
160.7K
Downloads
264
Episodes
Ehli Sünnet Alimlerinin Hayatları
Episodes

Jan 17, 2023
Jan 17, 2023
19 min
Evliyânın meşhûrlarından. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunlarından olup, nesebi şöyledir: Şah Ebû Sa’îd bin Safî bin Azîz bin Muhammed Îsâ bin Muhtesib-ül-ümme Şeyh Seyfeddîn bin Hâce Muhammed Ma’sûm İbni Müceddid-i elf-i sânî Ahmed Fârûkî Serhendî. Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin meşhûr talebelerindendir. 1196 (m. 1782) senesinde Râmpûr’da doğdu. 1250 (m. 1834) senesinde elliüç yaşında iken vefât etti. Dehlî’ye getirilip, hocası Abdullah-ı Dehlevî’nin yanına defnedildi.
Ebû Saîd Fârûkî, daha çocuk iken, sâlih ve kıymetli bir zât olacağının alametleri yüzünden okunuyordu. Çocukluğunda, çocukların düşkün oldukları oyun ve eğlenceler ile hiç meşgûl olmamıştır. On yaşında iken Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Kur’ân-ı kerîmi tertil üzere o kadar güzel okurdu ki, dinleyenler kendilerinden geçerdi. Tecvîd ilmini kırâat âlimlerinden olan Kâri Nesîn’den öğrendi. Hacca gittiğinde Harem-i şerîfde Kur’ân-ı kerîm okumuştu. Dinleyenler hayran olmuşlardı. Kur’ân-ı kerîmi ezberledikten sonra, aklî ve naklî ilimleri öğrenmeye başladı. Önemli ders kitaplarını Müftî Şerefüddîn’den okudu. Şah Veliyyullah Dehlevî’nin oğlu Mevlânâ Refîuddîn’den hadîs ilminde ders aldı. Kâdı Beydâvî tefsîrini, Sahîh-i Müslim şerhini de ondan okudu. Sahîh-i Buhârî’yi ise yine Mevlânâ Refîuddîn’den, hocası Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinden ve kendi dayısı Sirâc Ahmed’den okuyup rivâyet ve nakletme icâzeti aldı.
Ebû Sa’îd Fârûkî hazretleri, aklî ve naklî ilimleri öğrendikten sonra, tasavvuf ilmini öğrenip bu yolda yetişti. Tasavvufda, önce babasından feyz aldı. Babası onu tasavvufda bir müddet yetiştirdikten sonra; “Ey oğlum! Senin himmet kuşun çok yükseklere uçmaktadır” dedi. Bundan sonra Kadirî yolunun o zamanki meşhûr şeyhi olan Şah Dergâhî’nin hizmetine gidip, oniki sene, derslerine ve sohbetlerine devam etti. Nefsini ve kalbini ıslah etmek için çok mücâhede ve riyâzet çekti. Dünyâdan yüz çevirdi. Çok oruç tuttu. Yetişmek için ne lazımsa yaptı. Nihâyet hocası Şah Dergâhî ona Kadirî yolundan icâzet ve hilâfet verdi.
Ebû Sa’îd Fârûkî, bundan sonraki hâlini şöyle anlatmıştır: “İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât’ını okurken anladım ki, tasavvufda bu derecelere ulaşmama rağmen, henüz kemâlât-ı nisbet-i Ahmedî’ye kavuşamamışım. Bu sebeple Dehlî’ye gidip oradan, Pâni-püt şehrinde bulunan Senâullah-ı Pâni-pütî’ye bir mektûp gönderip, bu nisbete kavuşma arzumu bildirdim. Bana cevaben gönderdiği mektûpta, Şah Gulâm Ali’nin ya’nî Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin sohbetine gitmemi yazmıştı.”
1225 (m. 1810) senesinde Muharrem ayının yedinci günü Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin sohbetine kavuştu. Fevkalâde izzet ve ikram gördü. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri, ondan talebe yetiştirmesini isteyince; “Efendim ben buraya bunun için değil, belki istifâde etmek için geldim” cevâbını verdi. Bunun üzerine daha ziyâde iltifât ve teveccühe mazhar oldu. Birkaç ay sohbetlerinde bulunduktan sonra, Müceddidiyye, Çeştiyye, Kâdiriyye yollarından icâzet verip me’zûn eyledi. Talebelerinin çoğunu ona havale etti. Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî ve Seyyid İsmâil Medenî gibi âlim zâtlar, ondan istifâde ettiler. Hocası Abdullah-ı Dehlevî hazretleri talebelerine hitaben; “Talebenin irâdesi (arzusu, isteği) Ebû Sa’îd’in irâdesi gibi olmalı. Zîrâ hocalığı bırakıp talebeliği tercih etti” buyurdu.
Ebû Sa’îd-i Fârûkî hazretleri, tam onbeş sene Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin sohbetine devam etti. Onun vefâtından sonra, yerine geçerek talebe yetiştirmeye başladı. Hak âşıklarının, susamışların kalblerini Allahü teâlânın ma’rifeti ile doldurdu. Bütün ecdadı gibi İslâm dînini yaymağa çalıştı. Ba’zı talebelerinin ricası üzerine yazdığı, “Hidâyet-üt-tâlibîn” kitabı Fârisî olup, pek kıymetlidir. Ebû Sa’îd-i Fârûkî hazretleri, daha önce yaşamış insanların din ve dünyâ se’âdetleri için herşeylerini feda etmiş olan büyüklerin yaşayış ve ahlâkı ile ahlâklanmıştı.
Abdullah-ı Dehlevî hazretleri vefâtı hastalığında, Luknov’da bulunan Ebû Sa’îd Müceddidî’yi Dehlî’ye çağırmak için birkaç mektûp yazdı. Maksatları onu kendi makam ve yerlerine oturtmak idi. Bu mektûplardan biri şöyledir:
“Sâhib-zâde, nesebi ve hasebi yüksek, Şah Ebû Sa’îd Sâhib hazretleri: Allahü teâlâ size selâmet versin. Esselâmü aleyküm ve rahmetullah! Bugünlerde kaşıntım, za’îfliğim ve nefes darlığım arttı. Oturmak ve kalkmak çok güçleşti. Ayrıca bel ağrıları da bunlara eklendi. Namazları ayakta kılamıyorum. Şu anda ağır hastayım. Oturmaya dahî takatim yoktur. Sizin gelmeniz çok uygun olur. Mevlevi Beşâretullah Sâhib, evindekiler hasta olduğu için, evine gitti. Gelip gelmeyeceği belli olmaz. Bundan önce, yine sizi buraya çağıran birkaç mektûp yazıp göndermiştim. Buraya gelmeyi düşünmediğinize hayret ettim. Fakirin görünüşe göre düzelmesi, sıhhat bulması imkansız gibidir. Çok yazık ki, siz bu kadar gecikebiliyorsunuz. Mısra’:
“Bu işte güzeller naza çekerler.”
Görüyorum ki, bu yüksek hânedanın makamına oturmak bizden sonra size verildi. Önceki hastalığım esnasında görmüştüm ki, siz bizim makamımızda oturuyorsunuz ve kayyûmluk size verildi. Bu garîb teveccühlere kabiliyetli sizden başka biri yoktur. Bu mektûbumu alır almaz bu tarafa hareket ediniz ve olgun oğlumuz Ahmed Sa’îd’i, orada kendi yerinize bırakınız.”
Ebû Sa’îd Fârûkî hazretleri, hocasının bu emri üzerine kendi yerine oğlu Ahmed Sa’îd Fârûkî’yi bırakıp, Delhi’ye gitti. Hocası Abdullah-ı Dehlevî’nin vefâtından sonra yerine geçip irşâd makamına oturdu. Dokuz yıl kadar taliblerin irşâd ve hidâyeti ile meşgûl oldu. Güzel yollarının îcâbı olan acıları, şiddetleri, yoksulluk ve darlıkları hep çekti. 1249 (m. 1833) senesinde hacca gitti. Oğlunu, ya’nî Şah Ahmed Sa’îd’i kendi yerine bıraktı. Her uğradığı şehir halkı, gelişini şeref, ni’met ve bereket bilip, huzûr ve sohbetine koştular. Ramazân-ı şerîfde Bander Münebbî’de idiler. Burada teravih namazında bir hatim okudu. Şevvâl’in başında gemiye binip. Zilhicce’nin başında Cidde’ye ulaştılar. Mevlânâ Muhammed Can (r.aleyh) o zaman sanki Harem’in en büyük âlimi idi. Karşılamaya geldi. Zilhicce’nin ikisi veya üçünde Mekke’ye gitti.
Haremeyn halkı, kadıları, müftîleri, ümerâ ve ulemâsı ile birlikte son derece ta’zim ve hürmetle huzûruna geldiler. Şeyh Abdullah Sirâc, Şafiî müftîsi Şeyh Ömer, Müftî Seyyid Abdullah Mirgânî Hanefî, amcası Şeyh Yâsîn Hanefî, Şeyh Muhammed Âbid Sindî ve diğer meşhûr zâtlar onunla görüşmek için geldiler.
Haremeyn-i şerîfeyni ziyâretten sonra, vatanına dönmek üzere yola çıktı. Yolda hastalığı yine gün be gün şiddetlendi. Ramazân-ı şerîfin ilk günü oruç tutup, zarar vermezse hepsini tutarım buyurdu. O gün hastalığı arttı. Fidye verelim dedi ve; “Gerçi hastaya ve misâfire fidye yoktur. Ama tabiatım istiyor ki, fidye vereyim” buyurdu. Ramazan’ın yirmiikisinde Tunk beldesine geldi. Nevvâb Vezîrüddevle çok hürmet ve ikram gösterdi. Bayram günü sekarât hâli görüldü. Öğle namazından sonra, hafızın Yâsîn-i şerîf okumasını emretti. Üç defa dinledi. Sonra “Yeter” buyurdu. Az kaldı dedi ve; “Bugün Nevvâb eve gelmesin. Ümerânın gelmesinden zulmet hâsıl oluyor” buyurdu. Ramazan bayramı günü öğle ile ikindi arası vefât eyledi. Günlerden Cumartesi idi. Nevvâb ve şehir halkı gelip toplandılar. Mevlevi Habîbullah Sâhib ve kâfilede olan diğerleri gasl işi ile meşgûl oldular. Şehrin kadısı Mevlevi Halîlurrahmân İmâm oldu. Cenâze namazını kıldırdı. Cenâzesini Dehlî’ye naklettiler. Kırk gün sonra mübârek nâşını sandıktan çıkarıp, kabre koydular. Henüz yıkanmış gibi taze hâlde duruyor gördüler. Hiç değişme ve bozulma olmamıştı. Hocası Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin batı tarafına defnedildi.
Vefâtında, “Mâte kutb-ül-vera’” (insanların kutbu Allahü teâlânın emri ile vefât etti) ma’nâsında bir cümle, ebced hesabına göre vefât târihi olarak düşürüldü.
Ebû Saîd hazretlerinin üç oğlu vardı. Birincisi Ahmed Saîd’dir. İkincisi Abdülganî Müceddidî, üçüncüsü de Abdülmugnî’dir.
Ebû Sa’îd Fârûki’nin kerâmetleri pek çoktur. Bunlardan ba’zıları şöyledir:
Ebû Saîd Fârûkî hazretlerinin talebelerinden birinin karşısına birgün bir arslan çıktı. Hemen hocasını hatırlayıp imdâdına yetişmesini istedi. Ebû Sa’îd Fârûkî hazretleri birdenbire gözüküp elinde tuttuğu bir sopa ile arslana vurup oradan uzaklaştırdı.
Nevvâb Ahmed Yâr Hân’ın hanımının hiç çocuğu olmazdı. Çocuğu olması için Ebû Sa’îd Fârûkî hazretlerinden duâ istedi. Duâsı bereketiyle birçok çocuğu oldu.
Ebû Saîd Fârûkî hazretleri, bir kimseye evinin yanacağını işâret etmişti. Gerçekten evi yandı.
Ebû Saîd Fârûkî hazretleri bir defasında Râmpûr’dan Sünbül’e gidiyordu. Yolu gece vakti sahile ulaştı. Karşıya geçmek için gemi kalmamıştı. Kendisini oraya kadar bir arabacı götürmüştü. Kiraladığı arabanın sahibi gayr-i müslim idi. Sahile gelip durduklarında arabacıya; “Arabayı suya sür” buyurdu. O da heybeti karşısında korkup arabayı suya sürdü. Ebû Saîd Fârûkî hazretlerinin kerâmetiyle araba suya batmadı. Normal bir yolda olduğu gibi sürüp karşıya geçtiler. Gayr-i müslim arabacı onun bu kerâmeti karşısında hayret edip, müslüman oldu.
Ebû Saîd Fârûkî hazretlerinin sohbetlerine devam eden Hakim Ferruh Hüseyn, bir defasında uygunsuz sözler söyleyerek onu üzdü. Bunun üzerine gadablanıp; “Bu yaptığının cezasını çekersin” buyurdu. Neticede öyle oldu ki, yolsuzluk sebebiyle töhmet altında kaldı ve oradan gizlice kaçtı.
Meyan Ahmed Asgar anlatır: “Bazan uyuyup kalır, teheccüd namazım geçerdi. Bu hâlimi Ebû Saîd Fârûkî hazretlerine arz ettim. Buyurdu ki: “Bizim hizmetçiye söyleyin, teheccüd zamanında bize hatırlatsın, sizi kaldıralım. Bu kadarı bize, diğeri size âid olsun.” Bundan sonra teheccüd saati gelince, sanki birisi gelip beni kaldırırdı. Bir daha teheccüd namazımı kaçırmadım.”
Şah Ebû Sa’îd Fârûkî hazretleri buyurdu ki: “Allahü teâlânın sonsuz ihsânı, kullarından birine eriştiği zaman, o kulunu kendi dostlarından birinin hizmetine ulaştırır. O da nefsinin isteklerine uymamağı ve ona ağır gelen şeyleri yapmağı, ya’nî İslâmiyete uymağı emir buyurur. Böylece onun bâtınını ya’nî kalbini ve nefsini temizler. Bu zamanda talebenin hizmetleri kusurlu ve dağınık olduğu için, bu yolun büyükleri önce talebeye zikretmeyi, ya’nî Allahü teâlâyı kalbi ile anmayı emrederler. Amel ve ibâdetlerde ve her işte orta yolda olmayı emir edip nice kırk günlük çilelere bedel olan teveccühlerini dâima talebeleri üzerinde bulundururlar. Talebelerine, Ehl-i sünnet i’tikâdına göre inanmayı, sünnet-i seniyyeye uymağı bütün bid’atlerden sakınmayı emrederler. Mümkün oldukça azîmetle amel edip ruhsatlara kapılmamalarını tenbih ederler.”
1) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 1001
2) Makâmât-ı Mazhariyye sh. 167
3) Makâmât-ı Ahyâr sh. 64
4) Hadîkat-ül-evliyâ sh. 134
5) Rehber Ansiklopedisi cild-4, sh. 314

Jan 17, 2023
Jan 17, 2023
22 min
Tâbiîn’in büyüklerinden bir fıkıh âlimi. İsmi Abdullah bin Sevb’tir. Ya’kûb bin Avf olduğu da söylenir. 62 (m. 682)’de Şam’da vefât etti. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) hayatta iken müslüman oldu. Resûlullah’ı ( aleyhisselâm ) görmek için yola çıkmıştı. Fakat yolda iken Resûlullah ( aleyhisselâm ) ahirete teşrîf ettiler. Bunun üzerine yoldan geri döndüler. Ancak Hazreti Ebû Bekir’in hilâfeti zamanında Medine’ye geldi.
Ömer bin Hattab, Muaz bin Cebel, Ebû Ubeyde bin Cerrah, Ubâde bin Sâmit, Ebû Zer (radıyallahü anhüm) ve diğer tanınmış sahabîlerden hadîs-i şerîf rivâyet etti. Ebû İdrîs Havlânî, Şurahbil bin Müslim Havlânî, Âtiyye bin Kays gibi zâtlar da ondan hadîs-i şerîf, bildirmişlerdir. Hadîs sahasında güvenilir bir zât olarak bilinir.
Rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerden bazıları şunlardır:
“Allahü teâlâ bana, mal toplamamı, tacirlerden olmamı vahyetmedi. Fakat yakin sona gelinceye kadar, Rabbine hamd ile tesbih et, secde edicilerden ol. Rabbine ibâdet et diye, vahyetti”
“Gadap (kızgınlık) şeytandandır. Şeytan ise ateştendir. Su ateşi söndürür. Sizden birisi kızdığı zaman abdest alsın.”
Ebû Müslim Havlânî ( radıyallahü anh ) şöyle anlatır: Bir gün Peygamber efendimiz, “Birbirini sevenlere, Peygamberlerin (aleyhisselâm) ve şehîdlerin bile gıpta ettikleri (imrendikleri) nûrdan minberler vardır” buyurdular.
Ebû Müslim Havlânî hazretleri daha sonra, şöyle bildirir: “Mescidden dışarı çıktım. Ubâde bin Sâmit, ( radıyallahü anh ) ile karşılaştım. Sana, Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) Allahü teâlâ’dan bildirdiği bir şey (Hadîs-i kudsî) söyliyeyim mi? dedi ve şöyle buyurdu: Allahü teâlâ buyurdu ki: “Sevgim, benim için sevişenlere, benim için birbirini ziyâret edenlere, hak oldu.”
Ceylanlar, Ebû Müslim Havlânî hazretlerine uğradılar. Çocuklar Ona, ne olur. Allahü teâlâ’ya duâ et de ceylan bize duruversin, ona elimizle dokunalım sevelim diye, ondan istirhâmda bulundular. O da Allahü teâlâ’ya yalvardı. Çocuklar, ceylan duruverdiği için dokunup, sevdiler.
Muhammed bin Şuayb, bir zattan şöyle bildirir: “Humus’tan çıkıp, Şam’a doğru gidiyorduk. Gece sonunda, Humus’tan dört mil ötede Umeyr denen yere uğradık, orada bulunan kilise papazı bizim geldiğimizi duyunca, yanımıza geldi. Siz kimsiniz, dedi. “Şamlıyız” dedik. Siz, Ebû Müslim Havlânî’yi tanıyor musunuz? diye sordu. Evet, dedik. Ona gidince, selâmımı söyleyin. Kendisini kitaplardan Îsâ’nın (aleyhisselâm) yakın dostu diye gördüğümü söyleyin. Fakat göreceksiniz onu hayatta bulamıyacaksınız, dedi. Gerçekten Guta denilen yere vardığımızda onun ölüm haberi bize ulaştı.”
“Ka’b-ul-Ahbar ( radıyallahü anh ) bana dedi ki: “Yâ Ebâ Müslim! Kavmin sana nasıl davranıyorlar.” Cevâbımda, “Bana ikram ediyorlar, iyi davranıyorlar” dedim. Fakat, O, Tevrâtın böyle anlatmadığını söyledi. “Tevrat nasıl söylüyor” dedim. Dedi ki: Tevrat “Sâlih insana, insanların en düşmanı, onun kavmidir. En yakını onu rahatsız eder. Onunla mücâdele eder.” buyuruyor. Bunun üzerine ben Tevrat doğru söylüyor, dedim.
“Eğer Cenneti ve Cehennemi gözümle görseydim, şimdiki yaptıklarıma ilâve edeceğim bir şey olmazdı. Çünkü, ben sanki her ikisini görmüş gibi hareket ediyorum.”
Ebû Müslim Havlânî hazretleri evinin mescidine bir kamçı asmıştı. Kendi kendine, “Namaza kalk, yoksa seni kamçılarım” diye korkutur, “Ben, kamçıya daha lâyıkım” derdi.
Ebû Müslim hazretleri, zühd konusunda çok ileri derecelere varmıştı. Dünya işleri hakkında zarûret miktarı konuşurdu.
“Bu ümmeti üç kısım buldum. Birincisi, Cennete hesapsız girerler, ikinci kısmı, azıcık sorguya çekilir, ondan sonra, Cennete girerler. Üçüncü sınıf ise biraz azâb görüp, ondan sonra Cennete girerler. Ben, birinci kısımda olanlardan olmak isterim. Onlardan olamazsam, az bir hesaba çekilenlerden, onlardan da olamazsam, biraz azâb görüp, Cennete girenlerden olmak, isterim.”
“Alçak ve düşük olan kimseler kibirlenir. Böyle kimseler övünür. Hata ve haksızlıkta ısrar edenler de bunlardır.”
Ebû Müslim hazretleri, değer vermemeleri yüzünden belki selâmını almayıp, günaha düşerler korkusundan, karşılaştığı kimselere selâm vermekten çekinirdi.
1) El-A’lâm cild-4, sh. 75
2) Tezkiret-ül-huffâz cild-1, sh. 49
3) Hilyet-ül-evliyâ cild-2, sh. 122
4) Fevât-ül-vefeyât cild-2, sh. 169
5) Tabakât-ül-kübrâ cild-1, sh. 29
6) Tehzîb-üt-tehzîb cild-12, sh. 235

Jan 17, 2023
Jan 17, 2023
24 min
Tâbiîn’in büyüklerinden bir fıkıh âlimi. İsmi Abdullah bin Sevb’tir. Ya’kûb bin Avf olduğu da söylenir. 62 (m. 682)’de Şam’da vefât etti. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) hayatta iken müslüman oldu. Resûlullah’ı ( aleyhisselâm ) görmek için yola çıkmıştı. Fakat yolda iken Resûlullah ( aleyhisselâm ) ahirete teşrîf ettiler. Bunun üzerine yoldan geri döndüler. Ancak Hazreti Ebû Bekir’in hilâfeti zamanında Medine’ye geldi.
Ömer bin Hattab, Muaz bin Cebel, Ebû Ubeyde bin Cerrah, Ubâde bin Sâmit, Ebû Zer (radıyallahü anhüm) ve diğer tanınmış sahabîlerden hadîs-i şerîf rivâyet etti. Ebû İdrîs Havlânî, Şurahbil bin Müslim Havlânî, Âtiyye bin Kays gibi zâtlar da ondan hadîs-i şerîf, bildirmişlerdir. Hadîs sahasında güvenilir bir zât olarak bilinir.
Rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerden bazıları şunlardır:
“Allahü teâlâ bana, mal toplamamı, tacirlerden olmamı vahyetmedi. Fakat yakin sona gelinceye kadar, Rabbine hamd ile tesbih et, secde edicilerden ol. Rabbine ibâdet et diye, vahyetti”
“Gadap (kızgınlık) şeytandandır. Şeytan ise ateştendir. Su ateşi söndürür. Sizden birisi kızdığı zaman abdest alsın.”
Ebû Müslim Havlânî ( radıyallahü anh ) şöyle anlatır: Bir gün Peygamber efendimiz, “Birbirini sevenlere, Peygamberlerin (aleyhisselâm) ve şehîdlerin bile gıpta ettikleri (imrendikleri) nûrdan minberler vardır” buyurdular.
Ebû Müslim Havlânî hazretleri daha sonra, şöyle bildirir: “Mescidden dışarı çıktım. Ubâde bin Sâmit, ( radıyallahü anh ) ile karşılaştım. Sana, Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) Allahü teâlâ’dan bildirdiği bir şey (Hadîs-i kudsî) söyliyeyim mi? dedi ve şöyle buyurdu: Allahü teâlâ buyurdu ki: “Sevgim, benim için sevişenlere, benim için birbirini ziyâret edenlere, hak oldu.”
Ceylanlar, Ebû Müslim Havlânî hazretlerine uğradılar. Çocuklar Ona, ne olur. Allahü teâlâ’ya duâ et de ceylan bize duruversin, ona elimizle dokunalım sevelim diye, ondan istirhâmda bulundular. O da Allahü teâlâ’ya yalvardı. Çocuklar, ceylan duruverdiği için dokunup, sevdiler.
Muhammed bin Şuayb, bir zattan şöyle bildirir: “Humus’tan çıkıp, Şam’a doğru gidiyorduk. Gece sonunda, Humus’tan dört mil ötede Umeyr denen yere uğradık, orada bulunan kilise papazı bizim geldiğimizi duyunca, yanımıza geldi. Siz kimsiniz, dedi. “Şamlıyız” dedik. Siz, Ebû Müslim Havlânî’yi tanıyor musunuz? diye sordu. Evet, dedik. Ona gidince, selâmımı söyleyin. Kendisini kitaplardan Îsâ’nın (aleyhisselâm) yakın dostu diye gördüğümü söyleyin. Fakat göreceksiniz onu hayatta bulamıyacaksınız, dedi. Gerçekten Guta denilen yere vardığımızda onun ölüm haberi bize ulaştı.”
“Ka’b-ul-Ahbar ( radıyallahü anh ) bana dedi ki: “Yâ Ebâ Müslim! Kavmin sana nasıl davranıyorlar.” Cevâbımda, “Bana ikram ediyorlar, iyi davranıyorlar” dedim. Fakat, O, Tevrâtın böyle anlatmadığını söyledi. “Tevrat nasıl söylüyor” dedim. Dedi ki: Tevrat “Sâlih insana, insanların en düşmanı, onun kavmidir. En yakını onu rahatsız eder. Onunla mücâdele eder.” buyuruyor. Bunun üzerine ben Tevrat doğru söylüyor, dedim.
“Eğer Cenneti ve Cehennemi gözümle görseydim, şimdiki yaptıklarıma ilâve edeceğim bir şey olmazdı. Çünkü, ben sanki her ikisini görmüş gibi hareket ediyorum.”
Ebû Müslim Havlânî hazretleri evinin mescidine bir kamçı asmıştı. Kendi kendine, “Namaza kalk, yoksa seni kamçılarım” diye korkutur, “Ben, kamçıya daha lâyıkım” derdi.
Ebû Müslim hazretleri, zühd konusunda çok ileri derecelere varmıştı. Dünya işleri hakkında zarûret miktarı konuşurdu.
“Bu ümmeti üç kısım buldum. Birincisi, Cennete hesapsız girerler, ikinci kısmı, azıcık sorguya çekilir, ondan sonra, Cennete girerler. Üçüncü sınıf ise biraz azâb görüp, ondan sonra Cennete girerler. Ben, birinci kısımda olanlardan olmak isterim. Onlardan olamazsam, az bir hesaba çekilenlerden, onlardan da olamazsam, biraz azâb görüp, Cennete girenlerden olmak, isterim.”
“Alçak ve düşük olan kimseler kibirlenir. Böyle kimseler övünür. Hata ve haksızlıkta ısrar edenler de bunlardır.”
Ebû Müslim hazretleri, değer vermemeleri yüzünden belki selâmını almayıp, günaha düşerler korkusundan, karşılaştığı kimselere selâm vermekten çekinirdi.
1) El-A’lâm cild-4, sh. 75
2) Tezkiret-ül-huffâz cild-1, sh. 49
3) Hilyet-ül-evliyâ cild-2, sh. 122
4) Fevât-ül-vefeyât cild-2, sh. 169
5) Tabakât-ül-kübrâ cild-1, sh. 29
6) Tehzîb-üt-tehzîb cild-12, sh. 235

Jan 17, 2023
Jan 17, 2023
16 min
Meşhûr Sahâbî. Eshâb-ı kiram arasında en çok hadîs-i şerîf bilen ve rivâyet edenlerdendir. İsmi hakkında değişik rivâyetler olup, en doğru rivâyete göre isminin Abdurrahmân bin Sahr olduğu bildirilmiştir. Yemen’in Devs kabilesindendir. Künyesi Ebû Hureyre’dir. Bu künyenin verilişi hakkında kendisi şöyle demiştir: “Ben çocukken koyunlarımızı güderdim. Küçük bir kedim vardı. Gündüz onu yanıma alır, onunla oynardım. Gece otların arasına bırakırdım. Bu sebeple babam bana Ebû Hureyre (Kedicik babası)” dedi. Bir rivâyeti de şöyledir: “Bir gün kaftanımın içinde küçük bir kedi taşıyordum. Resûlullah ( aleyhisselâm ) gördü. “Nedir bu?” buyurdu. Ben de, “kedicik” dedim. Bunun üzerine Resûlullah bana “Ey kedicik babası” buyurdu. Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) 57 (m. 678) senesinde 78 yaşında iken Medine-i Münevvere’de vefât etti.
Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) hicretin 7. senesinde (m. 628) Hayberde müslüman oldu. Gençliğinde fakîrlik ve sıkıntı içinde yaşamıştır. Müslüman olduğunda 30 yaşını geçmişti. Yemendeki Devs kabilesinin en ileri gelenlerinden ve meşhûr şair olan Tufely bin Amr ( radıyallahü anh ) vasıtasıyla müslüman oldu. Tufeyl bin Amr ( radıyallahü anh ) Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) duâsı ve emri üzerine kabilesini İslama davet edince ilk kabûl eden Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) oldu. Hicretin 7. yılında Tufeyl bin Amr ( radıyallahü anh ) îmân edenlerle birlikte Yemen’den ayrıldılar. Yetmiş kişiden fazla bir kâfile halinde Medine’ye geldiler. Ebû Hureyre bir an önce Peygamberimizi ( aleyhisselâm ) görmek, Ona kavuşmak aşkıyla yanıyordu. Yolculuğun uzun sürmesinden sıkılıyor, sabırsızlanıyordu. Bu halini su beyitle dile getirmiştir:
“Yâ leyleten min tûlihâ ve anâihâ,
Âlâ ennehâ min daret-il-küfri necceti.”
(Ey yolculuk gecesi! Bıktım yolun uzunluğundan ve sıkıntısından. Fakat bu yolculukdur, kurtaran beni küfür ve inkâr yurdundan...)
Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ), Medine’ye geldiği sırada Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) Hayber’in fethine gitmişti. Bu gelişini şöyle anlatmıştır: “Resûlullah ( aleyhisselâm ) Hayber’de bulunduğu sırada Medine’ye Muhacir olarak geldim. Sabah namazını Resûlullahın ( aleyhisselâm ) vekîl bıraktığı Siba’ bin Urfuta’nın ( radıyallahü anh ) arkasında kıldım. Birinci rek’âtte Meryem sûresini, ikinci rek’âtte Mutaffifîn sûresini okudu. Namazdan sonra Siba’ bin Urfuta’nın ( radıyallahü anh ) yanına vardık, bize bir miktar yiyecek ikram etti.”
Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) Hayber’de olduğu için Medine’ye gelen bu kâfile doğruca Haybere hareket etti. Oraya vardıklarında Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) Natat kalesini fethetmiş, Kâtibe kalesini de kuşatmıştı. Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) yanına vardıklarında Ebû Hureyre’ye bakıp, “Sen kimlerdensin?” buyurdu. O da: “Devs kabilesindenim!” dedi. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) “Devs içinde kimi gördümse, onda hayır gördüm” buyurdu. Bundan sonra Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) Peygamberimize ( aleyhisselâm ) müslüman olduğuna dair bîat etti. Eliyle musafeha ederek, müslüman olduğunu bildirdi. Gelirken yolda kölesini kaybetmişti. Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) Peygamberimizle ( aleyhisselâm ) otururken kölesi çıkageldi. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) “İşte kölen geldi!” buyurdu. Bunun üzerine Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ): “Şahid ol ki o, hürdür. Ben onu Allah rızası için âzâd ettim” dedi. Hayber’in fethinden sonra Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) Ebû Hureyre’ye ( radıyallahü anh ) ve Yemen’den gelen Devs’lilere Hayber’de alınan ganîmetlerden hisse verdi. Sonra Medine’ye döndüler. Bundan sonra Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) Yemen’e dönmeyip Medine’de kaldı.
Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ), Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) yanına geldikten sonra artık O’ndan hiç ayrılmadı. Ticâret, mal, servet gibi hiçbir meşgalesi yoktu. Bunlarla hiç uğraşmadı. Eshâb-ı kiramın en fakîri olup, Eshâb-ı Suffa arasına katıldı. Eshâb-ı Suffa, Mescid-i Nebî’de kalır hep ilimle meşgûl olurdu. Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ), Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) hep huzûrunda bulundu. Bu hal Peygamberimizin vefâtına kadar dört sene sürdü, işçilik yaparak geçimini temin ederdi. Yemen’den gelen annesi de yanında kalmakta idi.
Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) yanında devamlı bulunduğu için pekçok hadîs-i şerîf işitmiş ve rivâyet etmiştir. Bir gün Peygamberimize ( aleyhisselâm ) şöyle demiştir: “Yâ Resûlallah ( aleyhisselâm ) senden işittiklerimi hafızamda fazla tutamıyorum.” Bunun üzerine Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) “Örtünü uzat” buyurdu. O da ridasını uzattı. Resûlullah ( aleyhisselâm ) Ona duâ etti. İki mübârek eliyle üç defa O’na doğru nûr saçtı ve “Örtünü göğsüne sür” buyurdu. O da sürdü. Böylece Allahü teâlâ O’na öyle bir hafıza ihsân etti ki, işittiği hiç bir şeyi unutmadı, ömrü de uzun oldu. Böylece çok hadîs-i şerîf rivâyet etti.
Ebû Hureyre, Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) yanına geldikten sonra hizmetine girmiş ve başka hiç bir işle meşgûl olmamıştır. Bilmediği ve öğrenmek istediği herşeyi, Peygamberimizden ( aleyhisselâm ) sorup öğrenmiştir. Bir zât, İbn-i Ömer’e ( radıyallahü anh ) “Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) Resûlullahtan ( aleyhisselâm ) bu kadar çok hadîs rivâyet ediyor, doğru mu?” dediğinde İbn-i Ömer ( radıyallahü anh ) “Yemîn ederim ki, hiç birinde şek ve şüphe yoktur. Çünkü Ebû Hureyre her zaman Resûlullaha ( aleyhisselâm ) sual sorar, aldığı cevapları ezberlerdi.” demiştir.
Eshâb-ı kiram arasında Muhâcirîn ve Ensârın bir çoklarının bilmediği hadîs-i şerifleri Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) bilirdi. Çünkü Eshâb-ı kiramın çoğu iş güç sahibi olduğundan, bir kısmı çarşıda, pazarda çalışır, bir kısmı ziraatle meşgûl olurdu. Bu sebeple her zaman ve her saat Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yanında bulunma fırsatını elde edemezlerdi. Eshâb-ı kiramdan bir kısmı ise kendini tamamen ilme vermiş olup, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) huzûrunda bulunurdu. Bunların en başında gelen Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) idi. Bu bakımdan o herkesin duymadığı hadîs-i şerifleri işitip rivâyet etmiştir. Onun bu hali Eshâb-ı kiramın ileri gelenleri tarafından da bildirilmiştir. Ebû Âmir şöyle rivâyet eder: “Bir gün ben Talha ( radıyallahü anh ) ile konuşuyordum. Biri gelip, Ebû Hureyre’den ( radıyallahü anh ) bahsederek “Bu Yemenli mi, Resûl-i Ekrem’in ( aleyhisselâm ) hadîs-i şerîflerini çok biliyor yoksa sen mi?” dedi. Elbette O çok bilir, çünkü O, hergün Resûlullahın ( aleyhisselâm ) huzûrunda ve hizmetinde bulunmuştur. Biz eşlerimizle ve ailemizle, evimizde oluyorduk. Onun böyle bir meşgalesi yoktu. Bu bakımdan O bizden daha fazla bilir dedim.”
Bir defasında Hazreti Âişe’den soruldu: “Resûlullahın ( aleyhisselâm ) sözlerini ve hallerini siz mi çok biliyorsunuz, yoksa Ebû Hureyre mi?” Hazreti Âişe şöyle cevap verdi: “Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) bilir. Çünkü ben ev işleriyle meşgûl olurdum. Yemîn ederim ki, Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) bütün vaktini Resûlullahın ( aleyhisselâm ) huzûrunda geçirmiştir.” buyurdu. Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) dört sene gibi kısa bir zamanda pek çok hadîs-i şerîf rivâyet etmesini başkalarının yadırgamasına şöyle cevap vermiştir “Evet ben Hayber gazâsı sırasında Resûlullahın ( aleyhisselâm ) huzûruna kavuştum. O sırada 30 yaşlarında idim. Ondan sonra, hep Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yanında bulundum. Evine girip çıktım, hizmet ettim. Birçok muharebede de hizmetinde bulundum. Resûlullah ( aleyhisselâm ) ile birlikte hacca gittim. Elbette daha fazla hadîs-i şerîf bilirim. Çünkü Resûlullah ( aleyhisselâm ) ile temasım diğerlerinin temasından daha çoktur.”
Hadîs-i şerîf öğrenme husûsundaki, gayreti bizzat Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) tarafından açıkça ifade edilmiştir. Bir gün Peygamberimize ( aleyhisselâm ), “Kıyâmet günü şefaatinize nail olacaklar kimlerdir yâ Resûlallah” diye sormuştum. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) “Ey Ebû Hureyre, senin hadîse karşı hırsını bildiğim için hiç kimsenin senden önce bu suâli bana sormayacağını biliyordum. Kıyâmet günü benim şefaatime kavuşacak olan kimse hulûs-i kalb ile “Lâ ilahe illallah” diyen kimse olacaktır.” buyurmuştur.
Ebû Hureyre, 5374 hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Peygamberimizden ( aleyhisselâm ) bizzat işiterek ve Eshâb-ı kiramdan Hazreti Ebû Bekir’den, Hazreti Ömer’den, Hazreti Âişe’den hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Kendisinden de Abdullah İbn-i Abbas, Abdullah İbn-i Ömer, Enes bin Mâlik, Vasile bin Eska, Cabir bin Abdullah başta olmak üzere 800’den fazla Eshâb ve Tabiîn hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Rivâyetleri toplanıp yazılmıştır. Ebû Hureyre’nin ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfler bütün hadîs kitaplarında olup, 325 rivâyeti Buhârî ve Müslim’de ittifâk halinde yer almıştır. Sahih-i Buhârî’de ayrıca 93 ve Sahih-i Müslim’de ayrıca 189 rivâyeti vardır. Ondan hadîs-i şerîf rivâyet edenlerden biri olan Beşîr bin Nûhayk’dır. Ebû Hureyre’den işittiği hadîs-i şerîfleri yazmış ve sonra da bizzat Ebû Hureyre’ye ( radıyallahü anh ) okuyup dinleterek rivâyet izni almıştır. Ömer bin Abdulazîz, Eshâb-ı kiramdan işitilen hadîs-i şerîflerin yazılıp, bir kitapta toplanmasını Kesir bin Mürre el-Hadramî’ye bir mektûb yazarak emir vermişti. Bu mektûbta Ebû Hureyre’nin ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerin yazılmamasını, çünkü onların yanında yazılı olarak bulunduğunu ayrıca belirtmiştir. Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) ve diğer Sahabe daha Resûlullah ( aleyhisselâm ) hayatta iken işittikleri hadîs-i şerîfleri yazmaya başlamışlardır. Böylece asr-ı se’âdetten itibâren Sahabe ve Tabiîn devrinde hadîs-i şerîfler yazılmıştır. Ebû Hureyre’nin ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden 140 kadarını içine alan bir kitap vardır. Bu kitap kendi talebesi Hemmam bin Münebbih tarafından yazılmış ve “es-Sahife’tüs-Sahiha” ismi verilmiş ve zamanımıza kadar muhafaza edilmiştir. Ebû Hureyre’ye ( radıyallahü anh ) âit bu sahife müsteşriklerin “Hadîs-i şerîfler Resûlullahın ( aleyhisselâm ) vefâtından üç asır sonra yazılmıştır” şeklinde ileri sürdükleri iddianın saçma ve kasıtlı olduğunu ortaya çıkartmaktadır.
Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) şöyle buyurmuştur: “Ben Resûlullahdan ( aleyhisselâm ) iki çeşit ilim öğrendim. Eğer ikincisini söylesem bana mecnun dersiniz” buyurmuştur. Dört sene gibi bir zaman içerisinde, gece-gündüz Resûlullahın ( aleyhisselâm ) huzûrundan ayrılmamış, bütün işini gücünü bırakmıştır. Hep Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) buyurduklarını dinleyip, hıfz etmiştir (ezberlemiştir). Hatta günlerce aç kaldığı halde dîni öğrenme gayretiyle buna katlanmıştır. Bu husûsta kendisi şöyle anlatmıştır: “Bir gün açlığa dayanamayarak evimden çıkıp mescide gittim. Günlerce bir şey yememiştim. Oraya varınca bir grup Eshâbın da orada olduğunu gördüm. Yanlarına varınca “Bu saatte niçin geldin Yâ Ebâ Hureyre” dediler. Ben de “Açlık beni buraya getirdi” dedim. Onlar, “Biz de açlığa dayanamayarak buraya çıkıp geldik” dediler. Bunun üzerine hep birlikte Resûlullahın ( aleyhisselâm ) huzûruna gittik. Huzûruna varınca “Bu saatte buraya gelmenizin sebebi nedir?” buyurdu. Biz de “Açlık, Yâ Resûlallah ( aleyhisselâm )” dedik. Bir tabak hurma getirdi. Hepimize ikişer tane hurma verdi. Ben birini yedim, birini sakladım. Resûlullah ( aleyhisselâm ) görüp, “Niçin onu da yemedin?” buyurdu. “Birini de anneme ayırdım” dedim. Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Onu da ye, sana annen için iki tane daha vereceğiz” buyurdu. Annem için iki tane daha verdi.
Yine Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) şöyle anlatmıştır: “Bir gün Resûlullaha ( aleyhisselâm ) bir kâse süt hediye getirildi. Ben o gün çok açtım. Resûlullah bana “Git Eshâb-ı Suffayı çağır”buyurdu. Çağırmaya gittim. Giderken bu sütün hepsi bana ancak yeter diye aklıma geldi. Eshâb-ı Suffa’yı çağırdım, yüz kişi kadar vardı. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) emri üzerine o süt kâsesini alıp her birine ayrı ayrı verdim. Hepsi doyasıya içti. (Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mu’cizesi ile artıyordu). Sonra Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Ben ve sen kaldık iç.” buyurdu. Ben de biraz içtim, “İç” buyurdular. Tekrar içtim, içtikçe “İç” buyurdular. O kadar içtim ve doydum ki, artık hiç içecek halim kalmadı. Sonra da kâseyi alıp Resûlullah ( aleyhisselâm ) içti...”
Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) müslüman olduktan sonra annesinin de müslüman olmasını çok istiyor, bunun için çok uğraşıyordu.
Fakat bir türlü muvaffak olamıyordu. Bu husûsta şöyle anlatmıştır: “Bir gün Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) huzûruna gidip, Yâ Resûlallah ( aleyhisselâm ) annemi İslama da’vet ediyorum, bir türlü kabûl etmiyor. Bu gün de müslüman olmasını söyledim. Bana hoş olmayan sözlerle karşılık verdi, kabûl etmedi. Hidayete kavuşması için duâ buyurunuz dedim. Bunun üzerine “Allahım! Ebû Hureyre’nin annesine hidâyet ver!” buyurdu. Duâyı alınca sevinerek eve gittim. Eve varınca annem “Yâ Ebâ Hureyre ben müslüman oldum” dedi ve kelime-i şehâdeti söyledi. Ben sevincimden yerimde duramıyordum. Tekrar Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yanına koştum. Sevincimden ağlayarak annemin müslüman olduğunu müjdeledim. Yâ Resûlallah ( aleyhisselâm ) annemi ve beni mü’minlerin sevmesi için, bizim de mü’minleri sevmemiz için duâ ediniz dedim. Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Allahım şu kulunu ve annesini mü’min kullarına, mü’minleri de onlara sevdir.” buyurarak duâ etti. Artık beni bilen ve gören her mü’min sevdi.
Ebû Hureyre’nin ( radıyallahü anh ), Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) vefâtından sonra en çok sevdiği ve meşgûl olduğu iş hadîs-i şerîf rivâyet etmek ve yaymak olmuştur. Hazreti Ebû Bekir’in halifeliği sırasında idarî işlerle meşgûl olmamıştır. Hazreti Ömer’in halifeliği sırasında Bahreyn vâliliğine tayin edildi. Bir müddet bu vazîfeyi yaptı. Hazreti Osman’ın halifeliği sırasında Mekke kadılığı yaptı. Hazreti Muâviye’nin halifeliği sırasında da Medine vâlisi oldu.
Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ), Peygamberimizden ( aleyhisselâm ) bizzat öğrendiği din bilgilerini ve işittiği hadîs-i şerîflerin İslâm dünyâsına yayılması husûsunda çok büyük hizmet yapmıştır. Her Cum’a günü namazdan önce hadîs-i şerîf dersleri verirdi. Hadîs-i şerîf öğrenmek için gelenler onun etrâfında toplanırdı. Onun ders meclisi pek geniş olup, bir çok kimse ondan ilim öğrenip, ilimde yükselmiş ve hizmet etmiştir. Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) fazîleti ve İslâmı yaşamasıyla en mükemmel bir nümûne idi. Çok geceleri ibâdet ile geçirir, sabaha kadar namaz kılar, Kur’ân-ı kerîm okurdu. Her ayın başında üç gün oruç tutardı. İbâdetlerde çok ihtiyâtlı hareket ederdi. Hep abdestli bulunur ve Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Abdestli olan vücûd a’zâsına Cehennem ateşi dokunmaz” buyurdu, derdi.
Osman en-Nahaî şöyle nakletmiştir: “Ebû Hureyre’yi ( radıyallahü anh ) yedi gün misâfir ettim. Aile efradı ile birlikte çok kere geceleri namaz kılarak ve Kur’ân-ı kerîm okuyarak geçirirlerdi.”
İkrime ( radıyallahü anh ) da, Ebû. Hureyre ( radıyallahü anh ) her gün onbirbin tesbih çekerdi, demiştir. Ölümü yaklaştığında ağlamıştı. Sebebi sorulunca “Âhıret azığının azlığından ve yolculuğun zorluğundan” demiştir. Allah korkusu, mahşer gününün hesabından bahsedilince titremeye başlar, bazan ağlayarak kendinden geçerdi.
Şakya Eshahi şöyle rivâyet etmiştir: “Bir defasında Medine’ye Ebû Hureyre’yi ( radıyallahü anh ) ziyâret için gelmiştim. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) kıyâmet gününe dair bir hadîs-i şerîfini rivâyet ederken, birdenbire feryad edip, kendinden geçti. Bir müddet sonra kendine gelince neden böyle yaptığını sordum. Biliyormusun? Kıyâmet günü için Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Kıyâmet günü Allahü teâlânın insanları hesaba çekeceği gündür. Kur’ân-ı kerîme, O’nun emirlerine uyanlar (hak yolu tutanlar) makbûl olup, uymayanlar cezalandırılacaktır. Kur’ân-ı kerîmi bilip okuyan, öğrenip öğretenlerden amel etmeyenlerin vay haline” Kur’ân-ı kerîmde insanlara emirler vardır. Fakîri himâye etmek, sadaka vermek, akrabayı ziyâret etmek... Bunların hepsini yerine getirmek gerekir. İşte bunun için kıyâmet gününden korkarım dedi.”
Ömrünün son günlerinde hastalandı. Hastalığını duyanların ziyârete gelmesiyle büyük bir kalabalık toplandı. Bu hastalığı sırasında “Allahım sana kavuşmayı seviyorum. Bunu bana nasîb eyle” demiştir.
Ebû Hureyre’nin ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bir kısmı şunlardır:
“Bir kimse bir mü’minin dünyâ üzüntülerini giderip ferahlandırırsa, Allah da kıyâmet günü onun üzüntülerinden birini giderir.”
“Her kim bir müslümanın ayıbını örterse, Allah da dünyâ ve âhirette onun ayıbını örter.”
“Her kim eli dar olan borçluya kolaylık gösterirse, Allah da dünyâ ve âhirette ona kolaylık gösterir.”
“Bir kul din kardeşine yardımda bulundukça, Allah da ona yardım eder.”
“Bir kimse ilim tahsili için yola çıkarsa, bundan dolayı Allah ona Cennet yolunu kolaylaştırır.”
“Herhangi bir cemaat câmilerden birinde toplanıp, Kur’ân-ı kerîm okur, onların üzerine sükunet nâzil olup, onları rahmet kaplar, melekler onları kuşatır. Cenabı Hak da onları, nezdinde olan melekler ve peygamberlerle zikreder.”
“Ameli kendisini geride bırakan kimseyi, nesebi ileri götüremez.”
“Allahü teâlâ bir kulunu sevdiği vakit Cibrîl’e, Allah filânı seviyor, onu sen de sev, diye emreder. Cibrîl de onu sever ve ehli semâya (meleklere) Allah filanı seviyor, siz de onu seviniz, diye seslenir. Bunun üzerine melekler o kimseyi severler. Sonra da yeryüzünde (insanlar arasında) onun sevgisi, kalblerde yerleşir.”
“Müslümanın müslüman üzerinde hakkı beştir. Bunlar: Selâm almak, hastayı ziyâret etmek, cenâzeyi teşyi etmek, davete icabet eylemek (kabûl edip, gitmek), aksırana “Yerhamükellah” Allah sana rahmet etsin, demek.”
“Herhangi bir kul dünyâda diğer bir kulun ayıbını örterse, kıyâmet gününde Allah da onun ayıbını örter.”
“Birbirinize hased etmeyiniz. Alış verişte birbirinizi aldatmayınız. Birbirinize dargın durmayınız ve birbirinizden yüz çevirmeyiniz. Birinizin bitmek üzere olan pazarlığını bozmayınız. Allah’ın kulları kardeş olunuz. Müslüman müslümanın kardeşidir; ona zulm etmez, onu yardımsız bırakmaz, ona hor bakmaz.”
Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ) üç defa göğsünü işâret buyurarak:
“Takvâ işte buradadır. Bir kimsenin şerir olması için müslüman kardeşini hor görmesi kâfidir. Müslümanın müslümana kanı, malı, ırzı haramdır” buyurdu.
“Ramazan ayı gelince Cennet kapıları açılır. Cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar bağlanır.”
“İnsanların Cennete girmelerine en çok yardımcı olan, takvâ, Allah korkusu ve güzel ahlâktır.”
“Kadın elbisesi giyen erkeğe ve erkek elbisesi giyen kadına la’net olsun.”
“Allahü teâlâ, kulum farzları yapmakla bana yaklaştığı gibi başka şeyle yaklaşamaz. Kulum nafile ibadetleri yapınca, onu çok severim, öyle olur ki, benimle işitir, benimle görür, benimle herşeyi tutar. Benimle yürür, benden her ne isterse veririm. Bana sığınınca, onu korurum buyurdu.”
“Bir zaman gelir ki, müslümanlar birbirlerinden ayrılır, parçalanırlar. Şeriati bırakıp kendi düşüncelerine, görüşlerine uyarlar. Kur’ân-ı kerîmi mizmarlardan, ya’nî çalgılardan, şarkı, gibi okurlar. Allah için değil keyf için okurlar. Allahü teâlâ bunlara lâ’net eder. Azâb verir.”
Ebû Hureyre’nin ( radıyallahü anh ) şöyle dediği rivâyet edilmiştir.
“Biri “Ey Allahın Resûlü, kime iyilik edeyim?” diye sordu. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) “Annene” buyurdu. “Sonra kime?” diye sordu. Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Annene” buyurdu. “Sonra kime?”, diye sordu. “Annene” buyurdu. Adam tekrar “Sonra kime” diye sordu. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) “Babana” buyurdu.
“Mü’minlerin îmân bakımından en mükemmel olanı, ahlâkı en iyi olanlarıdır ve hayırlı olanlarınız da, kadınlara karşı hayırlı olanlardır”
“Allaha ve Kıyâmet Günü’ne îmân edenler, komşusuna eziyet etmesin. Allaha ve Âhıret Gününe imânı olan, misâfire ikram etsin. Allaha ve Âhıret Gününe îmân etmiş olan, ya hayır söylesin ya sussun.”
“Kadın dört şey için nikâh edilir. Malı, soyu, güzelliği ve dini. Sen dindar kadını seç, mes’ûd olursun.”
“Yedi sınıf insan vardır ki, Allahü teâlâ onları hiç bir gölge bulunmayan günde (Kıyâmet Gününde) Arş’ının gölgesinde gölgelendirir. Adâletli Devlet Reîsi, Allaha ibâdet ederek büyüyen genç. Kalbi mescidlere bağlı olan kimse, Allah için sevişen ve bu uğurda birleşip bu sevgi ile ayrılan iki kişi, mevki sahibi olan güzel bir kadın tarafından zinâya çağırıldığı halde “Ben Allah’tan korkarım” cevabı ile mukabale eden kimse, sağ elinin verdiği sadakayı sol eli duymayacak sûrette gizli sadaka veren kimse, tenha yerde Allahı zikrederek gözleri yaşla dolup taşan kimsedir.”
“Sadaka, malı eksiltmez, insan afvettikçe Allah da onun izzetini ve şerefini arttırır. Her kim Allah için tevâzu ederse, Allah onu yükseltir.”
Birgün Eshâb-ı kirama karşı “Müflis kime denir biliyor musunuz?” buyurunca, Eshâb-ı kiram “Parası ve malı olmayan kimseye diyoruz.” dediler. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki:
“Ümmetim arasında müflis, şu kimsedir ki, kıyâmet günü defterinde, çok namaz, oruç ve zekât sevâbı bulunur. Fakat, bir kimseye sövmüş, iftira etmiş, malını almış, kanını dökmüş, dövmüş. Sevâbları, bu hak sahiblerine dağıtılır. Hakları ödenmeden önce, sevâbları biterse, hak sahiplerinin günahları, bunun üzerine yükletilir. Sonra Cehenneme atılır.”
Biri Ebû Hureyre’ye ( radıyallahü anh ) ilim öğrenmek isterim, fakat sonra kaybederim diye korkuyorum demesi üzerine; Ebû Hureyre, “Asıl ilmi kaybetmek bu düşünce ile onu öğrenmemektir.” diye cevab verdiler. Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) buyurdu ki:
“Kıyâmet günü, Allahü teâlânın huzûrunda kıymetli olanlar verâ ve zühd sahibleridir.”
“Kur’ân-ı kerîm okunan eve bereket, iyilik gelir. Melekler oraya toplanır. Şeytanlar oradan kaçar.”
“Kıyâmet günü kul Allahü teâlânın huzûruna getirildiğinde, Cenab-ı Hak ona: “Ey kulum, sen benim için dostlarımı sevdin mi? Tâ ki ben de o dostlarım için seni seveyim.” buyuracak.
1) Sahîh-i Buhârî cild-5, sh. 123
2) Sahîh-i Müslim cild-4, sh. 1957
3) Müsned-i Ahmed İbn-i Hanbel cild-2, sh. 243, cild-4, sh. 399
4) Sünen-i Tirmizî, Kitab-ul-ilm, bab-12
5) Sîret-i İbn-i Hişâm cild-2, sh. 24
6) El-İstiâb cild-4, sh. 202
7) El-İsâbe cild-4, sh. 202
8) Hilyet-ül-evliyâ cild-1, sh. 375
9) Tabakât-ı İbn-i Sa’d cild-4, sh. 325
10) Tehzîb-ül-esmâ, ve’l-luga cild-12, sh. 270
11) Tezkiret-ül-Huffâz cild-2, sh. 32
12) El-A’lâm cild-3, sh. 308
13) Metâli’-un Nücûm cild-3, sh. 128
14) Kâmûs-ul-A’lâm cild-2, sh. 767
15) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 999
16) Dürr-ül-meârif sh. 42, 43

Jan 17, 2023
Jan 17, 2023
23 min
Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) mihmandarı, Eshâb-ı kiramın büyüklerinden. Ensârdandır. Türkiye’de “Eyyûb Sultân” olarak tanınır. Künyesi Eyyûb’dur. İsmi Hâlid olup, babasınınki Zeyd bin Kelîb, annesininki Hind binti Rebi’a bin Kâ’b idi. Baba tarafından, Ebû Eyyûb bin Zeyd bin Kelîb bin Salebe bin Abdi Avf bin Ganem bin Mâlik bin Neccâr; anne tarafından da Hind binti Rebi’a bin Kâ’b bin Amr bin İmrü’l-Kays bin Salebe bin Kâ’b’ın nesliyle Hazreti Muhammed ( aleyhisselâm ) ile birleşir. Hazrec kabilesine mensûbtur. Doğum târihi kesin olarak bilinmemesine rağmen, Medine’de Melik Tübbe’nin evinde doğdu. Melik Tübbe, Hazreti İbrâhim’in dininden olup, Yemen’de Resûlullahtan ( aleyhisselâm ) yediyüz sene önce yaşadı. Son Peygamber Hazreti Muhammed’in ( aleyhisselâm ) Medine’ye geleceğini devrin büyük âlimlerinden öğrenip, buraya gelerek, yerleşti. Resûlullah ( aleyhisselâm ) için dahi binalar yaptırıp, îmân ettiğini bildiren bir mektûb yazarak, bıraktı. Hazreti Resûlullah, Hicret-i Nebevî’den sonra Medine-i Münevvere’ye teşrîf edince, vaktiyle Melik Tübbe’nin yaptırdığı ve Hazreti Hâlid’in ikâmet ettiği evin bahçesine devenin çökmesiyle bu mektûb çıkarılıp, Peygamberimize ( aleyhisselâm ) arz edildi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte “Tübbe’ye sövmeyiniz, çünkü O mü’min idi.” buyurdu.
Hazreti Ebû Eyyûb-i Ensârî, Bi’setin onbirinci senesi (m. 620) Hac mevsiminde îmân ederek müslüman oldu. Bi’setin onikinci senesinde (m. 621) Hac mevsiminde ikinci Akabe Biatinde bulunarak, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) sohbeti ile şereflendi. Eshâb-ı kiram ve Ensâr-ı kiramdan oldu. Hanımı Ümmü Eyyûb de (radıyallahü anha) Müslüman olup, Peygamberimize ( aleyhisselâm ) hizmet ile şereflendi. Üç erkek, bir kız çocuğu vardı. Eyyûb, Abdurrahmân, Hâlid erkek; Amre de kız çocuğudur.
Resûlullah ( aleyhisselâm ) Hicret’ten sonra ondört gün Kubâ denen yerde kaldı. Buradan Medine’ye hareket etmek üzere ana tarafından akrabası ve dayıları olan Neccâroğulları’na haber gönderdi. Neccâroğulları kılıçlarını kuşanıp geldi. Resûlullah ( aleyhisselâm ), Cuma namazını kılıp, Medine’ye hareket ettiler. Medine’ye geldiklerinde yolun iki tarafını dolduranlar “Resûlullah geldi! Resûlullah geldi!” deyip, sevinç gözyaşları döküyorlardı. Medine uluları Peygamberimizin devesi Kusva’nın yularına sarılarak: “Yâ Resûlallah, bize buyurunuz! Size yabancı olmayan, hürmet eden, düşmanlarınızla mücadeleye gücü yeten ailemizde misâfir olunuz!” diyorlardı. Resûlullah da “Deveyi kendi haline bırakınız. Çünkü, o me’murdur. Emîr olunduğu yere gider; ona yol veriniz!” diye onlara teşekkür ediyordu. Onlar da deveyi bırakıyorlardı. Deve, sonunda Neccâroğulları yurduna gelip çöktü. Peygamberimiz, “Akrabamız evlerinden hangisinin evi daha yakındır?” diye sorunca Neccâroğullarından Ebû Eyyûb-i Ensârî: “Yâ Nebîyyallah! Benim evim yakındır, işte şu evim, bu da kapı”, diye göstererek Resûlullahı evine davet etti. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretlerinin evinde Mescid-i Nebevî, hücreler ve odalar bitinceye kadar kaldı. Ebû Eyyûb-i Ensârî, O’nun gece bekçiliğini ve muhafızlığını yaptı. Kendisi, hanımı Ümmü Eyyûb Fâtıma ve annesi Hind ( radıyallahü anha ) gece-gündüz, Resûlullah’a ( aleyhisselâm ) hizmet ettiler. Böylece Mihmandarlık makamı, Hazreti Âdem’den (aleyhisselâm) kıyâmet gününe kadar, hiç kimseye nasip olmayan bir şeref, Hazreti Ebû Eyyûb-i Ensârî’ye nasip ve ihsân olundu. Evlerinde, şahıslarına pek çok hadîs-i şerîf söylenmiştir. İlk gün Medine ahalisi, Hazreti Ebû Eyyûb-i Ensârî’nin evine geldi. Gelenlerin içinde Musevî âlimlerinden Abdullah İbn-i Selâm da vardı: Abdullah bin Selâm, Hazreti Muhammed’in ( aleyhisselâm ) cemâl-i şerîfine bakıp; “Bu yüz yalancı yüzü değildir” diyerek, hemen müslüman oldu.
Buyurdular ki: Bir defasında Resûlullah ( aleyhisselâm ) ile Hazreti Ebû Bekir’e yetecek kadar yemek hazırlayıp, huzûrlarına götürdüm. Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Yâ Ebâ Eyyûb! Ensâr’ın eşrafından otuz kişiyi davet et” buyurdu. Ben yemeğin azlığını ve belki Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) bu yemeği çok zannettiler diye düşünürken tekrar, “Yâ Ebâ Eyyûb! Kureyş’in eşrafından otuz kişiyi davet et” buyurdular. Binlerce düşünce ile Kureyş’ten otuz kişi davet ettim, geldiler. O yemekten yediler, doydular. Bir mucize olduğunu anlayıp, imânları kuvvetlendi ve bir daha bîat ettiler. Gittiler sonra “Altmış kişi davet et” buyurdular. Ben mucize, olarak yemeğin azalmadığını gördüğümden, daha ziyâde sevinerek altmış kişiyi Hazreti Resûlullah’ın huzûruna davet ettim. Geldiler, o yemeklerden yediler. Hepsi Hazreti Resûlullahın mucizesini tasdîk ederek döndüler. Ardından: “Ensârdan doksan kişi çağır” buyurdular. Çağırdım, geldiler. Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) emri üzerine onar onar o sofraya oturup, yediler hepsi de bu büyük mucizeyi görüp, gittiler. Yemek ise benim götürdüğüm kadar, sanki hiç el sürülmemiş gibi duruyordu. Yine anlattılar; “Resûlullah’a ( aleyhisselâm ) dâima akşam yemeği yapıp, gönderirdik. Kalanını, bize geri gönderdiği zaman, ben ve Ümmü Eyyûb, Hazreti Resûlullah’ın elinin değdiği yerleri araştırarak, oralardan yer ve bununla bereketlenirdik. Yine bir gece, yapıp gönderdiğimiz soğanlı veya sarımsaklı yemeği Resûlullah geri çevirmişti. Onda elinin izini göremeyince, feryâd ederek yanına gittim. “Yâ Resûlallah! babam, anam sana feda olsun! Siz akşam yemeğini geri çevirdiniz. Fakat, onda elinin izini göremedim. Halbuki ben ve Ümmü Eyyûb, geri çevirdiğin yemekte elinin değdiği yerleri araştırmakta ve bununla bereketlenmekteydik.” dedim. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdular ki; “Bu sebzede bir koku his ettim. Ondan yemedim. Ben melekle konuşan bir kişiyim.” “O yemek haram mıdır?” diye sorunca, “Hayır! Fakat ben kokusundan dolayı ondan hoşlanmadım.” buyurunca; “Senin hoşlanmadığın şeyden ben de hoşlanmam!” deyince Peygamberimiz ( aleyhisselâm ), “Siz onu yiyiniz.” buyurdu. “Bunun üzerine biz de ondan yedik ve bir daha Resûlullah’a ( aleyhisselâm ) o sebzeden yemek yapmadık.” Peygamberimizin Herise (keşkek) yemeğini çok sevdiğini Hazreti Eyyûb-i Ensârî hazretleri rivâyet etmiştir.
Resûlullah ( aleyhisselâm ) Medine-i Münevvere’de bir kuşluk vakti, müslümanların iki gözbebeği Hazreti Ebû Bekr-i Sıddîk ve Hazreti Ömer-ül-Fârûk ile karşılaştı. Üçü beraber Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretlerinin evine gittiler. Evde olmadığını öğrenince, nerede olduğunu sordular. Bahçede çalışmakta olan Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretleri, Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) sesini işitip koşarak eve geldi. “Merhaba Yâ Resûlallah! Hoş geldiniz. Arkadaşlarınızla beraber safa geldiniz” diyerek karşıladı. Bahçede çalıştığını beyan edip, hurma ağacından bir salkım kopararak geldi. Salkımda üç çeşit hurma vardı. Hazreti Resûlullah “Yâ Ebâ Eyyûb! Bu salkımdaki kuru hurmaları ayır” buyurunca; “Yâ Resûlallah! Emîr sizindir. Ancak, size hayvan kesip, et ikram edeceğim.” Resûlullah da; “Eğer hayvan keseceksen, sütlü hayvan kesme” buyurdu. Eyyûb-i Ensârî ( radıyallahü anh ) oğlak kesip, Ümmü Eyyûb ( radıyallahü anha ) da yarısını söğüş, diğer yarısını da kızarttı. Sıcak bir ekmek hazırladı. Etleri ekmeğin üzerine koyup, sofraya getirdi. “Yâ Resûlallah, buyurunuz” deyince, Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Yâ Ebâ Eyyûb! Bu ekmek ile etten bir parça da kızım Fâtıma’ya götür, çünkü ben biliyorum ki; epey zamandan beri Fâtıma bu yemeği yememiştir.”Emîr yerine getirilip, sofra kalktıktan sonra Peygamberimiz “Bütün bu ni’metler, ekmek, et, hurma, taze hurma ne güzel. Bu ni’metler şükür ister.” buyurup ağladılar.“Nefsim, yed’i kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, bu ni’metler yüzünden, yarın kıyâmet gününde siz suâl olunacaksınız” buyurduktan sonra ilâve ettiler;“Ancak, sağlığınızda elinize geçen ni’metleri yemeğe başlarken “Bismillah”, doyduğunuz zaman da “Elhamdülillahillezi eşbaanâ ve en âme aleynâ fe efdâle” diyerek Cenâb-ı Hakk’a şükür ve duâ ediniz. Zira, Cenâb-ı Hakk’ın verdiği rızık, bu sebeple, size kifâyet eder.” Gitmek üzereyken, “Yâ Ebâ Eyyûb! Yarın da sen bize gel” buyurarak davet etti. Davete icabet edip, Resûlullahın yanına gitti. Resûlullah ( aleyhisselâm ) Ebû Eyyûb-i Ensârî ( radıyallahü anh ) hazretlerini çok sevdiğinden, mükâfat olarak, o’na bir câriyesini ihsân edip, “Yâ Ebâ Eyyûb! Bu câriye hakkında Allahü teâlâdan hayır iste. Çünkü, bu câriye bizim yanımızda bulunduğu müddetçe, bundan hayırdan başka birşey görmedik” buyurunca, Resûlullah ( aleyhisselâm ) yanından ayrıldıkta; “Ben Fahr-i âlem hazretlerinin vasıyyetlerinde hayır görüyorum. O hayır da ancak bu câriyeyi âzad etmektir.” deyip âzad etti. Ebû Eyyûb-i Ensârî ( radıyallahü anh ) Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) için, hergün bir sofra hazırlamak âdetiydi. Bu izzet ve ikramıyla derecesi çok yükseldi.
Hazreti Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretlerinin Ensâr-ı kiram, Eshâb-ı kiram, Mihmandâr-ı Nebevî ve Hazreti Muhammed ( aleyhisselâm ) ve yakın arkadaşlarına ev sahipliği gibi üstünlüklerinin yanında daha pekçok hâlleri vardır. Bedir, Uhud, Hudeybiyye ve diğer bütün gazvelerde (harplerde) Resûlullahın yanında bulundu ve Resûlullahın hayır duâlarına kavuşdu. Bir çok muharebelerde sancakdarlık hizmeti ile şereflendi. Bu sebeple kendisine (Sancaktâr-ı Resûlullah) ünvanı verildi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimiz, Eshâb-ı kiram arasında âhiret kardeşliği sözleşmesi yaptırırlarken, Hâlid bin Zeyd ile Mus’ab bin Umeyr hazretleri arasında da âhiret kardeşliği akdi yaptırmıştır. Hâlid bin Zeyd hazretleri Cemel ve Sıffînvakalarında, Hazreti Ali’nin yanında bulundu. Kumandanları arasında yer aldı. Hazreti Ali şehîd oluncaya kadar hep yanında bulundu. Suriye, Filistin muharebelerinde Mısır ve Kıbrıs’ın fethinde de bulundu. Gayet şecaatli ve pek kahraman idi. Bir muharebede bir özründen dolayı bulunamadığı için hep üzülürdü.
Hurmalarını çalan cinnîyi gece yakalayıp: “Bu zamana kadar çaldıklarını sana helâl ederim. Ancak bir şartım var. O da sizin zararınızdan kurtulmanın çaresini söylemendir.” buyurunca cinnî, Haşr sûresinin sonunu okumaktır cevabını vermiştir.
Çok cömert idi. Evi herkese açıkdı. Eline geçeni Allah yolunda verirdi. Köleleri ve câriyeleri âzâd eder, onlara ihsânda bulunurdu. Sünnet-i seniyyeye çok bağlı idi. Dünyayı sevmez, dünyalıktan hoşlanmazdı. Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) vefâtından sonra sık sık Ravda-i mutahhara’ya gidip, ağlardı. Bir defa imâm olup, yanındakilere namaz kıldırdıktan sonra, arkadaşlarına: “Şeytân kalbime vesvese etti ve bana, bu insanların arasında imamlığa müstehak senden başka bir ferd yoktur. Sen şimdi insanların hepsinden efdalsin, bu açık bir hâldir dedi ve bundan sonra mecbûr olmadıkça imamlık yapmayacağıma kalbimi ucub ve riyadan koruyacağıma söz verdim” buyurdu.
Ebû Eyyûb-i Ensârî aynı zamanda ilim ve takvâda da çok ileri idi. Vahiy kâtipliğinde bulunmuştur. Hemen birçok Sahâbî kendisinden ilim ve hikmet dersleri almış, Kur’ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin doğru anlaşılmasında kendisine müracaatta bulunmuştur. Kurra-i Kirâm’dan yani, Kur’ân-ı kerîmi ezbere bilenlerin meşhûrlarından olup, Tabiînin kırâat âlimi idi. O her gittiği yerde “Mihmandâr-ı Nebevî” olarak büyük alâka ve hürmet görmüştür.
Hazreti Ali’nin, hilâfeti zamanında Basra vâlisi Abdullah bin Abbas’ın ( radıyallahü anh ) yanına gitmişti. İbn-i Abbas kendisini görünce ona pek çok hürmet etmiş ve konağını ailesine tahsis etmiştir. Basra’dan ayrılırken de, konağın bütün kıymetli eşyaları hediyye edildi. Yirmi bin, veya kırk bin dirhem gümüş ve yirmi veya kırk köle ihsân ve takdim edilmişse de, o köleleri âzâd etti ve paraları da onlara dağıttı.
Hazreti Muâviye zamanında Mısır’ı da ziyâret eden Ebû Eyyûb-i Ensârî burada da büyük hürmet ve alâka ile karşılanmıştır. Mısır Vâlisi Ukbe bin Âmir idi. Vâli ile aralarında şöyle bir hâdise geçti. Vâli bir gün akşam namazına gecikti. Cemâat bir hayli bekledi. Nihâyet cemaata gelip imâm oldu. Namazı geç de olsa kıldırdı. Cemâat arasında Ebû Eyyûb-i Ensârî de vardı. Namazdan sonra Ebû Eyyûb-i Ensârî Vâliye “Ey Ukbe, Resûl-i Ekrem’in ( aleyhisselâm ) akşam namazını geciktirenler hakkında şu sözünü duymadın mı?“Ümmetim, akşam namazını yıldızların gökyüzünü kaplamasına kadar tehir etmedikçe hayır üzeredir, yahut fıtrat üzeredir.” Hazreti Ukbe, “Evet” diye cevap verince, “O halde akşam namazını niçin bu kadar geciktirdiniz?” diye sordu. Ukbe ( radıyallahü anh ) meşgûliyeti sebebiyle bu gecikmenin vâki olduğunu ifade edince, Ebû Eyyûb-i Ensârî “Yemîn ederim ki, senin bu yaptığını görerek halkın Resûlullah da böyle yapardı. Zehabına düşmesinden endişe ederim” dedi ve vâliyi ikaz ve işâret etti.
Onun Mısır seyahatinin asıl sebebi bir hadîs-i şerîfi, vâliden tahkîk etmekti. Resûl-i Ekrem’den ( aleyhisselâm ) rivâyet edilen hadîsi bizzat Peygamberden ( aleyhisselâm ) duyan Hazreti Ukbe’den başkası hayatta kalmamıştı. Ebû Eyyûb-i Ensârî, durumu Ukbe’ye bildirip, kendisini dinlemek istediğini söyledi. Ukbe mezkûr hadîs-i şerîfi şu şekilde anlattı: Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Her kim bu dünyâda bir mü’minin kusurunu örterse, Cenâb-ı Hak da kıyâmet gününde onun kusurunu örter.” Hazreti Ebû Eyyûb böylece bir hadîsi tahkîk etmenin gönül huzûru ile Medine’ye dönmüştür. Onun için, Allah yolunda cihâd için cepheye gitmek ne ise, bir hadîs için de uzun yolları katetmek aynı derecede mukaddes bir vazîfeydi.
Hazreti Ebû Eyyûb, dört halife devrini de idrak ederek nihâyet Hazreti Muâviye’nin İstanbul fethi için teşkil ettiği orduya da yetişmiştir. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) İstanbul fethi için verdiği müjdeyi kalbinin derinliğinde bir sır gibi saklıyordu. Yaşı ilerlemesine rağmen bu müjdeye kavuşma şerefi ve heyecanıyla dolu idi. Hicretin ellinci (m. 670) senesinde Mısır’a gelerek bizzat katıldığı bu ordu ile İstanbul önlerine kadar gelen Hazreti Ebû Eyyûb-i Ensârî, çarpışmalar sırasında hastalandı ve yatağa düştü. Hasta yatağından harbin seyrini takip ediyor ve bir an önce iyileşip, savaşmayı arzuluyordu. Ordu kumandanı Yezîd bin Muâviye kendisini bizzat gelip ziyâret etti. İyi olması temennisinde bulundu. Yezîd’in ziyâretinden memnun olan Ebû Eyyûb-i Ensârî ecelinin yaklaştığını hissederek, Peygamber efendimizin şu hadîs-i şerîfini rivâyet ederek “Kostantiniyye’de kalenin yanında bir recul-i sâlih defn olunacaktır” vasıyyette bulundu: “Şayet burada vefât edersem, cenâzemi hemen defn etmeyin. Ordunun gidebileceği yerin en ileri noktasına kadar götürün ve beni oraya defn edin.” Mihmandâr-ı Nebevî, demek ki, manevî olarak defn edileceği yeri görmüş ve müslümanların hayâli olan İstanbul fethine bir adım daha yakınlaşmak istemişti. Gerçekten bir müddet sonra Hazreti Ebû Eyyûb-i Ensârî rûhunu Rahmân’a teslim eyledi. Vasıyyeti üzerine askerler nâşını elleri üzerinde ordunun vardığı en uç noktaya taşıdılar. Tekbir ve duâlarla defn ettiler.
Hazreti Ebû Eyyûb-i Ensârî sağlığında göremediği o fethi vefâtından sonra kabrinden temaşa etmek istemişti. Bu bakımdan İstanbul’un manevî fâtihi olarak kabûl edilen Ebû Eyyûb-i Ensârî, bu toprakları asırlardır şereflendirmiş ve nurlandırmıştır. Onun defn edilmesinden sonra ordu kumandanı Yezîd, mezarına bir zarar gelmemesi için, Bizans Kayserine bir elçi gönderdi. Orada yatanın Peygamber Mihmandarı olduğunu ve Ona gelecek en küçük bir zararın, İslâm dünyâsında bulunan bütün kiliselerin yıkılıp yerle bir olmasına sebep olacağını ihtar etti. Gerek bu tehdit, gerekse Hazreti Peygamberin büyük Sahâbîsi olması sebebiyle, Hıristiyanlar onun mezarına zarar verememiş, hattâ müslümanlar gibi onun mezarını ziyâret ederek manevî yardımını dilemişlerdir. Zamanla o mezarda yatan zâtın hüviyeti Bizanslılarca unutulmuş, fakat manevî havası sonraki asırlarda da devam etmiştir.
Bundan sonra İstanbul üzerine daha pek çok sefer tertip edilmiştir. Ancak her defasında muhkem kalelerle korunan şehir feth edilememiş, bu şeref Osmanlı Padişahı Fâtih Sultan Mehmed Hân ve askerlerine nasip olmuştur. Osmanlı Sultanı Fâtih Sultan Mehmed Hân (1429-1481) İstanbul’un fethini gerçekleştirdikten sonra devrin büyük âlim ve gönül sultanlarından Akşemseddîn hazretlerine: “Ey benim muhterem Hocam! Târih kitaplarının yazdığına göre, Peygamberimiz Muhammed Mustafa ( aleyhisselâm ) efendimiz hazretlerinin mihmandarı Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin ( radıyallahü anh ) mübârek kabri, burada (İstanbul) kalenin yakın bir yerindeymiş. Himmetinizle kabr-i şerîfin yerini bulmak ve bilmek arzusundayım” buyurunca Akşemseddîn, Sultana hitaben; “Sultanım ben geceleri şu semtte bir yere nûr inmekte olduğunu görüyorum. Zan ederim ki, o nûrun indiği yerde, o mübareğin kabr-i şerîfi olsa gerektir” buyurdu. Beraber bugünkü türbenin bulunduğu yere geldiler. Akşemseddîn hazretleri bir müddet teveccühte bulunduktan sonra: “Evet, Hazreti Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin rûh-u şerîfi ile şimdi mülakat ettim, İstanbul’un fethini tebrik edip, “Beni zulmet-i küfürden kurtardın.” buyurarak ferah ve sürürünü belirtti buyurunca, Fâtih Sultan Mehmed Hân ve Akşemseddîn ile maiyeti hep beraber, işâret edilen yere geldiler. Sultan Fâtih, Akşemseddîn hazretlerine; “Efendim! Kabri şerîfin yerini tayin buyurunuz ki, üzerine türbe yapalım” dedi. Akşemseddîn hazretleri şimdiki türbenin bulunduğu yerde bir müddet teveccüh ve murâkabede bulunduktan sonra, mezarın baş tarafından bir yeri göstererek: “Burasını kazınız. İnşâallahü teâlâ, iki arşın sonra yazılı bir mermer çıkacaktır. İşte orası Hazreti Mihmandâr-ı Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin kabr-i şerifidir” buyurdu. İşâret edilen yer kazıldı. Buyurduğu gibi yazılı mermer bulundu. Sultan Fâtih, Akşemseddîn hazretlerinin kerâmetine hayran kalıp, ziyadesiyle memnun oldu. Fâtih Sultan Mehmed Hân, Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretlerinin kabri üzerine bir türbe, Akşemseddîn ve ailesine mahsûs odalar ile bir de câmi-i şerîf bina ettirdi. Burası bütün müslümanların ziyâretgâhı haline geldi. Câmi-i şerîfe 1136 (m. 1723) senesinde iki uzun minare yapıldı. Osmanlı Sultanı Üçüncü Selim Hân 1203 (m. 1789), 1223 (m. 1807) Eyyûb Sultan Câmii’ni 1215 (m. 1800) senesinde yeniden yaptırdı. İlk Cuma namazında Sultan Selim Hân da bulundu. Eyyûb Sultan Câmii’nin son tamirini 1380 (m. 1960) senesinde devrin başvekîli Adnan Menderes yaptırdı. Türbenin son tamirini Osmanlı Sultanlarından ikinci Mahmud Hân 1255 (m. 1808), 1223 (m. 1839) yaptırdı. Sanduka üzerindeki yazılar, Sultan’ın el yazısıdır. Türbedeki asılı levhadaki iki beyti Sultan Üçüncü Selim Hân söyleyip, devrin meşhûr hattadı Yesârîzâde yazmıştır.
Alemdâr-ı Kerîmi şâh-ı iklimi risâletsin
Muinim ol benim, dâim, bâhakkı Hazret-i Bari
Selîm ilham i her dem, yüz sürer bu Ravza-i Pâke
Şefaatle kerem kıl, yâ Ebâ Eyyûb el-Ensârî
Hazreti Ebû Eyyûb el-Ensârî, Peygamber efendimizden bizzat işiterek 150 hadîs-i şerîf rivâyet etti. Bunlardan bazıları şunlardır:
Bir gün Hazreti Hâlid bin Velîd’in oğlu Abdurrahmân muharebe sırasında yakaladığı dört esîrin katlini emretmişti. Dördünün de atılacak oklarla can vermesini istemişti. Ebû Eyyûb bunu haber alınca Abdurrahmân’ı ikaz etmiş ve “Resûl-i Ekrem’den ( aleyhisselâm ) işkenceli ölümleri nehy ettiğini duydum” diyerek bir hadîs-i şerîf nakletmiştir.
Bir başka rivâyetinde:
Bir adam Resûlullaha gelerek, “Yâ Resûlallah, bana veciz şekilde nasîhat eder misin?” dedi. Bunun üzerine Resûlullah ( aleyhisselâm ) nasîhat isteyen o adama şöyle dedi:“Namazını kıldığın zaman, sanki dünyâya veda ediyormuşsun gibi ol, yarın özür dileyeceğin bir sözü söyleme, insanların elindekinden ümidini kes.”
“Ramâzan-ı şerîf ayında tamamen oruç tuttuktan sonra, şevval ayında altı gün daha oruç tutan kimse, bütün sene oruç tutmuş gibi olur.”
“Kim Allaha ortak koşmadan ibâdet eder, namazı kılar, zekâtı verir. Ramazan ayında oruç tutar ve büyük günahlardan sakınırsa, muhakkak onun için Cennet vardır.” Eshâb-ı kiram, “Yâ Resûlallah! Büyük günahlar nelerdir?” diye sordular. Resûlullah buyurdu ki: “Allah’a ortak koşmak, müslüman bir kimseyi öldürmek ve cihâddan kaçmaktır.”
“Kılınan her namaz hatalara bir set çeker.”
“Sizden birisi helaya gittiğinde kıbleye yönelmesin ve kıbleye dönmesin.”
“Akşam namazına, yıldızlar doğmadan önce acele ediniz.”
“Sadakanın efdali, (en faziletlisi) akrabaya verilendir.”
“Bir müslümana, din kardeşini, üç günden daha fazla terk etmek, karşılaştıklarında birbirinden yüz çevirmek helâl olmaz. Bunların en hayırlısı ilk önce selâm verendir.”
“Bir mücâhidin, fî sebilillah, düşmana hücum ve garat (akın) etmek üzere hareket ve faaliyette iken, üzerine güneşin doğması ve yine akşam üzeri harb meydanında karargâhına (gecelemek için) dönmesi Allahü teâlâ indinde, güneşin üzerlerine doğup, battığı bütün dünyâ mal ve mülkünden daha efdal, daha hayırlı ve sevâbdır.”
1) Tabakât-ı İbn-i Sa’d cild-3, sh. 49
2) Taberî Târîhi cild-3, sh. 2324
3) Üsûd-ül-gâbe cild-5, sh. 143
4) Hadikat-ul-cevâmi cild-1, sh. 243
5) Sahîh-i Müslim cild-1, sh. 243
6) Ensâb-ül-eşrâf cild-1, sh. 267
7) Semhudî Vefâ-ül-vefâ cild-1, sh. 190
8) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 998

Jan 17, 2023
Jan 17, 2023
21 min
Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) mihmandarı, Eshâb-ı kiramın büyüklerinden. Ensârdandır. Türkiye’de “Eyyûb Sultân” olarak tanınır. Künyesi Eyyûb’dur. İsmi Hâlid olup, babasınınki Zeyd bin Kelîb, annesininki Hind binti Rebi’a bin Kâ’b idi. Baba tarafından, Ebû Eyyûb bin Zeyd bin Kelîb bin Salebe bin Abdi Avf bin Ganem bin Mâlik bin Neccâr; anne tarafından da Hind binti Rebi’a bin Kâ’b bin Amr bin İmrü’l-Kays bin Salebe bin Kâ’b’ın nesliyle Hazreti Muhammed ( aleyhisselâm ) ile birleşir. Hazrec kabilesine mensûbtur. Doğum târihi kesin olarak bilinmemesine rağmen, Medine’de Melik Tübbe’nin evinde doğdu. Melik Tübbe, Hazreti İbrâhim’in dininden olup, Yemen’de Resûlullahtan ( aleyhisselâm ) yediyüz sene önce yaşadı. Son Peygamber Hazreti Muhammed’in ( aleyhisselâm ) Medine’ye geleceğini devrin büyük âlimlerinden öğrenip, buraya gelerek, yerleşti. Resûlullah ( aleyhisselâm ) için dahi binalar yaptırıp, îmân ettiğini bildiren bir mektûb yazarak, bıraktı. Hazreti Resûlullah, Hicret-i Nebevî’den sonra Medine-i Münevvere’ye teşrîf edince, vaktiyle Melik Tübbe’nin yaptırdığı ve Hazreti Hâlid’in ikâmet ettiği evin bahçesine devenin çökmesiyle bu mektûb çıkarılıp, Peygamberimize ( aleyhisselâm ) arz edildi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte “Tübbe’ye sövmeyiniz, çünkü O mü’min idi.” buyurdu.
Hazreti Ebû Eyyûb-i Ensârî, Bi’setin onbirinci senesi (m. 620) Hac mevsiminde îmân ederek müslüman oldu. Bi’setin onikinci senesinde (m. 621) Hac mevsiminde ikinci Akabe Biatinde bulunarak, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) sohbeti ile şereflendi. Eshâb-ı kiram ve Ensâr-ı kiramdan oldu. Hanımı Ümmü Eyyûb de (radıyallahü anha) Müslüman olup, Peygamberimize ( aleyhisselâm ) hizmet ile şereflendi. Üç erkek, bir kız çocuğu vardı. Eyyûb, Abdurrahmân, Hâlid erkek; Amre de kız çocuğudur.
Resûlullah ( aleyhisselâm ) Hicret’ten sonra ondört gün Kubâ denen yerde kaldı. Buradan Medine’ye hareket etmek üzere ana tarafından akrabası ve dayıları olan Neccâroğulları’na haber gönderdi. Neccâroğulları kılıçlarını kuşanıp geldi. Resûlullah ( aleyhisselâm ), Cuma namazını kılıp, Medine’ye hareket ettiler. Medine’ye geldiklerinde yolun iki tarafını dolduranlar “Resûlullah geldi! Resûlullah geldi!” deyip, sevinç gözyaşları döküyorlardı. Medine uluları Peygamberimizin devesi Kusva’nın yularına sarılarak: “Yâ Resûlallah, bize buyurunuz! Size yabancı olmayan, hürmet eden, düşmanlarınızla mücadeleye gücü yeten ailemizde misâfir olunuz!” diyorlardı. Resûlullah da “Deveyi kendi haline bırakınız. Çünkü, o me’murdur. Emîr olunduğu yere gider; ona yol veriniz!” diye onlara teşekkür ediyordu. Onlar da deveyi bırakıyorlardı. Deve, sonunda Neccâroğulları yurduna gelip çöktü. Peygamberimiz, “Akrabamız evlerinden hangisinin evi daha yakındır?” diye sorunca Neccâroğullarından Ebû Eyyûb-i Ensârî: “Yâ Nebîyyallah! Benim evim yakındır, işte şu evim, bu da kapı”, diye göstererek Resûlullahı evine davet etti. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretlerinin evinde Mescid-i Nebevî, hücreler ve odalar bitinceye kadar kaldı. Ebû Eyyûb-i Ensârî, O’nun gece bekçiliğini ve muhafızlığını yaptı. Kendisi, hanımı Ümmü Eyyûb Fâtıma ve annesi Hind ( radıyallahü anha ) gece-gündüz, Resûlullah’a ( aleyhisselâm ) hizmet ettiler. Böylece Mihmandarlık makamı, Hazreti Âdem’den (aleyhisselâm) kıyâmet gününe kadar, hiç kimseye nasip olmayan bir şeref, Hazreti Ebû Eyyûb-i Ensârî’ye nasip ve ihsân olundu. Evlerinde, şahıslarına pek çok hadîs-i şerîf söylenmiştir. İlk gün Medine ahalisi, Hazreti Ebû Eyyûb-i Ensârî’nin evine geldi. Gelenlerin içinde Musevî âlimlerinden Abdullah İbn-i Selâm da vardı: Abdullah bin Selâm, Hazreti Muhammed’in ( aleyhisselâm ) cemâl-i şerîfine bakıp; “Bu yüz yalancı yüzü değildir” diyerek, hemen müslüman oldu.
Buyurdular ki: Bir defasında Resûlullah ( aleyhisselâm ) ile Hazreti Ebû Bekir’e yetecek kadar yemek hazırlayıp, huzûrlarına götürdüm. Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Yâ Ebâ Eyyûb! Ensâr’ın eşrafından otuz kişiyi davet et” buyurdu. Ben yemeğin azlığını ve belki Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) bu yemeği çok zannettiler diye düşünürken tekrar, “Yâ Ebâ Eyyûb! Kureyş’in eşrafından otuz kişiyi davet et” buyurdular. Binlerce düşünce ile Kureyş’ten otuz kişi davet ettim, geldiler. O yemekten yediler, doydular. Bir mucize olduğunu anlayıp, imânları kuvvetlendi ve bir daha bîat ettiler. Gittiler sonra “Altmış kişi davet et” buyurdular. Ben mucize, olarak yemeğin azalmadığını gördüğümden, daha ziyâde sevinerek altmış kişiyi Hazreti Resûlullah’ın huzûruna davet ettim. Geldiler, o yemeklerden yediler. Hepsi Hazreti Resûlullahın mucizesini tasdîk ederek döndüler. Ardından: “Ensârdan doksan kişi çağır” buyurdular. Çağırdım, geldiler. Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) emri üzerine onar onar o sofraya oturup, yediler hepsi de bu büyük mucizeyi görüp, gittiler. Yemek ise benim götürdüğüm kadar, sanki hiç el sürülmemiş gibi duruyordu. Yine anlattılar; “Resûlullah’a ( aleyhisselâm ) dâima akşam yemeği yapıp, gönderirdik. Kalanını, bize geri gönderdiği zaman, ben ve Ümmü Eyyûb, Hazreti Resûlullah’ın elinin değdiği yerleri araştırarak, oralardan yer ve bununla bereketlenirdik. Yine bir gece, yapıp gönderdiğimiz soğanlı veya sarımsaklı yemeği Resûlullah geri çevirmişti. Onda elinin izini göremeyince, feryâd ederek yanına gittim. “Yâ Resûlallah! babam, anam sana feda olsun! Siz akşam yemeğini geri çevirdiniz. Fakat, onda elinin izini göremedim. Halbuki ben ve Ümmü Eyyûb, geri çevirdiğin yemekte elinin değdiği yerleri araştırmakta ve bununla bereketlenmekteydik.” dedim. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdular ki; “Bu sebzede bir koku his ettim. Ondan yemedim. Ben melekle konuşan bir kişiyim.” “O yemek haram mıdır?” diye sorunca, “Hayır! Fakat ben kokusundan dolayı ondan hoşlanmadım.” buyurunca; “Senin hoşlanmadığın şeyden ben de hoşlanmam!” deyince Peygamberimiz ( aleyhisselâm ), “Siz onu yiyiniz.” buyurdu. “Bunun üzerine biz de ondan yedik ve bir daha Resûlullah’a ( aleyhisselâm ) o sebzeden yemek yapmadık.” Peygamberimizin Herise (keşkek) yemeğini çok sevdiğini Hazreti Eyyûb-i Ensârî hazretleri rivâyet etmiştir.
Resûlullah ( aleyhisselâm ) Medine-i Münevvere’de bir kuşluk vakti, müslümanların iki gözbebeği Hazreti Ebû Bekr-i Sıddîk ve Hazreti Ömer-ül-Fârûk ile karşılaştı. Üçü beraber Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretlerinin evine gittiler. Evde olmadığını öğrenince, nerede olduğunu sordular. Bahçede çalışmakta olan Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretleri, Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) sesini işitip koşarak eve geldi. “Merhaba Yâ Resûlallah! Hoş geldiniz. Arkadaşlarınızla beraber safa geldiniz” diyerek karşıladı. Bahçede çalıştığını beyan edip, hurma ağacından bir salkım kopararak geldi. Salkımda üç çeşit hurma vardı. Hazreti Resûlullah “Yâ Ebâ Eyyûb! Bu salkımdaki kuru hurmaları ayır” buyurunca; “Yâ Resûlallah! Emîr sizindir. Ancak, size hayvan kesip, et ikram edeceğim.” Resûlullah da; “Eğer hayvan keseceksen, sütlü hayvan kesme” buyurdu. Eyyûb-i Ensârî ( radıyallahü anh ) oğlak kesip, Ümmü Eyyûb ( radıyallahü anha ) da yarısını söğüş, diğer yarısını da kızarttı. Sıcak bir ekmek hazırladı. Etleri ekmeğin üzerine koyup, sofraya getirdi. “Yâ Resûlallah, buyurunuz” deyince, Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Yâ Ebâ Eyyûb! Bu ekmek ile etten bir parça da kızım Fâtıma’ya götür, çünkü ben biliyorum ki; epey zamandan beri Fâtıma bu yemeği yememiştir.”Emîr yerine getirilip, sofra kalktıktan sonra Peygamberimiz “Bütün bu ni’metler, ekmek, et, hurma, taze hurma ne güzel. Bu ni’metler şükür ister.” buyurup ağladılar.“Nefsim, yed’i kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, bu ni’metler yüzünden, yarın kıyâmet gününde siz suâl olunacaksınız” buyurduktan sonra ilâve ettiler;“Ancak, sağlığınızda elinize geçen ni’metleri yemeğe başlarken “Bismillah”, doyduğunuz zaman da “Elhamdülillahillezi eşbaanâ ve en âme aleynâ fe efdâle” diyerek Cenâb-ı Hakk’a şükür ve duâ ediniz. Zira, Cenâb-ı Hakk’ın verdiği rızık, bu sebeple, size kifâyet eder.” Gitmek üzereyken, “Yâ Ebâ Eyyûb! Yarın da sen bize gel” buyurarak davet etti. Davete icabet edip, Resûlullahın yanına gitti. Resûlullah ( aleyhisselâm ) Ebû Eyyûb-i Ensârî ( radıyallahü anh ) hazretlerini çok sevdiğinden, mükâfat olarak, o’na bir câriyesini ihsân edip, “Yâ Ebâ Eyyûb! Bu câriye hakkında Allahü teâlâdan hayır iste. Çünkü, bu câriye bizim yanımızda bulunduğu müddetçe, bundan hayırdan başka birşey görmedik” buyurunca, Resûlullah ( aleyhisselâm ) yanından ayrıldıkta; “Ben Fahr-i âlem hazretlerinin vasıyyetlerinde hayır görüyorum. O hayır da ancak bu câriyeyi âzad etmektir.” deyip âzad etti. Ebû Eyyûb-i Ensârî ( radıyallahü anh ) Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) için, hergün bir sofra hazırlamak âdetiydi. Bu izzet ve ikramıyla derecesi çok yükseldi.
Hazreti Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretlerinin Ensâr-ı kiram, Eshâb-ı kiram, Mihmandâr-ı Nebevî ve Hazreti Muhammed ( aleyhisselâm ) ve yakın arkadaşlarına ev sahipliği gibi üstünlüklerinin yanında daha pekçok hâlleri vardır. Bedir, Uhud, Hudeybiyye ve diğer bütün gazvelerde (harplerde) Resûlullahın yanında bulundu ve Resûlullahın hayır duâlarına kavuşdu. Bir çok muharebelerde sancakdarlık hizmeti ile şereflendi. Bu sebeple kendisine (Sancaktâr-ı Resûlullah) ünvanı verildi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimiz, Eshâb-ı kiram arasında âhiret kardeşliği sözleşmesi yaptırırlarken, Hâlid bin Zeyd ile Mus’ab bin Umeyr hazretleri arasında da âhiret kardeşliği akdi yaptırmıştır. Hâlid bin Zeyd hazretleri Cemel ve Sıffînvakalarında, Hazreti Ali’nin yanında bulundu. Kumandanları arasında yer aldı. Hazreti Ali şehîd oluncaya kadar hep yanında bulundu. Suriye, Filistin muharebelerinde Mısır ve Kıbrıs’ın fethinde de bulundu. Gayet şecaatli ve pek kahraman idi. Bir muharebede bir özründen dolayı bulunamadığı için hep üzülürdü.
Hurmalarını çalan cinnîyi gece yakalayıp: “Bu zamana kadar çaldıklarını sana helâl ederim. Ancak bir şartım var. O da sizin zararınızdan kurtulmanın çaresini söylemendir.” buyurunca cinnî, Haşr sûresinin sonunu okumaktır cevabını vermiştir.
Çok cömert idi. Evi herkese açıkdı. Eline geçeni Allah yolunda verirdi. Köleleri ve câriyeleri âzâd eder, onlara ihsânda bulunurdu. Sünnet-i seniyyeye çok bağlı idi. Dünyayı sevmez, dünyalıktan hoşlanmazdı. Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) vefâtından sonra sık sık Ravda-i mutahhara’ya gidip, ağlardı. Bir defa imâm olup, yanındakilere namaz kıldırdıktan sonra, arkadaşlarına: “Şeytân kalbime vesvese etti ve bana, bu insanların arasında imamlığa müstehak senden başka bir ferd yoktur. Sen şimdi insanların hepsinden efdalsin, bu açık bir hâldir dedi ve bundan sonra mecbûr olmadıkça imamlık yapmayacağıma kalbimi ucub ve riyadan koruyacağıma söz verdim” buyurdu.
Ebû Eyyûb-i Ensârî aynı zamanda ilim ve takvâda da çok ileri idi. Vahiy kâtipliğinde bulunmuştur. Hemen birçok Sahâbî kendisinden ilim ve hikmet dersleri almış, Kur’ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin doğru anlaşılmasında kendisine müracaatta bulunmuştur. Kurra-i Kirâm’dan yani, Kur’ân-ı kerîmi ezbere bilenlerin meşhûrlarından olup, Tabiînin kırâat âlimi idi. O her gittiği yerde “Mihmandâr-ı Nebevî” olarak büyük alâka ve hürmet görmüştür.
Hazreti Ali’nin, hilâfeti zamanında Basra vâlisi Abdullah bin Abbas’ın ( radıyallahü anh ) yanına gitmişti. İbn-i Abbas kendisini görünce ona pek çok hürmet etmiş ve konağını ailesine tahsis etmiştir. Basra’dan ayrılırken de, konağın bütün kıymetli eşyaları hediyye edildi. Yirmi bin, veya kırk bin dirhem gümüş ve yirmi veya kırk köle ihsân ve takdim edilmişse de, o köleleri âzâd etti ve paraları da onlara dağıttı.
Hazreti Muâviye zamanında Mısır’ı da ziyâret eden Ebû Eyyûb-i Ensârî burada da büyük hürmet ve alâka ile karşılanmıştır. Mısır Vâlisi Ukbe bin Âmir idi. Vâli ile aralarında şöyle bir hâdise geçti. Vâli bir gün akşam namazına gecikti. Cemâat bir hayli bekledi. Nihâyet cemaata gelip imâm oldu. Namazı geç de olsa kıldırdı. Cemâat arasında Ebû Eyyûb-i Ensârî de vardı. Namazdan sonra Ebû Eyyûb-i Ensârî Vâliye “Ey Ukbe, Resûl-i Ekrem’in ( aleyhisselâm ) akşam namazını geciktirenler hakkında şu sözünü duymadın mı?“Ümmetim, akşam namazını yıldızların gökyüzünü kaplamasına kadar tehir etmedikçe hayır üzeredir, yahut fıtrat üzeredir.” Hazreti Ukbe, “Evet” diye cevap verince, “O halde akşam namazını niçin bu kadar geciktirdiniz?” diye sordu. Ukbe ( radıyallahü anh ) meşgûliyeti sebebiyle bu gecikmenin vâki olduğunu ifade edince, Ebû Eyyûb-i Ensârî “Yemîn ederim ki, senin bu yaptığını görerek halkın Resûlullah da böyle yapardı. Zehabına düşmesinden endişe ederim” dedi ve vâliyi ikaz ve işâret etti.
Onun Mısır seyahatinin asıl sebebi bir hadîs-i şerîfi, vâliden tahkîk etmekti. Resûl-i Ekrem’den ( aleyhisselâm ) rivâyet edilen hadîsi bizzat Peygamberden ( aleyhisselâm ) duyan Hazreti Ukbe’den başkası hayatta kalmamıştı. Ebû Eyyûb-i Ensârî, durumu Ukbe’ye bildirip, kendisini dinlemek istediğini söyledi. Ukbe mezkûr hadîs-i şerîfi şu şekilde anlattı: Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Her kim bu dünyâda bir mü’minin kusurunu örterse, Cenâb-ı Hak da kıyâmet gününde onun kusurunu örter.” Hazreti Ebû Eyyûb böylece bir hadîsi tahkîk etmenin gönül huzûru ile Medine’ye dönmüştür. Onun için, Allah yolunda cihâd için cepheye gitmek ne ise, bir hadîs için de uzun yolları katetmek aynı derecede mukaddes bir vazîfeydi.
Hazreti Ebû Eyyûb, dört halife devrini de idrak ederek nihâyet Hazreti Muâviye’nin İstanbul fethi için teşkil ettiği orduya da yetişmiştir. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) İstanbul fethi için verdiği müjdeyi kalbinin derinliğinde bir sır gibi saklıyordu. Yaşı ilerlemesine rağmen bu müjdeye kavuşma şerefi ve heyecanıyla dolu idi. Hicretin ellinci (m. 670) senesinde Mısır’a gelerek bizzat katıldığı bu ordu ile İstanbul önlerine kadar gelen Hazreti Ebû Eyyûb-i Ensârî, çarpışmalar sırasında hastalandı ve yatağa düştü. Hasta yatağından harbin seyrini takip ediyor ve bir an önce iyileşip, savaşmayı arzuluyordu. Ordu kumandanı Yezîd bin Muâviye kendisini bizzat gelip ziyâret etti. İyi olması temennisinde bulundu. Yezîd’in ziyâretinden memnun olan Ebû Eyyûb-i Ensârî ecelinin yaklaştığını hissederek, Peygamber efendimizin şu hadîs-i şerîfini rivâyet ederek “Kostantiniyye’de kalenin yanında bir recul-i sâlih defn olunacaktır” vasıyyette bulundu: “Şayet burada vefât edersem, cenâzemi hemen defn etmeyin. Ordunun gidebileceği yerin en ileri noktasına kadar götürün ve beni oraya defn edin.” Mihmandâr-ı Nebevî, demek ki, manevî olarak defn edileceği yeri görmüş ve müslümanların hayâli olan İstanbul fethine bir adım daha yakınlaşmak istemişti. Gerçekten bir müddet sonra Hazreti Ebû Eyyûb-i Ensârî rûhunu Rahmân’a teslim eyledi. Vasıyyeti üzerine askerler nâşını elleri üzerinde ordunun vardığı en uç noktaya taşıdılar. Tekbir ve duâlarla defn ettiler.
Hazreti Ebû Eyyûb-i Ensârî sağlığında göremediği o fethi vefâtından sonra kabrinden temaşa etmek istemişti. Bu bakımdan İstanbul’un manevî fâtihi olarak kabûl edilen Ebû Eyyûb-i Ensârî, bu toprakları asırlardır şereflendirmiş ve nurlandırmıştır. Onun defn edilmesinden sonra ordu kumandanı Yezîd, mezarına bir zarar gelmemesi için, Bizans Kayserine bir elçi gönderdi. Orada yatanın Peygamber Mihmandarı olduğunu ve Ona gelecek en küçük bir zararın, İslâm dünyâsında bulunan bütün kiliselerin yıkılıp yerle bir olmasına sebep olacağını ihtar etti. Gerek bu tehdit, gerekse Hazreti Peygamberin büyük Sahâbîsi olması sebebiyle, Hıristiyanlar onun mezarına zarar verememiş, hattâ müslümanlar gibi onun mezarını ziyâret ederek manevî yardımını dilemişlerdir. Zamanla o mezarda yatan zâtın hüviyeti Bizanslılarca unutulmuş, fakat manevî havası sonraki asırlarda da devam etmiştir.
Bundan sonra İstanbul üzerine daha pek çok sefer tertip edilmiştir. Ancak her defasında muhkem kalelerle korunan şehir feth edilememiş, bu şeref Osmanlı Padişahı Fâtih Sultan Mehmed Hân ve askerlerine nasip olmuştur. Osmanlı Sultanı Fâtih Sultan Mehmed Hân (1429-1481) İstanbul’un fethini gerçekleştirdikten sonra devrin büyük âlim ve gönül sultanlarından Akşemseddîn hazretlerine: “Ey benim muhterem Hocam! Târih kitaplarının yazdığına göre, Peygamberimiz Muhammed Mustafa ( aleyhisselâm ) efendimiz hazretlerinin mihmandarı Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin ( radıyallahü anh ) mübârek kabri, burada (İstanbul) kalenin yakın bir yerindeymiş. Himmetinizle kabr-i şerîfin yerini bulmak ve bilmek arzusundayım” buyurunca Akşemseddîn, Sultana hitaben; “Sultanım ben geceleri şu semtte bir yere nûr inmekte olduğunu görüyorum. Zan ederim ki, o nûrun indiği yerde, o mübareğin kabr-i şerîfi olsa gerektir” buyurdu. Beraber bugünkü türbenin bulunduğu yere geldiler. Akşemseddîn hazretleri bir müddet teveccühte bulunduktan sonra: “Evet, Hazreti Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin rûh-u şerîfi ile şimdi mülakat ettim, İstanbul’un fethini tebrik edip, “Beni zulmet-i küfürden kurtardın.” buyurarak ferah ve sürürünü belirtti buyurunca, Fâtih Sultan Mehmed Hân ve Akşemseddîn ile maiyeti hep beraber, işâret edilen yere geldiler. Sultan Fâtih, Akşemseddîn hazretlerine; “Efendim! Kabri şerîfin yerini tayin buyurunuz ki, üzerine türbe yapalım” dedi. Akşemseddîn hazretleri şimdiki türbenin bulunduğu yerde bir müddet teveccüh ve murâkabede bulunduktan sonra, mezarın baş tarafından bir yeri göstererek: “Burasını kazınız. İnşâallahü teâlâ, iki arşın sonra yazılı bir mermer çıkacaktır. İşte orası Hazreti Mihmandâr-ı Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin kabr-i şerifidir” buyurdu. İşâret edilen yer kazıldı. Buyurduğu gibi yazılı mermer bulundu. Sultan Fâtih, Akşemseddîn hazretlerinin kerâmetine hayran kalıp, ziyadesiyle memnun oldu. Fâtih Sultan Mehmed Hân, Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretlerinin kabri üzerine bir türbe, Akşemseddîn ve ailesine mahsûs odalar ile bir de câmi-i şerîf bina ettirdi. Burası bütün müslümanların ziyâretgâhı haline geldi. Câmi-i şerîfe 1136 (m. 1723) senesinde iki uzun minare yapıldı. Osmanlı Sultanı Üçüncü Selim Hân 1203 (m. 1789), 1223 (m. 1807) Eyyûb Sultan Câmii’ni 1215 (m. 1800) senesinde yeniden yaptırdı. İlk Cuma namazında Sultan Selim Hân da bulundu. Eyyûb Sultan Câmii’nin son tamirini 1380 (m. 1960) senesinde devrin başvekîli Adnan Menderes yaptırdı. Türbenin son tamirini Osmanlı Sultanlarından ikinci Mahmud Hân 1255 (m. 1808), 1223 (m. 1839) yaptırdı. Sanduka üzerindeki yazılar, Sultan’ın el yazısıdır. Türbedeki asılı levhadaki iki beyti Sultan Üçüncü Selim Hân söyleyip, devrin meşhûr hattadı Yesârîzâde yazmıştır.
Alemdâr-ı Kerîmi şâh-ı iklimi risâletsin
Muinim ol benim, dâim, bâhakkı Hazret-i Bari
Selîm ilham i her dem, yüz sürer bu Ravza-i Pâke
Şefaatle kerem kıl, yâ Ebâ Eyyûb el-Ensârî
Hazreti Ebû Eyyûb el-Ensârî, Peygamber efendimizden bizzat işiterek 150 hadîs-i şerîf rivâyet etti. Bunlardan bazıları şunlardır:
Bir gün Hazreti Hâlid bin Velîd’in oğlu Abdurrahmân muharebe sırasında yakaladığı dört esîrin katlini emretmişti. Dördünün de atılacak oklarla can vermesini istemişti. Ebû Eyyûb bunu haber alınca Abdurrahmân’ı ikaz etmiş ve “Resûl-i Ekrem’den ( aleyhisselâm ) işkenceli ölümleri nehy ettiğini duydum” diyerek bir hadîs-i şerîf nakletmiştir.
Bir başka rivâyetinde:
Bir adam Resûlullaha gelerek, “Yâ Resûlallah, bana veciz şekilde nasîhat eder misin?” dedi. Bunun üzerine Resûlullah ( aleyhisselâm ) nasîhat isteyen o adama şöyle dedi:“Namazını kıldığın zaman, sanki dünyâya veda ediyormuşsun gibi ol, yarın özür dileyeceğin bir sözü söyleme, insanların elindekinden ümidini kes.”
“Ramâzan-ı şerîf ayında tamamen oruç tuttuktan sonra, şevval ayında altı gün daha oruç tutan kimse, bütün sene oruç tutmuş gibi olur.”
“Kim Allaha ortak koşmadan ibâdet eder, namazı kılar, zekâtı verir. Ramazan ayında oruç tutar ve büyük günahlardan sakınırsa, muhakkak onun için Cennet vardır.” Eshâb-ı kiram, “Yâ Resûlallah! Büyük günahlar nelerdir?” diye sordular. Resûlullah buyurdu ki: “Allah’a ortak koşmak, müslüman bir kimseyi öldürmek ve cihâddan kaçmaktır.”
“Kılınan her namaz hatalara bir set çeker.”
“Sizden birisi helaya gittiğinde kıbleye yönelmesin ve kıbleye dönmesin.”
“Akşam namazına, yıldızlar doğmadan önce acele ediniz.”
“Sadakanın efdali, (en faziletlisi) akrabaya verilendir.”
“Bir müslümana, din kardeşini, üç günden daha fazla terk etmek, karşılaştıklarında birbirinden yüz çevirmek helâl olmaz. Bunların en hayırlısı ilk önce selâm verendir.”
“Bir mücâhidin, fî sebilillah, düşmana hücum ve garat (akın) etmek üzere hareket ve faaliyette iken, üzerine güneşin doğması ve yine akşam üzeri harb meydanında karargâhına (gecelemek için) dönmesi Allahü teâlâ indinde, güneşin üzerlerine doğup, battığı bütün dünyâ mal ve mülkünden daha efdal, daha hayırlı ve sevâbdır.”
1) Tabakât-ı İbn-i Sa’d cild-3, sh. 49
2) Taberî Târîhi cild-3, sh. 2324
3) Üsûd-ül-gâbe cild-5, sh. 143
4) Hadikat-ul-cevâmi cild-1, sh. 243
5) Sahîh-i Müslim cild-1, sh. 243
6) Ensâb-ül-eşrâf cild-1, sh. 267
7) Semhudî Vefâ-ül-vefâ cild-1, sh. 190
8) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 998

Jan 17, 2023
Jan 17, 2023
24 min
Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) mihmandarı, Eshâb-ı kiramın büyüklerinden. Ensârdandır. Türkiye’de “Eyyûb Sultân” olarak tanınır. Künyesi Eyyûb’dur. İsmi Hâlid olup, babasınınki Zeyd bin Kelîb, annesininki Hind binti Rebi’a bin Kâ’b idi. Baba tarafından, Ebû Eyyûb bin Zeyd bin Kelîb bin Salebe bin Abdi Avf bin Ganem bin Mâlik bin Neccâr; anne tarafından da Hind binti Rebi’a bin Kâ’b bin Amr bin İmrü’l-Kays bin Salebe bin Kâ’b’ın nesliyle Hazreti Muhammed ( aleyhisselâm ) ile birleşir. Hazrec kabilesine mensûbtur. Doğum târihi kesin olarak bilinmemesine rağmen, Medine’de Melik Tübbe’nin evinde doğdu. Melik Tübbe, Hazreti İbrâhim’in dininden olup, Yemen’de Resûlullahtan ( aleyhisselâm ) yediyüz sene önce yaşadı. Son Peygamber Hazreti Muhammed’in ( aleyhisselâm ) Medine’ye geleceğini devrin büyük âlimlerinden öğrenip, buraya gelerek, yerleşti. Resûlullah ( aleyhisselâm ) için dahi binalar yaptırıp, îmân ettiğini bildiren bir mektûb yazarak, bıraktı. Hazreti Resûlullah, Hicret-i Nebevî’den sonra Medine-i Münevvere’ye teşrîf edince, vaktiyle Melik Tübbe’nin yaptırdığı ve Hazreti Hâlid’in ikâmet ettiği evin bahçesine devenin çökmesiyle bu mektûb çıkarılıp, Peygamberimize ( aleyhisselâm ) arz edildi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte “Tübbe’ye sövmeyiniz, çünkü O mü’min idi.” buyurdu.
Hazreti Ebû Eyyûb-i Ensârî, Bi’setin onbirinci senesi (m. 620) Hac mevsiminde îmân ederek müslüman oldu. Bi’setin onikinci senesinde (m. 621) Hac mevsiminde ikinci Akabe Biatinde bulunarak, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) sohbeti ile şereflendi. Eshâb-ı kiram ve Ensâr-ı kiramdan oldu. Hanımı Ümmü Eyyûb de (radıyallahü anha) Müslüman olup, Peygamberimize ( aleyhisselâm ) hizmet ile şereflendi. Üç erkek, bir kız çocuğu vardı. Eyyûb, Abdurrahmân, Hâlid erkek; Amre de kız çocuğudur.
Resûlullah ( aleyhisselâm ) Hicret’ten sonra ondört gün Kubâ denen yerde kaldı. Buradan Medine’ye hareket etmek üzere ana tarafından akrabası ve dayıları olan Neccâroğulları’na haber gönderdi. Neccâroğulları kılıçlarını kuşanıp geldi. Resûlullah ( aleyhisselâm ), Cuma namazını kılıp, Medine’ye hareket ettiler. Medine’ye geldiklerinde yolun iki tarafını dolduranlar “Resûlullah geldi! Resûlullah geldi!” deyip, sevinç gözyaşları döküyorlardı. Medine uluları Peygamberimizin devesi Kusva’nın yularına sarılarak: “Yâ Resûlallah, bize buyurunuz! Size yabancı olmayan, hürmet eden, düşmanlarınızla mücadeleye gücü yeten ailemizde misâfir olunuz!” diyorlardı. Resûlullah da “Deveyi kendi haline bırakınız. Çünkü, o me’murdur. Emîr olunduğu yere gider; ona yol veriniz!” diye onlara teşekkür ediyordu. Onlar da deveyi bırakıyorlardı. Deve, sonunda Neccâroğulları yurduna gelip çöktü. Peygamberimiz, “Akrabamız evlerinden hangisinin evi daha yakındır?” diye sorunca Neccâroğullarından Ebû Eyyûb-i Ensârî: “Yâ Nebîyyallah! Benim evim yakındır, işte şu evim, bu da kapı”, diye göstererek Resûlullahı evine davet etti. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretlerinin evinde Mescid-i Nebevî, hücreler ve odalar bitinceye kadar kaldı. Ebû Eyyûb-i Ensârî, O’nun gece bekçiliğini ve muhafızlığını yaptı. Kendisi, hanımı Ümmü Eyyûb Fâtıma ve annesi Hind ( radıyallahü anha ) gece-gündüz, Resûlullah’a ( aleyhisselâm ) hizmet ettiler. Böylece Mihmandarlık makamı, Hazreti Âdem’den (aleyhisselâm) kıyâmet gününe kadar, hiç kimseye nasip olmayan bir şeref, Hazreti Ebû Eyyûb-i Ensârî’ye nasip ve ihsân olundu. Evlerinde, şahıslarına pek çok hadîs-i şerîf söylenmiştir. İlk gün Medine ahalisi, Hazreti Ebû Eyyûb-i Ensârî’nin evine geldi. Gelenlerin içinde Musevî âlimlerinden Abdullah İbn-i Selâm da vardı: Abdullah bin Selâm, Hazreti Muhammed’in ( aleyhisselâm ) cemâl-i şerîfine bakıp; “Bu yüz yalancı yüzü değildir” diyerek, hemen müslüman oldu.
Buyurdular ki: Bir defasında Resûlullah ( aleyhisselâm ) ile Hazreti Ebû Bekir’e yetecek kadar yemek hazırlayıp, huzûrlarına götürdüm. Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Yâ Ebâ Eyyûb! Ensâr’ın eşrafından otuz kişiyi davet et” buyurdu. Ben yemeğin azlığını ve belki Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) bu yemeği çok zannettiler diye düşünürken tekrar, “Yâ Ebâ Eyyûb! Kureyş’in eşrafından otuz kişiyi davet et” buyurdular. Binlerce düşünce ile Kureyş’ten otuz kişi davet ettim, geldiler. O yemekten yediler, doydular. Bir mucize olduğunu anlayıp, imânları kuvvetlendi ve bir daha bîat ettiler. Gittiler sonra “Altmış kişi davet et” buyurdular. Ben mucize, olarak yemeğin azalmadığını gördüğümden, daha ziyâde sevinerek altmış kişiyi Hazreti Resûlullah’ın huzûruna davet ettim. Geldiler, o yemeklerden yediler. Hepsi Hazreti Resûlullahın mucizesini tasdîk ederek döndüler. Ardından: “Ensârdan doksan kişi çağır” buyurdular. Çağırdım, geldiler. Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) emri üzerine onar onar o sofraya oturup, yediler hepsi de bu büyük mucizeyi görüp, gittiler. Yemek ise benim götürdüğüm kadar, sanki hiç el sürülmemiş gibi duruyordu. Yine anlattılar; “Resûlullah’a ( aleyhisselâm ) dâima akşam yemeği yapıp, gönderirdik. Kalanını, bize geri gönderdiği zaman, ben ve Ümmü Eyyûb, Hazreti Resûlullah’ın elinin değdiği yerleri araştırarak, oralardan yer ve bununla bereketlenirdik. Yine bir gece, yapıp gönderdiğimiz soğanlı veya sarımsaklı yemeği Resûlullah geri çevirmişti. Onda elinin izini göremeyince, feryâd ederek yanına gittim. “Yâ Resûlallah! babam, anam sana feda olsun! Siz akşam yemeğini geri çevirdiniz. Fakat, onda elinin izini göremedim. Halbuki ben ve Ümmü Eyyûb, geri çevirdiğin yemekte elinin değdiği yerleri araştırmakta ve bununla bereketlenmekteydik.” dedim. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdular ki; “Bu sebzede bir koku his ettim. Ondan yemedim. Ben melekle konuşan bir kişiyim.” “O yemek haram mıdır?” diye sorunca, “Hayır! Fakat ben kokusundan dolayı ondan hoşlanmadım.” buyurunca; “Senin hoşlanmadığın şeyden ben de hoşlanmam!” deyince Peygamberimiz ( aleyhisselâm ), “Siz onu yiyiniz.” buyurdu. “Bunun üzerine biz de ondan yedik ve bir daha Resûlullah’a ( aleyhisselâm ) o sebzeden yemek yapmadık.” Peygamberimizin Herise (keşkek) yemeğini çok sevdiğini Hazreti Eyyûb-i Ensârî hazretleri rivâyet etmiştir.
Resûlullah ( aleyhisselâm ) Medine-i Münevvere’de bir kuşluk vakti, müslümanların iki gözbebeği Hazreti Ebû Bekr-i Sıddîk ve Hazreti Ömer-ül-Fârûk ile karşılaştı. Üçü beraber Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretlerinin evine gittiler. Evde olmadığını öğrenince, nerede olduğunu sordular. Bahçede çalışmakta olan Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretleri, Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) sesini işitip koşarak eve geldi. “Merhaba Yâ Resûlallah! Hoş geldiniz. Arkadaşlarınızla beraber safa geldiniz” diyerek karşıladı. Bahçede çalıştığını beyan edip, hurma ağacından bir salkım kopararak geldi. Salkımda üç çeşit hurma vardı. Hazreti Resûlullah “Yâ Ebâ Eyyûb! Bu salkımdaki kuru hurmaları ayır” buyurunca; “Yâ Resûlallah! Emîr sizindir. Ancak, size hayvan kesip, et ikram edeceğim.” Resûlullah da; “Eğer hayvan keseceksen, sütlü hayvan kesme” buyurdu. Eyyûb-i Ensârî ( radıyallahü anh ) oğlak kesip, Ümmü Eyyûb ( radıyallahü anha ) da yarısını söğüş, diğer yarısını da kızarttı. Sıcak bir ekmek hazırladı. Etleri ekmeğin üzerine koyup, sofraya getirdi. “Yâ Resûlallah, buyurunuz” deyince, Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Yâ Ebâ Eyyûb! Bu ekmek ile etten bir parça da kızım Fâtıma’ya götür, çünkü ben biliyorum ki; epey zamandan beri Fâtıma bu yemeği yememiştir.”Emîr yerine getirilip, sofra kalktıktan sonra Peygamberimiz “Bütün bu ni’metler, ekmek, et, hurma, taze hurma ne güzel. Bu ni’metler şükür ister.” buyurup ağladılar.“Nefsim, yed’i kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, bu ni’metler yüzünden, yarın kıyâmet gününde siz suâl olunacaksınız” buyurduktan sonra ilâve ettiler;“Ancak, sağlığınızda elinize geçen ni’metleri yemeğe başlarken “Bismillah”, doyduğunuz zaman da “Elhamdülillahillezi eşbaanâ ve en âme aleynâ fe efdâle” diyerek Cenâb-ı Hakk’a şükür ve duâ ediniz. Zira, Cenâb-ı Hakk’ın verdiği rızık, bu sebeple, size kifâyet eder.” Gitmek üzereyken, “Yâ Ebâ Eyyûb! Yarın da sen bize gel” buyurarak davet etti. Davete icabet edip, Resûlullahın yanına gitti. Resûlullah ( aleyhisselâm ) Ebû Eyyûb-i Ensârî ( radıyallahü anh ) hazretlerini çok sevdiğinden, mükâfat olarak, o’na bir câriyesini ihsân edip, “Yâ Ebâ Eyyûb! Bu câriye hakkında Allahü teâlâdan hayır iste. Çünkü, bu câriye bizim yanımızda bulunduğu müddetçe, bundan hayırdan başka birşey görmedik” buyurunca, Resûlullah ( aleyhisselâm ) yanından ayrıldıkta; “Ben Fahr-i âlem hazretlerinin vasıyyetlerinde hayır görüyorum. O hayır da ancak bu câriyeyi âzad etmektir.” deyip âzad etti. Ebû Eyyûb-i Ensârî ( radıyallahü anh ) Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) için, hergün bir sofra hazırlamak âdetiydi. Bu izzet ve ikramıyla derecesi çok yükseldi.
Hazreti Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretlerinin Ensâr-ı kiram, Eshâb-ı kiram, Mihmandâr-ı Nebevî ve Hazreti Muhammed ( aleyhisselâm ) ve yakın arkadaşlarına ev sahipliği gibi üstünlüklerinin yanında daha pekçok hâlleri vardır. Bedir, Uhud, Hudeybiyye ve diğer bütün gazvelerde (harplerde) Resûlullahın yanında bulundu ve Resûlullahın hayır duâlarına kavuşdu. Bir çok muharebelerde sancakdarlık hizmeti ile şereflendi. Bu sebeple kendisine (Sancaktâr-ı Resûlullah) ünvanı verildi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimiz, Eshâb-ı kiram arasında âhiret kardeşliği sözleşmesi yaptırırlarken, Hâlid bin Zeyd ile Mus’ab bin Umeyr hazretleri arasında da âhiret kardeşliği akdi yaptırmıştır. Hâlid bin Zeyd hazretleri Cemel ve Sıffînvakalarında, Hazreti Ali’nin yanında bulundu. Kumandanları arasında yer aldı. Hazreti Ali şehîd oluncaya kadar hep yanında bulundu. Suriye, Filistin muharebelerinde Mısır ve Kıbrıs’ın fethinde de bulundu. Gayet şecaatli ve pek kahraman idi. Bir muharebede bir özründen dolayı bulunamadığı için hep üzülürdü.
Hurmalarını çalan cinnîyi gece yakalayıp: “Bu zamana kadar çaldıklarını sana helâl ederim. Ancak bir şartım var. O da sizin zararınızdan kurtulmanın çaresini söylemendir.” buyurunca cinnî, Haşr sûresinin sonunu okumaktır cevabını vermiştir.
Çok cömert idi. Evi herkese açıkdı. Eline geçeni Allah yolunda verirdi. Köleleri ve câriyeleri âzâd eder, onlara ihsânda bulunurdu. Sünnet-i seniyyeye çok bağlı idi. Dünyayı sevmez, dünyalıktan hoşlanmazdı. Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) vefâtından sonra sık sık Ravda-i mutahhara’ya gidip, ağlardı. Bir defa imâm olup, yanındakilere namaz kıldırdıktan sonra, arkadaşlarına: “Şeytân kalbime vesvese etti ve bana, bu insanların arasında imamlığa müstehak senden başka bir ferd yoktur. Sen şimdi insanların hepsinden efdalsin, bu açık bir hâldir dedi ve bundan sonra mecbûr olmadıkça imamlık yapmayacağıma kalbimi ucub ve riyadan koruyacağıma söz verdim” buyurdu.
Ebû Eyyûb-i Ensârî aynı zamanda ilim ve takvâda da çok ileri idi. Vahiy kâtipliğinde bulunmuştur. Hemen birçok Sahâbî kendisinden ilim ve hikmet dersleri almış, Kur’ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin doğru anlaşılmasında kendisine müracaatta bulunmuştur. Kurra-i Kirâm’dan yani, Kur’ân-ı kerîmi ezbere bilenlerin meşhûrlarından olup, Tabiînin kırâat âlimi idi. O her gittiği yerde “Mihmandâr-ı Nebevî” olarak büyük alâka ve hürmet görmüştür.
Hazreti Ali’nin, hilâfeti zamanında Basra vâlisi Abdullah bin Abbas’ın ( radıyallahü anh ) yanına gitmişti. İbn-i Abbas kendisini görünce ona pek çok hürmet etmiş ve konağını ailesine tahsis etmiştir. Basra’dan ayrılırken de, konağın bütün kıymetli eşyaları hediyye edildi. Yirmi bin, veya kırk bin dirhem gümüş ve yirmi veya kırk köle ihsân ve takdim edilmişse de, o köleleri âzâd etti ve paraları da onlara dağıttı.
Hazreti Muâviye zamanında Mısır’ı da ziyâret eden Ebû Eyyûb-i Ensârî burada da büyük hürmet ve alâka ile karşılanmıştır. Mısır Vâlisi Ukbe bin Âmir idi. Vâli ile aralarında şöyle bir hâdise geçti. Vâli bir gün akşam namazına gecikti. Cemâat bir hayli bekledi. Nihâyet cemaata gelip imâm oldu. Namazı geç de olsa kıldırdı. Cemâat arasında Ebû Eyyûb-i Ensârî de vardı. Namazdan sonra Ebû Eyyûb-i Ensârî Vâliye “Ey Ukbe, Resûl-i Ekrem’in ( aleyhisselâm ) akşam namazını geciktirenler hakkında şu sözünü duymadın mı?“Ümmetim, akşam namazını yıldızların gökyüzünü kaplamasına kadar tehir etmedikçe hayır üzeredir, yahut fıtrat üzeredir.” Hazreti Ukbe, “Evet” diye cevap verince, “O halde akşam namazını niçin bu kadar geciktirdiniz?” diye sordu. Ukbe ( radıyallahü anh ) meşgûliyeti sebebiyle bu gecikmenin vâki olduğunu ifade edince, Ebû Eyyûb-i Ensârî “Yemîn ederim ki, senin bu yaptığını görerek halkın Resûlullah da böyle yapardı. Zehabına düşmesinden endişe ederim” dedi ve vâliyi ikaz ve işâret etti.
Onun Mısır seyahatinin asıl sebebi bir hadîs-i şerîfi, vâliden tahkîk etmekti. Resûl-i Ekrem’den ( aleyhisselâm ) rivâyet edilen hadîsi bizzat Peygamberden ( aleyhisselâm ) duyan Hazreti Ukbe’den başkası hayatta kalmamıştı. Ebû Eyyûb-i Ensârî, durumu Ukbe’ye bildirip, kendisini dinlemek istediğini söyledi. Ukbe mezkûr hadîs-i şerîfi şu şekilde anlattı: Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Her kim bu dünyâda bir mü’minin kusurunu örterse, Cenâb-ı Hak da kıyâmet gününde onun kusurunu örter.” Hazreti Ebû Eyyûb böylece bir hadîsi tahkîk etmenin gönül huzûru ile Medine’ye dönmüştür. Onun için, Allah yolunda cihâd için cepheye gitmek ne ise, bir hadîs için de uzun yolları katetmek aynı derecede mukaddes bir vazîfeydi.
Hazreti Ebû Eyyûb, dört halife devrini de idrak ederek nihâyet Hazreti Muâviye’nin İstanbul fethi için teşkil ettiği orduya da yetişmiştir. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) İstanbul fethi için verdiği müjdeyi kalbinin derinliğinde bir sır gibi saklıyordu. Yaşı ilerlemesine rağmen bu müjdeye kavuşma şerefi ve heyecanıyla dolu idi. Hicretin ellinci (m. 670) senesinde Mısır’a gelerek bizzat katıldığı bu ordu ile İstanbul önlerine kadar gelen Hazreti Ebû Eyyûb-i Ensârî, çarpışmalar sırasında hastalandı ve yatağa düştü. Hasta yatağından harbin seyrini takip ediyor ve bir an önce iyileşip, savaşmayı arzuluyordu. Ordu kumandanı Yezîd bin Muâviye kendisini bizzat gelip ziyâret etti. İyi olması temennisinde bulundu. Yezîd’in ziyâretinden memnun olan Ebû Eyyûb-i Ensârî ecelinin yaklaştığını hissederek, Peygamber efendimizin şu hadîs-i şerîfini rivâyet ederek “Kostantiniyye’de kalenin yanında bir recul-i sâlih defn olunacaktır” vasıyyette bulundu: “Şayet burada vefât edersem, cenâzemi hemen defn etmeyin. Ordunun gidebileceği yerin en ileri noktasına kadar götürün ve beni oraya defn edin.” Mihmandâr-ı Nebevî, demek ki, manevî olarak defn edileceği yeri görmüş ve müslümanların hayâli olan İstanbul fethine bir adım daha yakınlaşmak istemişti. Gerçekten bir müddet sonra Hazreti Ebû Eyyûb-i Ensârî rûhunu Rahmân’a teslim eyledi. Vasıyyeti üzerine askerler nâşını elleri üzerinde ordunun vardığı en uç noktaya taşıdılar. Tekbir ve duâlarla defn ettiler.
Hazreti Ebû Eyyûb-i Ensârî sağlığında göremediği o fethi vefâtından sonra kabrinden temaşa etmek istemişti. Bu bakımdan İstanbul’un manevî fâtihi olarak kabûl edilen Ebû Eyyûb-i Ensârî, bu toprakları asırlardır şereflendirmiş ve nurlandırmıştır. Onun defn edilmesinden sonra ordu kumandanı Yezîd, mezarına bir zarar gelmemesi için, Bizans Kayserine bir elçi gönderdi. Orada yatanın Peygamber Mihmandarı olduğunu ve Ona gelecek en küçük bir zararın, İslâm dünyâsında bulunan bütün kiliselerin yıkılıp yerle bir olmasına sebep olacağını ihtar etti. Gerek bu tehdit, gerekse Hazreti Peygamberin büyük Sahâbîsi olması sebebiyle, Hıristiyanlar onun mezarına zarar verememiş, hattâ müslümanlar gibi onun mezarını ziyâret ederek manevî yardımını dilemişlerdir. Zamanla o mezarda yatan zâtın hüviyeti Bizanslılarca unutulmuş, fakat manevî havası sonraki asırlarda da devam etmiştir.
Bundan sonra İstanbul üzerine daha pek çok sefer tertip edilmiştir. Ancak her defasında muhkem kalelerle korunan şehir feth edilememiş, bu şeref Osmanlı Padişahı Fâtih Sultan Mehmed Hân ve askerlerine nasip olmuştur. Osmanlı Sultanı Fâtih Sultan Mehmed Hân (1429-1481) İstanbul’un fethini gerçekleştirdikten sonra devrin büyük âlim ve gönül sultanlarından Akşemseddîn hazretlerine: “Ey benim muhterem Hocam! Târih kitaplarının yazdığına göre, Peygamberimiz Muhammed Mustafa ( aleyhisselâm ) efendimiz hazretlerinin mihmandarı Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin ( radıyallahü anh ) mübârek kabri, burada (İstanbul) kalenin yakın bir yerindeymiş. Himmetinizle kabr-i şerîfin yerini bulmak ve bilmek arzusundayım” buyurunca Akşemseddîn, Sultana hitaben; “Sultanım ben geceleri şu semtte bir yere nûr inmekte olduğunu görüyorum. Zan ederim ki, o nûrun indiği yerde, o mübareğin kabr-i şerîfi olsa gerektir” buyurdu. Beraber bugünkü türbenin bulunduğu yere geldiler. Akşemseddîn hazretleri bir müddet teveccühte bulunduktan sonra: “Evet, Hazreti Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin rûh-u şerîfi ile şimdi mülakat ettim, İstanbul’un fethini tebrik edip, “Beni zulmet-i küfürden kurtardın.” buyurarak ferah ve sürürünü belirtti buyurunca, Fâtih Sultan Mehmed Hân ve Akşemseddîn ile maiyeti hep beraber, işâret edilen yere geldiler. Sultan Fâtih, Akşemseddîn hazretlerine; “Efendim! Kabri şerîfin yerini tayin buyurunuz ki, üzerine türbe yapalım” dedi. Akşemseddîn hazretleri şimdiki türbenin bulunduğu yerde bir müddet teveccüh ve murâkabede bulunduktan sonra, mezarın baş tarafından bir yeri göstererek: “Burasını kazınız. İnşâallahü teâlâ, iki arşın sonra yazılı bir mermer çıkacaktır. İşte orası Hazreti Mihmandâr-ı Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin kabr-i şerifidir” buyurdu. İşâret edilen yer kazıldı. Buyurduğu gibi yazılı mermer bulundu. Sultan Fâtih, Akşemseddîn hazretlerinin kerâmetine hayran kalıp, ziyadesiyle memnun oldu. Fâtih Sultan Mehmed Hân, Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretlerinin kabri üzerine bir türbe, Akşemseddîn ve ailesine mahsûs odalar ile bir de câmi-i şerîf bina ettirdi. Burası bütün müslümanların ziyâretgâhı haline geldi. Câmi-i şerîfe 1136 (m. 1723) senesinde iki uzun minare yapıldı. Osmanlı Sultanı Üçüncü Selim Hân 1203 (m. 1789), 1223 (m. 1807) Eyyûb Sultan Câmii’ni 1215 (m. 1800) senesinde yeniden yaptırdı. İlk Cuma namazında Sultan Selim Hân da bulundu. Eyyûb Sultan Câmii’nin son tamirini 1380 (m. 1960) senesinde devrin başvekîli Adnan Menderes yaptırdı. Türbenin son tamirini Osmanlı Sultanlarından ikinci Mahmud Hân 1255 (m. 1808), 1223 (m. 1839) yaptırdı. Sanduka üzerindeki yazılar, Sultan’ın el yazısıdır. Türbedeki asılı levhadaki iki beyti Sultan Üçüncü Selim Hân söyleyip, devrin meşhûr hattadı Yesârîzâde yazmıştır.
Alemdâr-ı Kerîmi şâh-ı iklimi risâletsin
Muinim ol benim, dâim, bâhakkı Hazret-i Bari
Selîm ilham i her dem, yüz sürer bu Ravza-i Pâke
Şefaatle kerem kıl, yâ Ebâ Eyyûb el-Ensârî
Hazreti Ebû Eyyûb el-Ensârî, Peygamber efendimizden bizzat işiterek 150 hadîs-i şerîf rivâyet etti. Bunlardan bazıları şunlardır:
Bir gün Hazreti Hâlid bin Velîd’in oğlu Abdurrahmân muharebe sırasında yakaladığı dört esîrin katlini emretmişti. Dördünün de atılacak oklarla can vermesini istemişti. Ebû Eyyûb bunu haber alınca Abdurrahmân’ı ikaz etmiş ve “Resûl-i Ekrem’den ( aleyhisselâm ) işkenceli ölümleri nehy ettiğini duydum” diyerek bir hadîs-i şerîf nakletmiştir.
Bir başka rivâyetinde:
Bir adam Resûlullaha gelerek, “Yâ Resûlallah, bana veciz şekilde nasîhat eder misin?” dedi. Bunun üzerine Resûlullah ( aleyhisselâm ) nasîhat isteyen o adama şöyle dedi:“Namazını kıldığın zaman, sanki dünyâya veda ediyormuşsun gibi ol, yarın özür dileyeceğin bir sözü söyleme, insanların elindekinden ümidini kes.”
“Ramâzan-ı şerîf ayında tamamen oruç tuttuktan sonra, şevval ayında altı gün daha oruç tutan kimse, bütün sene oruç tutmuş gibi olur.”
“Kim Allaha ortak koşmadan ibâdet eder, namazı kılar, zekâtı verir. Ramazan ayında oruç tutar ve büyük günahlardan sakınırsa, muhakkak onun için Cennet vardır.” Eshâb-ı kiram, “Yâ Resûlallah! Büyük günahlar nelerdir?” diye sordular. Resûlullah buyurdu ki: “Allah’a ortak koşmak, müslüman bir kimseyi öldürmek ve cihâddan kaçmaktır.”
“Kılınan her namaz hatalara bir set çeker.”
“Sizden birisi helaya gittiğinde kıbleye yönelmesin ve kıbleye dönmesin.”
“Akşam namazına, yıldızlar doğmadan önce acele ediniz.”
“Sadakanın efdali, (en faziletlisi) akrabaya verilendir.”
“Bir müslümana, din kardeşini, üç günden daha fazla terk etmek, karşılaştıklarında birbirinden yüz çevirmek helâl olmaz. Bunların en hayırlısı ilk önce selâm verendir.”
“Bir mücâhidin, fî sebilillah, düşmana hücum ve garat (akın) etmek üzere hareket ve faaliyette iken, üzerine güneşin doğması ve yine akşam üzeri harb meydanında karargâhına (gecelemek için) dönmesi Allahü teâlâ indinde, güneşin üzerlerine doğup, battığı bütün dünyâ mal ve mülkünden daha efdal, daha hayırlı ve sevâbdır.”
1) Tabakât-ı İbn-i Sa’d cild-3, sh. 49
2) Taberî Târîhi cild-3, sh. 2324
3) Üsûd-ül-gâbe cild-5, sh. 143
4) Hadikat-ul-cevâmi cild-1, sh. 243
5) Sahîh-i Müslim cild-1, sh. 243
6) Ensâb-ül-eşrâf cild-1, sh. 267
7) Semhudî Vefâ-ül-vefâ cild-1, sh. 190
8) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 998

Jan 17, 2023
Jan 17, 2023
22 min
Horasan’da yetişen evliyânın büyüklerinden. İsmi, Fadl bin Muhammed’dir. 433 (m. 1042) senesinde doğdu. Yaşadığı devrin âlimleri arasında bir tane idi. Zâhirî din ilimlerini, Ebü’l-Kâsım Kuşeyrî hazretlerinden öğrendi. Ayrıca Ebû Abdullah Muhammed bin Muhammed Şirâzî, Ebû Mensûr Temimî, Ebû Abdurrahmân Neylî, Ebû Osman Sabûnî ve daha başka âlimlerden de ilim tahsil etti. Sözü, nasihatları pek te’sîrli idi. Selçuklu devletinin meşhûr veziri Nizâm-ül-mülk ve zamanının devlet erkânı, ona çok hürmet ederdi. 478 (m. 1085) senesinde vefât etti. Kabri Tûs ya’nî Meşhed şehrindedir.
Tasavvuf ilminde yüksek derecelere kavuşması iki vasıta ile olmuştur. Birisi Ebü’l-Kâsım Gürgânî-i Tûsî diğeri de Ebü’l-Hasen-i Harkânî’dir. Ebû Ali Fârmedî, insanların i’tikâd, amel, ibâdet ve ahlâk husûsunda doğruyu öğrenmeleri ve yapmaları, böylece Allahü teâlânın rızâsına kavuşmaları için onlara rehberlik edip, buna kavuşturan ve kendilerine silsile-i aliyye denilen meşhûr velilerden olup, bu âlimlerin yedincisidir. Rûh ilimlerinin mütehassısı idi. Ebû Saîd-i Ebülhayr’dan da istifâde ederek feyz aldı. Hocası Ebu’l-Kâsım-ı Gürgânî, Ebû Osman-ı Magribî’nin, bu da Cüneyd-i Bağdadî hazretlerinin talebesi olup, herbirisi, insanlara doğru yolu göstermek için yetişmiş yetkili kimselerdir. Ebû Ali Fârmedî hazretleri, hem İmâm-ı Gazâlî, hem de Yûsuf-i Hemedânî hazretlerinin hocası idi. Her ikisi de ondan istifâde ederek kemale gelmiş, yüksek derecelere kavuşmuştur.
Tasavvuf yoluna girişini, bizzat kendisi şöyle anlatır: “Gençliğimin başlangıcında, Nişâbûr’da ilim öğrenmekle meşgûl idim. Ebû Sa’îd-i Ebülhayr hazretleri ilim meclisimize teşrîf ettiler. Hemen huzûrlarına gelip hizmete başladım. Hallerindeki ve yüzündeki güzelliğe âşık olmuştum. Bu büyüklerin yoluna bağlı olan evliyânın sevgisi kalbime yerleşmişti. Birgün evine gitmiştim. Gizlice bir köşeye oturdum. Şeyh hazretlerine hiç görünmedim. O sırada kendileri, tam bir vecd hâlinde idiler. Kendisinden geçmiş bir haldeydi. Üzerinde bulunan elbiseleri birkaç parçaya ayırmıştı. Bu parçaları, bereketlenmek için talebeleri topladılar. Kendi yanında bulunan parçalardan birini saklayıp, “Ey Ebû Ali Tûsî neredesin?” diye seslendi. Bu mübârek zât beni tanımaz ve gözlerinin önünde değilim düşüncesiyle cevap vermedim. Fakat bu seslenmeyi üç defa tekrarladılar. Bunun üzerine beni çağırdıklarını anlayarak yanlarına gittim. Yanında sakladığı elbisesinin parçalarını bana verip gönlümü hoş ettiler. O esnada kalbimde öyle bir nûr parladı ve bir ferahlık ve huzûr hâsıl oldu ki, ta’rîf edemem. Bu hâl günden güne arttı. Kendimde, anlayamadığım ve anlatamayacağım bir takım haller meydana çıkmaya başladı. Huzûrlarından ayrılıp, hocam Ebü’l-Kâsım Kuşeyrî’nin huzûrlarına vardım. Başıma gelenleri anlattım. “Mübârek olsun!” buyurdular. Bundan sonra üç yıl daha ilim tahsili ile meşgûl oldum. Birgün kalemi mürekkebe batırdım. Siyah mürekkeb beyaz oluvermişti. Şaşırıp kaldım. Doğruca hocamın huzûruna gittim. Durumu arz ettim. “Madem ki kalem senin elinden kaçtı. Sen de onu terk eyle ve başka bir işle meşgûl ol” buyurdu.
Birgün hocam Ebü’l-Kâsım Kuşeyrî hamamda gusl (boy abdesti) alıyordu. Sormadan ve istemedikleri halde, kuyudan bir kova su çıkarıp hamamın havuzuna boşalttım. O anda hakîkaten bu miktar suya olan ihtiyâçlarını bilmiyordum. Sonra öğrendim. Hamamdan çıkınca, “Hamamın havuzuna su boşaltan kimdi?” diye sordu. Niçin yaptın? diyeceğinden korktum. Şaşırdım. Nihâyet “Ben idim” dedim. “Ey Ebû Ali! Ebü’l-Kâsım’ın yetmiş senede elde ettiği dereceleri, sen bir kova su ile kazandın. Allah senden râzı olsun” buyurdu. Bir müddet daha hocamın huzûrunda bulunarak, nefsimin terbiyesi ile meşgûl oldum. Birçok ma’rifetlere kavuştum.
Yine birgün bana bir hâl olmuştu. Kendimden geçtim. Bu hâl içinde sanki yok ve fark edilmez oldum. Bu hâlimi hocama anlattım. “Ey Ebû Ali! Benim gönül kuşum, buradan yukarısını bilemez” buyurdu. Ben de kendi kendime, beni bu makamdan ileri götürecek bir mürşide (rehbere) ihtiyâcım var, diye düşündüm. Bunun üzerine bir müddet geçti. Gün geçtikçe bu hâl artardı. Bu sırada Ebü’l-Kâsım Gürgânî’nin ismini işitmiştim. Tûs şehrine hareket ettim. Evini bilmiyordum. Şehre gelince sordum. Yerini ta’rîf ettiler, gittim.
Talebelerinden bir cemâatle mescidde oturuyorlardı. Ben de iki rek’at mescidi ziyâret namazı kılıp, önüne diz çöktüm. Şeyhin başı önüne eğikti. Başını kaldırdı ve “Gel, ey Ebû Ali!” buyurdu. Vardım, selâm verip oturdum. Ma’nevî hâllerimi anlattım. “Evet.. Başlangıcın mübârek olsun! Henüz bir dereceye kadar erişmişsin, ama terbiye görürsen, yüksek derecelere erişeceksin” buyurdu. Ben de gönlümde, “Benim rehberim budur” dedim. Yanında kaldım. Uzun müddet nefsimin terbiyesini emrettikten sonra, yüksek ma’nevî derecelere kavuşturdu. Cemâatini toplayıp, kızını bana nikâh etti.
Kalbimde hasıl olan aşk ve şevk ziyadesiyle artmıştı. Bu arzumun çokluğu sebebiyle, Ebü’l-Hasen-i Harkânî hazretlerinin sohbetine kavuştum. Hizmetinde bulundum. Nihâyetsiz feyzlere, ma’nevî zevklere eriştim.
Ebû Ali Farmedî, zamanında evliyânın önderi ve hidâyet güneşiydi. Nizâm-ül-mülk’ün makamına gelince, büyük vezir derin bir hürmetle ayağa kalkar, onu kendi makamına oturturdu. Halbuki İmâm-ül-Haremeyn ve Ebü’l-Kâsım Kuşeyrî geldiği zaman, sâdece ayağa kalkar, yerini terk etmezdi. “Neden böyle yapıyorsun?” diye sorduklarında, “Ebû Ali Farmedî hazretleri benim yüzüme karşı kusurlarımı söylüyor, yaptığım yanlış işleri, haksızlıkları açıklayıp beni ikaz ediyor. Diğer âlimler ise, beni yüzüme karşı övüyorlar. Bu yüzden de nefsim gurûrlanıyor. Ebû Ali Farmedî hazretlerinin yermesi, benim için daha hayırlı olduğundan, ona daha çok hürmet ediyorum” derdi.
Ebû Ali Fârmedî buyurdu ki: Talebenin hocasına karşı dili ile saygılı olması gerektiği gibi, söylediğini kalbinden de reddetmemelidir.” Bununla ilgili şu rü’yâsını anlatır: Hocam Ebü’l-Kâsım Gürgânî’ye bir rü’yâmı anlattım ve ona, “Senin bana rü’yâmda şöyle böyle dediğini gördüm ve niçin böyle yaptığını sordum” dedim. Hocam, bunun üzerine bir ay benimle konuşmadı ve “Eğer içinde benim söylediklerimi reddetmek duygusu ve cevap almak arzusu olmasa, rü’yânda bana bunu bu şekilde sormazdın” dedi.
1) Nefehât-ül-üns sh. 402
2) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 885, 997, 1095
3) Rehber Ansiklopedisi cild-4, sh. 304
4) Tabakât-üş-Şâfiiyye cild-5, sh. 304
5) Şezerât-üz-zeheb cild-3, sh. 355
6) Mu’cem-ül-buldân cild-3, sh. 829
7) El-İber cild-3, sh. 288
8) El-Lübâb cild-2, sh. 191
9) Reşehât (Arâbî) sh. 16
10) El-Ensâb sh. 316
11) Hadâik-ül-verdiyye sh. 106
12) Behcet-üs-seniyye sh. 13
13) İrgâm-ül-merid sh. 48

Jan 17, 2023
Jan 17, 2023
19 min
Horasan’da yetişen evliyânın büyüklerinden. İsmi, Fadl bin Muhammed’dir. 433 (m. 1042) senesinde doğdu. Yaşadığı devrin âlimleri arasında bir tane idi. Zâhirî din ilimlerini, Ebü’l-Kâsım Kuşeyrî hazretlerinden öğrendi. Ayrıca Ebû Abdullah Muhammed bin Muhammed Şirâzî, Ebû Mensûr Temimî, Ebû Abdurrahmân Neylî, Ebû Osman Sabûnî ve daha başka âlimlerden de ilim tahsil etti. Sözü, nasihatları pek te’sîrli idi. Selçuklu devletinin meşhûr veziri Nizâm-ül-mülk ve zamanının devlet erkânı, ona çok hürmet ederdi. 478 (m. 1085) senesinde vefât etti. Kabri Tûs ya’nî Meşhed şehrindedir.
Tasavvuf ilminde yüksek derecelere kavuşması iki vasıta ile olmuştur. Birisi Ebü’l-Kâsım Gürgânî-i Tûsî diğeri de Ebü’l-Hasen-i Harkânî’dir. Ebû Ali Fârmedî, insanların i’tikâd, amel, ibâdet ve ahlâk husûsunda doğruyu öğrenmeleri ve yapmaları, böylece Allahü teâlânın rızâsına kavuşmaları için onlara rehberlik edip, buna kavuşturan ve kendilerine silsile-i aliyye denilen meşhûr velilerden olup, bu âlimlerin yedincisidir. Rûh ilimlerinin mütehassısı idi. Ebû Saîd-i Ebülhayr’dan da istifâde ederek feyz aldı. Hocası Ebu’l-Kâsım-ı Gürgânî, Ebû Osman-ı Magribî’nin, bu da Cüneyd-i Bağdadî hazretlerinin talebesi olup, herbirisi, insanlara doğru yolu göstermek için yetişmiş yetkili kimselerdir. Ebû Ali Fârmedî hazretleri, hem İmâm-ı Gazâlî, hem de Yûsuf-i Hemedânî hazretlerinin hocası idi. Her ikisi de ondan istifâde ederek kemale gelmiş, yüksek derecelere kavuşmuştur.
Tasavvuf yoluna girişini, bizzat kendisi şöyle anlatır: “Gençliğimin başlangıcında, Nişâbûr’da ilim öğrenmekle meşgûl idim. Ebû Sa’îd-i Ebülhayr hazretleri ilim meclisimize teşrîf ettiler. Hemen huzûrlarına gelip hizmete başladım. Hallerindeki ve yüzündeki güzelliğe âşık olmuştum. Bu büyüklerin yoluna bağlı olan evliyânın sevgisi kalbime yerleşmişti. Birgün evine gitmiştim. Gizlice bir köşeye oturdum. Şeyh hazretlerine hiç görünmedim. O sırada kendileri, tam bir vecd hâlinde idiler. Kendisinden geçmiş bir haldeydi. Üzerinde bulunan elbiseleri birkaç parçaya ayırmıştı. Bu parçaları, bereketlenmek için talebeleri topladılar. Kendi yanında bulunan parçalardan birini saklayıp, “Ey Ebû Ali Tûsî neredesin?” diye seslendi. Bu mübârek zât beni tanımaz ve gözlerinin önünde değilim düşüncesiyle cevap vermedim. Fakat bu seslenmeyi üç defa tekrarladılar. Bunun üzerine beni çağırdıklarını anlayarak yanlarına gittim. Yanında sakladığı elbisesinin parçalarını bana verip gönlümü hoş ettiler. O esnada kalbimde öyle bir nûr parladı ve bir ferahlık ve huzûr hâsıl oldu ki, ta’rîf edemem. Bu hâl günden güne arttı. Kendimde, anlayamadığım ve anlatamayacağım bir takım haller meydana çıkmaya başladı. Huzûrlarından ayrılıp, hocam Ebü’l-Kâsım Kuşeyrî’nin huzûrlarına vardım. Başıma gelenleri anlattım. “Mübârek olsun!” buyurdular. Bundan sonra üç yıl daha ilim tahsili ile meşgûl oldum. Birgün kalemi mürekkebe batırdım. Siyah mürekkeb beyaz oluvermişti. Şaşırıp kaldım. Doğruca hocamın huzûruna gittim. Durumu arz ettim. “Madem ki kalem senin elinden kaçtı. Sen de onu terk eyle ve başka bir işle meşgûl ol” buyurdu.
Birgün hocam Ebü’l-Kâsım Kuşeyrî hamamda gusl (boy abdesti) alıyordu. Sormadan ve istemedikleri halde, kuyudan bir kova su çıkarıp hamamın havuzuna boşalttım. O anda hakîkaten bu miktar suya olan ihtiyâçlarını bilmiyordum. Sonra öğrendim. Hamamdan çıkınca, “Hamamın havuzuna su boşaltan kimdi?” diye sordu. Niçin yaptın? diyeceğinden korktum. Şaşırdım. Nihâyet “Ben idim” dedim. “Ey Ebû Ali! Ebü’l-Kâsım’ın yetmiş senede elde ettiği dereceleri, sen bir kova su ile kazandın. Allah senden râzı olsun” buyurdu. Bir müddet daha hocamın huzûrunda bulunarak, nefsimin terbiyesi ile meşgûl oldum. Birçok ma’rifetlere kavuştum.
Yine birgün bana bir hâl olmuştu. Kendimden geçtim. Bu hâl içinde sanki yok ve fark edilmez oldum. Bu hâlimi hocama anlattım. “Ey Ebû Ali! Benim gönül kuşum, buradan yukarısını bilemez” buyurdu. Ben de kendi kendime, beni bu makamdan ileri götürecek bir mürşide (rehbere) ihtiyâcım var, diye düşündüm. Bunun üzerine bir müddet geçti. Gün geçtikçe bu hâl artardı. Bu sırada Ebü’l-Kâsım Gürgânî’nin ismini işitmiştim. Tûs şehrine hareket ettim. Evini bilmiyordum. Şehre gelince sordum. Yerini ta’rîf ettiler, gittim.
Talebelerinden bir cemâatle mescidde oturuyorlardı. Ben de iki rek’at mescidi ziyâret namazı kılıp, önüne diz çöktüm. Şeyhin başı önüne eğikti. Başını kaldırdı ve “Gel, ey Ebû Ali!” buyurdu. Vardım, selâm verip oturdum. Ma’nevî hâllerimi anlattım. “Evet.. Başlangıcın mübârek olsun! Henüz bir dereceye kadar erişmişsin, ama terbiye görürsen, yüksek derecelere erişeceksin” buyurdu. Ben de gönlümde, “Benim rehberim budur” dedim. Yanında kaldım. Uzun müddet nefsimin terbiyesini emrettikten sonra, yüksek ma’nevî derecelere kavuşturdu. Cemâatini toplayıp, kızını bana nikâh etti.
Kalbimde hasıl olan aşk ve şevk ziyadesiyle artmıştı. Bu arzumun çokluğu sebebiyle, Ebü’l-Hasen-i Harkânî hazretlerinin sohbetine kavuştum. Hizmetinde bulundum. Nihâyetsiz feyzlere, ma’nevî zevklere eriştim.
Ebû Ali Farmedî, zamanında evliyânın önderi ve hidâyet güneşiydi. Nizâm-ül-mülk’ün makamına gelince, büyük vezir derin bir hürmetle ayağa kalkar, onu kendi makamına oturturdu. Halbuki İmâm-ül-Haremeyn ve Ebü’l-Kâsım Kuşeyrî geldiği zaman, sâdece ayağa kalkar, yerini terk etmezdi. “Neden böyle yapıyorsun?” diye sorduklarında, “Ebû Ali Farmedî hazretleri benim yüzüme karşı kusurlarımı söylüyor, yaptığım yanlış işleri, haksızlıkları açıklayıp beni ikaz ediyor. Diğer âlimler ise, beni yüzüme karşı övüyorlar. Bu yüzden de nefsim gurûrlanıyor. Ebû Ali Farmedî hazretlerinin yermesi, benim için daha hayırlı olduğundan, ona daha çok hürmet ediyorum” derdi.
Ebû Ali Fârmedî buyurdu ki: Talebenin hocasına karşı dili ile saygılı olması gerektiği gibi, söylediğini kalbinden de reddetmemelidir.” Bununla ilgili şu rü’yâsını anlatır: Hocam Ebü’l-Kâsım Gürgânî’ye bir rü’yâmı anlattım ve ona, “Senin bana rü’yâmda şöyle böyle dediğini gördüm ve niçin böyle yaptığını sordum” dedim. Hocam, bunun üzerine bir ay benimle konuşmadı ve “Eğer içinde benim söylediklerimi reddetmek duygusu ve cevap almak arzusu olmasa, rü’yânda bana bunu bu şekilde sormazdın” dedi.
1) Nefehât-ül-üns sh. 402
2) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 885, 997, 1095
3) Rehber Ansiklopedisi cild-4, sh. 304
4) Tabakât-üş-Şâfiiyye cild-5, sh. 304
5) Şezerât-üz-zeheb cild-3, sh. 355
6) Mu’cem-ül-buldân cild-3, sh. 829
7) El-İber cild-3, sh. 288
8) El-Lübâb cild-2, sh. 191
9) Reşehât (Arâbî) sh. 16
10) El-Ensâb sh. 316
11) Hadâik-ül-verdiyye sh. 106
12) Behcet-üs-seniyye sh. 13
13) İrgâm-ül-merid sh. 48

Jan 17, 2023
Jan 17, 2023
21 min
Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin Eshâb-ı kiramı olmakla şereflenen sahâbînin büyüklerinden ve sima olarak en güzellerinden. İsmi, Dıhye bin Halîfe bin Ferve bin Fedâle bin Zeyd bin İmrü’l-Kays bin Hazrec olup, Dihyet-ül-Kelbî diye meşhûr olmuştur. Doğum yeri ve târihi bilinmemektedir. 670 (H. 50) senesinde vefat etti.
Dıhye-i Kelbî (radıyallahü anh) ticâretle meşgul olup, çok zengindi. Kabîlesinin reisiydi. Müslüman olmadan önce de Resûlullah efendimizi severdi. Ticâret için Medîne’den ayrılıp, her dönüşünde Peygamber efendimizi ziyaret eder ve hediyeler getirirdi. Fakat sevgili Peygamberimiz bunlara kıymet vermez ve; “Yâ Dıhye! Eğer beni memnun etmek istiyorsan îmân et. Cehennem ateşinden kurtul” buyurur, onun îmân etmesini isterdi. Hazret-i Dıhye ise zamanı olduğunu söylerdi. Server-i âlem efendimiz onun hidâyet bulması için dua ederdi.
Bedr gazasından sonra bir gün Cebrail aleyhisselâm, hazret-i Dıhye’nin îmân edeceğini Resûlullah efendimize haber vermişti, îmânla şereflenmek için huzûr-ı saadetlerine girince Resûlullah efendimiz, üzerindeki hırkasını hazret-i Dıhye’nin oturması için yere serdi. Dıhye (radıyallahü anh), Fahr-i kâinat efendimize hürmeten Hırka-i seâdeti kaldırıp, yüzüne gözüne sürdükten sonra başının üzerine koydu. Çünkü Peygamber efendimizin duaları bereketiyle, kalbinde îmân nuru doğmuş ve bu niyetle Resûlullah’a gelmişti.
Hazret-i Dıhye, Medîne’de dahi sokakta gezerken, Resûlullah efendimizin emriyle yüzünü örterdi. Yoksa kolay kolay kimse gözünü ondan ayırmazdı. Eshâb-ı kiram (aleyhimürrıdvân), hazret-i Dıhye’yi gördükleri zaman, Dıhye mi yoksa Cebrail aleyhisselâm mı olduğunu anlayamazlardı.
Cebrail aleyhisselâm, çok defa Resûlullah efendimizin huzuruna onun suretinde gelirdi. Peygamber efendimiz, Benî Ümeyye’den üç kimseyi üç kimseye benzetti ve buyurdu ki: “Dıhyet-ül-Kelbî Cebrail’e; Urve bin Mes’ûd-es-Sekafî, Îsâ’ya; Abdülüzzi ise Deccâl’e benzer.”
Hicretin altıncı senesinde Hudeybiye’den döndükten sonra, âlemlere rahmet olarak gönderilen sevgili Peygamberimiz, İslâm’ın bütün dünyâya yayılmasını, insanların Cehennem aza’bından kurtulup, hakîkî saadete kavuşmasını arzu ediyordu. Bu sebeple çevredeki hükümdarlara elçiler gönderip, İslâm’a davet etmeyi düşündüler. Dıhye-i Kelbî’yi (radıyallahü anh), Rum; Amr bin Ümeyye’yi (radıyallahü anh), Habeş; Hâtib bin Ebî Beltea’yı (radıyallahü anh), Mısır hükümdarına sefîr olarak vezifelendirdi. Ayrıca aynı vazife ile Salît bin Amr’ı (radıyallahü anh), Yemâme’ye; Şücâ’ bin Vehb’i (radıyallahü anh), Gassân’a; Abdullah bin Huzâfe’yi (radıyallahü anh), İran hükümdarına gönderdiler. Bu elçiler, Eshâb-ı kiramın en güzîdeleriydi. Suretleri ve sözleri en güzel olanlarıydı. Her bir hükümdara, ayrı ayrı İslâm’a davet mektupları yazıldı. Sevgili Peygamberimiz mektupların altını, gümüş yüzüğünün kaşında üç satır hâlinde yazılı olan, “Allahü teâlânın Resûlü Muhammed aleyhisselâm” mührü ile mühürledi. Hükümdarlara gönderilecek elçiler, sabah, Peygamber efendimizin bir mucizesi olarak, gidecekleri devletin lisânını öğrenmiş olarak kalktılar.
Hazret-i Dıhye-i Kelbî, Peygamber efendimizin İslâm’a davet mektubunu, Busra’daki Gassân hükümdarı Hâris’e verecek, o da Rum imparatoru Herakliüs’e gönderecekti.
Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem davet mektubunu büyük bir hürmetle alan hazret-i Dıhye, sür’atle Busra’ya geldi. Haris ile görüşüp durumu anlattı. Haris, Dıhye’nin (radıyallahü anh) yanına, henüz müslüman olmayan Adiy bin Hâtem’i vererek, o sırada Kudüs’de bulunan Herakliüs’e gönderdi. İkisi birlikte Kudüs’e gelip, imparatorla görüşmek üzere temaslarda bulundular. Oradakilerin, Dıhye’ye; “Sende şimdi git, mektubu minbere koy ve dışarda bekle. Mektubu görünce seni çağırtır. O zaman vazifeni yerine getirirsin” demeleri üzerine, hazret-i Dıhye, mektubu söylenilen yere bıraktı. Herakliüs mektubu aldı ve Arapça bilen bir tercüman istedi. Tercüman, Resûlullah efendimizin mektubunu okumaya başladı. Mektubun en üstünde; “Bismillâhirrahmânirrahîm! Allahü teâlânın Resûlü Muhammedî’den (aleyhisselâm) Rumların büyüğü Herakl’e” diye yazıyordu. Hükümdar, müşaviri olan Üsküf adındaki kimseyi çağırttı. Mektubu okuttu. Mektubun devamında şöyle buyruluyordu: “Allahü teâlânın hidâyetine tâbi olanlara, doğru yola kavuşanlara selâm olsun!” bundan sonra; (Ey Rumların büyüğü!) Seni İslâm’a davet ediyorum. İslâm’ı kabul et ki, selâmet bulasın. Müslüman ol ki, Allahü teâlâ sana iki kat ecir versin. Eğer yüz çevirirsen, bütün hıristiyanların vebali senin üzerinedir! “Deki; “Ey ehl-i kitab (olan yahûdî ve hıristiyanlar)! Aramızda ortak olan kelimeye geliniz. O da Allahü teâlâdan başka hiç bir şeye tapınmayız ve O’na hiç bir şeyi ortak etmeyiz. Allahü teâlâyı bırakıp, içimizden hiç kimseyi yaratıcı Rab tanımayız. Eğer bu sözden yüz çevirirlerse; “Şâhid olunuz. Biz müslümanız” deyiniz.” (Âl-i İmrân sûresi: 64) Resûl-i ekrern sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin mektubu okunurken, Herakliüs’ün alnından ter taneleri dökülüyordu. Mektup bitince; “Süleyman aleyhisselâmdan sonra, ben böyle; “Bismillâhirrahmânirrahîm” diye başlayan bir mektup görmemiştim” dedi. Herakliüs, Uskûfa bu mes’eledeki fikrini sorunca; “Vallahi, O, Mûsâ ve Îsâ’nın (aleyhimüsselâm), bize geleceğini müjdelediği peygamberdir. Zâten biz, O’nun gelmesini bekliyorduk” dedi. Herakliüs; “Sen bu hususta ne yapmamı tavsiye edersin, neyi uygun görürsün?” diye sordu. Üsküf; “O’na tâbi olmanı uygun görürüm” diye cevab verdi. Herakliüs; “Ben, senin dediğin şeyi çok iyi biliyorum. Fakat O’na tâbi olup, müslüman olmaya gücüm yetmez. Çünkü hem hükümdarlığım gider, hem de beni öldürürler” dedi. Bunun üzerine hazret-i Dıhye’yi ve Adîy bin Hâtem’i çağırttı. Adîy, “Ey hükümdar! Davar ve develer sahibi Arablardan olan şu yanımdaki zjit, memleketinde vuku bulan şaşılacak bir hâdiseden bahsediyor” dedi. Herakliüs; “Memleketinizdeki hâdise nedir?” diye sorunca, Dıhye (radıyallahü anh); “Aramızda bir zât zuhur etti. Peygamber olduğunu beyân etti. Halkın bir kısmı O’na tâbi olmakta, bir kısmı da karşı koymaktadır. Biz inananlarla, inanmayanlar arasında çarpışmalar olmaktadır” dedi.
Bundan sonra Herakliüs, Peygamber efendimiz hakkında araştırmaya başladı. Şam valisine emir verip Resûl-i ekrem efendimizle aynı soydan bir kişiyi bulmalarını emretti. Bu arada kendisinin dostu olan ve ibrânîce bilen Roma’daki bir âlime de mektup yazıp, bu mes’eleyi sordu. Roma’daki dostundan, bahsettiği zâtın, âhır zaman peygamberi olduğunu bildiren bir mektup geldi. Şam valisi de ticâret için giden bir kureyş kervanı ile karşılaştı. Bunların içinde, henüz müslüman olmayan Kureyş’in reisi, Ebû Süfyân da vardı. Herakliüs, Ebû Süfyân’ı huzuruna getirtip, Peygamberimiz hakkında bâzı sorular sorduktan sonra; “O, size neyi emrediyor?” dedi. Ebû Süfyân; “Yalnız bir olan Allah’a ibâdet etmeyi, O’na hiç bir şeyi ortak koşmamayı emrediyor. Atalarımızın taptığı şeylere (putlara) tapmaktan bizi men ediyor. Namaz kılmayı, doğru olmayı, fakirlere yardım etmeyi, haramlardan sakınmayı, ahde vefayı, emânete hıyanet etmemeyi ve akrabayı ziyareti... emrediyor” dedi.
Kilisede bu konuşmalar olmuş, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin mübarek mektubu okunmuştu. Herakliüs mektubu öpüp, gözlerine sürdü ve başına koyunca, Rumlar arasında gürültüler çoğaldı. Kayser, Ebû Süfyân ve yanındaki Kureyşlilerin dışarı çıkarılmasını emretti. Daha müslüman olmayan Ebû Süfyân (radıyallahü anh), burada yeminle, sevgili Peygamberimizin dâvasının başarıyla sonuçlanacağına inandığını söylemişti.
Dıhye (radıyallahü anh), Herakliüs’ün karşısına geçip mübarek güzel yüzü ve tatlı sesi ile; “Ey Kayser! Beni sana Busra’dan bir kimse (Haris) gönderdi ki, o, senden hayırlıdır. Allahü teâlâya yemîn ederim ki, beni, ona gönderen zât (Resûlullah) ise, hem ondan hem senden daha hayırlıdır. Sen, benim sözlerimi alçak gönüllükle dinleyip, verilen nasihatle kabul etmelisin! Çünkü, alçak gönüllülük edersen, nasihatleri anlarsın. Nasihatleri kabul etmezsen, insaflı olamazsın!” dedi. Herakliüs; “Devam et” deyince, Dıhye (radıyallahü anh); “Öyleyse, ben seni Îsâ aleyhisselâmın kendisine namaz kılmış olduğu Allahü teâlâya îmân etmeye davet ediyorum. Ben seni, önceden Mûsâ aleyhisselâmın, ondan sona Îsâ aleyhisselâmın, geleceğini müjdeleyip haber verdiği şu ümmî Peygambere îmâna davet ediyorum. Eğer, bu hususta bir şey biliyor, dünyâ ve âhıret saadetini kazanmak istiyorsan, onları gözlerinin önüne getir. Yoksa âhıret saadetini elden kaçırır küfür ve şirk içinde kalırsın. Şunu da iyi bil ki senin Rabbin olan Allahü teâlâ, zâlimleri helak edici ve nimetleri değiştiricidir” dedi. Herakliüs; “Ben, elime geçen bir yazıyı okumadan, yanıma gelen bir âlimden bilmediklerimi sorup öğrenmeden bırakmam. Bundan ancak hayır ve iyilik görürüm. Sen bana düşünüp hakîkati buluncaya kadar mühlet ver” dedi. Herakliüs, daha sonra hazret-i Dıhye’yi yanına çağırıp, baş başa konuştu. Kalbindekini, şöyle açıkladı: “Ben biliyorum ki, seni gönderen zât, kitaplarda geleceği müjdelenen ve gelmesi beklenen âhir zaman peygamberidir. Yalnız, O’na uyarsam; Rumların beni öldürmesinden korkuyorum. Seni, onların içinde en büyük âlimleri ve benden ziyâde îtibâr gösterdikleri bir kimse olan Dagatır’a göndereyim. Bütün hıristiyanlar ona tâbidir. Eğer o îmân ederse, Rumların hepsi îmân ederler. Ben de o zaman kalbimde olanı ve îtikâdımı açığa vururum.”
Bundan sonra Herakliüs, bir mektup yazarak Dıhye’ye (radıyallahü anh) verip, Dagatır’a gönderdi. Resûlullah efendimiz, Dagatır’a da mektup göndermişti. Dagatır, mektupları okuyup, Peygamber efendimizin vasıflarını işitince, O’nun, hazret-i Mûsâ’nın ve hazret-i Îsâ’nın geleceğini haber verdikleri âhir zaman peygamberi olduğunda hiç şüphe olmadığını söyledi ve îmân etti. Evine gitti, kapandı ve her pazar yaptığı vâzlara üç hafta çıkmadı. Hıristiyanlar; “Dagatır’a ne oluyor ki, o Arabla görüştüğünden beri dışarı çıkmıyor? Onu istiyoruz!” diye bağırdılar. Dagatır, üzerindeki siyah papaz elbisesini çıkardı. Beyaz elbise giydi. Elinde asa kiliseye geldi. Beldenin ahâlisini topladıktan sonra ayağa kalkarak; “Ey hıristiyanlar! Biliniz ki bize Ahmed’den (aleyhisselâm) mektup geldi. Bizi hak dîne davet etmiş. Ben açıkça biliyor ve inanıyorum ki, O, Allahü teâlânın hak Resûlüdür” dedi. Hıristiyanlar bunu işitince, Dagatır’ın üstüne yürüdüler ve döverek şehîd ettiler. Dıhye (r. anh) gelip, durumu Herakliüs’e haber verdi. Herakliüs; “Ben sana söylemedim mi? Dagatır, hıristiyanlar katında benden daha sevgili ve azîzdir. Eğer duysalar beni de onun gibi katl ederler” dedi.
Buhârî’nin Sahîh’inde zikrettiği ve Zührî’nin rivayet ettiği haberde ise; “Herakliüs, Humus’daki köşkünde Rumların büyüklerini çağırıp kapıların kapatılmasını emretti. Sonra yüksek bir yere çıktı ve; “Ey Rum cemâati! Sizler saadete, huzura kavuşmayı ve hâkimiyetinizin temelli kalmasını, hazret-i Îsâ’nın söylediğine uymayı ister misiniz?” dedi. Rumlar; “Ey bizim hükümdarımız! Bunları elde etmek için ne yapalım?” diye sordular. Herakliüs, “Ey Rum cemâati! Ben, sizleri hayırlı bir iş için topladım. Bana, hazret-i Muhammed’in mektubu geldi. Beni, İslâm dînine davet ediyor. Vallahi O, gelmesini bekleyip durduğumuz, kitaplarımızda kendisini yazılı bulduğumuz ve alâmetlerini bildiğimiz peygamberdir. Geliniz, O’na tâbi olup, dünyâda ve âhirette selâmet bulalım” dedi. Bunun üzerine herkes kötü sözler söyleyip, homurdanarak dışarı kaçmak için kapılara koştular. Fakat kapılar kapalı olduğundan, çıkamadılar. Herakliüs, Rumların bu hareketlerini görüp, İslâmiyet’ten böyle kaçındıklarını anlayınca, canından korktu ve; “Ey Rum cemâati! Benim söylediğim sözler, sizlerin, dîninize olan bağlılığınızı ölçmek içindi. Dîninize bağlılığınızı ve beni sevindiren davranışınızı gözlerimle gördüm” dedi. Bunun üzerine Rumlar, Herakliüs’e secde ettiler ve köşkün kapıları açılınca çıkıp gittiler.
Herakliüs, hazret-i Dıhye’yi çağırdı, olanları anlattı. Birbirinden kıymetli hediyeler verdi. Ayrıca Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve selleme bir mektup yazdı. Mektubunu, hazırlattığı hediyeleri, Dıhye (radıyallahü anh) ile sevgili Peygamberimize gönderdi. Herakliüs müslüman olmak istemiş, fakat makam ve ölüm korkusundan îmân etmemişti. Peygamber efendimize yazdığı mektupta, “Hazret-i Îsâ’nın müjdelediği Allah’ın Resûlü Muhammed’e, Rum hükümdarı Kayser’den! Elçiniz mektubunuzu getirdi. Ben şehâdet ederim ki, sen Allah’ın hak Resûlüsün. Zâten biz, seni, incîl’de yazılı bulduk ve hazret-i Îsâ, seni bize müjdelemişti. Rumları sana îmân etmeye davet ettimse de buna yanaşmadılar. Beni dinleselerdi muhakkak ki, bu onlar için hayırlı olurdu. Ben senin yanında bulunup sana hizmet etmeyi ve ayaklarını yıkamayı çok arzu ediyorum” deniliyordu.
Dıhye (radıyallahü anh), Herakliüs’den ayrılıp Hismâ’ya geldi. Yolda Cüzzâm vadilerinden Şenar vadisinde, Hüneyd bin Us, oğlu ve adamları hazret-i Dıhye’yi soydular. Eski elbiselerinden başka nesi varsa aldılar. Bu mevkîde, Dübeyb bin Rifâe bin Zeyd ve kavmi İslâmiyet’i kabul etmişlerdi. Dıhye (radıyallahü anh) bunlara gelip olanları anlatınca bunlar, Hüneyd bin Us ve kabîlesinin üzerine yürüyüp, eşyaların hepsini geri aldılar. Daha sonra Resûlullah efendimiz, Zeyd bin Hâris’i (radıyallahü anh), Hüneyd bin Us ve adamlarının üzerine gönderdi. O beldede olanların hepsi îmân etti. Hazret-i Dıhye, Medine’ye gelince, evine uğramadan doğru Habîb-i ekrem efendimizin kapısına gitti. Kapıyı çaldı. Peygamberimiz; “Kim o?” diye sordu. Dıhye; “Dıhyet-ül-Kelbî” dedi. Âlemlerin efendisi; “İçeri gir” buyurdular. Dıhye (radıyallahü anh) içeri girdi ve olanları bütün teferruatı ile anlattı. Peygamber efendimiz, Herakliüs’ün mektubunu okudu: “Onun için bir müddet daha (saltanatta) kalmak vardır. Mektubum yanlarında bulundukça, onların saltanatı devam edecektir” buyurdu.
Herakliüs mektubunda Peygamberimize îmân ettiğini yazmış ise de, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz; “Yalan söylüyor. Dîninden dönmemiştir” buyurdular. Herakliüs, sevgili Peygamberimizin mektubunu ipekten bir atlasa sarıp, altın yuvarlak bir kutunun içerisinde muhafaza etti. Herakliüs ailesi bu mektubu saklamışlar ve bunu da herkesten gizli tutmuşlardır. Bu mektup ellerinde bulunduğu müddetçe, saltanatlarının devam edeceğini söyler ve buna inanırlardı. Hakîkaten de öyle olmuştur.
Hazret-i Dıhye, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin Bedr gazası dışında, bütün muharebelerine katıldı. Hazret-i Ebû Bekr’in hilâfeti zamanında, Suriye seferine iştirak etti. Hazret-i Ömer zamanında Yermük savaşında bulundu. Şam seferlerine katıldı. Şam’ın fethinden sonra oraya yerleşti ve Muzze’de oturdu. Hazret-i Muâviye zamanında Şam’da 670 (H. 50)’de vefat etti.
