikincisi ise, Allahü teâlânın yapmamızı yasak ettiği, fakat nefsimizin hoşuna giden şeyleri yapmamaya devâm etmekteki sabırdır."
"En fazîletli amel, nefsin istediğinin zıddını yapmaktır."
İnsanlara şefkat, merhâmet ve tevâzu ile davranırdı. Bu hususta da;
"Bütün insanlar beni, olduğumdan daha aşağılamak, hakâret etmek isteseler, bunu yapamazlar. Çünkü, herkesin, hakâret derecelerinin en aşağısı olarak düşünebileceklerinden daha aşağı olduğumu biliyorum." buyururdu.
"Bir dostundan, bir uygunsuz hareket görürsen hemen tenkid etme. Çünkü onu tenkid ederken sana, önce yaptığından daha zor ve ağır gelecek bir söz söyleyebilir."
"Bir kimse, bir mümini gözünde küçültür, kendini ondan daha kıymetli zannederse, hangi ibâdeti yaparsa yapsın, tad ve zevkine varamaz."
"Cehennem'de azap yapan, Zebânî adlı melekler, puta tapan kâfirlerden önce, şerîate uymayan hâfızlara saldıracaklardır."
Haram ve şüphelilerden şiddetle sakınır ve;
"Farkında olmadan, şüpheli bir lokma yemiş olsam, bir Cumâdan öbür Cumâya kadar içimde bir ateş yanar ve acısını hissederim." buyururdu.
"Kul, Allahü teâlâdan hayâ ederse, Allahü teâlâ onun ayıplarını örtüp, insanlardan gizler, hatâlarını affeder. Kıyâmet günü hesâbını kolay eyler."
"Bütün işlerde, kulun niyeti Allahü teâlânın rızâsı olursa, o işin sonu mutlaka iyi olur."
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri sohbetleri esnâsında şöyle buyururdu:
"Bugünü, düne eşit olan zarardadır."
"Âhiret için sana faydası olmayan kimse ile arkadaş olma."
"Allahü teâlâ benim sağ gözüme, Cehennem'in yedi tabakası ile azâb etse râzı olurum. Azâbın birazını da öbür gözüme niye koymuyor diye düşünmem. Zîrâ, O'nun benim için en faydalı olanı yaptığını bilirim."
"Bir gece, uyku bastırdığı için biraz uyudum. Rüyâmda gördüm ki, bir hûri bana; "Beş yüz senedir beni senin için yetiştiriyorlar, sen ise uyuyorsun." dedi."
"Bir kimse, güzel bir amel işleyince, bunu kendi gayretleri ile değil de, Allahü teâlânın lütfu, ihsânı ve yardımı ile yapabildiğini iyi bilirse, o kimsenin, ucba kapılması, ibâdetini beğenmesi mümkün değildir."
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri güzel ahlâk sâhibi, güler yüzlü ve hoş sohbetli idi. Ayrıca çeşitli hâlleri ve kerâmetleri görülürdü. Fakat o, hâllere ve kerâmetlere önem vermezdi.
Ebû Süleymân Dârânî'nin talebesi Ahmed bin Ebü'l-Havârî şöyle anlatıyor: Bir sene hocam ile berâber hacca gidiyorduk. Yolda su tulumunu düşürmüşüm. Suya ihtiyâcımız oldu. Susuz kaldık. Hocama; "Efendim su tulumunu kaybettim." dedim. Ellerini açıp şöyle duâ etti: "Ey gaybları bilen ve sâhiplerine iâde eden, dalâlette olanları hidâyete erdiren Allah'ım! Kaybettiğimiz şeyi bizlere iâde eyle." Duâsını bitirir bitirmez bir kimsenin; "Bu su tulumunu kaybeden kimdir?" diye seslendiğini duyduk. Tulumumuzu alıp yolumuza devâm ettik.
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri Mekke-i mükerremeye giderek hac ibâdetini yerine getirdikten sonra Medîne-i münevvereye gidip Peygamber efendimizin kabrini ziyâret etti. Mübârek beldelerde pekçok âlim ve veli ile görüşüp sohbetlerde bulundu. Memleketine döndükten sonra 820 (H.205) senesinde vefât etti. Dâran köyüne defnedildi. Kabri sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir.
Sâlih zâtlardan birisi bir gece rüyâsında hazret-i Ebû Süleymân Dârânî'yi nûrdan kanatlarla uçuyor gördü. "Hayırdır inşâallah! Bu ne hâldir?" dedi. Ebû Süleymân Dârânî rahmetullahi aleyh; "Şimdi cezâevinden kurtuldum, serbest oldum." buyurdu. Rüyâyı gören zât sabah uyandığında, hazret-i Ebû Süleymân Dârânî'yi ziyârete gitti, vefât ettiğini öğrenince rüyâsının yorumunu anladı.
Vefâtından sonra kendisini rüyâda görüp; "Allahü teâlâ size nasıl muâmele eyledi?" dediklerinde, "Rahmet ve inâyetle fakat, insanlar tarafından parmakla gösterilmem bana çok zarar verdi." buyurdu.
KERÂMET VE MENKÎBELERİ
EĞER BENİ CEHENNEM'E KOYARSAN
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri çok ibâdet eder, Allahü teâlâya şöyle yalvarırdı: "Allah'ım! Eğer bana günâhım sebebiyle azab edeceksen, senden affını diliyorum. Çünkü senin af ve rahmetin benim günahlarımdan daha çoktur. Allah'ım! Eğer cimriliğim sebebiyle azâb edeceksen, senden keremini istiyorum. Eğer bana kötülüklerim sebebiyle azâb edeceksen, senin ihsânını ve iyiliklerini dilerim. Eğer beni Cehennem'ine koyacaksan, Cehennem ehline seni sevdiğimi haber vereceğim." O anda gâibden bir ses; "Ey Ebû Süleymân! Seni Cehennem'e koymayacağım. Bilâkis Cennet'ime koyacağım. Cennet ehline, onları sevdiğimi haber ver. Çünkü dostların yeri Cennet, düşmanların yeri ise Cehennem'dir." buyurdu.
IRAKLI GENÇ
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri hac vazîfesini yerine getirmek üzere Mekke-i mükerremeye gitmek için yola çıktı. Yolda, Iraklı bir gençle arkadaş oldu. Yolculuk esnâsında Iraklı genç devamlı Kur'ân-ı kerîm okuyor, durdukları yerlerde vakit namazı hâricinde nâfile namaz kılıyor, gündüzleri oruç tutuyordu. Nihâyet Mekke-i mükerremeye ulaştılar. Genç, Ebû Süleymân Dârânî hazretlerinden ayrılmak istedi. Ebû Süleymân Dârânî o gence; "Benim sende gördüğüm hâllere seni sevk eden nedir?" diye sordu. Genç dedi ki: "Ey Ebû Süleymân! Beni böyle yapmamdan dolayı kınama. Çünkü ben rüyâmda altın ve gümüşten yapılmış birçok şerefeleri olan bir köşk gördüm. İki şerefenin arasında şimdiye kadar hiç görmediğim güzellikte hûriler vardı. Bu hûrilerin tebessüm etmesi sırasında dişlerinden yayılan nûr etrâfı aydınlatıyordu. O hûrilerden biri bana dedi ki: "Ey genç! Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için çok çalış ki bana kavuşasın." Sonra uykudan uyandım. Bu rüyâ, benim senin gördüğün hâllere kavuşmamın sebebidir." dedi. Ebû Süleymân Dârânî o gençten duâ istedi. Genç ona duâ ederek ayrıldı. Ebû Süleymân Dârânî kendi nefsini kınayarak; "Ey nefsim! Uyan ve bu gencin bildirdiği işaretlere ve müjdelere kulak ver. Bir hûriye kavuşmak için bu şekilde çalışılırsa, bu hûrinin Rabbine kavuşmak için nasıl çalışmak gerekir?" diye nefsini azarladı.
Allahü teâlânın sâlih kimselere böyle rüyâlar ve hâller ihsân etmesi, ona bâzı sırları açmak, saf ve temiz kalplerini iyi hâllere sevk etmek, onları güzel amellere teşvik etmek içindir. Çünkü sâlih rüyâ, peygamberlikten bir parçadır.
KAYNAKLAR
1) Tabakât-üs-Sûfiyye; s.75
2) Tezkiret-ül-Evliyâ; c.2, s.192
3) Nefehâtü'l-Üns; s.93
4) Câmiu Kerâmâti'l-Evliyâ; c.2, s.55
5) Ravdu'r-Reyyâhîn; s.260-261
6) Hilyetü'l-Evliyâ; c.9, s.254
7) Tabakâtü'l-Kübrâ; c.1, s.91
8) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; s.1057
9) Târih-i Bağdâd; c.10, s.248
10) Sıfâtü's-Safve; c.4, s.189
11) Tabakâtü'l-Evliyâ; s.386
12) Kıyâmet ve Âhiret; s.194
13) Risâle-i Kuşeyrî; s.86
14) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.3, s.161-163

Jan 17, 2023
Jan 17, 2023
23 min
Evliyânın meşhûrlarından. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunlarından olup, nesebi şöyledir: Şah Ebû Sa’îd bin Safî bin Azîz bin Muhammed Îsâ bin Muhtesib-ül-ümme Şeyh Seyfeddîn bin Hâce Muhammed Ma’sûm İbni Müceddid-i elf-i sânî Ahmed Fârûkî Serhendî. Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin meşhûr talebelerindendir. 1196 (m. 1782) senesinde Râmpûr’da doğdu. 1250 (m. 1834) senesinde elliüç yaşında iken vefât etti. Dehlî’ye getirilip, hocası Abdullah-ı Dehlevî’nin yanına defnedildi.
Ebû Saîd Fârûkî, daha çocuk iken, sâlih ve kıymetli bir zât olacağının alametleri yüzünden okunuyordu. Çocukluğunda, çocukların düşkün oldukları oyun ve eğlenceler ile hiç meşgûl olmamıştır. On yaşında iken Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Kur’ân-ı kerîmi tertil üzere o kadar güzel okurdu ki, dinleyenler kendilerinden geçerdi. Tecvîd ilmini kırâat âlimlerinden olan Kâri Nesîn’den öğrendi. Hacca gittiğinde Harem-i şerîfde Kur’ân-ı kerîm okumuştu. Dinleyenler hayran olmuşlardı. Kur’ân-ı kerîmi ezberledikten sonra, aklî ve naklî ilimleri öğrenmeye başladı. Önemli ders kitaplarını Müftî Şerefüddîn’den okudu. Şah Veliyyullah Dehlevî’nin oğlu Mevlânâ Refîuddîn’den hadîs ilminde ders aldı. Kâdı Beydâvî tefsîrini, Sahîh-i Müslim şerhini de ondan okudu. Sahîh-i Buhârî’yi ise yine Mevlânâ Refîuddîn’den, hocası Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinden ve kendi dayısı Sirâc Ahmed’den okuyup rivâyet ve nakletme icâzeti aldı.
Ebû Sa’îd Fârûkî hazretleri, aklî ve naklî ilimleri öğrendikten sonra, tasavvuf ilmini öğrenip bu yolda yetişti. Tasavvufda, önce babasından feyz aldı. Babası onu tasavvufda bir müddet yetiştirdikten sonra; “Ey oğlum! Senin himmet kuşun çok yükseklere uçmaktadır” dedi. Bundan sonra Kadirî yolunun o zamanki meşhûr şeyhi olan Şah Dergâhî’nin hizmetine gidip, oniki sene, derslerine ve sohbetlerine devam etti. Nefsini ve kalbini ıslah etmek için çok mücâhede ve riyâzet çekti. Dünyâdan yüz çevirdi. Çok oruç tuttu. Yetişmek için ne lazımsa yaptı. Nihâyet hocası Şah Dergâhî ona Kadirî yolundan icâzet ve hilâfet verdi.
Ebû Sa’îd Fârûkî, bundan sonraki hâlini şöyle anlatmıştır: “İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât’ını okurken anladım ki, tasavvufda bu derecelere ulaşmama rağmen, henüz kemâlât-ı nisbet-i Ahmedî’ye kavuşamamışım. Bu sebeple Dehlî’ye gidip oradan, Pâni-püt şehrinde bulunan Senâullah-ı Pâni-pütî’ye bir mektûp gönderip, bu nisbete kavuşma arzumu bildirdim. Bana cevaben gönderdiği mektûpta, Şah Gulâm Ali’nin ya’nî Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin sohbetine gitmemi yazmıştı.”
1225 (m. 1810) senesinde Muharrem ayının yedinci günü Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin sohbetine kavuştu. Fevkalâde izzet ve ikram gördü. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri, ondan talebe yetiştirmesini isteyince; “Efendim ben buraya bunun için değil, belki istifâde etmek için geldim” cevâbını verdi. Bunun üzerine daha ziyâde iltifât ve teveccühe mazhar oldu. Birkaç ay sohbetlerinde bulunduktan sonra, Müceddidiyye, Çeştiyye, Kâdiriyye yollarından icâzet verip me’zûn eyledi. Talebelerinin çoğunu ona havale etti. Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî ve Seyyid İsmâil Medenî gibi âlim zâtlar, ondan istifâde ettiler. Hocası Abdullah-ı Dehlevî hazretleri talebelerine hitaben; “Talebenin irâdesi (arzusu, isteği) Ebû Sa’îd’in irâdesi gibi olmalı. Zîrâ hocalığı bırakıp talebeliği tercih etti” buyurdu.
Ebû Sa’îd-i Fârûkî hazretleri, tam onbeş sene Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin sohbetine devam etti. Onun vefâtından sonra, yerine geçerek talebe yetiştirmeye başladı. Hak âşıklarının, susamışların kalblerini Allahü teâlânın ma’rifeti ile doldurdu. Bütün ecdadı gibi İslâm dînini yaymağa çalıştı. Ba’zı talebelerinin ricası üzerine yazdığı, “Hidâyet-üt-tâlibîn” kitabı Fârisî olup, pek kıymetlidir. Ebû Sa’îd-i Fârûkî hazretleri, daha önce yaşamış insanların din ve dünyâ se’âdetleri için herşeylerini feda etmiş olan büyüklerin yaşayış ve ahlâkı ile ahlâklanmıştı.
Abdullah-ı Dehlevî hazretleri vefâtı hastalığında, Luknov’da bulunan Ebû Sa’îd Müceddidî’yi Dehlî’ye çağırmak için birkaç mektûp yazdı. Maksatları onu kendi makam ve yerlerine oturtmak idi. Bu mektûplardan biri şöyledir:
“Sâhib-zâde, nesebi ve hasebi yüksek, Şah Ebû Sa’îd Sâhib hazretleri: Allahü teâlâ size selâmet versin. Esselâmü aleyküm ve rahmetullah! Bugünlerde kaşıntım, za’îfliğim ve nefes darlığım arttı. Oturmak ve kalkmak çok güçleşti. Ayrıca bel ağrıları da bunlara eklendi. Namazları ayakta kılamıyorum. Şu anda ağır hastayım. Oturmaya dahî takatim yoktur. Sizin gelmeniz çok uygun olur. Mevlevi Beşâretullah Sâhib, evindekiler hasta olduğu için, evine gitti. Gelip gelmeyeceği belli olmaz. Bundan önce, yine sizi buraya çağıran birkaç mektûp yazıp göndermiştim. Buraya gelmeyi düşünmediğinize hayret ettim. Fakirin görünüşe göre düzelmesi, sıhhat bulması imkansız gibidir. Çok yazık ki, siz bu kadar gecikebiliyorsunuz. Mısra’:
“Bu işte güzeller naza çekerler.”
Görüyorum ki, bu yüksek hânedanın makamına oturmak bizden sonra size verildi. Önceki hastalığım esnasında görmüştüm ki, siz bizim makamımızda oturuyorsunuz ve kayyûmluk size verildi. Bu garîb teveccühlere kabiliyetli sizden başka biri yoktur. Bu mektûbumu alır almaz bu tarafa hareket ediniz ve olgun oğlumuz Ahmed Sa’îd’i, orada kendi yerinize bırakınız.”
Ebû Sa’îd Fârûkî hazretleri, hocasının bu emri üzerine kendi yerine oğlu Ahmed Sa’îd Fârûkî’yi bırakıp, Delhi’ye gitti. Hocası Abdullah-ı Dehlevî’nin vefâtından sonra yerine geçip irşâd makamına oturdu. Dokuz yıl kadar taliblerin irşâd ve hidâyeti ile meşgûl oldu. Güzel yollarının îcâbı olan acıları, şiddetleri, yoksulluk ve darlıkları hep çekti. 1249 (m. 1833) senesinde hacca gitti. Oğlunu, ya’nî Şah Ahmed Sa’îd’i kendi yerine bıraktı. Her uğradığı şehir halkı, gelişini şeref, ni’met ve bereket bilip, huzûr ve sohbetine koştular. Ramazân-ı şerîfde Bander Münebbî’de idiler. Burada teravih namazında bir hatim okudu. Şevvâl’in başında gemiye binip. Zilhicce’nin başında Cidde’ye ulaştılar. Mevlânâ Muhammed Can (r.aleyh) o zaman sanki Harem’in en büyük âlimi idi. Karşılamaya geldi. Zilhicce’nin ikisi veya üçünde Mekke’ye gitti.
Haremeyn halkı, kadıları, müftîleri, ümerâ ve ulemâsı ile birlikte son derece ta’zim ve hürmetle huzûruna geldiler. Şeyh Abdullah Sirâc, Şafiî müftîsi Şeyh Ömer, Müftî Seyyid Abdullah Mirgânî Hanefî, amcası Şeyh Yâsîn Hanefî, Şeyh Muhammed Âbid Sindî ve diğer meşhûr zâtlar onunla görüşmek için geldiler.
Haremeyn-i şerîfeyni ziyâretten sonra, vatanına dönmek üzere yola çıktı. Yolda hastalığı yine gün be gün şiddetlendi. Ramazân-ı şerîfin ilk günü oruç tutup, zarar vermezse hepsini tutarım buyurdu. O gün hastalığı arttı. Fidye verelim dedi ve; “Gerçi hastaya ve misâfire fidye yoktur. Ama tabiatım istiyor ki, fidye vereyim” buyurdu. Ramazan’ın yirmiikisinde Tunk beldesine geldi. Nevvâb Vezîrüddevle çok hürmet ve ikram gösterdi. Bayram günü sekarât hâli görüldü. Öğle namazından sonra, hafızın Yâsîn-i şerîf okumasını emretti. Üç defa dinledi. Sonra “Yeter” buyurdu. Az kaldı dedi ve; “Bugün Nevvâb eve gelmesin. Ümerânın gelmesinden zulmet hâsıl oluyor” buyurdu. Ramazan bayramı günü öğle ile ikindi arası vefât eyledi. Günlerden Cumartesi idi. Nevvâb ve şehir halkı gelip toplandılar. Mevlevi Habîbullah Sâhib ve kâfilede olan diğerleri gasl işi ile meşgûl oldular. Şehrin kadısı Mevlevi Halîlurrahmân İmâm oldu. Cenâze namazını kıldırdı. Cenâzesini Dehlî’ye naklettiler. Kırk gün sonra mübârek nâşını sandıktan çıkarıp, kabre koydular. Henüz yıkanmış gibi taze hâlde duruyor gördüler. Hiç değişme ve bozulma olmamıştı. Hocası Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin batı tarafına defnedildi.
Vefâtında, “Mâte kutb-ül-vera’” (insanların kutbu Allahü teâlânın emri ile vefât etti) ma’nâsında bir cümle, ebced hesabına göre vefât târihi olarak düşürüldü.
Ebû Saîd hazretlerinin üç oğlu vardı. Birincisi Ahmed Saîd’dir. İkincisi Abdülganî Müceddidî, üçüncüsü de Abdülmugnî’dir.
Ebû Sa’îd Fârûki’nin kerâmetleri pek çoktur. Bunlardan ba’zıları şöyledir:
Ebû Saîd Fârûkî hazretlerinin talebelerinden birinin karşısına birgün bir arslan çıktı. Hemen hocasını hatırlayıp imdâdına yetişmesini istedi. Ebû Sa’îd Fârûkî hazretleri birdenbire gözüküp elinde tuttuğu bir sopa ile arslana vurup oradan uzaklaştırdı.
Nevvâb Ahmed Yâr Hân’ın hanımının hiç çocuğu olmazdı. Çocuğu olması için Ebû Sa’îd Fârûkî hazretlerinden duâ istedi. Duâsı bereketiyle birçok çocuğu oldu.
Ebû Saîd Fârûkî hazretleri, bir kimseye evinin yanacağını işâret etmişti. Gerçekten evi yandı.
Ebû Saîd Fârûkî hazretleri bir defasında Râmpûr’dan Sünbül’e gidiyordu. Yolu gece vakti sahile ulaştı. Karşıya geçmek için gemi kalmamıştı. Kendisini oraya kadar bir arabacı götürmüştü. Kiraladığı arabanın sahibi gayr-i müslim idi. Sahile gelip durduklarında arabacıya; “Arabayı suya sür” buyurdu. O da heybeti karşısında korkup arabayı suya sürdü. Ebû Saîd Fârûkî hazretlerinin kerâmetiyle araba suya batmadı. Normal bir yolda olduğu gibi sürüp karşıya geçtiler. Gayr-i müslim arabacı onun bu kerâmeti karşısında hayret edip, müslüman oldu.
Ebû Saîd Fârûkî hazretlerinin sohbetlerine devam eden Hakim Ferruh Hüseyn, bir defasında uygunsuz sözler söyleyerek onu üzdü. Bunun üzerine gadablanıp; “Bu yaptığının cezasını çekersin” buyurdu. Neticede öyle oldu ki, yolsuzluk sebebiyle töhmet altında kaldı ve oradan gizlice kaçtı.
Meyan Ahmed Asgar anlatır: “Bazan uyuyup kalır, teheccüd namazım geçerdi. Bu hâlimi Ebû Saîd Fârûkî hazretlerine arz ettim. Buyurdu ki: “Bizim hizmetçiye söyleyin, teheccüd zamanında bize hatırlatsın, sizi kaldıralım. Bu kadarı bize, diğeri size âid olsun.” Bundan sonra teheccüd saati gelince, sanki birisi gelip beni kaldırırdı. Bir daha teheccüd namazımı kaçırmadım.”
Şah Ebû Sa’îd Fârûkî hazretleri buyurdu ki: “Allahü teâlânın sonsuz ihsânı, kullarından birine eriştiği zaman, o kulunu kendi dostlarından birinin hizmetine ulaştırır. O da nefsinin isteklerine uymamağı ve ona ağır gelen şeyleri yapmağı, ya’nî İslâmiyete uymağı emir buyurur. Böylece onun bâtınını ya’nî kalbini ve nefsini temizler. Bu zamanda talebenin hizmetleri kusurlu ve dağınık olduğu için, bu yolun büyükleri önce talebeye zikretmeyi, ya’nî Allahü teâlâyı kalbi ile anmayı emrederler. Amel ve ibâdetlerde ve her işte orta yolda olmayı emir edip nice kırk günlük çilelere bedel olan teveccühlerini dâima talebeleri üzerinde bulundururlar. Talebelerine, Ehl-i sünnet i’tikâdına göre inanmayı, sünnet-i seniyyeye uymağı bütün bid’atlerden sakınmayı emrederler. Mümkün oldukça azîmetle amel edip ruhsatlara kapılmamalarını tenbih ederler.”
1) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 1001
2) Makâmât-ı Mazhariyye sh. 167
3) Makâmât-ı Ahyâr sh. 64
4) Hadîkat-ül-evliyâ sh. 134
5) Rehber Ansiklopedisi cild-4, sh. 314
