
159.1K
Downloads
264
Episodes
Ehli Sünnet Alimlerinin Hayatları
Episodes

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
24 min
Şafiî âlimlerinin büyüklerinden. İsmi Yahyâ bin Şeref, lakabı Muhyiddîn, künyesi Ebû Zekeriyyâ’dır. 631 (m. 1233)’de, Muharrem ayında, Şam’ın güneyindeki Neva kasabasında doğdu. Doğduğu yere nisbetle “Nevevî” denmiştir. 676 (m. 1277) yılının Receb ayında vefât etti.
Babası anlattı: “Oğlum yedi yaşına basmıştı. Ramazân-ı şerîfin yirmiyedinci gecesi yatağında uyuyordu. Biz bu geceyi ihyâ etmek için Kur’ân-ı kerîm okuyorduk. Oğlum gece yarısına doğru uyandı ve; “Babacığım! Evimizi dolduran bu nûr nedir?” diye sordu. Biz hiçbir şey göremiyorduk. O zaman anladım ki, bu gece Kadir gecesidir, oğlum ileride Allahü teâlânın sevdiği kullarından olacaktır.”
Muhyiddîn Ebû Zekeriyyâ Yahyâ’yı, babası küçük yaşta Kur’ân-ı kerîm öğrenmesi için mektebe gönderdi. Kısa zamanda Kur’ân-ı kerîmi ezberledi.
Büyük âlimlerden Muhammed Zerkeşî anlatır: “Nevevî’ye Kur’ân-ı kerîm öğreten zâta gittim. Ona tavsiyelerde bulundum ve; “Bu çocuğun, ileride zamanın en büyük âlimi ve dünyâya hiç gönül bağlanmayan bir zâhid olacağını, bunun sebebiyle pekçok kimselerin hidâyete, doğru yola kavuşacağını ümîd ediyorum” dedim. Bunun üzerine hocası bana; “Nereden biliyorsun, sen müneccim misin?” diye sordu. Ben de; “Hayır. Ancak Allahü teâlâ beni böyle konuşturuyor. Konuşana değil, konuşturana ve söylenilene bak” dedim. Bunu babasına da söyledim ki, iyi yetiştirsin.”
Tasavvuf yolundaki hocası Yasin bin Yûsuf anlatır: “Yahyâ bin Şerefi, on yaşında iken Nevâ’da gördüm. Çocuklar onu, kendileriyle beraber oyun oynamaya zorluyordu. O ise çocuklardan kaçıyor ve ağlıyordu. Bu hâlde Kur’ân-ı kerîm okumaya devam ediyordu. Onun bu hâlini görünce, kalbime sevgisi düştü, onu çok sevdim. Babasının bir dükkânı vardı. Nevevî de dükkânda dururdu. Alış-veriş onu Kur’ân-ı kerîm okumaktan hiçbir zaman alıkoymazdı.”
Nevevî on dokuz yaşına gelince, babası onu Şam’daki Revâhiyye Medresesi’ne tahsile götürdü. Önce tıb dersleri gördü, sonra tamâmiyle din dersleri üzerinde çalıştı. Şafiî mezhebinin temel kitaplarından olan “Et-Tenbîh”i ve “Mühezzeb”in dörttebirini dörtbuçuk ayda ezberledi. Kemâleddîn Sellâr Erbilî İzzeddîn Ömer Erbilî, Kemâleddîn İshâk bin Ahmed hazretlerinin derslerine devam etti. Onlardan fıkıh ilmini öğrendi. İzzeddîn Ömer Erbilî’ye çok hizmet etti. Onun abdest ibriğinin suyunu doldururdu.. Hergün hocalarından oniki ayrı ilim okurdu.
Usûl, nahiv, lügat ve benzeri ilimlerin inceliklerine vâkıf oldu. Hadîs ilmini; Hâfız Zeyn Hâlid Nablûsî, Radî bin Bürkan, İbn-i Abdüddâim, Ebî Muhammed İsmâil bin Ebi Yusr ve birçok âlimden öğrendi. Kısa zamanda, ilimde devrinin en büyük âlimlerinden oldu. Kısa süren ömründe, insanlığın saadeti için pekçok kitap yazdı. Şafiî mezhebini kayda geçirdi. Kendisinden; Şeyh el-Mizzî, Ebü’l-Hasen Attâr ve pekçok âlim ilim tahsil ettiler.
İmâm-ı Nevevî hazretleri, geçinmede kanâat üzere olup, nefsi ve dünyevî arzu ve isteklerden geçmiş idi. Allahü teâlâdan çok korkardı. Doğru konuşur, yerinde söyler, geceleri ibâdet ve tâat ile geçirirdi. İlim tahsilinde gayretli olup, sâlih ameller yapmakta sabrı çok idi. Şam halkının yediği şeylerden yemez, memleketinden, anne-babasının yanından getirdiği, tam helâl olduğunu bildiği şeyleri yemekle kanâat ederdi. Yirmidört saatte bir defa, yatsıdan sonra yemek yerdi. Yine günde bir defa, sahur vaktinde su içerdi. O diyarın âdeti olan kar suyu içme âdetini yapmazdı. Bekâr idi. Hiç evlenmedi. Geceleri uyumaz, ibâdet eder ve kitap yazardı. Devlet reîslerine, vâlilere ve diğerlerine emr-i ma’rûf ve nehy-i münker ederdi. Allahü teâlânın emirlerini bildirir, yasaklarından sakınmak lâzım olduğunu anlatırdı. Bu işte hiç müdâhene etmez, gevşeklik göstermezdi. İki kerre hacca gitti. 665 (m. 1266) senesinde, Dâr-i hadîs-i Eşrefiyye’de ders verdi. Vefâtına kadar, bu vazîfesinin karşılığında oradan hiç para almadı. Mübârek sakalında birkaç tane beyaz vardı. Üzerinde sekine ve vekar hâli herkes tarafından görünürdü.
Aynı zamanda evliyâ-i Kirâmın büyüklerindendir. Çok kerâmetleri görülmüştür.
Şam vâlisi, Câmi-i Emevî Kütüphânesi’ndeki kitapları, İran’a nakletmek istediği zaman, ona mâni oldu. Vâli, onu ikna etmek istedi. Vâlinin evinde halı olarak kullanılan kaplan ve yırtıcı hayvan derileri vardı. Nevevî onlara işâret etti. Allahın kudreti ile dirilip, vâliye dişlerini gösterdiler. Vâli ve yanındakiler oradan kaçtılar. Sonra vâli, İmâm-ı Nevevî hazretlerinden özür diledi ve elini öptü.
Ba’zı keşf sahipleri, İmâm-ı Nevevî için, “Kutb olmayınca, ölmedi” demişlerdir. Gâibden ses işitmek, kilitli kapıyı açmak ve benzeri çok kerâmetleri görülmüştür. Bir defasında duvar yarılmış, çok güzel bir şahıs içeri girmiş, dünyâ ve âhıret işleri, evliyâ ile birlikte bulunması hakkında ona çok şeyler söylemiştir.
Birgün İbn-i Nakîb, Nevevî’ye geldi. İmâm-ı Nevevî; “Ey Kâdı’l-kudât, otur” dedi. Biraz sonra İbn-i Nakîb’i Kâdı’l-kudât ta’yin ettiler.
Barizî, Nevevî’yi rü’yâda görüp; “Dâimî oruç için ne dersiniz?” diye sordu, İmâm-ı Nevevî; “Âlimlerin bunda oniki kavli vardır” buyurdu. Uyanınca, bir sene bu mes’eleyi inceledi. Nevevî’nin dediği gibi buldu.
Ebü’l-Hasen Şam’da Nekris hastalığından yatıyordu. Nevevî ziyâretine gitti. Yanına oturup, sabırdan konuşmağa başladı. Konuştukça hastanın ağrıları azar azar geçti. Yanından kalkınca hiçbir şeyi kalmadı.
Ömrünün sonlarına doğru, üzerinde olan emânetleri sahiplerine verdi. borçlarını ödedi kitaplarını kütüphâneye verdi. Nevâ’da, doğduğu evde günlerce hasta yattı. 676 (m. 1277) yılının Receb ayında vefât etti. Türbesi ziyâret edilmekte, âşıkları mübârek rûhundan feyz almaktadır.
Pekçok âlim, İmâm-ı Nevevî hakkında; “Asrının kutblarından idi. Haramlardan şiddetle kaçar, şüpheli korkusuyla mübahların çoğunu terk eder, dünyâya hiç meyletmezdi. İlimde her sözü birer vesîka, senet idi. Eshâb-ı kirâmın yoluna tam olarak uyan, Ehl-i sünnet i’tikâdını yaymak için hayâtı boyunca çalışan mübârek bir zât idi” dediler. İmâm-ı Sübkî anlatır: “Babam 742 (m. 1341) yılında Dâr-i Hadîs-i Eşrefiyye’de ders okutuyordu. Geceleri salona çıkar, teheccüd namazı kılardı. Zaman zaman yüzünü halılara sürer; “Buraya İmâm-ı Nevevî hazretlerinin mübârek ayakları değmiştir. Bu halılara âşık olmamın, hayran kalmamın ve yüzümün en şerefli yerlerini bu yaygılara sürmemin sebebi budur” derdi.
Yazdığı eserlerin sayısı çoktur. Okuyanlar pek istifâde etmektedirler. Eserlerinden ba’zıları şunlardır: “Ravda”, fıkıh ile ilgilidir. “Riyâz-üs-sâlihin” hadîs üzerinedir. Hadîs-i şerîflerin şerhi hakkında, “Şerh-i Sahîh-i Müslim”i vardır. Hadîs ricalinin isimlerini harf sırası ile bildiren “Tehzîb-ül-esmâ” adlı büyük bir kitabı vardır. “Lügât-üt-tenbîh”, “Tıbyan”, “Minhâc” gibi eserleri de vardır.
İmâm-ı Nevevî ( radıyallahü anh ), “Yırtık ve eski olup, kullanılmıyan Mushafı yakmanın mekrûh olduğunu” buyurdu.
Müslim Şerhi adlı eserinde buyuruyor ki “Mübârek, şerefli ve temiz işleri yaparken sağdan başlamak müstehabdır. Ayakkabı, don, gömlek giyerken, baş traş ederken ve tararken, bıyık kırkarken, misvak kullanırken, tırnak keserken, el ve ayak yıkarken, mescide ve odasına girerken, heladan çıkarken, sadaka verirken, yemek yerken, su içerken sağdan başlanır. Bunların zıddı olanları yaparken, meselâ; ayakkabı, çorap, elbise çıkarırken, câmiden ve evinden ve odasından çıkarken, helaya girerken, sümkürürken, taharetlenirken, soldan başlamak müstehabdır. Bunların tersini yapmak tenzîhen mekrûh olur. Çünkü, hey’etde şekilde olan sünneti terk etmek olur.”
İmâm-ı Nevevî, “Ezkâr” kitabında diyor ki: “Gecenin oniki kısmından bir kısmını (bir saat kadar) ihyâ etmek, bütün geceyi ihyâ etmek olur. Yaz ve kış geceleri için hep böyledir.”
Buyurdu ki: “Sihr yaparken küfre sebeb olan kelime veya iş olursa, küfrdür. Böyle kelime veya iş bulunmazsa, büyük günâhtır.”
Hilyet-ül-ebrâr ismindeki kitabında diyor ki: “Abdullah İbni Zübeyr ( radıyallahü anh ) halîfe iken, tâ’ûn hastalığı oldu. Bu tâ’unda, Enes bin Mâlik’in ( radıyallahü anh ) seksen üç çocuğu öldü. Kendisi, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) hizmetçisi idi ve bereket, bolluk için duâsını almıştı. Bu tâ’unda, Abdürrahmân bin Ebî Bekr Sıddîk’in ( radıyallahü anh ) kırk çocuğu ölmüştü.”

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
22 min
Ehl-i sünnetin iki i’tikâd imamından birincisi. İsmi, Muhammed bin Muhammed Mâtürîdî’dir. Künyesi, Ebû Mensûr’dur. Doğum târihi kesin olarak bilinmemekte olup, 238 (m. 862) yılında doğduğu tahmin edilmiştir. Doğum yeri Semerkand’ın Mâtürid nâhiyesidir, 333 (m. 944)’de Semerkand’da vefât etti. Ebû Eyyûb Hâlid bin Zeyd el-Ensârî’nin ( radıyallahü anh ) soyundan olduğu ba’zı tarihçiler tarafından kaydedilmiştir.
İmâm-ı Mâtürîdî, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin naklen bildirdiği ve yazdığı Ehl-i sünnet i’tikâdını, kelâm bilgilerini, ondan nakledenler vasıtasıyla kitaplara geçirdi. İzah ve isbât etti. Kelâm ilminde, akâidde müctehid olan Mâtürîdî ( radıyallahü anh ), kelâm ve fıkıh ilmini Ebû Nasr Iyâd’dan öğrendi.
İlimde çok iyi yetişen Mâtürîdî, çeşitli kitaplar yazmak ve talebe yetiştirmek sûretiyle Ehl-i sünnet i’tikâdını yaymıştır. Yetiştirdiği talebelerden el-Hakîm es-Semerkandî adıyla meşhûr Ebü’l-Kâsım İshâk bin Muhammed, Ebû Muhammed Abdülkerîm bin Mûsâ el-Pezdevî, Ebü’l-Leys el-Buhârî ve Ebü’l-Hasen Ali bin Sa’îd gibi ilim ve takvâ yönünden yükselmiş olan büyük âlimler başta gelmektedir. Böylece, İmâm-ı a’zamdan ( radıyallahü anh ) gelen i’tikâd bilgilerini nakleden İmâm-ı Mâtürîdî’den sonra da, talebeleri ve talebelerinin talebeleri bu husûsta binlerce kitap yazarak, Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) gösterdiği doğru yol olan Ehl-i sünnet i’tikâdını, kendilerinden sonraki nesillere bildirdiler.
İmâm-ı Mâtüridî’nin yaşadığı devir, Abbasî Devleti’nin zayıflamağa başladığı ve yeni İslâm devletlerinin kurulduğu, çeşitli siyasî güçler ve i’tikâdî fırkalar arasında mücâdelenin arttığı bir zamana rastlar. Mâtüridî de diğer İslâm âlimleri gibi, kendi zamanında Ehl-i sünnet i’tikâdını müdâfaa etmiş, açık bir şekilde izah ederek yaymış ve müslümanların bu doğru i’tikâda uymalarını sağlamıştır. Bu husûsta ta’kip ettiği usûl, İmâm-ı a’zamın el-fıkh-ül-ekber, er-Risâle, el-fıkh-ül-ebsât, el-Âlim vel-mütealîm ve el-Vasiyye gibi i’tikâdla ilgili kitaplarında bildirilen i’tikâd bilgilerini, aklî ve naklî delîllerle açıklıyarak tasnif etmek olmuştur. Böylece Mâtüridî Ehl-i sünnet i’tikâdında müctehid imâm oldu.

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
24 min
Ehl-i sünnetin iki i’tikâd imamından birincisi. İsmi, Muhammed bin Muhammed Mâtürîdî’dir. Künyesi, Ebû Mensûr’dur. Doğum târihi kesin olarak bilinmemekte olup, 238 (m. 862) yılında doğduğu tahmin edilmiştir. Doğum yeri Semerkand’ın Mâtürid nâhiyesidir, 333 (m. 944)’de Semerkand’da vefât etti. Ebû Eyyûb Hâlid bin Zeyd el-Ensârî’nin ( radıyallahü anh ) soyundan olduğu ba’zı tarihçiler tarafından kaydedilmiştir.
İmâm-ı Mâtürîdî, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin naklen bildirdiği ve yazdığı Ehl-i sünnet i’tikâdını, kelâm bilgilerini, ondan nakledenler vasıtasıyla kitaplara geçirdi. İzah ve isbât etti. Kelâm ilminde, akâidde müctehid olan Mâtürîdî ( radıyallahü anh ), kelâm ve fıkıh ilmini Ebû Nasr Iyâd’dan öğrendi.
İlimde çok iyi yetişen Mâtürîdî, çeşitli kitaplar yazmak ve talebe yetiştirmek sûretiyle Ehl-i sünnet i’tikâdını yaymıştır. Yetiştirdiği talebelerden el-Hakîm es-Semerkandî adıyla meşhûr Ebü’l-Kâsım İshâk bin Muhammed, Ebû Muhammed Abdülkerîm bin Mûsâ el-Pezdevî, Ebü’l-Leys el-Buhârî ve Ebü’l-Hasen Ali bin Sa’îd gibi ilim ve takvâ yönünden yükselmiş olan büyük âlimler başta gelmektedir. Böylece, İmâm-ı a’zamdan ( radıyallahü anh ) gelen i’tikâd bilgilerini nakleden İmâm-ı Mâtürîdî’den sonra da, talebeleri ve talebelerinin talebeleri bu husûsta binlerce kitap yazarak, Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) gösterdiği doğru yol olan Ehl-i sünnet i’tikâdını, kendilerinden sonraki nesillere bildirdiler.
İmâm-ı Mâtüridî’nin yaşadığı devir, Abbasî Devleti’nin zayıflamağa başladığı ve yeni İslâm devletlerinin kurulduğu, çeşitli siyasî güçler ve i’tikâdî fırkalar arasında mücâdelenin arttığı bir zamana rastlar. Mâtüridî de diğer İslâm âlimleri gibi, kendi zamanında Ehl-i sünnet i’tikâdını müdâfaa etmiş, açık bir şekilde izah ederek yaymış ve müslümanların bu doğru i’tikâda uymalarını sağlamıştır. Bu husûsta ta’kip ettiği usûl, İmâm-ı a’zamın el-fıkh-ül-ekber, er-Risâle, el-fıkh-ül-ebsât, el-Âlim vel-mütealîm ve el-Vasiyye gibi i’tikâdla ilgili kitaplarında bildirilen i’tikâd bilgilerini, aklî ve naklî delîllerle açıklıyarak tasnif etmek olmuştur. Böylece Mâtüridî Ehl-i sünnet i’tikâdında müctehid imâm oldu.

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
22 min
Ehl-i sünnetin iki i’tikâd imamından birincisi. İsmi, Muhammed bin Muhammed Mâtürîdî’dir. Künyesi, Ebû Mensûr’dur. Doğum târihi kesin olarak bilinmemekte olup, 238 (m. 862) yılında doğduğu tahmin edilmiştir. Doğum yeri Semerkand’ın Mâtürid nâhiyesidir, 333 (m. 944)’de Semerkand’da vefât etti. Ebû Eyyûb Hâlid bin Zeyd el-Ensârî’nin ( radıyallahü anh ) soyundan olduğu ba’zı tarihçiler tarafından kaydedilmiştir.
İmâm-ı Mâtürîdî, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin naklen bildirdiği ve yazdığı Ehl-i sünnet i’tikâdını, kelâm bilgilerini, ondan nakledenler vasıtasıyla kitaplara geçirdi. İzah ve isbât etti. Kelâm ilminde, akâidde müctehid olan Mâtürîdî ( radıyallahü anh ), kelâm ve fıkıh ilmini Ebû Nasr Iyâd’dan öğrendi.
İlimde çok iyi yetişen Mâtürîdî, çeşitli kitaplar yazmak ve talebe yetiştirmek sûretiyle Ehl-i sünnet i’tikâdını yaymıştır. Yetiştirdiği talebelerden el-Hakîm es-Semerkandî adıyla meşhûr Ebü’l-Kâsım İshâk bin Muhammed, Ebû Muhammed Abdülkerîm bin Mûsâ el-Pezdevî, Ebü’l-Leys el-Buhârî ve Ebü’l-Hasen Ali bin Sa’îd gibi ilim ve takvâ yönünden yükselmiş olan büyük âlimler başta gelmektedir. Böylece, İmâm-ı a’zamdan ( radıyallahü anh ) gelen i’tikâd bilgilerini nakleden İmâm-ı Mâtürîdî’den sonra da, talebeleri ve talebelerinin talebeleri bu husûsta binlerce kitap yazarak, Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) gösterdiği doğru yol olan Ehl-i sünnet i’tikâdını, kendilerinden sonraki nesillere bildirdiler.
İmâm-ı Mâtüridî’nin yaşadığı devir, Abbasî Devleti’nin zayıflamağa başladığı ve yeni İslâm devletlerinin kurulduğu, çeşitli siyasî güçler ve i’tikâdî fırkalar arasında mücâdelenin arttığı bir zamana rastlar. Mâtüridî de diğer İslâm âlimleri gibi, kendi zamanında Ehl-i sünnet i’tikâdını müdâfaa etmiş, açık bir şekilde izah ederek yaymış ve müslümanların bu doğru i’tikâda uymalarını sağlamıştır. Bu husûsta ta’kip ettiği usûl, İmâm-ı a’zamın el-fıkh-ül-ekber, er-Risâle, el-fıkh-ül-ebsât, el-Âlim vel-mütealîm ve el-Vasiyye gibi i’tikâdla ilgili kitaplarında bildirilen i’tikâd bilgilerini, aklî ve naklî delîllerle açıklıyarak tasnif etmek olmuştur. Böylece Mâtüridî Ehl-i sünnet i’tikâdında müctehid imâm oldu.

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
23 min
Hadîs âlimlerinin en büyüğü. Kur’ân-ı kerîmden sonra, dünyânın en kıymetli kitabı olan “Buhârî-yi şerîf adı ile meşhûr hadîs kitabını yazan, büyük İslâm âlimidir. İsmi, Muhammed bin İsmail bin İbrâhîm bin Mugîre bin Berdizbeh el-Cu’fî el-Buhârî’dir. Künyesi, Ebû Abdullah’dır. 194 (m. 810) senesinin Şevval ayında, Cum’a günü öğleden sonra, Buhârâ’da doğdu. 256 (m. 870)’de Semerkant’ta Ramazan bayramı gecesi 62 yaşında iken vefât etti. Kabri, Semerkant’ın Hertenk kasabasındadir.
Hadîs ilminde yüksek derecede olup, üç yüzbinden fazla hadîs-i şerîfi, senetleriyle birlikte ezbere bilen bir âlim olduğu için “İmâm”, Buhâralı olduğu için de “Buhârî” denilmiş ve “İmâm-ı Buhârî” ismiyle meşhûr olmuştur.
İmâm-ı Buhârî, Allahü teâlânın sâlih kullarından idi. Zamanında, hadîs ilminde kitap ve sünnetin ma’nâlarını anlamada, zekâda, fıkıh bilgisinin çokluğunda, zühd ve vera’da, kuvvetli ictihâdda ve istinbatta (hüküm çıkarmada) bir eşi yoktu.
İmâm-ı Buhârî, ilk tahsiline doğduğu yer olan Buhârâ’da başladı. Babası da hadîs ilminde âlim olup, dördüncü tabaka râvilerinden idi. O zaman Buhârâ önemli ilim merkezlerinden biri idi. İmâm-ı Buhârî’nin babası, henüz o küçük yaşta iken vefât ettiğinden yetim kaldı. Sâlih bir zât olan babasından çok miras kalmıştır. Babasının ölümü üzerine onu annesi yetiştirdi. Annesi, İmâm-ı Buhârî ile kardeşini yetiştirme konusunda oldukça titiz davrandı. Babalarından miras kalan serveti, onların tahsili ve terbiyesi için harcadı, duâsı makbûl sâliha bir hanım idi. İmâm-ı Buhârî’nin küçük yaşta gözleri bir hastalıktan dolayı görmez olmuştu. Annesi tedâvi ettirmeye çalıştı ise de, oğlunun bu körlüğü devam etti. Çocuğunun gözlerinin görmesi için, uzun zaman duâ etti. Bir gece rüyasında İbrâhîm aleyhisselâmı görüp, duâ istedi. İbrâhîm aleyhisselâm ona, “Üzülme, Allahü teâlâ oğlunun gözlerini geri verecek” diye müjdeledi. Sabah olunca İmâm-ı Buhârî’nin gözleri tekrar görmeye başladı.
İmâm-ı Buhârî küçük yaşta iken, Buhâra’daki âlimlerden ilim öğrenmeye başladı. Kabiliyeti ve zekâsının üstünlüğü ile dikkati çekiyordu. Bu ilk tahsil yıllarında, hadîs ilmini öğrenmeye karşı ilgi duymaya başlamıştı. Kendisine hadîs ilmini öğrenmeye nasıl başladığı sorulduğunda; “Bu ilmi öğrenmeye kâtipler arasında kâtiplik yaparak başladım. On yaşına kadar böyle devam ettim.” cevâbını vermiştir. On yaşından itibâren hadîs âlimlerinin derslerine devam etmeye başladı. Henüz onbeş yaşına girmeden, yetmişbin hadîs-i şerîf ezberlemişti. Bu garip hâdiseyi duyanlar, Hakîkaten bu kadar hadîs-i şerîfi ezberledin mi?” diye sorduklarında onlara, “Evet!” Hattâ yetmişbinden daha fazladır. Ayrıca bu hadîslerin kim tarafından rivâyet edildiğini, râvilerin doğum ve ölüm târihlerini de biliyorum” dedi. Bu ilimde o kadar yükselmişti ki, hocaları ile karşılıklı ilmî münâzaralarda bulunurlardı. Nitekim hocası Dahilî, ba’zı hadîs rivâyetindeki eksikliklerini onun yardımıyla tamamlamıştır. Zekâsının keskinliği ve hafızasının kuvveti ile etrâfındakilerin hayret ve takdîrini kazandı. Onaltı yaşına gelince, Abdullah İbni Mübârek ve Veki’ bin Cerrâh’ın yazdıkları hadîs kitaplarını ezberledi. Bu yaşta, büyük din âlimlerinin yazılarını okuyup anlardı.
O zaman bilhassa hadîs ilmini öğrenmek için, meşhûr hadîs âlimlerinin bulunduğu ilim merkezlerine gitmek, ilim öğrenmek için önemli bir şart idi. Bu sebeple İmâm-ı Buhârî de 16 yaşından itibâren, ilim öğrenmek için seyahatlere çıkmıştır. Pek çok ilim merkezine yaptığı seyahatleri, 40 yaşına kadar devam etmiştir.
Kendisinden şöyle nakledilmiştir: “Onaltı yaşında iken Abdullah İbni Mübârek’in ve Veki’ bin Cerrâh’ın kitâblarını ezberledim. Fıkıh ilminde müctehidlerin, rey ehlinin bildirdiklerini öğrendim. Sonra annem ve kardeşim Ahmed’le birlikte hacca gittik. Hac farizasını yaptıktan sonra, annemle kardeşim Buhâra’ya döndü. Ben Mekke’de kalıp, hadîs-i şerîf toplamaya başladım. 18 yaşına girdiğimde, Sahabe ve Tabiînin fetvâlarını topladım. Bu arada Medine’ye gittim. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) kabr-i şerîfi başında, geceleri ay ışığında “Târih-ül-kebîr” kitabımı yazdım. Bu kitabda yazdığım ve ismi geçen her zâtın, bende bir kıssası vardı. Kitabı uzatmamak için bunları yazmadım.” İmâm-ı Buhârî Mekke’de bulunduğu sırada Abdullah bin Zübeyr el-Hamidî’den Şafiî fıkhını öğrenmiştir. Ayrıca Târih-i kebîr’ini yazarken istifâde ettiği Sahabe ve Tabiînin rivâyet ve fetvâlarını da bu sırada öğrendi.
İmâm-ı Buhârî’nin ilim için yaptığı seyahatleri 210 senesinde başlayıp, yıllarca sürmüştür. Gittiği ilim merkezleri; Mekke, Medine, Bağdâd, Basra, Kûfe, Mısır, Nişâbûr, Belh, Merv, Askalan, Dımeşk, Hums, Rey, Kayseriyye ve diğer yerlerdir. Gittiği yerlerde, zamanın meşhûr hadîs âlimleriyle görüşüp, onlardan hadîs-i şerîf dinliyordu, işittiği hadîs-i şerifleri yazıyor ve ekseriyetle ezberliyordu. O kadar kuvvetli zekâsı ve hafızası vardı ki, hadîs-i şerîfi bir kere işitince veya okuyunca hemen ezberliyordu. Haşid bin İsmail şöyle anlatmıştır: “Buhârî, işittiklerini küçük yaşına rağmen yazmıyordu, ama ezberliyordu. Basra’da bizimle beraber hadîs âlimlerini dolaşırdı, biz yazardık, fakat o yazmazdı. Biz ona yazmamasının sebebini sorar dururduk. Aradan onaltı gün geçmişti ki bize, “Artık bana sataşmakta çok oldunuz, yazdıklarınızı getirip gösterin bakalım” dedi. O’na yazdıklarımızı getirdik. O da bize, onbeşbinden fazla hadîs-i şerîfin hepsini ezberden okuyuverdi. Sonra şöyle dedi: “Görüyorsunuz ki boşuna gelip, günlerimi heder etmemişim!” O zaman anladık ki, hadîs ilminde hiç kimse O’nu geçemez.”
Süleymân bin Mücâhid şöyle anlatmıştır: “Birgün Süleymân bin Selâm Bikendî’nin yanına gitmiştim. Yanına varır varmaz: “Biraz önce gelseydin, yetmişbin hadîs-i şerîf ezberlemiş olan bir çocuk görecektin.” dedi. Bu söz üzerine çok merak edip dışarı çıktım. Bir çocukla karşılaştım. Bahsedilen çocuk budur diye düşünerek “Yetmişbin hadîs-i şerîf ezberleyen sen misin?” dedim. “Evet efendim, daha da fazlasını ve Sahabeden, Tabiînden olup da, rivâyet ettiği hadîs-i şerîf ezberlediğim râvilerin, doğum ve vefât târihlerini, yaşadıkları yerleri biliyorum...” dedi. Kendisi şöyle anlatmıştır: “Hadîs öğrenmek için iki defa Mısır’a ve Şam’a, dört defa Basra’ya gittim. Hicaz’da altı sene kaldım. Hadîs âlimleri ile birlikte Bağdâd ve Kûfe şehirlerine kaç defa gittiğimi sayamam.” İmâm-ı Buhârî, bu seyahatlerinde binden fazla âlimden hadîs ve diğer ilimleri öğrenmiş ve nakletmiştir. Hocalarından bir kısmı şu zâtlardır:
Buhâra’da; Muhammed bin Selâm el-Bikendî, Abdullah bin Muhammed el-Müsnedî, Muhammed bin Yûsuf el-Bikendî, İbrâhîm bin el-Eş’as. Mekke’de; Abdullah bin Zübeyr el-Hamidî el-Mekrî, Ebû Sabit Muhammed bin Abdullah, Ahmed bin Muhammed el-Ezrâkî. Medîne’de; Abdülazîz el-Üveysi, Mutarrif bin Abdullah. Vâsıt’ta; Amr bin Muhammed bin Avn. Bağdâd’da; Süreyc bin en-Nu’mân, Muhammed bin Îsâ et-Tabbaî, Ali bin Mensûr. Basra’da; Ebû Âsım en-Nebîl eş-Şeybânî, Bedel bin el-Minber, Muhammed bin Abdullah el-Ensârî, Ömer bin Âsım el-Kilâbî, Abdurrahmân bin Muhammed bin Hammâd, Abdullah bin Gedanî. Kûfe’de; Ebû Nuaym el-Fazl bin Dükayn, Talak bin Ganem, Hasan bin Atiyye, Abdullah bin Mûsâ, Hâlid bin Muhalled, Hallad bin Yahyâ, Ferve bin Ebi’l Magraî. Mısır’da; Sa’îd bin Ebî Meryem, Abdullah bin Sâlihîl-kâtip, Sa’îd bin Tüleyd, Amr bin Rebî’ bin Târık. Şam’da; Ebû Mesher, Ebû Nasr-i’l-Ferâdisî, Rey’de; İbrâhîm bin Mûsâ el-Hâfız, Merv’de; Ali bin el-Hasen bin Şekik, Abdân bin Osman el-Mervezî, Muâz bin Esed, Sadaka bin el-Fazl. Nişâbûr’da; Yahyâ bin Yahyâ, Bişr bin el-Hakem, Muhammed bin Yahyâ, ez-Zühlî. Kayseriyye’de; Muhammed bin Yûsuf el-Feryâbî. Hums’ta; Ebü’l-Mugîre, Ahmed bin Hâlidî Vehbî, Ebü’l-Yemân, Yahyâ el-Vehazî, Ali bin Ayas. Askalan’da; Âdem bin Ebî Ayas. Ayrıca Ali bin el-Medînî, Ahmed bin Hanbel, Yahyâ bin Maîn, İsmail bin İdris el-Medînî, İshâk bin Râheveyh, Süleymân bin Harb, Ebû Gassan en-Nehbî, Ubeydullah bin Mûsâ el-Absî, Abdullah bin Muhammed el-Müsnedî, Abdülkuddüs bin el-Haccâc ve diğerleri.
İmâm-ı Buhârî hazretleri, hadîs-i şerîflerin râvilerini çok inceler, dînin emirlerine uymayan, edeblerini gözetmeyen, ahlâkında bir kusur olan kimselerin rivâyet ettiği hadîs-i şerifleri almazdı. Hadîs-i şerîfin metnini ezberlediği gibi, o hadîs-i şerîfi rivâyet eden zâtların künyesini, doğum-ölüm târihlerini, ahlâkını, yaşayışını, kimden rivâyette bulunduğunu, o râviden başka kimlerin hadîs-i şerîf aldığını hep öğrenir, ezberlerdi. Bir kimse hadîs rivâyetinde ve râvilerin senedinde hatâya düşse, hemen İmâm-ı Buhârî hazretlerini bulur, doğrusunu ondan öğrenirdi.
İmâm-ı Buhârî’den hadîs-i şerîf işitip, rivâyet edenlerin sayısı doksanbinden fazladır. Gittiği her yerde, etrâfı hadîs-i şerîf almak ve öğrenmek isteyenlerle dolup taşardı. Nişâbûr’a gittiğinde kendisini dörtbin kişi karşılamıştır.
İmâm-ı Buhârî’den hadîs-i şerîf rivâyet eden hadîs âlimlerinden bir kısmı şu zâtlardır:
Ebû Îsâ et-Tirmizî, İbn-i Ebî Dâvûd, Muhammed bin Nasru’l-Mervezî, Müslim bin Haccâc, Sâlih bin Muhammed, İbrâhîm bin İshâk el-Harbî, Ebû Bekir bin Huzeyme, Ebû Zür’a, Ebû Kays Muhammed bin Cum’a bin Sa’îd, en-Nesâî, Muhammed bin Ahmed ed-Dülabî, Ebû Hatim İbni Ebiddünyâ, el-Fazl bin Abbâs er-Râzî, Ebû Kureyş Muhammed bin Cum’a el-Kühistânî, Muhammed Yûsuf el-Firebrî ve diğerleri.
İmâm-ı Buhârî ömrünün son yıllarında, Nişâbûr’a döndüğünde, ilimdeki üstünlüğünü bilenler etrâfında toplanmıştı, ilim meclisine devam edenlerin çokluğu ve gördüğü itibar, ba’zı kimselerin kıskanmasına ve hoş olmayan tutum içine girmelerine sebep olmuştur. Bundan dolayı Nişâbûr’dan ayrılıp, Buhâra’ya gitti. Buhâra’ya varınca vâli Hâlid bin Ahmed, İmâm-ı Buhârî’ye haber gönderip, eserlerini alıp, yanına gelmesini, onları bizzat kendisinden dinlemeyi istediğini bildirdi. Ayrıca kendi çocukları için husûsî hadîs-i şerîf dersi vermesini istedi. İmâm-ı Buhârî, vâliye şöyle cevap verdi: “Ben ilmi, emîrin kapısına götürüp zelîl etmem. Eğer ilmi istiyorsan, mescidde, yahud evimdeki ilim meclisinde hazır bulun. Bu sözümü kabûl etmezsen, beni kürsüde ders vermekten men et ki, ben Allah katında ma’zur olayım. Halbuki ben, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) “Her kime bir ilimden sorulur, o da onu gizlerse, kıyâmet günü ateşten bir gem vurulur” hadîs-i şerîfi gereğince, ilmi gizleyemem.” Çocukları için husûsî ders vermesini istemesine karşı da şöyle cevap verdi:
“Ben, bir kısım kimseleri hadîs-i şerîf dersinden men edip, birkaç kişiye ders veremem.” Bunun üzerine vâli, İmâm’ın Buhârâ’dan çıkması emrini verdi. İmâm-ı Buhârî, vâliyi Allahü teâlâya havale edip, Buhârâ’dan çıktı. Aradan bir ay geçmeden bu vâli görevinden alındı. Bir merkebe bindirilip, şehri dolaştırılması ve “Kötü işler yapanın sonu işte budur” diye bağırılması emri geldi. Vâlinin sözlerine uyarak, İmâm-ı Buhârî’ye çeşitli eza ve cefâlarda bulunan kimselerin de her birine, insanların ders ve ibret alacakları çeşitli belâlar isâbet etti.
İmâm-ı Buhârî hazretlerinin Buhârâ’dan çıkış haberi üzerine, Semerkantlılar kendisini da’vet ettiler. Giderken yolda Semerkantlılar’dan bir kısım insanların kendisini isteyip, bir kısmının istemediği haberim alınca, Harteng’de akrabalarının yanında kaldı. İşin içyüzünü öğrenmek istemişti. İnsanların bu hâlinden kalbi daraldı ve canı sıkıldı. Teheccüd namazından sonra ellerini açıp, “Yâ Rabbî! Yeryüzü bu genişlikle bana dar oldu. Beni tarafına al” diye duâ etti. O ay, orada hastalandı ve Ramazan Bayramı gecesi Semerkant’dan 72 km. uzaklıkta, olan Harteng’de vefât etti. Kabri oradadır.
Abdülvâhid bin Âdem Tevâvisî şöyle anlatmıştır:
“Peygamber efendimizi ( aleyhisselâm ) rü’yâmda gördüm. Eshâb-ı kiramdan ba’zıları ile beraber bir yerde durdular. Yanlarına gelip selâm verdim. Selâmımı aldılar. Daha sonra burada durmalarının hikmetini sordum. Buyurdular ki: “Muhammed bin İsmail Buhârî’yi bekliyorum.” Birkaç gün sonra İmâm-ı Buhârî hazretlerinin vefât ettiğini öğrendim. Hesâb ettim. Peygamber efendimizi gördüğüm zaman vefât etmişti.”
İmâm-ı Buhârî vefât ettikten sonra, elbisesi soyuluncaya kadar garip bir şekilde terledi. Ölümünden önce “Beni üç parça beyaz bez ile kefenleyiniz” diye vasıyyet etmişti. Cenâzesi yıkanıp kefenlendi ve namazından sonra defn edildi. Vefât ettiğinde 62 yaşında idi. Ebced hesabıyla doğum târihi Sıdk kelimesi: 194, ölüm târihi ise, nûr kelimesi: 256’dır. Vefâtından birkaç gün sonra, mezarından güzel bir koku çıkmaya başladı ve günlerce devam etti. Mezarına doğru bilezik gibi bir ışık hâlesi indi. Görenler hayret ettiler. Hücum edip toprağından götürmeye başladılar. Öyle ki, kabir açılacak duruma geldi. Her ne kadar mezarı korumak için bekçi tutulmuşsa da, halkın hücumu önlenemedi. O zaman mezarın çevresine ağaçtan bir engel yaptılar. Böylece gelenler o engelden geçip kabre yanaşamadılar.
Recâ bin Mûrcî, “O, Allahü teâlânın yeryüzünde yürüyen âyetlerinden bir âyet idi” demiştir.
Necm bin Fadl anlatır: “Rü’yâmda Peygamber efendimizi gördüm. İmâm-ı Buhârî hazretleri arkasında idi. Resûlullah efendimiz bir adım hareket etse o da bir adım atıyor. Ayağını Resûlullahın ( aleyhisselâm ) kaldırdığı yere koyuyor, onun izi üzerinde, İmâm-ı Buhârî, gerek akranlarının ve gerekse hocalarının sonsuz iltifâtlarına kavuşmuştur. Ahmed İbni Hanbel, Horasan’ın, onun gibi birisini yetiştirmediğini söylemiş; Ali İbnu’l-Medînî de “İmâm-ı Buhârî, kendisi gibi birisini görmemiştir” demiştir. Ahmed İbn-i Hamdün ise, İmâm-ı Müslim’in, İmâm-ı Buhârî’ye gelip, ilimdeki üstünlüğünü görerek alnından öptüğünü, sonra da ona şöyle dediğini nakletmiştir: “Müsâade et de, ayaklarını da öpeyim, ey üstâdların üstadı, muhaddislerin efendisi, hadîs illetlerinin tabîbi.” Bundan sonra İmâm-ı Müslim, bir hadîs hakkında suâl sormuş, cevâbını aldıktan sonra da ona şöyle demiştir: “Sana, yalnız hased edenler düşman olur; şehâdet ederim ki, dünyâda senin bir eşin daha yoktur.”
İmâm-ı Buhârî’nin ( radıyallahü anh ) ibâdetteki huşûu ve ihlâsı, o kadar fazla idi ki, bir defa namaz kılarken bir arı, kendisini tam on yedi defa soktuğu halde namazını bozmadı. Çünkü onun soktuğunu duymuyordu.
İmâm-ı Buhârî’ye babasından çok mal, para kalmıştı. Herkese iyilik ederdi. Çok cömerd idi. Mürüvvet, vera’ ve ihtiyât sahibi idi. Fakîrlere çok sadaka verir, talebelerinin ihtiyâçlarını kendisi karşılardı. Kendisi çok az yer, günde iki-üç badem ile iktifa ederdi. Dört sene hiç yemek yemeyip, sadece ekmek ile idâre etti. Bir zaman hastalandı. Doktorlar, “Bu hastalık, sadece kuru ekmek yemekden meydana gelmiştir” dediler. Bundan sonra bir bardak su ve ekmek ile idâre etti. Babası, “Malıma, bir dirhem haram ve şüpheli malın karıştığını bilmiyorum” dediği için, helâl mal olarak bildiği, yalnız babasının malından yerdi.
İmâm-ı Buhârî hazretleri, bayram günleri hariç bütün yılını oruçla geçirirdi. Şüphelilerden dâima kaçardı. Gıybetten çok korkardı. Buyurdu ki; “İsterim ki Rabbime kavuştuğumda hiç gıybet etmemiş olayım ve böyle bir şey için kimse beni aramasın.” Gecenin ilk saatlerinde biraz uyur, sonra kalkar ilim ve ibâdetle meşgûl olurdu. Üç günde bir hatim ederdi. Sonra duâsını yapıp; “Her hatim sonunda yapılan duâ makbûldür” buyururdu.
İmâm-ı Buhârî ( radıyallahü anh ) Bağdâd’a geldiğinde, orada bulunan hadîs âlimlerinden çoğu toplanıp, Hazreti İmâm-ı imtihan etmek istediler. Yüz tane hadîs-i şerîfin metin (Peygamber efendimizin mübârek sözleri) ve sened (bir hadîs-i şerîfi nakleden zâtların isim silsilesi) kısımlarının yerlerini değiştirdiler. Bu şekilde değiştirdikleri hadîs-i şeriflerden, bir kişiye on hadîs-i şerîf vererek, on kişiyi İmâm-ı Buhârî’ye ( radıyallahü anh ) gönderdiler. Bu kimseler, Hazreti İmâm’ın bulunduğu meclise gelip, her birisi yanlarında bulunan hadîs-i şerîfleri okuyup, “Bu hadîs-i şerîfi biliyor musunuz?” diye sordular. Hazreti İmâm-ı Buhârî, “Bu söylediğiniz şekilde bir hadîs-i şerîf bilmiyorum” buyurdular. On kişi, onar hadîs-i şerîfi okuyup bitirdikleri zaman, İmâm-ı Buhârî ( radıyallahü anh ) birinci kimseye dönüp, “Senin okuduğun birinci hadîs-i şerîfin metni böyle, isnadı da şöyledir diyerek, onların okudukları sıra ile birden yüze kadar hadîs-i şerîfleri, sened ve metinlerini doğru olarak okudu. Bunun üzerine orada bulunanların hepsi, Muhammed Buhârî’nin ( radıyallahü anh ) hafızasının kuvvetliliğini, hadîs ilmindeki yüksekliğini anlayıp kabûl ettiler.
Ebû Bekir Medînî şöyle anlatmıştır: “Birgün Nişâbûr’da İshâk bin Râheveyh’in yanında idik. İmâm-ı Buhârî de vardı. İshâk bin Râheyeyh bir hadîs-i şerîf okudu. Bu hadîs-i şerîfi Atâ Keyhârânî yazıp, rivâyet etmişti. İshâk bin Râheveyh İmâm-ı Buhârî’ye dönüp, “Keyhâran neresidir?” dedi. İmâm-ı Buhârî de “Yemen’de bir köydür. Hazreti Muâviye bin Ebî Süfyân, Eshâb-ı kiramdan birini oraya göndermişti. Atâ Keyhâran ondan iki hadîs-i şerîf işitmişti” dedi. Bunun üzerine İshâk bin Râheveyh “Ey Ebâ Abdullah (Buhârî), sanki sen aralarında yaşamış gibi bildin” dedi.
Yûsuf bin Mûsâ şöyle anlatmıştır: “Basra Câmii’nde idim. Birisi, ey ilim ehli, Muhammed bin İsmail Buhârî Basra’ya teşrîf etmiştir. İlminden istifâde etmek isteyenler gelsin, diye bağırdı. Gidip baktık ki, genç bir zât direk arkasında namaz kılıyordu. Namazını bitirdikten sonra, büyük bir kalabalık etrâfını sardı. Oturup, kendilerine hadîs-i şerîf yazdırmasını istediler. O da bu isteklerini kabûl edip, onlara söyleyip, yazdırdı. Sonra, onun geldiğini bağırarak ilân eden kimse tekrar bağırıp, Yarın da falan yerde hadîs-i şerîf imlâ ettirecek (yazdıracak) dedi. Ertesi gün fıkıh âlimleri, hadîs âlimleri ve diğer âlimler, İmâm-ı Buhârî’nin yanına geldiler. Etrâfında toplananlar bin kişi kadardı. Ondan hadîs-i şerîf yazmak için bekliyorlardı. İmâm-ı Buhârî yazdırmaya başlamadan önce bir konuşma yaptı. Bu konuşmasında “Ey Basra ehli! Ben genç birisiyim. Benden hadîs-i şerîf işitmek istediniz. Size herkesin istifâde etmesi için, bu Basra’da yetişen âlimlerden rivâyet ettiğim hadîs-i şerîfleri yazdıracağım” dedi. Oradakiler bu sözleri hayretle dinlediler. İmâm-ı Buhârî bu sözlerinden sonra etrâfını saran büyük kalabalığa hadîs-i şerîf yazdırmaya başladı. Sizin Basra şehrinden olan Abdullah bin Osman bin Hable bin Ebî Revad’dan naklediyorum. O da Şu’be’den, o da Mansûr’dan ve diğer râvilerden, onlar da Sâlim bin Ebî Ca’d’dan, bu da Enes bin Mâlik’in şöyle dediğini nakletmiştir: Bir köylü Nebî’ye ( aleyhisselâm ) gelip; “Yâ Resûlallah, insan kavmini sever” dedi. Bunun üzerine Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Kişi sevdiği ile beraberdir” buyurdu. Bundan sonra İmâm-ı Buhârî şöyle devam etti: “Bu hadîs-i şerîf, sizde bu rivâyet yoluyla yok, siz bunu Mansûr’un, Sâlim’den rivâyeti ile biliyorsunuz” dedi. Sonra yazdırmaya devam ederek yazdırdığı her hadîs-i şerîf için, “Siz bunu şu râvilerin rivâyetiyle biliyorsunuz” diyerek hem kendi rivâyet ettiği râvi zincirini saydı, hem de Basralıların, aynı hadîs için bildikleri diğer rivâyet zincirini söyledi...”
Eserleri:
1- “Câmi-üus-Sahîh”; en büyük ve en meşhûr eseri budur. Sahîh-i Buhârî ismiyle tanınmıştır. Hadîs-i şerîfleri toplayan en kıymetli kitabdır. İslâm âlimleri söz birliği ile, “Kur’ân-ı kerîmden sonra en sahîh kitap Sahîh-i Buhârî’dir” buyurmuşlardır. Sahîh hadîsleri toplayan ilk hadîs kitabıdır.
İmâm-ı Buhârî, bu eserine (Sahîh) denilmesinin sebebini şöyle anlatıyor: “Rü’yâmda Peygamber efendimizi gördüm. Karşılarında oturuyordum ve elimde bulunan yelpazeyi sallayıp, mübârek vücûdunu serinletiyor, mübârek yüzüne yaklaşmak istiyen sinekleri uzaklaştırıyordum. Büyük zâtlar bu rü’yâmı, “Sen, Peygamberimiz aleyhisselâmın hadîs-i şerîflerini, O’nun ( aleyhisselâm ) sözü imiş gibi uydurulan yalanlardan ayırırsın”; şeklinde açıkladılar. Bundan sonra, çok uğraşarak, sahih hadîsleri topladım ve bu şekilde meydana gelen eserin ismi (Sahîh) oldu.”
Bu kitabı, Mescid-i Haram’da yazdı. Her hadîs-i şerîfi yazmadan önce istihâre yapmıştır. Zemzem suyu ile gusledip, Kâ’be’de, makamın gerisinde iki rek’at namaz kılıp, koyduğu sağlam usûllere göre, sahîh olduğu kesin olarak belli olan hadîs-i şerîfleri yazmıştır. Bu kitabı müsveddeden temize çekme işini de, Medîne-i münevverede Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) kabr-i şerîfi ile minberi arasında “Ravda-i mutahhara”da yaptı. Bu eserini nasıl yazdığını kendisi şöyle anlatmıştır: “Câmi-üs-Sahîh kitabını, altıyüzbin hadîs-i şerîf arasından seçtim. Her hadîs-i şerîfi kitaba koymadan önce gusledip, iki rek’at namaz kılıp, istihâreye yattım. Ondan sonra hadîs-i şerîfi kitaba koydum. Bunları yapmadan hiçbir hadîsi yazmadım. Bu kitabı 16 yılda tamamladım.” Bu kitapda 7275 hadîs-i şerîf vardır. Rumuzu “Hı” harfidir. İmâm-ı Buhârî: “Bu kitabta, sahîh hadîsleri bildirdim. Bununla beraber almadığım, ya’nî bu kitapta olmayan hadîsler, bunlardan çok fazladır” buyurmuştur.
Kütüb-i sitte denilen, altı sahîh hadîs kitabının en başta geleni, Sahîh-i Buhârî’dir. Bu eserde sahîh hadîsler, sika (güvenilir, sağlam) râvilerin rivâyetleri toplanmıştır. Bu hadîs-i şerîfler, rivâyet husûsunda râviler arasında ihtilâf bulunmayan hadîs-i şerîflerdir. Böylece râvi zinciri birbirine bağlanarak, asıl kaynağına gidilmiştir.
Buhârî-i şerîf 97 kitaba ve 3450 baba ayrılmıştır. Bu bölümler İbâdât, muamelât, siyer, megazî, mu’cizât ve Kur’ân-ı kerîm âyetlerinin tefsîrine dâirdir. Fıkhî mes’elelere önem verilmiş olup, metinler arasında fıkıha dâir izahlar yer almıştır.
Buhârî-i şerîfin, Ali el-Yunûnî tarafından istinsah edilen metni muteber olmuştur. Dikkat ve titizlikle yazılan bu nüshanın aslı, Kâhire’de Akboğa Medresesi kütüphânesindedir. Bundan başka, çok yazma nüshaları da vardır.
Ebû Muhammed Mûsenî ( radıyallahü anh ), Kur’ân-ı kerîmi ve Sahîh-i Buhârî’yi ta’zîm ve hürmet için, baştan sona kadar altın suyu ile yazdı. Allahü teâlânın kitabına ve Resûlullahın ( aleyhisselâm ) sünnetine olan hürmet ve bağlılığının çokluğu sebebi ile, yapmağı göze aldığı bu çok zor ve ağır çalışma neticesinde, dokuz cildlik bir eser meydana geldi.
Sahîh-i Buhârî’nin çeşitli baskıları yapılmış olup, ilk baskısını 1894 senesinde İkinci Abdülhamîd Hân yaptırmıştır. Abdülhamîd Hân, İstanbul’daki yazma nüshalarını Mısır’a gönderdi. Mısır’da kurulan bir ilim heyeti tarafından, metinler incelendi. Nüsha farkları işâretlenmek sûretiyle, Yunûnî nüshası esas alınarak, Bulak’ta Emîriyye Matbaasında basıldı.

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
24 min
Hadîs âlimlerinin en büyüğü. Kur’ân-ı kerîmden sonra, dünyânın en kıymetli kitabı olan “Buhârî-yi şerîf adı ile meşhûr hadîs kitabını yazan, büyük İslâm âlimidir. İsmi, Muhammed bin İsmail bin İbrâhîm bin Mugîre bin Berdizbeh el-Cu’fî el-Buhârî’dir. Künyesi, Ebû Abdullah’dır. 194 (m. 810) senesinin Şevval ayında, Cum’a günü öğleden sonra, Buhârâ’da doğdu. 256 (m. 870)’de Semerkant’ta Ramazan bayramı gecesi 62 yaşında iken vefât etti. Kabri, Semerkant’ın Hertenk kasabasındadir.
Hadîs ilminde yüksek derecede olup, üç yüzbinden fazla hadîs-i şerîfi, senetleriyle birlikte ezbere bilen bir âlim olduğu için “İmâm”, Buhâralı olduğu için de “Buhârî” denilmiş ve “İmâm-ı Buhârî” ismiyle meşhûr olmuştur.
İmâm-ı Buhârî, Allahü teâlânın sâlih kullarından idi. Zamanında, hadîs ilminde kitap ve sünnetin ma’nâlarını anlamada, zekâda, fıkıh bilgisinin çokluğunda, zühd ve vera’da, kuvvetli ictihâdda ve istinbatta (hüküm çıkarmada) bir eşi yoktu.
İmâm-ı Buhârî, ilk tahsiline doğduğu yer olan Buhârâ’da başladı. Babası da hadîs ilminde âlim olup, dördüncü tabaka râvilerinden idi. O zaman Buhârâ önemli ilim merkezlerinden biri idi. İmâm-ı Buhârî’nin babası, henüz o küçük yaşta iken vefât ettiğinden yetim kaldı. Sâlih bir zât olan babasından çok miras kalmıştır. Babasının ölümü üzerine onu annesi yetiştirdi. Annesi, İmâm-ı Buhârî ile kardeşini yetiştirme konusunda oldukça titiz davrandı. Babalarından miras kalan serveti, onların tahsili ve terbiyesi için harcadı, duâsı makbûl sâliha bir hanım idi. İmâm-ı Buhârî’nin küçük yaşta gözleri bir hastalıktan dolayı görmez olmuştu. Annesi tedâvi ettirmeye çalıştı ise de, oğlunun bu körlüğü devam etti. Çocuğunun gözlerinin görmesi için, uzun zaman duâ etti. Bir gece rüyasında İbrâhîm aleyhisselâmı görüp, duâ istedi. İbrâhîm aleyhisselâm ona, “Üzülme, Allahü teâlâ oğlunun gözlerini geri verecek” diye müjdeledi. Sabah olunca İmâm-ı Buhârî’nin gözleri tekrar görmeye başladı.
İmâm-ı Buhârî küçük yaşta iken, Buhâra’daki âlimlerden ilim öğrenmeye başladı. Kabiliyeti ve zekâsının üstünlüğü ile dikkati çekiyordu. Bu ilk tahsil yıllarında, hadîs ilmini öğrenmeye karşı ilgi duymaya başlamıştı. Kendisine hadîs ilmini öğrenmeye nasıl başladığı sorulduğunda; “Bu ilmi öğrenmeye kâtipler arasında kâtiplik yaparak başladım. On yaşına kadar böyle devam ettim.” cevâbını vermiştir. On yaşından itibâren hadîs âlimlerinin derslerine devam etmeye başladı. Henüz onbeş yaşına girmeden, yetmişbin hadîs-i şerîf ezberlemişti. Bu garip hâdiseyi duyanlar, Hakîkaten bu kadar hadîs-i şerîfi ezberledin mi?” diye sorduklarında onlara, “Evet!” Hattâ yetmişbinden daha fazladır. Ayrıca bu hadîslerin kim tarafından rivâyet edildiğini, râvilerin doğum ve ölüm târihlerini de biliyorum” dedi. Bu ilimde o kadar yükselmişti ki, hocaları ile karşılıklı ilmî münâzaralarda bulunurlardı. Nitekim hocası Dahilî, ba’zı hadîs rivâyetindeki eksikliklerini onun yardımıyla tamamlamıştır. Zekâsının keskinliği ve hafızasının kuvveti ile etrâfındakilerin hayret ve takdîrini kazandı. Onaltı yaşına gelince, Abdullah İbni Mübârek ve Veki’ bin Cerrâh’ın yazdıkları hadîs kitaplarını ezberledi. Bu yaşta, büyük din âlimlerinin yazılarını okuyup anlardı.
O zaman bilhassa hadîs ilmini öğrenmek için, meşhûr hadîs âlimlerinin bulunduğu ilim merkezlerine gitmek, ilim öğrenmek için önemli bir şart idi. Bu sebeple İmâm-ı Buhârî de 16 yaşından itibâren, ilim öğrenmek için seyahatlere çıkmıştır. Pek çok ilim merkezine yaptığı seyahatleri, 40 yaşına kadar devam etmiştir.
Kendisinden şöyle nakledilmiştir: “Onaltı yaşında iken Abdullah İbni Mübârek’in ve Veki’ bin Cerrâh’ın kitâblarını ezberledim. Fıkıh ilminde müctehidlerin, rey ehlinin bildirdiklerini öğrendim. Sonra annem ve kardeşim Ahmed’le birlikte hacca gittik. Hac farizasını yaptıktan sonra, annemle kardeşim Buhâra’ya döndü. Ben Mekke’de kalıp, hadîs-i şerîf toplamaya başladım. 18 yaşına girdiğimde, Sahabe ve Tabiînin fetvâlarını topladım. Bu arada Medine’ye gittim. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) kabr-i şerîfi başında, geceleri ay ışığında “Târih-ül-kebîr” kitabımı yazdım. Bu kitabda yazdığım ve ismi geçen her zâtın, bende bir kıssası vardı. Kitabı uzatmamak için bunları yazmadım.” İmâm-ı Buhârî Mekke’de bulunduğu sırada Abdullah bin Zübeyr el-Hamidî’den Şafiî fıkhını öğrenmiştir. Ayrıca Târih-i kebîr’ini yazarken istifâde ettiği Sahabe ve Tabiînin rivâyet ve fetvâlarını da bu sırada öğrendi.
İmâm-ı Buhârî’nin ilim için yaptığı seyahatleri 210 senesinde başlayıp, yıllarca sürmüştür. Gittiği ilim merkezleri; Mekke, Medine, Bağdâd, Basra, Kûfe, Mısır, Nişâbûr, Belh, Merv, Askalan, Dımeşk, Hums, Rey, Kayseriyye ve diğer yerlerdir. Gittiği yerlerde, zamanın meşhûr hadîs âlimleriyle görüşüp, onlardan hadîs-i şerîf dinliyordu, işittiği hadîs-i şerifleri yazıyor ve ekseriyetle ezberliyordu. O kadar kuvvetli zekâsı ve hafızası vardı ki, hadîs-i şerîfi bir kere işitince veya okuyunca hemen ezberliyordu. Haşid bin İsmail şöyle anlatmıştır: “Buhârî, işittiklerini küçük yaşına rağmen yazmıyordu, ama ezberliyordu. Basra’da bizimle beraber hadîs âlimlerini dolaşırdı, biz yazardık, fakat o yazmazdı. Biz ona yazmamasının sebebini sorar dururduk. Aradan onaltı gün geçmişti ki bize, “Artık bana sataşmakta çok oldunuz, yazdıklarınızı getirip gösterin bakalım” dedi. O’na yazdıklarımızı getirdik. O da bize, onbeşbinden fazla hadîs-i şerîfin hepsini ezberden okuyuverdi. Sonra şöyle dedi: “Görüyorsunuz ki boşuna gelip, günlerimi heder etmemişim!” O zaman anladık ki, hadîs ilminde hiç kimse O’nu geçemez.”
Süleymân bin Mücâhid şöyle anlatmıştır: “Birgün Süleymân bin Selâm Bikendî’nin yanına gitmiştim. Yanına varır varmaz: “Biraz önce gelseydin, yetmişbin hadîs-i şerîf ezberlemiş olan bir çocuk görecektin.” dedi. Bu söz üzerine çok merak edip dışarı çıktım. Bir çocukla karşılaştım. Bahsedilen çocuk budur diye düşünerek “Yetmişbin hadîs-i şerîf ezberleyen sen misin?” dedim. “Evet efendim, daha da fazlasını ve Sahabeden, Tabiînden olup da, rivâyet ettiği hadîs-i şerîf ezberlediğim râvilerin, doğum ve vefât târihlerini, yaşadıkları yerleri biliyorum...” dedi. Kendisi şöyle anlatmıştır: “Hadîs öğrenmek için iki defa Mısır’a ve Şam’a, dört defa Basra’ya gittim. Hicaz’da altı sene kaldım. Hadîs âlimleri ile birlikte Bağdâd ve Kûfe şehirlerine kaç defa gittiğimi sayamam.” İmâm-ı Buhârî, bu seyahatlerinde binden fazla âlimden hadîs ve diğer ilimleri öğrenmiş ve nakletmiştir. Hocalarından bir kısmı şu zâtlardır:
Buhâra’da; Muhammed bin Selâm el-Bikendî, Abdullah bin Muhammed el-Müsnedî, Muhammed bin Yûsuf el-Bikendî, İbrâhîm bin el-Eş’as. Mekke’de; Abdullah bin Zübeyr el-Hamidî el-Mekrî, Ebû Sabit Muhammed bin Abdullah, Ahmed bin Muhammed el-Ezrâkî. Medîne’de; Abdülazîz el-Üveysi, Mutarrif bin Abdullah. Vâsıt’ta; Amr bin Muhammed bin Avn. Bağdâd’da; Süreyc bin en-Nu’mân, Muhammed bin Îsâ et-Tabbaî, Ali bin Mensûr. Basra’da; Ebû Âsım en-Nebîl eş-Şeybânî, Bedel bin el-Minber, Muhammed bin Abdullah el-Ensârî, Ömer bin Âsım el-Kilâbî, Abdurrahmân bin Muhammed bin Hammâd, Abdullah bin Gedanî. Kûfe’de; Ebû Nuaym el-Fazl bin Dükayn, Talak bin Ganem, Hasan bin Atiyye, Abdullah bin Mûsâ, Hâlid bin Muhalled, Hallad bin Yahyâ, Ferve bin Ebi’l Magraî. Mısır’da; Sa’îd bin Ebî Meryem, Abdullah bin Sâlihîl-kâtip, Sa’îd bin Tüleyd, Amr bin Rebî’ bin Târık. Şam’da; Ebû Mesher, Ebû Nasr-i’l-Ferâdisî, Rey’de; İbrâhîm bin Mûsâ el-Hâfız, Merv’de; Ali bin el-Hasen bin Şekik, Abdân bin Osman el-Mervezî, Muâz bin Esed, Sadaka bin el-Fazl. Nişâbûr’da; Yahyâ bin Yahyâ, Bişr bin el-Hakem, Muhammed bin Yahyâ, ez-Zühlî. Kayseriyye’de; Muhammed bin Yûsuf el-Feryâbî. Hums’ta; Ebü’l-Mugîre, Ahmed bin Hâlidî Vehbî, Ebü’l-Yemân, Yahyâ el-Vehazî, Ali bin Ayas. Askalan’da; Âdem bin Ebî Ayas. Ayrıca Ali bin el-Medînî, Ahmed bin Hanbel, Yahyâ bin Maîn, İsmail bin İdris el-Medînî, İshâk bin Râheveyh, Süleymân bin Harb, Ebû Gassan en-Nehbî, Ubeydullah bin Mûsâ el-Absî, Abdullah bin Muhammed el-Müsnedî, Abdülkuddüs bin el-Haccâc ve diğerleri.
İmâm-ı Buhârî hazretleri, hadîs-i şerîflerin râvilerini çok inceler, dînin emirlerine uymayan, edeblerini gözetmeyen, ahlâkında bir kusur olan kimselerin rivâyet ettiği hadîs-i şerifleri almazdı. Hadîs-i şerîfin metnini ezberlediği gibi, o hadîs-i şerîfi rivâyet eden zâtların künyesini, doğum-ölüm târihlerini, ahlâkını, yaşayışını, kimden rivâyette bulunduğunu, o râviden başka kimlerin hadîs-i şerîf aldığını hep öğrenir, ezberlerdi. Bir kimse hadîs rivâyetinde ve râvilerin senedinde hatâya düşse, hemen İmâm-ı Buhârî hazretlerini bulur, doğrusunu ondan öğrenirdi.
İmâm-ı Buhârî’den hadîs-i şerîf işitip, rivâyet edenlerin sayısı doksanbinden fazladır. Gittiği her yerde, etrâfı hadîs-i şerîf almak ve öğrenmek isteyenlerle dolup taşardı. Nişâbûr’a gittiğinde kendisini dörtbin kişi karşılamıştır.
İmâm-ı Buhârî’den hadîs-i şerîf rivâyet eden hadîs âlimlerinden bir kısmı şu zâtlardır:
Ebû Îsâ et-Tirmizî, İbn-i Ebî Dâvûd, Muhammed bin Nasru’l-Mervezî, Müslim bin Haccâc, Sâlih bin Muhammed, İbrâhîm bin İshâk el-Harbî, Ebû Bekir bin Huzeyme, Ebû Zür’a, Ebû Kays Muhammed bin Cum’a bin Sa’îd, en-Nesâî, Muhammed bin Ahmed ed-Dülabî, Ebû Hatim İbni Ebiddünyâ, el-Fazl bin Abbâs er-Râzî, Ebû Kureyş Muhammed bin Cum’a el-Kühistânî, Muhammed Yûsuf el-Firebrî ve diğerleri.
İmâm-ı Buhârî ömrünün son yıllarında, Nişâbûr’a döndüğünde, ilimdeki üstünlüğünü bilenler etrâfında toplanmıştı, ilim meclisine devam edenlerin çokluğu ve gördüğü itibar, ba’zı kimselerin kıskanmasına ve hoş olmayan tutum içine girmelerine sebep olmuştur. Bundan dolayı Nişâbûr’dan ayrılıp, Buhâra’ya gitti. Buhâra’ya varınca vâli Hâlid bin Ahmed, İmâm-ı Buhârî’ye haber gönderip, eserlerini alıp, yanına gelmesini, onları bizzat kendisinden dinlemeyi istediğini bildirdi. Ayrıca kendi çocukları için husûsî hadîs-i şerîf dersi vermesini istedi. İmâm-ı Buhârî, vâliye şöyle cevap verdi: “Ben ilmi, emîrin kapısına götürüp zelîl etmem. Eğer ilmi istiyorsan, mescidde, yahud evimdeki ilim meclisinde hazır bulun. Bu sözümü kabûl etmezsen, beni kürsüde ders vermekten men et ki, ben Allah katında ma’zur olayım. Halbuki ben, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) “Her kime bir ilimden sorulur, o da onu gizlerse, kıyâmet günü ateşten bir gem vurulur” hadîs-i şerîfi gereğince, ilmi gizleyemem.” Çocukları için husûsî ders vermesini istemesine karşı da şöyle cevap verdi:
“Ben, bir kısım kimseleri hadîs-i şerîf dersinden men edip, birkaç kişiye ders veremem.” Bunun üzerine vâli, İmâm’ın Buhârâ’dan çıkması emrini verdi. İmâm-ı Buhârî, vâliyi Allahü teâlâya havale edip, Buhârâ’dan çıktı. Aradan bir ay geçmeden bu vâli görevinden alındı. Bir merkebe bindirilip, şehri dolaştırılması ve “Kötü işler yapanın sonu işte budur” diye bağırılması emri geldi. Vâlinin sözlerine uyarak, İmâm-ı Buhârî’ye çeşitli eza ve cefâlarda bulunan kimselerin de her birine, insanların ders ve ibret alacakları çeşitli belâlar isâbet etti.
İmâm-ı Buhârî hazretlerinin Buhârâ’dan çıkış haberi üzerine, Semerkantlılar kendisini da’vet ettiler. Giderken yolda Semerkantlılar’dan bir kısım insanların kendisini isteyip, bir kısmının istemediği haberim alınca, Harteng’de akrabalarının yanında kaldı. İşin içyüzünü öğrenmek istemişti. İnsanların bu hâlinden kalbi daraldı ve canı sıkıldı. Teheccüd namazından sonra ellerini açıp, “Yâ Rabbî! Yeryüzü bu genişlikle bana dar oldu. Beni tarafına al” diye duâ etti. O ay, orada hastalandı ve Ramazan Bayramı gecesi Semerkant’dan 72 km. uzaklıkta, olan Harteng’de vefât etti. Kabri oradadır.
Abdülvâhid bin Âdem Tevâvisî şöyle anlatmıştır:
“Peygamber efendimizi ( aleyhisselâm ) rü’yâmda gördüm. Eshâb-ı kiramdan ba’zıları ile beraber bir yerde durdular. Yanlarına gelip selâm verdim. Selâmımı aldılar. Daha sonra burada durmalarının hikmetini sordum. Buyurdular ki: “Muhammed bin İsmail Buhârî’yi bekliyorum.” Birkaç gün sonra İmâm-ı Buhârî hazretlerinin vefât ettiğini öğrendim. Hesâb ettim. Peygamber efendimizi gördüğüm zaman vefât etmişti.”
İmâm-ı Buhârî vefât ettikten sonra, elbisesi soyuluncaya kadar garip bir şekilde terledi. Ölümünden önce “Beni üç parça beyaz bez ile kefenleyiniz” diye vasıyyet etmişti. Cenâzesi yıkanıp kefenlendi ve namazından sonra defn edildi. Vefât ettiğinde 62 yaşında idi. Ebced hesabıyla doğum târihi Sıdk kelimesi: 194, ölüm târihi ise, nûr kelimesi: 256’dır. Vefâtından birkaç gün sonra, mezarından güzel bir koku çıkmaya başladı ve günlerce devam etti. Mezarına doğru bilezik gibi bir ışık hâlesi indi. Görenler hayret ettiler. Hücum edip toprağından götürmeye başladılar. Öyle ki, kabir açılacak duruma geldi. Her ne kadar mezarı korumak için bekçi tutulmuşsa da, halkın hücumu önlenemedi. O zaman mezarın çevresine ağaçtan bir engel yaptılar. Böylece gelenler o engelden geçip kabre yanaşamadılar.
Recâ bin Mûrcî, “O, Allahü teâlânın yeryüzünde yürüyen âyetlerinden bir âyet idi” demiştir.
Necm bin Fadl anlatır: “Rü’yâmda Peygamber efendimizi gördüm. İmâm-ı Buhârî hazretleri arkasında idi. Resûlullah efendimiz bir adım hareket etse o da bir adım atıyor. Ayağını Resûlullahın ( aleyhisselâm ) kaldırdığı yere koyuyor, onun izi üzerinde, İmâm-ı Buhârî, gerek akranlarının ve gerekse hocalarının sonsuz iltifâtlarına kavuşmuştur. Ahmed İbni Hanbel, Horasan’ın, onun gibi birisini yetiştirmediğini söylemiş; Ali İbnu’l-Medînî de “İmâm-ı Buhârî, kendisi gibi birisini görmemiştir” demiştir. Ahmed İbn-i Hamdün ise, İmâm-ı Müslim’in, İmâm-ı Buhârî’ye gelip, ilimdeki üstünlüğünü görerek alnından öptüğünü, sonra da ona şöyle dediğini nakletmiştir: “Müsâade et de, ayaklarını da öpeyim, ey üstâdların üstadı, muhaddislerin efendisi, hadîs illetlerinin tabîbi.” Bundan sonra İmâm-ı Müslim, bir hadîs hakkında suâl sormuş, cevâbını aldıktan sonra da ona şöyle demiştir: “Sana, yalnız hased edenler düşman olur; şehâdet ederim ki, dünyâda senin bir eşin daha yoktur.”
İmâm-ı Buhârî’nin ( radıyallahü anh ) ibâdetteki huşûu ve ihlâsı, o kadar fazla idi ki, bir defa namaz kılarken bir arı, kendisini tam on yedi defa soktuğu halde namazını bozmadı. Çünkü onun soktuğunu duymuyordu.
İmâm-ı Buhârî’ye babasından çok mal, para kalmıştı. Herkese iyilik ederdi. Çok cömerd idi. Mürüvvet, vera’ ve ihtiyât sahibi idi. Fakîrlere çok sadaka verir, talebelerinin ihtiyâçlarını kendisi karşılardı. Kendisi çok az yer, günde iki-üç badem ile iktifa ederdi. Dört sene hiç yemek yemeyip, sadece ekmek ile idâre etti. Bir zaman hastalandı. Doktorlar, “Bu hastalık, sadece kuru ekmek yemekden meydana gelmiştir” dediler. Bundan sonra bir bardak su ve ekmek ile idâre etti. Babası, “Malıma, bir dirhem haram ve şüpheli malın karıştığını bilmiyorum” dediği için, helâl mal olarak bildiği, yalnız babasının malından yerdi.
İmâm-ı Buhârî hazretleri, bayram günleri hariç bütün yılını oruçla geçirirdi. Şüphelilerden dâima kaçardı. Gıybetten çok korkardı. Buyurdu ki; “İsterim ki Rabbime kavuştuğumda hiç gıybet etmemiş olayım ve böyle bir şey için kimse beni aramasın.” Gecenin ilk saatlerinde biraz uyur, sonra kalkar ilim ve ibâdetle meşgûl olurdu. Üç günde bir hatim ederdi. Sonra duâsını yapıp; “Her hatim sonunda yapılan duâ makbûldür” buyururdu.
İmâm-ı Buhârî ( radıyallahü anh ) Bağdâd’a geldiğinde, orada bulunan hadîs âlimlerinden çoğu toplanıp, Hazreti İmâm-ı imtihan etmek istediler. Yüz tane hadîs-i şerîfin metin (Peygamber efendimizin mübârek sözleri) ve sened (bir hadîs-i şerîfi nakleden zâtların isim silsilesi) kısımlarının yerlerini değiştirdiler. Bu şekilde değiştirdikleri hadîs-i şeriflerden, bir kişiye on hadîs-i şerîf vererek, on kişiyi İmâm-ı Buhârî’ye ( radıyallahü anh ) gönderdiler. Bu kimseler, Hazreti İmâm’ın bulunduğu meclise gelip, her birisi yanlarında bulunan hadîs-i şerîfleri okuyup, “Bu hadîs-i şerîfi biliyor musunuz?” diye sordular. Hazreti İmâm-ı Buhârî, “Bu söylediğiniz şekilde bir hadîs-i şerîf bilmiyorum” buyurdular. On kişi, onar hadîs-i şerîfi okuyup bitirdikleri zaman, İmâm-ı Buhârî ( radıyallahü anh ) birinci kimseye dönüp, “Senin okuduğun birinci hadîs-i şerîfin metni böyle, isnadı da şöyledir diyerek, onların okudukları sıra ile birden yüze kadar hadîs-i şerîfleri, sened ve metinlerini doğru olarak okudu. Bunun üzerine orada bulunanların hepsi, Muhammed Buhârî’nin ( radıyallahü anh ) hafızasının kuvvetliliğini, hadîs ilmindeki yüksekliğini anlayıp kabûl ettiler.
Ebû Bekir Medînî şöyle anlatmıştır: “Birgün Nişâbûr’da İshâk bin Râheveyh’in yanında idik. İmâm-ı Buhârî de vardı. İshâk bin Râheyeyh bir hadîs-i şerîf okudu. Bu hadîs-i şerîfi Atâ Keyhârânî yazıp, rivâyet etmişti. İshâk bin Râheveyh İmâm-ı Buhârî’ye dönüp, “Keyhâran neresidir?” dedi. İmâm-ı Buhârî de “Yemen’de bir köydür. Hazreti Muâviye bin Ebî Süfyân, Eshâb-ı kiramdan birini oraya göndermişti. Atâ Keyhâran ondan iki hadîs-i şerîf işitmişti” dedi. Bunun üzerine İshâk bin Râheveyh “Ey Ebâ Abdullah (Buhârî), sanki sen aralarında yaşamış gibi bildin” dedi.
Yûsuf bin Mûsâ şöyle anlatmıştır: “Basra Câmii’nde idim. Birisi, ey ilim ehli, Muhammed bin İsmail Buhârî Basra’ya teşrîf etmiştir. İlminden istifâde etmek isteyenler gelsin, diye bağırdı. Gidip baktık ki, genç bir zât direk arkasında namaz kılıyordu. Namazını bitirdikten sonra, büyük bir kalabalık etrâfını sardı. Oturup, kendilerine hadîs-i şerîf yazdırmasını istediler. O da bu isteklerini kabûl edip, onlara söyleyip, yazdırdı. Sonra, onun geldiğini bağırarak ilân eden kimse tekrar bağırıp, Yarın da falan yerde hadîs-i şerîf imlâ ettirecek (yazdıracak) dedi. Ertesi gün fıkıh âlimleri, hadîs âlimleri ve diğer âlimler, İmâm-ı Buhârî’nin yanına geldiler. Etrâfında toplananlar bin kişi kadardı. Ondan hadîs-i şerîf yazmak için bekliyorlardı. İmâm-ı Buhârî yazdırmaya başlamadan önce bir konuşma yaptı. Bu konuşmasında “Ey Basra ehli! Ben genç birisiyim. Benden hadîs-i şerîf işitmek istediniz. Size herkesin istifâde etmesi için, bu Basra’da yetişen âlimlerden rivâyet ettiğim hadîs-i şerîfleri yazdıracağım” dedi. Oradakiler bu sözleri hayretle dinlediler. İmâm-ı Buhârî bu sözlerinden sonra etrâfını saran büyük kalabalığa hadîs-i şerîf yazdırmaya başladı. Sizin Basra şehrinden olan Abdullah bin Osman bin Hable bin Ebî Revad’dan naklediyorum. O da Şu’be’den, o da Mansûr’dan ve diğer râvilerden, onlar da Sâlim bin Ebî Ca’d’dan, bu da Enes bin Mâlik’in şöyle dediğini nakletmiştir: Bir köylü Nebî’ye ( aleyhisselâm ) gelip; “Yâ Resûlallah, insan kavmini sever” dedi. Bunun üzerine Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Kişi sevdiği ile beraberdir” buyurdu. Bundan sonra İmâm-ı Buhârî şöyle devam etti: “Bu hadîs-i şerîf, sizde bu rivâyet yoluyla yok, siz bunu Mansûr’un, Sâlim’den rivâyeti ile biliyorsunuz” dedi. Sonra yazdırmaya devam ederek yazdırdığı her hadîs-i şerîf için, “Siz bunu şu râvilerin rivâyetiyle biliyorsunuz” diyerek hem kendi rivâyet ettiği râvi zincirini saydı, hem de Basralıların, aynı hadîs için bildikleri diğer rivâyet zincirini söyledi...”
Eserleri:
1- “Câmi-üus-Sahîh”; en büyük ve en meşhûr eseri budur. Sahîh-i Buhârî ismiyle tanınmıştır. Hadîs-i şerîfleri toplayan en kıymetli kitabdır. İslâm âlimleri söz birliği ile, “Kur’ân-ı kerîmden sonra en sahîh kitap Sahîh-i Buhârî’dir” buyurmuşlardır. Sahîh hadîsleri toplayan ilk hadîs kitabıdır.
İmâm-ı Buhârî, bu eserine (Sahîh) denilmesinin sebebini şöyle anlatıyor: “Rü’yâmda Peygamber efendimizi gördüm. Karşılarında oturuyordum ve elimde bulunan yelpazeyi sallayıp, mübârek vücûdunu serinletiyor, mübârek yüzüne yaklaşmak istiyen sinekleri uzaklaştırıyordum. Büyük zâtlar bu rü’yâmı, “Sen, Peygamberimiz aleyhisselâmın hadîs-i şerîflerini, O’nun ( aleyhisselâm ) sözü imiş gibi uydurulan yalanlardan ayırırsın”; şeklinde açıkladılar. Bundan sonra, çok uğraşarak, sahih hadîsleri topladım ve bu şekilde meydana gelen eserin ismi (Sahîh) oldu.”
Bu kitabı, Mescid-i Haram’da yazdı. Her hadîs-i şerîfi yazmadan önce istihâre yapmıştır. Zemzem suyu ile gusledip, Kâ’be’de, makamın gerisinde iki rek’at namaz kılıp, koyduğu sağlam usûllere göre, sahîh olduğu kesin olarak belli olan hadîs-i şerîfleri yazmıştır. Bu kitabı müsveddeden temize çekme işini de, Medîne-i münevverede Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) kabr-i şerîfi ile minberi arasında “Ravda-i mutahhara”da yaptı. Bu eserini nasıl yazdığını kendisi şöyle anlatmıştır: “Câmi-üs-Sahîh kitabını, altıyüzbin hadîs-i şerîf arasından seçtim. Her hadîs-i şerîfi kitaba koymadan önce gusledip, iki rek’at namaz kılıp, istihâreye yattım. Ondan sonra hadîs-i şerîfi kitaba koydum. Bunları yapmadan hiçbir hadîsi yazmadım. Bu kitabı 16 yılda tamamladım.” Bu kitapda 7275 hadîs-i şerîf vardır. Rumuzu “Hı” harfidir. İmâm-ı Buhârî: “Bu kitabta, sahîh hadîsleri bildirdim. Bununla beraber almadığım, ya’nî bu kitapta olmayan hadîsler, bunlardan çok fazladır” buyurmuştur.
Kütüb-i sitte denilen, altı sahîh hadîs kitabının en başta geleni, Sahîh-i Buhârî’dir. Bu eserde sahîh hadîsler, sika (güvenilir, sağlam) râvilerin rivâyetleri toplanmıştır. Bu hadîs-i şerîfler, rivâyet husûsunda râviler arasında ihtilâf bulunmayan hadîs-i şerîflerdir. Böylece râvi zinciri birbirine bağlanarak, asıl kaynağına gidilmiştir.
Buhârî-i şerîf 97 kitaba ve 3450 baba ayrılmıştır. Bu bölümler İbâdât, muamelât, siyer, megazî, mu’cizât ve Kur’ân-ı kerîm âyetlerinin tefsîrine dâirdir. Fıkhî mes’elelere önem verilmiş olup, metinler arasında fıkıha dâir izahlar yer almıştır.
Buhârî-i şerîfin, Ali el-Yunûnî tarafından istinsah edilen metni muteber olmuştur. Dikkat ve titizlikle yazılan bu nüshanın aslı, Kâhire’de Akboğa Medresesi kütüphânesindedir. Bundan başka, çok yazma nüshaları da vardır.
Ebû Muhammed Mûsenî ( radıyallahü anh ), Kur’ân-ı kerîmi ve Sahîh-i Buhârî’yi ta’zîm ve hürmet için, baştan sona kadar altın suyu ile yazdı. Allahü teâlânın kitabına ve Resûlullahın ( aleyhisselâm ) sünnetine olan hürmet ve bağlılığının çokluğu sebebi ile, yapmağı göze aldığı bu çok zor ve ağır çalışma neticesinde, dokuz cildlik bir eser meydana geldi.
Sahîh-i Buhârî’nin çeşitli baskıları yapılmış olup, ilk baskısını 1894 senesinde İkinci Abdülhamîd Hân yaptırmıştır. Abdülhamîd Hân, İstanbul’daki yazma nüshalarını Mısır’a gönderdi. Mısır’da kurulan bir ilim heyeti tarafından, metinler incelendi. Nüsha farkları işâretlenmek sûretiyle, Yunûnî nüshası esas alınarak, Bulak’ta Emîriyye Matbaasında basıldı.

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
24 min
Hadîs âlimlerinin en büyüğü. Kur’ân-ı kerîmden sonra, dünyânın en kıymetli kitabı olan “Buhârî-yi şerîf adı ile meşhûr hadîs kitabını yazan, büyük İslâm âlimidir. İsmi, Muhammed bin İsmail bin İbrâhîm bin Mugîre bin Berdizbeh el-Cu’fî el-Buhârî’dir. Künyesi, Ebû Abdullah’dır. 194 (m. 810) senesinin Şevval ayında, Cum’a günü öğleden sonra, Buhârâ’da doğdu. 256 (m. 870)’de Semerkant’ta Ramazan bayramı gecesi 62 yaşında iken vefât etti. Kabri, Semerkant’ın Hertenk kasabasındadir.
Hadîs ilminde yüksek derecede olup, üç yüzbinden fazla hadîs-i şerîfi, senetleriyle birlikte ezbere bilen bir âlim olduğu için “İmâm”, Buhâralı olduğu için de “Buhârî” denilmiş ve “İmâm-ı Buhârî” ismiyle meşhûr olmuştur.
İmâm-ı Buhârî, Allahü teâlânın sâlih kullarından idi. Zamanında, hadîs ilminde kitap ve sünnetin ma’nâlarını anlamada, zekâda, fıkıh bilgisinin çokluğunda, zühd ve vera’da, kuvvetli ictihâdda ve istinbatta (hüküm çıkarmada) bir eşi yoktu.
İmâm-ı Buhârî, ilk tahsiline doğduğu yer olan Buhârâ’da başladı. Babası da hadîs ilminde âlim olup, dördüncü tabaka râvilerinden idi. O zaman Buhârâ önemli ilim merkezlerinden biri idi. İmâm-ı Buhârî’nin babası, henüz o küçük yaşta iken vefât ettiğinden yetim kaldı. Sâlih bir zât olan babasından çok miras kalmıştır. Babasının ölümü üzerine onu annesi yetiştirdi. Annesi, İmâm-ı Buhârî ile kardeşini yetiştirme konusunda oldukça titiz davrandı. Babalarından miras kalan serveti, onların tahsili ve terbiyesi için harcadı, duâsı makbûl sâliha bir hanım idi. İmâm-ı Buhârî’nin küçük yaşta gözleri bir hastalıktan dolayı görmez olmuştu. Annesi tedâvi ettirmeye çalıştı ise de, oğlunun bu körlüğü devam etti. Çocuğunun gözlerinin görmesi için, uzun zaman duâ etti. Bir gece rüyasında İbrâhîm aleyhisselâmı görüp, duâ istedi. İbrâhîm aleyhisselâm ona, “Üzülme, Allahü teâlâ oğlunun gözlerini geri verecek” diye müjdeledi. Sabah olunca İmâm-ı Buhârî’nin gözleri tekrar görmeye başladı.
İmâm-ı Buhârî küçük yaşta iken, Buhâra’daki âlimlerden ilim öğrenmeye başladı. Kabiliyeti ve zekâsının üstünlüğü ile dikkati çekiyordu. Bu ilk tahsil yıllarında, hadîs ilmini öğrenmeye karşı ilgi duymaya başlamıştı. Kendisine hadîs ilmini öğrenmeye nasıl başladığı sorulduğunda; “Bu ilmi öğrenmeye kâtipler arasında kâtiplik yaparak başladım. On yaşına kadar böyle devam ettim.” cevâbını vermiştir. On yaşından itibâren hadîs âlimlerinin derslerine devam etmeye başladı. Henüz onbeş yaşına girmeden, yetmişbin hadîs-i şerîf ezberlemişti. Bu garip hâdiseyi duyanlar, Hakîkaten bu kadar hadîs-i şerîfi ezberledin mi?” diye sorduklarında onlara, “Evet!” Hattâ yetmişbinden daha fazladır. Ayrıca bu hadîslerin kim tarafından rivâyet edildiğini, râvilerin doğum ve ölüm târihlerini de biliyorum” dedi. Bu ilimde o kadar yükselmişti ki, hocaları ile karşılıklı ilmî münâzaralarda bulunurlardı. Nitekim hocası Dahilî, ba’zı hadîs rivâyetindeki eksikliklerini onun yardımıyla tamamlamıştır. Zekâsının keskinliği ve hafızasının kuvveti ile etrâfındakilerin hayret ve takdîrini kazandı. Onaltı yaşına gelince, Abdullah İbni Mübârek ve Veki’ bin Cerrâh’ın yazdıkları hadîs kitaplarını ezberledi. Bu yaşta, büyük din âlimlerinin yazılarını okuyup anlardı.
O zaman bilhassa hadîs ilmini öğrenmek için, meşhûr hadîs âlimlerinin bulunduğu ilim merkezlerine gitmek, ilim öğrenmek için önemli bir şart idi. Bu sebeple İmâm-ı Buhârî de 16 yaşından itibâren, ilim öğrenmek için seyahatlere çıkmıştır. Pek çok ilim merkezine yaptığı seyahatleri, 40 yaşına kadar devam etmiştir.
Kendisinden şöyle nakledilmiştir: “Onaltı yaşında iken Abdullah İbni Mübârek’in ve Veki’ bin Cerrâh’ın kitâblarını ezberledim. Fıkıh ilminde müctehidlerin, rey ehlinin bildirdiklerini öğrendim. Sonra annem ve kardeşim Ahmed’le birlikte hacca gittik. Hac farizasını yaptıktan sonra, annemle kardeşim Buhâra’ya döndü. Ben Mekke’de kalıp, hadîs-i şerîf toplamaya başladım. 18 yaşına girdiğimde, Sahabe ve Tabiînin fetvâlarını topladım. Bu arada Medine’ye gittim. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) kabr-i şerîfi başında, geceleri ay ışığında “Târih-ül-kebîr” kitabımı yazdım. Bu kitabda yazdığım ve ismi geçen her zâtın, bende bir kıssası vardı. Kitabı uzatmamak için bunları yazmadım.” İmâm-ı Buhârî Mekke’de bulunduğu sırada Abdullah bin Zübeyr el-Hamidî’den Şafiî fıkhını öğrenmiştir. Ayrıca Târih-i kebîr’ini yazarken istifâde ettiği Sahabe ve Tabiînin rivâyet ve fetvâlarını da bu sırada öğrendi.
İmâm-ı Buhârî’nin ilim için yaptığı seyahatleri 210 senesinde başlayıp, yıllarca sürmüştür. Gittiği ilim merkezleri; Mekke, Medine, Bağdâd, Basra, Kûfe, Mısır, Nişâbûr, Belh, Merv, Askalan, Dımeşk, Hums, Rey, Kayseriyye ve diğer yerlerdir. Gittiği yerlerde, zamanın meşhûr hadîs âlimleriyle görüşüp, onlardan hadîs-i şerîf dinliyordu, işittiği hadîs-i şerifleri yazıyor ve ekseriyetle ezberliyordu. O kadar kuvvetli zekâsı ve hafızası vardı ki, hadîs-i şerîfi bir kere işitince veya okuyunca hemen ezberliyordu. Haşid bin İsmail şöyle anlatmıştır: “Buhârî, işittiklerini küçük yaşına rağmen yazmıyordu, ama ezberliyordu. Basra’da bizimle beraber hadîs âlimlerini dolaşırdı, biz yazardık, fakat o yazmazdı. Biz ona yazmamasının sebebini sorar dururduk. Aradan onaltı gün geçmişti ki bize, “Artık bana sataşmakta çok oldunuz, yazdıklarınızı getirip gösterin bakalım” dedi. O’na yazdıklarımızı getirdik. O da bize, onbeşbinden fazla hadîs-i şerîfin hepsini ezberden okuyuverdi. Sonra şöyle dedi: “Görüyorsunuz ki boşuna gelip, günlerimi heder etmemişim!” O zaman anladık ki, hadîs ilminde hiç kimse O’nu geçemez.”
Süleymân bin Mücâhid şöyle anlatmıştır: “Birgün Süleymân bin Selâm Bikendî’nin yanına gitmiştim. Yanına varır varmaz: “Biraz önce gelseydin, yetmişbin hadîs-i şerîf ezberlemiş olan bir çocuk görecektin.” dedi. Bu söz üzerine çok merak edip dışarı çıktım. Bir çocukla karşılaştım. Bahsedilen çocuk budur diye düşünerek “Yetmişbin hadîs-i şerîf ezberleyen sen misin?” dedim. “Evet efendim, daha da fazlasını ve Sahabeden, Tabiînden olup da, rivâyet ettiği hadîs-i şerîf ezberlediğim râvilerin, doğum ve vefât târihlerini, yaşadıkları yerleri biliyorum...” dedi. Kendisi şöyle anlatmıştır: “Hadîs öğrenmek için iki defa Mısır’a ve Şam’a, dört defa Basra’ya gittim. Hicaz’da altı sene kaldım. Hadîs âlimleri ile birlikte Bağdâd ve Kûfe şehirlerine kaç defa gittiğimi sayamam.” İmâm-ı Buhârî, bu seyahatlerinde binden fazla âlimden hadîs ve diğer ilimleri öğrenmiş ve nakletmiştir. Hocalarından bir kısmı şu zâtlardır:
Buhâra’da; Muhammed bin Selâm el-Bikendî, Abdullah bin Muhammed el-Müsnedî, Muhammed bin Yûsuf el-Bikendî, İbrâhîm bin el-Eş’as. Mekke’de; Abdullah bin Zübeyr el-Hamidî el-Mekrî, Ebû Sabit Muhammed bin Abdullah, Ahmed bin Muhammed el-Ezrâkî. Medîne’de; Abdülazîz el-Üveysi, Mutarrif bin Abdullah. Vâsıt’ta; Amr bin Muhammed bin Avn. Bağdâd’da; Süreyc bin en-Nu’mân, Muhammed bin Îsâ et-Tabbaî, Ali bin Mensûr. Basra’da; Ebû Âsım en-Nebîl eş-Şeybânî, Bedel bin el-Minber, Muhammed bin Abdullah el-Ensârî, Ömer bin Âsım el-Kilâbî, Abdurrahmân bin Muhammed bin Hammâd, Abdullah bin Gedanî. Kûfe’de; Ebû Nuaym el-Fazl bin Dükayn, Talak bin Ganem, Hasan bin Atiyye, Abdullah bin Mûsâ, Hâlid bin Muhalled, Hallad bin Yahyâ, Ferve bin Ebi’l Magraî. Mısır’da; Sa’îd bin Ebî Meryem, Abdullah bin Sâlihîl-kâtip, Sa’îd bin Tüleyd, Amr bin Rebî’ bin Târık. Şam’da; Ebû Mesher, Ebû Nasr-i’l-Ferâdisî, Rey’de; İbrâhîm bin Mûsâ el-Hâfız, Merv’de; Ali bin el-Hasen bin Şekik, Abdân bin Osman el-Mervezî, Muâz bin Esed, Sadaka bin el-Fazl. Nişâbûr’da; Yahyâ bin Yahyâ, Bişr bin el-Hakem, Muhammed bin Yahyâ, ez-Zühlî. Kayseriyye’de; Muhammed bin Yûsuf el-Feryâbî. Hums’ta; Ebü’l-Mugîre, Ahmed bin Hâlidî Vehbî, Ebü’l-Yemân, Yahyâ el-Vehazî, Ali bin Ayas. Askalan’da; Âdem bin Ebî Ayas. Ayrıca Ali bin el-Medînî, Ahmed bin Hanbel, Yahyâ bin Maîn, İsmail bin İdris el-Medînî, İshâk bin Râheveyh, Süleymân bin Harb, Ebû Gassan en-Nehbî, Ubeydullah bin Mûsâ el-Absî, Abdullah bin Muhammed el-Müsnedî, Abdülkuddüs bin el-Haccâc ve diğerleri.
İmâm-ı Buhârî hazretleri, hadîs-i şerîflerin râvilerini çok inceler, dînin emirlerine uymayan, edeblerini gözetmeyen, ahlâkında bir kusur olan kimselerin rivâyet ettiği hadîs-i şerifleri almazdı. Hadîs-i şerîfin metnini ezberlediği gibi, o hadîs-i şerîfi rivâyet eden zâtların künyesini, doğum-ölüm târihlerini, ahlâkını, yaşayışını, kimden rivâyette bulunduğunu, o râviden başka kimlerin hadîs-i şerîf aldığını hep öğrenir, ezberlerdi. Bir kimse hadîs rivâyetinde ve râvilerin senedinde hatâya düşse, hemen İmâm-ı Buhârî hazretlerini bulur, doğrusunu ondan öğrenirdi.
İmâm-ı Buhârî’den hadîs-i şerîf işitip, rivâyet edenlerin sayısı doksanbinden fazladır. Gittiği her yerde, etrâfı hadîs-i şerîf almak ve öğrenmek isteyenlerle dolup taşardı. Nişâbûr’a gittiğinde kendisini dörtbin kişi karşılamıştır.
İmâm-ı Buhârî’den hadîs-i şerîf rivâyet eden hadîs âlimlerinden bir kısmı şu zâtlardır:
Ebû Îsâ et-Tirmizî, İbn-i Ebî Dâvûd, Muhammed bin Nasru’l-Mervezî, Müslim bin Haccâc, Sâlih bin Muhammed, İbrâhîm bin İshâk el-Harbî, Ebû Bekir bin Huzeyme, Ebû Zür’a, Ebû Kays Muhammed bin Cum’a bin Sa’îd, en-Nesâî, Muhammed bin Ahmed ed-Dülabî, Ebû Hatim İbni Ebiddünyâ, el-Fazl bin Abbâs er-Râzî, Ebû Kureyş Muhammed bin Cum’a el-Kühistânî, Muhammed Yûsuf el-Firebrî ve diğerleri.
İmâm-ı Buhârî ömrünün son yıllarında, Nişâbûr’a döndüğünde, ilimdeki üstünlüğünü bilenler etrâfında toplanmıştı, ilim meclisine devam edenlerin çokluğu ve gördüğü itibar, ba’zı kimselerin kıskanmasına ve hoş olmayan tutum içine girmelerine sebep olmuştur. Bundan dolayı Nişâbûr’dan ayrılıp, Buhâra’ya gitti. Buhâra’ya varınca vâli Hâlid bin Ahmed, İmâm-ı Buhârî’ye haber gönderip, eserlerini alıp, yanına gelmesini, onları bizzat kendisinden dinlemeyi istediğini bildirdi. Ayrıca kendi çocukları için husûsî hadîs-i şerîf dersi vermesini istedi. İmâm-ı Buhârî, vâliye şöyle cevap verdi: “Ben ilmi, emîrin kapısına götürüp zelîl etmem. Eğer ilmi istiyorsan, mescidde, yahud evimdeki ilim meclisinde hazır bulun. Bu sözümü kabûl etmezsen, beni kürsüde ders vermekten men et ki, ben Allah katında ma’zur olayım. Halbuki ben, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) “Her kime bir ilimden sorulur, o da onu gizlerse, kıyâmet günü ateşten bir gem vurulur” hadîs-i şerîfi gereğince, ilmi gizleyemem.” Çocukları için husûsî ders vermesini istemesine karşı da şöyle cevap verdi:
“Ben, bir kısım kimseleri hadîs-i şerîf dersinden men edip, birkaç kişiye ders veremem.” Bunun üzerine vâli, İmâm’ın Buhârâ’dan çıkması emrini verdi. İmâm-ı Buhârî, vâliyi Allahü teâlâya havale edip, Buhârâ’dan çıktı. Aradan bir ay geçmeden bu vâli görevinden alındı. Bir merkebe bindirilip, şehri dolaştırılması ve “Kötü işler yapanın sonu işte budur” diye bağırılması emri geldi. Vâlinin sözlerine uyarak, İmâm-ı Buhârî’ye çeşitli eza ve cefâlarda bulunan kimselerin de her birine, insanların ders ve ibret alacakları çeşitli belâlar isâbet etti.
İmâm-ı Buhârî hazretlerinin Buhârâ’dan çıkış haberi üzerine, Semerkantlılar kendisini da’vet ettiler. Giderken yolda Semerkantlılar’dan bir kısım insanların kendisini isteyip, bir kısmının istemediği haberim alınca, Harteng’de akrabalarının yanında kaldı. İşin içyüzünü öğrenmek istemişti. İnsanların bu hâlinden kalbi daraldı ve canı sıkıldı. Teheccüd namazından sonra ellerini açıp, “Yâ Rabbî! Yeryüzü bu genişlikle bana dar oldu. Beni tarafına al” diye duâ etti. O ay, orada hastalandı ve Ramazan Bayramı gecesi Semerkant’dan 72 km. uzaklıkta, olan Harteng’de vefât etti. Kabri oradadır.
Abdülvâhid bin Âdem Tevâvisî şöyle anlatmıştır:
“Peygamber efendimizi ( aleyhisselâm ) rü’yâmda gördüm. Eshâb-ı kiramdan ba’zıları ile beraber bir yerde durdular. Yanlarına gelip selâm verdim. Selâmımı aldılar. Daha sonra burada durmalarının hikmetini sordum. Buyurdular ki: “Muhammed bin İsmail Buhârî’yi bekliyorum.” Birkaç gün sonra İmâm-ı Buhârî hazretlerinin vefât ettiğini öğrendim. Hesâb ettim. Peygamber efendimizi gördüğüm zaman vefât etmişti.”
İmâm-ı Buhârî vefât ettikten sonra, elbisesi soyuluncaya kadar garip bir şekilde terledi. Ölümünden önce “Beni üç parça beyaz bez ile kefenleyiniz” diye vasıyyet etmişti. Cenâzesi yıkanıp kefenlendi ve namazından sonra defn edildi. Vefât ettiğinde 62 yaşında idi. Ebced hesabıyla doğum târihi Sıdk kelimesi: 194, ölüm târihi ise, nûr kelimesi: 256’dır. Vefâtından birkaç gün sonra, mezarından güzel bir koku çıkmaya başladı ve günlerce devam etti. Mezarına doğru bilezik gibi bir ışık hâlesi indi. Görenler hayret ettiler. Hücum edip toprağından götürmeye başladılar. Öyle ki, kabir açılacak duruma geldi. Her ne kadar mezarı korumak için bekçi tutulmuşsa da, halkın hücumu önlenemedi. O zaman mezarın çevresine ağaçtan bir engel yaptılar. Böylece gelenler o engelden geçip kabre yanaşamadılar.
Recâ bin Mûrcî, “O, Allahü teâlânın yeryüzünde yürüyen âyetlerinden bir âyet idi” demiştir.
Necm bin Fadl anlatır: “Rü’yâmda Peygamber efendimizi gördüm. İmâm-ı Buhârî hazretleri arkasında idi. Resûlullah efendimiz bir adım hareket etse o da bir adım atıyor. Ayağını Resûlullahın ( aleyhisselâm ) kaldırdığı yere koyuyor, onun izi üzerinde, İmâm-ı Buhârî, gerek akranlarının ve gerekse hocalarının sonsuz iltifâtlarına kavuşmuştur. Ahmed İbni Hanbel, Horasan’ın, onun gibi birisini yetiştirmediğini söylemiş; Ali İbnu’l-Medînî de “İmâm-ı Buhârî, kendisi gibi birisini görmemiştir” demiştir. Ahmed İbn-i Hamdün ise, İmâm-ı Müslim’in, İmâm-ı Buhârî’ye gelip, ilimdeki üstünlüğünü görerek alnından öptüğünü, sonra da ona şöyle dediğini nakletmiştir: “Müsâade et de, ayaklarını da öpeyim, ey üstâdların üstadı, muhaddislerin efendisi, hadîs illetlerinin tabîbi.” Bundan sonra İmâm-ı Müslim, bir hadîs hakkında suâl sormuş, cevâbını aldıktan sonra da ona şöyle demiştir: “Sana, yalnız hased edenler düşman olur; şehâdet ederim ki, dünyâda senin bir eşin daha yoktur.”
İmâm-ı Buhârî’nin ( radıyallahü anh ) ibâdetteki huşûu ve ihlâsı, o kadar fazla idi ki, bir defa namaz kılarken bir arı, kendisini tam on yedi defa soktuğu halde namazını bozmadı. Çünkü onun soktuğunu duymuyordu.
İmâm-ı Buhârî’ye babasından çok mal, para kalmıştı. Herkese iyilik ederdi. Çok cömerd idi. Mürüvvet, vera’ ve ihtiyât sahibi idi. Fakîrlere çok sadaka verir, talebelerinin ihtiyâçlarını kendisi karşılardı. Kendisi çok az yer, günde iki-üç badem ile iktifa ederdi. Dört sene hiç yemek yemeyip, sadece ekmek ile idâre etti. Bir zaman hastalandı. Doktorlar, “Bu hastalık, sadece kuru ekmek yemekden meydana gelmiştir” dediler. Bundan sonra bir bardak su ve ekmek ile idâre etti. Babası, “Malıma, bir dirhem haram ve şüpheli malın karıştığını bilmiyorum” dediği için, helâl mal olarak bildiği, yalnız babasının malından yerdi.
İmâm-ı Buhârî hazretleri, bayram günleri hariç bütün yılını oruçla geçirirdi. Şüphelilerden dâima kaçardı. Gıybetten çok korkardı. Buyurdu ki; “İsterim ki Rabbime kavuştuğumda hiç gıybet etmemiş olayım ve böyle bir şey için kimse beni aramasın.” Gecenin ilk saatlerinde biraz uyur, sonra kalkar ilim ve ibâdetle meşgûl olurdu. Üç günde bir hatim ederdi. Sonra duâsını yapıp; “Her hatim sonunda yapılan duâ makbûldür” buyururdu.
İmâm-ı Buhârî ( radıyallahü anh ) Bağdâd’a geldiğinde, orada bulunan hadîs âlimlerinden çoğu toplanıp, Hazreti İmâm-ı imtihan etmek istediler. Yüz tane hadîs-i şerîfin metin (Peygamber efendimizin mübârek sözleri) ve sened (bir hadîs-i şerîfi nakleden zâtların isim silsilesi) kısımlarının yerlerini değiştirdiler. Bu şekilde değiştirdikleri hadîs-i şeriflerden, bir kişiye on hadîs-i şerîf vererek, on kişiyi İmâm-ı Buhârî’ye ( radıyallahü anh ) gönderdiler. Bu kimseler, Hazreti İmâm’ın bulunduğu meclise gelip, her birisi yanlarında bulunan hadîs-i şerîfleri okuyup, “Bu hadîs-i şerîfi biliyor musunuz?” diye sordular. Hazreti İmâm-ı Buhârî, “Bu söylediğiniz şekilde bir hadîs-i şerîf bilmiyorum” buyurdular. On kişi, onar hadîs-i şerîfi okuyup bitirdikleri zaman, İmâm-ı Buhârî ( radıyallahü anh ) birinci kimseye dönüp, “Senin okuduğun birinci hadîs-i şerîfin metni böyle, isnadı da şöyledir diyerek, onların okudukları sıra ile birden yüze kadar hadîs-i şerîfleri, sened ve metinlerini doğru olarak okudu. Bunun üzerine orada bulunanların hepsi, Muhammed Buhârî’nin ( radıyallahü anh ) hafızasının kuvvetliliğini, hadîs ilmindeki yüksekliğini anlayıp kabûl ettiler.
Ebû Bekir Medînî şöyle anlatmıştır: “Birgün Nişâbûr’da İshâk bin Râheveyh’in yanında idik. İmâm-ı Buhârî de vardı. İshâk bin Râheyeyh bir hadîs-i şerîf okudu. Bu hadîs-i şerîfi Atâ Keyhârânî yazıp, rivâyet etmişti. İshâk bin Râheveyh İmâm-ı Buhârî’ye dönüp, “Keyhâran neresidir?” dedi. İmâm-ı Buhârî de “Yemen’de bir köydür. Hazreti Muâviye bin Ebî Süfyân, Eshâb-ı kiramdan birini oraya göndermişti. Atâ Keyhâran ondan iki hadîs-i şerîf işitmişti” dedi. Bunun üzerine İshâk bin Râheveyh “Ey Ebâ Abdullah (Buhârî), sanki sen aralarında yaşamış gibi bildin” dedi.
Yûsuf bin Mûsâ şöyle anlatmıştır: “Basra Câmii’nde idim. Birisi, ey ilim ehli, Muhammed bin İsmail Buhârî Basra’ya teşrîf etmiştir. İlminden istifâde etmek isteyenler gelsin, diye bağırdı. Gidip baktık ki, genç bir zât direk arkasında namaz kılıyordu. Namazını bitirdikten sonra, büyük bir kalabalık etrâfını sardı. Oturup, kendilerine hadîs-i şerîf yazdırmasını istediler. O da bu isteklerini kabûl edip, onlara söyleyip, yazdırdı. Sonra, onun geldiğini bağırarak ilân eden kimse tekrar bağırıp, Yarın da falan yerde hadîs-i şerîf imlâ ettirecek (yazdıracak) dedi. Ertesi gün fıkıh âlimleri, hadîs âlimleri ve diğer âlimler, İmâm-ı Buhârî’nin yanına geldiler. Etrâfında toplananlar bin kişi kadardı. Ondan hadîs-i şerîf yazmak için bekliyorlardı. İmâm-ı Buhârî yazdırmaya başlamadan önce bir konuşma yaptı. Bu konuşmasında “Ey Basra ehli! Ben genç birisiyim. Benden hadîs-i şerîf işitmek istediniz. Size herkesin istifâde etmesi için, bu Basra’da yetişen âlimlerden rivâyet ettiğim hadîs-i şerîfleri yazdıracağım” dedi. Oradakiler bu sözleri hayretle dinlediler. İmâm-ı Buhârî bu sözlerinden sonra etrâfını saran büyük kalabalığa hadîs-i şerîf yazdırmaya başladı. Sizin Basra şehrinden olan Abdullah bin Osman bin Hable bin Ebî Revad’dan naklediyorum. O da Şu’be’den, o da Mansûr’dan ve diğer râvilerden, onlar da Sâlim bin Ebî Ca’d’dan, bu da Enes bin Mâlik’in şöyle dediğini nakletmiştir: Bir köylü Nebî’ye ( aleyhisselâm ) gelip; “Yâ Resûlallah, insan kavmini sever” dedi. Bunun üzerine Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Kişi sevdiği ile beraberdir” buyurdu. Bundan sonra İmâm-ı Buhârî şöyle devam etti: “Bu hadîs-i şerîf, sizde bu rivâyet yoluyla yok, siz bunu Mansûr’un, Sâlim’den rivâyeti ile biliyorsunuz” dedi. Sonra yazdırmaya devam ederek yazdırdığı her hadîs-i şerîf için, “Siz bunu şu râvilerin rivâyetiyle biliyorsunuz” diyerek hem kendi rivâyet ettiği râvi zincirini saydı, hem de Basralıların, aynı hadîs için bildikleri diğer rivâyet zincirini söyledi...”
Eserleri:
1- “Câmi-üus-Sahîh”; en büyük ve en meşhûr eseri budur. Sahîh-i Buhârî ismiyle tanınmıştır. Hadîs-i şerîfleri toplayan en kıymetli kitabdır. İslâm âlimleri söz birliği ile, “Kur’ân-ı kerîmden sonra en sahîh kitap Sahîh-i Buhârî’dir” buyurmuşlardır. Sahîh hadîsleri toplayan ilk hadîs kitabıdır.
İmâm-ı Buhârî, bu eserine (Sahîh) denilmesinin sebebini şöyle anlatıyor: “Rü’yâmda Peygamber efendimizi gördüm. Karşılarında oturuyordum ve elimde bulunan yelpazeyi sallayıp, mübârek vücûdunu serinletiyor, mübârek yüzüne yaklaşmak istiyen sinekleri uzaklaştırıyordum. Büyük zâtlar bu rü’yâmı, “Sen, Peygamberimiz aleyhisselâmın hadîs-i şerîflerini, O’nun ( aleyhisselâm ) sözü imiş gibi uydurulan yalanlardan ayırırsın”; şeklinde açıkladılar. Bundan sonra, çok uğraşarak, sahih hadîsleri topladım ve bu şekilde meydana gelen eserin ismi (Sahîh) oldu.”
Bu kitabı, Mescid-i Haram’da yazdı. Her hadîs-i şerîfi yazmadan önce istihâre yapmıştır. Zemzem suyu ile gusledip, Kâ’be’de, makamın gerisinde iki rek’at namaz kılıp, koyduğu sağlam usûllere göre, sahîh olduğu kesin olarak belli olan hadîs-i şerîfleri yazmıştır. Bu kitabı müsveddeden temize çekme işini de, Medîne-i münevverede Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) kabr-i şerîfi ile minberi arasında “Ravda-i mutahhara”da yaptı. Bu eserini nasıl yazdığını kendisi şöyle anlatmıştır: “Câmi-üs-Sahîh kitabını, altıyüzbin hadîs-i şerîf arasından seçtim. Her hadîs-i şerîfi kitaba koymadan önce gusledip, iki rek’at namaz kılıp, istihâreye yattım. Ondan sonra hadîs-i şerîfi kitaba koydum. Bunları yapmadan hiçbir hadîsi yazmadım. Bu kitabı 16 yılda tamamladım.” Bu kitapda 7275 hadîs-i şerîf vardır. Rumuzu “Hı” harfidir. İmâm-ı Buhârî: “Bu kitabta, sahîh hadîsleri bildirdim. Bununla beraber almadığım, ya’nî bu kitapta olmayan hadîsler, bunlardan çok fazladır” buyurmuştur.
Kütüb-i sitte denilen, altı sahîh hadîs kitabının en başta geleni, Sahîh-i Buhârî’dir. Bu eserde sahîh hadîsler, sika (güvenilir, sağlam) râvilerin rivâyetleri toplanmıştır. Bu hadîs-i şerîfler, rivâyet husûsunda râviler arasında ihtilâf bulunmayan hadîs-i şerîflerdir. Böylece râvi zinciri birbirine bağlanarak, asıl kaynağına gidilmiştir.
Buhârî-i şerîf 97 kitaba ve 3450 baba ayrılmıştır. Bu bölümler İbâdât, muamelât, siyer, megazî, mu’cizât ve Kur’ân-ı kerîm âyetlerinin tefsîrine dâirdir. Fıkhî mes’elelere önem verilmiş olup, metinler arasında fıkıha dâir izahlar yer almıştır.
Buhârî-i şerîfin, Ali el-Yunûnî tarafından istinsah edilen metni muteber olmuştur. Dikkat ve titizlikle yazılan bu nüshanın aslı, Kâhire’de Akboğa Medresesi kütüphânesindedir. Bundan başka, çok yazma nüshaları da vardır.
Ebû Muhammed Mûsenî ( radıyallahü anh ), Kur’ân-ı kerîmi ve Sahîh-i Buhârî’yi ta’zîm ve hürmet için, baştan sona kadar altın suyu ile yazdı. Allahü teâlânın kitabına ve Resûlullahın ( aleyhisselâm ) sünnetine olan hürmet ve bağlılığının çokluğu sebebi ile, yapmağı göze aldığı bu çok zor ve ağır çalışma neticesinde, dokuz cildlik bir eser meydana geldi.
Sahîh-i Buhârî’nin çeşitli baskıları yapılmış olup, ilk baskısını 1894 senesinde İkinci Abdülhamîd Hân yaptırmıştır. Abdülhamîd Hân, İstanbul’daki yazma nüshalarını Mısır’a gönderdi. Mısır’da kurulan bir ilim heyeti tarafından, metinler incelendi. Nüsha farkları işâretlenmek sûretiyle, Yunûnî nüshası esas alınarak, Bulak’ta Emîriyye Matbaasında basıldı.

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
22 min
Hadîs âlimlerinin en büyüğü. Kur’ân-ı kerîmden sonra, dünyânın en kıymetli kitabı olan “Buhârî-yi şerîf adı ile meşhûr hadîs kitabını yazan, büyük İslâm âlimidir. İsmi, Muhammed bin İsmail bin İbrâhîm bin Mugîre bin Berdizbeh el-Cu’fî el-Buhârî’dir. Künyesi, Ebû Abdullah’dır. 194 (m. 810) senesinin Şevval ayında, Cum’a günü öğleden sonra, Buhârâ’da doğdu. 256 (m. 870)’de Semerkant’ta Ramazan bayramı gecesi 62 yaşında iken vefât etti. Kabri, Semerkant’ın Hertenk kasabasındadir.
Hadîs ilminde yüksek derecede olup, üç yüzbinden fazla hadîs-i şerîfi, senetleriyle birlikte ezbere bilen bir âlim olduğu için “İmâm”, Buhâralı olduğu için de “Buhârî” denilmiş ve “İmâm-ı Buhârî” ismiyle meşhûr olmuştur.
İmâm-ı Buhârî, Allahü teâlânın sâlih kullarından idi. Zamanında, hadîs ilminde kitap ve sünnetin ma’nâlarını anlamada, zekâda, fıkıh bilgisinin çokluğunda, zühd ve vera’da, kuvvetli ictihâdda ve istinbatta (hüküm çıkarmada) bir eşi yoktu.
İmâm-ı Buhârî, ilk tahsiline doğduğu yer olan Buhârâ’da başladı. Babası da hadîs ilminde âlim olup, dördüncü tabaka râvilerinden idi. O zaman Buhârâ önemli ilim merkezlerinden biri idi. İmâm-ı Buhârî’nin babası, henüz o küçük yaşta iken vefât ettiğinden yetim kaldı. Sâlih bir zât olan babasından çok miras kalmıştır. Babasının ölümü üzerine onu annesi yetiştirdi. Annesi, İmâm-ı Buhârî ile kardeşini yetiştirme konusunda oldukça titiz davrandı. Babalarından miras kalan serveti, onların tahsili ve terbiyesi için harcadı, duâsı makbûl sâliha bir hanım idi. İmâm-ı Buhârî’nin küçük yaşta gözleri bir hastalıktan dolayı görmez olmuştu. Annesi tedâvi ettirmeye çalıştı ise de, oğlunun bu körlüğü devam etti. Çocuğunun gözlerinin görmesi için, uzun zaman duâ etti. Bir gece rüyasında İbrâhîm aleyhisselâmı görüp, duâ istedi. İbrâhîm aleyhisselâm ona, “Üzülme, Allahü teâlâ oğlunun gözlerini geri verecek” diye müjdeledi. Sabah olunca İmâm-ı Buhârî’nin gözleri tekrar görmeye başladı.
İmâm-ı Buhârî küçük yaşta iken, Buhâra’daki âlimlerden ilim öğrenmeye başladı. Kabiliyeti ve zekâsının üstünlüğü ile dikkati çekiyordu. Bu ilk tahsil yıllarında, hadîs ilmini öğrenmeye karşı ilgi duymaya başlamıştı. Kendisine hadîs ilmini öğrenmeye nasıl başladığı sorulduğunda; “Bu ilmi öğrenmeye kâtipler arasında kâtiplik yaparak başladım. On yaşına kadar böyle devam ettim.” cevâbını vermiştir. On yaşından itibâren hadîs âlimlerinin derslerine devam etmeye başladı. Henüz onbeş yaşına girmeden, yetmişbin hadîs-i şerîf ezberlemişti. Bu garip hâdiseyi duyanlar, Hakîkaten bu kadar hadîs-i şerîfi ezberledin mi?” diye sorduklarında onlara, “Evet!” Hattâ yetmişbinden daha fazladır. Ayrıca bu hadîslerin kim tarafından rivâyet edildiğini, râvilerin doğum ve ölüm târihlerini de biliyorum” dedi. Bu ilimde o kadar yükselmişti ki, hocaları ile karşılıklı ilmî münâzaralarda bulunurlardı. Nitekim hocası Dahilî, ba’zı hadîs rivâyetindeki eksikliklerini onun yardımıyla tamamlamıştır. Zekâsının keskinliği ve hafızasının kuvveti ile etrâfındakilerin hayret ve takdîrini kazandı. Onaltı yaşına gelince, Abdullah İbni Mübârek ve Veki’ bin Cerrâh’ın yazdıkları hadîs kitaplarını ezberledi. Bu yaşta, büyük din âlimlerinin yazılarını okuyup anlardı.
O zaman bilhassa hadîs ilmini öğrenmek için, meşhûr hadîs âlimlerinin bulunduğu ilim merkezlerine gitmek, ilim öğrenmek için önemli bir şart idi. Bu sebeple İmâm-ı Buhârî de 16 yaşından itibâren, ilim öğrenmek için seyahatlere çıkmıştır. Pek çok ilim merkezine yaptığı seyahatleri, 40 yaşına kadar devam etmiştir.
Kendisinden şöyle nakledilmiştir: “Onaltı yaşında iken Abdullah İbni Mübârek’in ve Veki’ bin Cerrâh’ın kitâblarını ezberledim. Fıkıh ilminde müctehidlerin, rey ehlinin bildirdiklerini öğrendim. Sonra annem ve kardeşim Ahmed’le birlikte hacca gittik. Hac farizasını yaptıktan sonra, annemle kardeşim Buhâra’ya döndü. Ben Mekke’de kalıp, hadîs-i şerîf toplamaya başladım. 18 yaşına girdiğimde, Sahabe ve Tabiînin fetvâlarını topladım. Bu arada Medine’ye gittim. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) kabr-i şerîfi başında, geceleri ay ışığında “Târih-ül-kebîr” kitabımı yazdım. Bu kitabda yazdığım ve ismi geçen her zâtın, bende bir kıssası vardı. Kitabı uzatmamak için bunları yazmadım.” İmâm-ı Buhârî Mekke’de bulunduğu sırada Abdullah bin Zübeyr el-Hamidî’den Şafiî fıkhını öğrenmiştir. Ayrıca Târih-i kebîr’ini yazarken istifâde ettiği Sahabe ve Tabiînin rivâyet ve fetvâlarını da bu sırada öğrendi.
İmâm-ı Buhârî’nin ilim için yaptığı seyahatleri 210 senesinde başlayıp, yıllarca sürmüştür. Gittiği ilim merkezleri; Mekke, Medine, Bağdâd, Basra, Kûfe, Mısır, Nişâbûr, Belh, Merv, Askalan, Dımeşk, Hums, Rey, Kayseriyye ve diğer yerlerdir. Gittiği yerlerde, zamanın meşhûr hadîs âlimleriyle görüşüp, onlardan hadîs-i şerîf dinliyordu, işittiği hadîs-i şerifleri yazıyor ve ekseriyetle ezberliyordu. O kadar kuvvetli zekâsı ve hafızası vardı ki, hadîs-i şerîfi bir kere işitince veya okuyunca hemen ezberliyordu. Haşid bin İsmail şöyle anlatmıştır: “Buhârî, işittiklerini küçük yaşına rağmen yazmıyordu, ama ezberliyordu. Basra’da bizimle beraber hadîs âlimlerini dolaşırdı, biz yazardık, fakat o yazmazdı. Biz ona yazmamasının sebebini sorar dururduk. Aradan onaltı gün geçmişti ki bize, “Artık bana sataşmakta çok oldunuz, yazdıklarınızı getirip gösterin bakalım” dedi. O’na yazdıklarımızı getirdik. O da bize, onbeşbinden fazla hadîs-i şerîfin hepsini ezberden okuyuverdi. Sonra şöyle dedi: “Görüyorsunuz ki boşuna gelip, günlerimi heder etmemişim!” O zaman anladık ki, hadîs ilminde hiç kimse O’nu geçemez.”
Süleymân bin Mücâhid şöyle anlatmıştır: “Birgün Süleymân bin Selâm Bikendî’nin yanına gitmiştim. Yanına varır varmaz: “Biraz önce gelseydin, yetmişbin hadîs-i şerîf ezberlemiş olan bir çocuk görecektin.” dedi. Bu söz üzerine çok merak edip dışarı çıktım. Bir çocukla karşılaştım. Bahsedilen çocuk budur diye düşünerek “Yetmişbin hadîs-i şerîf ezberleyen sen misin?” dedim. “Evet efendim, daha da fazlasını ve Sahabeden, Tabiînden olup da, rivâyet ettiği hadîs-i şerîf ezberlediğim râvilerin, doğum ve vefât târihlerini, yaşadıkları yerleri biliyorum...” dedi. Kendisi şöyle anlatmıştır: “Hadîs öğrenmek için iki defa Mısır’a ve Şam’a, dört defa Basra’ya gittim. Hicaz’da altı sene kaldım. Hadîs âlimleri ile birlikte Bağdâd ve Kûfe şehirlerine kaç defa gittiğimi sayamam.” İmâm-ı Buhârî, bu seyahatlerinde binden fazla âlimden hadîs ve diğer ilimleri öğrenmiş ve nakletmiştir. Hocalarından bir kısmı şu zâtlardır:
Buhâra’da; Muhammed bin Selâm el-Bikendî, Abdullah bin Muhammed el-Müsnedî, Muhammed bin Yûsuf el-Bikendî, İbrâhîm bin el-Eş’as. Mekke’de; Abdullah bin Zübeyr el-Hamidî el-Mekrî, Ebû Sabit Muhammed bin Abdullah, Ahmed bin Muhammed el-Ezrâkî. Medîne’de; Abdülazîz el-Üveysi, Mutarrif bin Abdullah. Vâsıt’ta; Amr bin Muhammed bin Avn. Bağdâd’da; Süreyc bin en-Nu’mân, Muhammed bin Îsâ et-Tabbaî, Ali bin Mensûr. Basra’da; Ebû Âsım en-Nebîl eş-Şeybânî, Bedel bin el-Minber, Muhammed bin Abdullah el-Ensârî, Ömer bin Âsım el-Kilâbî, Abdurrahmân bin Muhammed bin Hammâd, Abdullah bin Gedanî. Kûfe’de; Ebû Nuaym el-Fazl bin Dükayn, Talak bin Ganem, Hasan bin Atiyye, Abdullah bin Mûsâ, Hâlid bin Muhalled, Hallad bin Yahyâ, Ferve bin Ebi’l Magraî. Mısır’da; Sa’îd bin Ebî Meryem, Abdullah bin Sâlihîl-kâtip, Sa’îd bin Tüleyd, Amr bin Rebî’ bin Târık. Şam’da; Ebû Mesher, Ebû Nasr-i’l-Ferâdisî, Rey’de; İbrâhîm bin Mûsâ el-Hâfız, Merv’de; Ali bin el-Hasen bin Şekik, Abdân bin Osman el-Mervezî, Muâz bin Esed, Sadaka bin el-Fazl. Nişâbûr’da; Yahyâ bin Yahyâ, Bişr bin el-Hakem, Muhammed bin Yahyâ, ez-Zühlî. Kayseriyye’de; Muhammed bin Yûsuf el-Feryâbî. Hums’ta; Ebü’l-Mugîre, Ahmed bin Hâlidî Vehbî, Ebü’l-Yemân, Yahyâ el-Vehazî, Ali bin Ayas. Askalan’da; Âdem bin Ebî Ayas. Ayrıca Ali bin el-Medînî, Ahmed bin Hanbel, Yahyâ bin Maîn, İsmail bin İdris el-Medînî, İshâk bin Râheveyh, Süleymân bin Harb, Ebû Gassan en-Nehbî, Ubeydullah bin Mûsâ el-Absî, Abdullah bin Muhammed el-Müsnedî, Abdülkuddüs bin el-Haccâc ve diğerleri.
İmâm-ı Buhârî hazretleri, hadîs-i şerîflerin râvilerini çok inceler, dînin emirlerine uymayan, edeblerini gözetmeyen, ahlâkında bir kusur olan kimselerin rivâyet ettiği hadîs-i şerifleri almazdı. Hadîs-i şerîfin metnini ezberlediği gibi, o hadîs-i şerîfi rivâyet eden zâtların künyesini, doğum-ölüm târihlerini, ahlâkını, yaşayışını, kimden rivâyette bulunduğunu, o râviden başka kimlerin hadîs-i şerîf aldığını hep öğrenir, ezberlerdi. Bir kimse hadîs rivâyetinde ve râvilerin senedinde hatâya düşse, hemen İmâm-ı Buhârî hazretlerini bulur, doğrusunu ondan öğrenirdi.
İmâm-ı Buhârî’den hadîs-i şerîf işitip, rivâyet edenlerin sayısı doksanbinden fazladır. Gittiği her yerde, etrâfı hadîs-i şerîf almak ve öğrenmek isteyenlerle dolup taşardı. Nişâbûr’a gittiğinde kendisini dörtbin kişi karşılamıştır.
İmâm-ı Buhârî’den hadîs-i şerîf rivâyet eden hadîs âlimlerinden bir kısmı şu zâtlardır:
Ebû Îsâ et-Tirmizî, İbn-i Ebî Dâvûd, Muhammed bin Nasru’l-Mervezî, Müslim bin Haccâc, Sâlih bin Muhammed, İbrâhîm bin İshâk el-Harbî, Ebû Bekir bin Huzeyme, Ebû Zür’a, Ebû Kays Muhammed bin Cum’a bin Sa’îd, en-Nesâî, Muhammed bin Ahmed ed-Dülabî, Ebû Hatim İbni Ebiddünyâ, el-Fazl bin Abbâs er-Râzî, Ebû Kureyş Muhammed bin Cum’a el-Kühistânî, Muhammed Yûsuf el-Firebrî ve diğerleri.
İmâm-ı Buhârî ömrünün son yıllarında, Nişâbûr’a döndüğünde, ilimdeki üstünlüğünü bilenler etrâfında toplanmıştı, ilim meclisine devam edenlerin çokluğu ve gördüğü itibar, ba’zı kimselerin kıskanmasına ve hoş olmayan tutum içine girmelerine sebep olmuştur. Bundan dolayı Nişâbûr’dan ayrılıp, Buhâra’ya gitti. Buhâra’ya varınca vâli Hâlid bin Ahmed, İmâm-ı Buhârî’ye haber gönderip, eserlerini alıp, yanına gelmesini, onları bizzat kendisinden dinlemeyi istediğini bildirdi. Ayrıca kendi çocukları için husûsî hadîs-i şerîf dersi vermesini istedi. İmâm-ı Buhârî, vâliye şöyle cevap verdi: “Ben ilmi, emîrin kapısına götürüp zelîl etmem. Eğer ilmi istiyorsan, mescidde, yahud evimdeki ilim meclisinde hazır bulun. Bu sözümü kabûl etmezsen, beni kürsüde ders vermekten men et ki, ben Allah katında ma’zur olayım. Halbuki ben, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) “Her kime bir ilimden sorulur, o da onu gizlerse, kıyâmet günü ateşten bir gem vurulur” hadîs-i şerîfi gereğince, ilmi gizleyemem.” Çocukları için husûsî ders vermesini istemesine karşı da şöyle cevap verdi:
“Ben, bir kısım kimseleri hadîs-i şerîf dersinden men edip, birkaç kişiye ders veremem.” Bunun üzerine vâli, İmâm’ın Buhârâ’dan çıkması emrini verdi. İmâm-ı Buhârî, vâliyi Allahü teâlâya havale edip, Buhârâ’dan çıktı. Aradan bir ay geçmeden bu vâli görevinden alındı. Bir merkebe bindirilip, şehri dolaştırılması ve “Kötü işler yapanın sonu işte budur” diye bağırılması emri geldi. Vâlinin sözlerine uyarak, İmâm-ı Buhârî’ye çeşitli eza ve cefâlarda bulunan kimselerin de her birine, insanların ders ve ibret alacakları çeşitli belâlar isâbet etti.
İmâm-ı Buhârî hazretlerinin Buhârâ’dan çıkış haberi üzerine, Semerkantlılar kendisini da’vet ettiler. Giderken yolda Semerkantlılar’dan bir kısım insanların kendisini isteyip, bir kısmının istemediği haberim alınca, Harteng’de akrabalarının yanında kaldı. İşin içyüzünü öğrenmek istemişti. İnsanların bu hâlinden kalbi daraldı ve canı sıkıldı. Teheccüd namazından sonra ellerini açıp, “Yâ Rabbî! Yeryüzü bu genişlikle bana dar oldu. Beni tarafına al” diye duâ etti. O ay, orada hastalandı ve Ramazan Bayramı gecesi Semerkant’dan 72 km. uzaklıkta, olan Harteng’de vefât etti. Kabri oradadır.
Abdülvâhid bin Âdem Tevâvisî şöyle anlatmıştır:
“Peygamber efendimizi ( aleyhisselâm ) rü’yâmda gördüm. Eshâb-ı kiramdan ba’zıları ile beraber bir yerde durdular. Yanlarına gelip selâm verdim. Selâmımı aldılar. Daha sonra burada durmalarının hikmetini sordum. Buyurdular ki: “Muhammed bin İsmail Buhârî’yi bekliyorum.” Birkaç gün sonra İmâm-ı Buhârî hazretlerinin vefât ettiğini öğrendim. Hesâb ettim. Peygamber efendimizi gördüğüm zaman vefât etmişti.”
İmâm-ı Buhârî vefât ettikten sonra, elbisesi soyuluncaya kadar garip bir şekilde terledi. Ölümünden önce “Beni üç parça beyaz bez ile kefenleyiniz” diye vasıyyet etmişti. Cenâzesi yıkanıp kefenlendi ve namazından sonra defn edildi. Vefât ettiğinde 62 yaşında idi. Ebced hesabıyla doğum târihi Sıdk kelimesi: 194, ölüm târihi ise, nûr kelimesi: 256’dır. Vefâtından birkaç gün sonra, mezarından güzel bir koku çıkmaya başladı ve günlerce devam etti. Mezarına doğru bilezik gibi bir ışık hâlesi indi. Görenler hayret ettiler. Hücum edip toprağından götürmeye başladılar. Öyle ki, kabir açılacak duruma geldi. Her ne kadar mezarı korumak için bekçi tutulmuşsa da, halkın hücumu önlenemedi. O zaman mezarın çevresine ağaçtan bir engel yaptılar. Böylece gelenler o engelden geçip kabre yanaşamadılar.
Recâ bin Mûrcî, “O, Allahü teâlânın yeryüzünde yürüyen âyetlerinden bir âyet idi” demiştir.
Necm bin Fadl anlatır: “Rü’yâmda Peygamber efendimizi gördüm. İmâm-ı Buhârî hazretleri arkasında idi. Resûlullah efendimiz bir adım hareket etse o da bir adım atıyor. Ayağını Resûlullahın ( aleyhisselâm ) kaldırdığı yere koyuyor, onun izi üzerinde, İmâm-ı Buhârî, gerek akranlarının ve gerekse hocalarının sonsuz iltifâtlarına kavuşmuştur. Ahmed İbni Hanbel, Horasan’ın, onun gibi birisini yetiştirmediğini söylemiş; Ali İbnu’l-Medînî de “İmâm-ı Buhârî, kendisi gibi birisini görmemiştir” demiştir. Ahmed İbn-i Hamdün ise, İmâm-ı Müslim’in, İmâm-ı Buhârî’ye gelip, ilimdeki üstünlüğünü görerek alnından öptüğünü, sonra da ona şöyle dediğini nakletmiştir: “Müsâade et de, ayaklarını da öpeyim, ey üstâdların üstadı, muhaddislerin efendisi, hadîs illetlerinin tabîbi.” Bundan sonra İmâm-ı Müslim, bir hadîs hakkında suâl sormuş, cevâbını aldıktan sonra da ona şöyle demiştir: “Sana, yalnız hased edenler düşman olur; şehâdet ederim ki, dünyâda senin bir eşin daha yoktur.”
İmâm-ı Buhârî’nin ( radıyallahü anh ) ibâdetteki huşûu ve ihlâsı, o kadar fazla idi ki, bir defa namaz kılarken bir arı, kendisini tam on yedi defa soktuğu halde namazını bozmadı. Çünkü onun soktuğunu duymuyordu.
İmâm-ı Buhârî’ye babasından çok mal, para kalmıştı. Herkese iyilik ederdi. Çok cömerd idi. Mürüvvet, vera’ ve ihtiyât sahibi idi. Fakîrlere çok sadaka verir, talebelerinin ihtiyâçlarını kendisi karşılardı. Kendisi çok az yer, günde iki-üç badem ile iktifa ederdi. Dört sene hiç yemek yemeyip, sadece ekmek ile idâre etti. Bir zaman hastalandı. Doktorlar, “Bu hastalık, sadece kuru ekmek yemekden meydana gelmiştir” dediler. Bundan sonra bir bardak su ve ekmek ile idâre etti. Babası, “Malıma, bir dirhem haram ve şüpheli malın karıştığını bilmiyorum” dediği için, helâl mal olarak bildiği, yalnız babasının malından yerdi.
İmâm-ı Buhârî hazretleri, bayram günleri hariç bütün yılını oruçla geçirirdi. Şüphelilerden dâima kaçardı. Gıybetten çok korkardı. Buyurdu ki; “İsterim ki Rabbime kavuştuğumda hiç gıybet etmemiş olayım ve böyle bir şey için kimse beni aramasın.” Gecenin ilk saatlerinde biraz uyur, sonra kalkar ilim ve ibâdetle meşgûl olurdu. Üç günde bir hatim ederdi. Sonra duâsını yapıp; “Her hatim sonunda yapılan duâ makbûldür” buyururdu.
İmâm-ı Buhârî ( radıyallahü anh ) Bağdâd’a geldiğinde, orada bulunan hadîs âlimlerinden çoğu toplanıp, Hazreti İmâm-ı imtihan etmek istediler. Yüz tane hadîs-i şerîfin metin (Peygamber efendimizin mübârek sözleri) ve sened (bir hadîs-i şerîfi nakleden zâtların isim silsilesi) kısımlarının yerlerini değiştirdiler. Bu şekilde değiştirdikleri hadîs-i şeriflerden, bir kişiye on hadîs-i şerîf vererek, on kişiyi İmâm-ı Buhârî’ye ( radıyallahü anh ) gönderdiler. Bu kimseler, Hazreti İmâm’ın bulunduğu meclise gelip, her birisi yanlarında bulunan hadîs-i şerîfleri okuyup, “Bu hadîs-i şerîfi biliyor musunuz?” diye sordular. Hazreti İmâm-ı Buhârî, “Bu söylediğiniz şekilde bir hadîs-i şerîf bilmiyorum” buyurdular. On kişi, onar hadîs-i şerîfi okuyup bitirdikleri zaman, İmâm-ı Buhârî ( radıyallahü anh ) birinci kimseye dönüp, “Senin okuduğun birinci hadîs-i şerîfin metni böyle, isnadı da şöyledir diyerek, onların okudukları sıra ile birden yüze kadar hadîs-i şerîfleri, sened ve metinlerini doğru olarak okudu. Bunun üzerine orada bulunanların hepsi, Muhammed Buhârî’nin ( radıyallahü anh ) hafızasının kuvvetliliğini, hadîs ilmindeki yüksekliğini anlayıp kabûl ettiler.
Ebû Bekir Medînî şöyle anlatmıştır: “Birgün Nişâbûr’da İshâk bin Râheveyh’in yanında idik. İmâm-ı Buhârî de vardı. İshâk bin Râheyeyh bir hadîs-i şerîf okudu. Bu hadîs-i şerîfi Atâ Keyhârânî yazıp, rivâyet etmişti. İshâk bin Râheveyh İmâm-ı Buhârî’ye dönüp, “Keyhâran neresidir?” dedi. İmâm-ı Buhârî de “Yemen’de bir köydür. Hazreti Muâviye bin Ebî Süfyân, Eshâb-ı kiramdan birini oraya göndermişti. Atâ Keyhâran ondan iki hadîs-i şerîf işitmişti” dedi. Bunun üzerine İshâk bin Râheveyh “Ey Ebâ Abdullah (Buhârî), sanki sen aralarında yaşamış gibi bildin” dedi.
Yûsuf bin Mûsâ şöyle anlatmıştır: “Basra Câmii’nde idim. Birisi, ey ilim ehli, Muhammed bin İsmail Buhârî Basra’ya teşrîf etmiştir. İlminden istifâde etmek isteyenler gelsin, diye bağırdı. Gidip baktık ki, genç bir zât direk arkasında namaz kılıyordu. Namazını bitirdikten sonra, büyük bir kalabalık etrâfını sardı. Oturup, kendilerine hadîs-i şerîf yazdırmasını istediler. O da bu isteklerini kabûl edip, onlara söyleyip, yazdırdı. Sonra, onun geldiğini bağırarak ilân eden kimse tekrar bağırıp, Yarın da falan yerde hadîs-i şerîf imlâ ettirecek (yazdıracak) dedi. Ertesi gün fıkıh âlimleri, hadîs âlimleri ve diğer âlimler, İmâm-ı Buhârî’nin yanına geldiler. Etrâfında toplananlar bin kişi kadardı. Ondan hadîs-i şerîf yazmak için bekliyorlardı. İmâm-ı Buhârî yazdırmaya başlamadan önce bir konuşma yaptı. Bu konuşmasında “Ey Basra ehli! Ben genç birisiyim. Benden hadîs-i şerîf işitmek istediniz. Size herkesin istifâde etmesi için, bu Basra’da yetişen âlimlerden rivâyet ettiğim hadîs-i şerîfleri yazdıracağım” dedi. Oradakiler bu sözleri hayretle dinlediler. İmâm-ı Buhârî bu sözlerinden sonra etrâfını saran büyük kalabalığa hadîs-i şerîf yazdırmaya başladı. Sizin Basra şehrinden olan Abdullah bin Osman bin Hable bin Ebî Revad’dan naklediyorum. O da Şu’be’den, o da Mansûr’dan ve diğer râvilerden, onlar da Sâlim bin Ebî Ca’d’dan, bu da Enes bin Mâlik’in şöyle dediğini nakletmiştir: Bir köylü Nebî’ye ( aleyhisselâm ) gelip; “Yâ Resûlallah, insan kavmini sever” dedi. Bunun üzerine Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Kişi sevdiği ile beraberdir” buyurdu. Bundan sonra İmâm-ı Buhârî şöyle devam etti: “Bu hadîs-i şerîf, sizde bu rivâyet yoluyla yok, siz bunu Mansûr’un, Sâlim’den rivâyeti ile biliyorsunuz” dedi. Sonra yazdırmaya devam ederek yazdırdığı her hadîs-i şerîf için, “Siz bunu şu râvilerin rivâyetiyle biliyorsunuz” diyerek hem kendi rivâyet ettiği râvi zincirini saydı, hem de Basralıların, aynı hadîs için bildikleri diğer rivâyet zincirini söyledi...”
Eserleri:
1- “Câmi-üus-Sahîh”; en büyük ve en meşhûr eseri budur. Sahîh-i Buhârî ismiyle tanınmıştır. Hadîs-i şerîfleri toplayan en kıymetli kitabdır. İslâm âlimleri söz birliği ile, “Kur’ân-ı kerîmden sonra en sahîh kitap Sahîh-i Buhârî’dir” buyurmuşlardır. Sahîh hadîsleri toplayan ilk hadîs kitabıdır.
İmâm-ı Buhârî, bu eserine (Sahîh) denilmesinin sebebini şöyle anlatıyor: “Rü’yâmda Peygamber efendimizi gördüm. Karşılarında oturuyordum ve elimde bulunan yelpazeyi sallayıp, mübârek vücûdunu serinletiyor, mübârek yüzüne yaklaşmak istiyen sinekleri uzaklaştırıyordum. Büyük zâtlar bu rü’yâmı, “Sen, Peygamberimiz aleyhisselâmın hadîs-i şerîflerini, O’nun ( aleyhisselâm ) sözü imiş gibi uydurulan yalanlardan ayırırsın”; şeklinde açıkladılar. Bundan sonra, çok uğraşarak, sahih hadîsleri topladım ve bu şekilde meydana gelen eserin ismi (Sahîh) oldu.”
Bu kitabı, Mescid-i Haram’da yazdı. Her hadîs-i şerîfi yazmadan önce istihâre yapmıştır. Zemzem suyu ile gusledip, Kâ’be’de, makamın gerisinde iki rek’at namaz kılıp, koyduğu sağlam usûllere göre, sahîh olduğu kesin olarak belli olan hadîs-i şerîfleri yazmıştır. Bu kitabı müsveddeden temize çekme işini de, Medîne-i münevverede Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) kabr-i şerîfi ile minberi arasında “Ravda-i mutahhara”da yaptı. Bu eserini nasıl yazdığını kendisi şöyle anlatmıştır: “Câmi-üs-Sahîh kitabını, altıyüzbin hadîs-i şerîf arasından seçtim. Her hadîs-i şerîfi kitaba koymadan önce gusledip, iki rek’at namaz kılıp, istihâreye yattım. Ondan sonra hadîs-i şerîfi kitaba koydum. Bunları yapmadan hiçbir hadîsi yazmadım. Bu kitabı 16 yılda tamamladım.” Bu kitapda 7275 hadîs-i şerîf vardır. Rumuzu “Hı” harfidir. İmâm-ı Buhârî: “Bu kitabta, sahîh hadîsleri bildirdim. Bununla beraber almadığım, ya’nî bu kitapta olmayan hadîsler, bunlardan çok fazladır” buyurmuştur.
Kütüb-i sitte denilen, altı sahîh hadîs kitabının en başta geleni, Sahîh-i Buhârî’dir. Bu eserde sahîh hadîsler, sika (güvenilir, sağlam) râvilerin rivâyetleri toplanmıştır. Bu hadîs-i şerîfler, rivâyet husûsunda râviler arasında ihtilâf bulunmayan hadîs-i şerîflerdir. Böylece râvi zinciri birbirine bağlanarak, asıl kaynağına gidilmiştir.
Buhârî-i şerîf 97 kitaba ve 3450 baba ayrılmıştır. Bu bölümler İbâdât, muamelât, siyer, megazî, mu’cizât ve Kur’ân-ı kerîm âyetlerinin tefsîrine dâirdir. Fıkhî mes’elelere önem verilmiş olup, metinler arasında fıkıha dâir izahlar yer almıştır.
Buhârî-i şerîfin, Ali el-Yunûnî tarafından istinsah edilen metni muteber olmuştur. Dikkat ve titizlikle yazılan bu nüshanın aslı, Kâhire’de Akboğa Medresesi kütüphânesindedir. Bundan başka, çok yazma nüshaları da vardır.
Ebû Muhammed Mûsenî ( radıyallahü anh ), Kur’ân-ı kerîmi ve Sahîh-i Buhârî’yi ta’zîm ve hürmet için, baştan sona kadar altın suyu ile yazdı. Allahü teâlânın kitabına ve Resûlullahın ( aleyhisselâm ) sünnetine olan hürmet ve bağlılığının çokluğu sebebi ile, yapmağı göze aldığı bu çok zor ve ağır çalışma neticesinde, dokuz cildlik bir eser meydana geldi.
Sahîh-i Buhârî’nin çeşitli baskıları yapılmış olup, ilk baskısını 1894 senesinde İkinci Abdülhamîd Hân yaptırmıştır. Abdülhamîd Hân, İstanbul’daki yazma nüshalarını Mısır’a gönderdi. Mısır’da kurulan bir ilim heyeti tarafından, metinler incelendi. Nüsha farkları işâretlenmek sûretiyle, Yunûnî nüshası esas alınarak, Bulak’ta Emîriyye Matbaasında basıldı.

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
23 min
Zamanının bir tanesi, asrının ilimde önderi, Allahü teâlânın rızâsı için her şeyini feda eden büyük fıkıh âlimi. Tebe-i tâbiîndendir. İsmi Abdurrahmân bin Amr bin Muhammed’dir. Künyesi, Ebû Amr’dır. Ba’lbek’te doğdu. Hayatının sonlarına doğru Beyrut’a gitti. Burada kendisine kadılık vermek istediler. Fakat O, bunu kabûl etmedi. Orada yerleşti. Ders vermekle meşgûl oldu. 157 (m. 774) Beyrut’ta vefât etti. Birisi, rü’yâdan anlıyan birine gidip, “Dün gece, rü’yâmda, magrib tarafından çıkıp, göğe doğru yükselen ve sonunda gökte kaybolan bir demet fesleğen gördüm” dedi. Rü’yâyı yorumlayan zât, “Rü’yân doğrudur. Evzâî ( radıyallahü anh ) vefât etti” dedi. Araştırdıklarında, o gece Evzâî hazretlerinin vefât ettiğini gördüler. Vefâtı hakkında değişik rivâyetler vardır.
Evzâî, Yemen’de bir yer veya Şam’ın Feradız kapısı dışında bir köydü. Yemen’de bir kabile olduğu da söylenmiştir. Oraya bir ara gitmişti. Onun için bu ismi aldı. Edebiyatta, yazı ve güzel konuşmada çok kabiliyetli olup, herkes tarafından beğenilir takdîr edilirdi. Sâlih bin Yahyâ, “Beyrut Târihi” kitabında “Evzâî’nin ( radıyallahü anh ) Şam’da çok itibarı vardı. Hattâ idârecilerden daha fazla hürmet ve itibar görüyordu. O’nun fıkıha dâir “Sünen” isimli kitabı ile “Mes’eleler” adında bir eseri vardır. Kendisine yetmişbin mes’ele sorulup hepsine cevap verdiği söylenir. Hakem bin Hişâm zamanına kadar, Endülüs’te, fetvâlar onun ictihâdı üzerine verilmiştir.” Velîd bin Müslim, “İbâdet konusunda ondan daha çok ictihâd eden birini görmedim” demektedir.
Şam ve Magrib (Fas, Tunus, Cezayir) halkı, Mâlikî mezhebine mensûb olmadan önce Evzâî hazretlerinin mezhebine tâbi idiler. Mezhebi, Endülüs’e Emevîler’le girmiştir. Mensûpları kalmadığı için mezhebi daha sonra unutuldu. Mezhebinin kayboluşu hicri üçüncü asrın ortalarına rastlar.
Atâ bin Ebî Kesir, Zührî, Muhammed bin İbrâhîm et-Teymî’den hadîs bildirdi. Şû’be, İbn-i Mübârek, Yahyâ bin Hamza, Yahyâ el-Kettan, Ebû Âsım ve başkaları da ondan hadîs nakletmişlerdir.
Zamanının en büyük âlimi ve en faziletlisi idi. Zühd ve takvâsı pek çok idi. İbâdet etme konusunda çok gayretli idi. Gecelerini, namaz kılmak, Kur’ân-ı kerîm okumak ve ağlamakla geçirdiği bildirilir. Ümeyye bin Yezîd bin Ebî Osman; “Evzâî ibâdeti, verâ’ı (haramlardan sakınmayı) ve hakkı (doğruyu) söyleme özelliklerini kendisinde toplamıştı” der. İbn-i Sa’d da onun için, “İlmi geniş, fıkıh bilgisi pek çok, fazla hadîs bilen, seçkin ve fazîletli, hadîs ilminde, sika (güvenilir, sağlam) sadûk ve güvenilir bir âlimdir” der. Ebû İshâk Fezârî der ki, “Eğer bana seçme izni verselerdi, bu ümmet için Evzâî’nin mezhebini seçerdim. Çünkü, o her yönüyle yetişmiş derîn bir âlimdir. O zamanki insanlar bir güçlükle karşılaştıkları zaman, hemen ona koşarlardı.” Muhammed bin Âclan da, “İnsanlara ondan daha çok nasîhat eden bilmiyorum.” Halife Mansûr, Evzâî hazretlerine çok hürmet eder, onun nasîhatlerine kulak verirdi. Beşîr bin Velîd der ki: “Evzâî”yi ( radıyallahü anh ) gördüm, huşû’dan dolayı gözleri görmiyen bir kimse gibi idi.”
Velîd bin Mezîd, “Annesinin himâyesinde fakîr bir yetim olarak büyüdü, terbiye gördü. O kadar edebliydi ki, sultanlar bile onda bulunan terbiye ile çocuklarını terbiye etmekten âcizdiler. Ondan boş bir söz işitmedim. O konuştuğunda, mutlaka dinleyenin ihtiyâcı ve ona gerekli olan şeyleri söylerdi. Kahkaha ile güldüğünü asla görmedim. O, âhıreti anlatmaya başlayınca ondan başka orada ağlamayan kalmazdı” demiştir.
Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bazıları şunlardır:
“Bir kimse sadaka verir, sonra vazgeçerse, bir şeyi yiyip sonra kusan, sonra dönüp kustuğunu yiyen köpek gibidir.”
“Kul öldüğü zaman, namazı başının yanında, verdiği sadakası, sağında, tuttuğu orucu göğsünün yanında olur.”
“Îmân, yetmiş küsur hasletdir. En büyüğü: Lâ ilahe illallah’ı dili ile söyleyip, ma’nâsına kalbiyle inanmak. En küçüğü ise, yoldan, eziyet veren bir şeyi gidermek.”
Evzâî ( radıyallahü anh ), Resûlullahın akrabasından birinin günâh işlediğini gördüğü zaman, “Sakın Resûlullaha ( aleyhisselâm ) olan yakınlığınız, sizi aldatmış olmasın. Çünkü o, kızı Fâtıma’ya ( radıyallahü anha ) “Kızım, kendini Cehennem ateşinden kurtarmaya bak. Çünkü ben senin nâmına Allahü teâlâdan bir şey te’mîn edemem” buyurmuştur.
İmâm-ı Evzâî, Halife Ca’fer’e nasihatte bulunurken; Cebrâil (aleyhisselâm) bir gün Peygamber efendimize ( aleyhisselâm ) gelmişti. Resûlullah ( aleyhisselâm ), Cebrâil’e (aleyhisselâm) “Yâ Cebrâil! Bana Cehennemi anlat” diye buyurdu. Cebrâil (aleyhisselâm) da “Allahü teâlâ Cehenneme emretti. Bin sene iyice kırmızılaşıncaya kadar yandı. Bundan sonra bin sene daha yandı. Sapsarı oldu. Bin sene daha yanıp, simsiyah oldu. Onun için Cehennem koyu ve siyahtır. Alevleri ve parçaları parlamaz; seni Peygamber olarak gönderen Allahü teâlâya yemîn ederim ki, Cehennem elbiselerinden birisi, dünyâdakilere gösterilmiş olsaydı, hepsi ölürler idi. Eğer, Cehennemin içecek kovalarından bir tanesi, dünyâ suyuna dökülmüş olsaydı, ondan tadan herkes ölürdü. Eğer, Allahü teâlânın bildirdiği zincirden bir arşın, dünyâdaki dağlar üzerine konulsaydı, bütün dağlar erirdi. Bir kimse Cehenneme girip, çıksaydı, yeryüzündekiler onun kokusundan ölürlerdi.” Bunun üzerine Peygamber efendimiz ağladılar. Resûlullah ( aleyhisselâm ) ağlayınca, Cebrâil (aleyhisselâm) da ağladı ve “Yâ Muhammed ( aleyhisselâm ) sen de mi ağlıyorsun, halbuki Allahü teâlâ senin gelmiş ve gelecek bütün günâhlarını bağışladı” deyince Resûlullah ( aleyhisselâm ), “Allahü teâlâya şükredici bir kul olmıyayım mı?” buyurdu. Resûlullah ( aleyhisselâm ) ile Cebrâil (aleyhisselâm) ağlarlar iken, gökten bir ses, “Yâ Muhammed ( aleyhisselâm ) ve yâ Cebrâil (aleyhisselâm) şüphesiz Allahü teâlâ sizi, günâh işlemiyecek şekilde yarattı. Onun için, yâ Muhammed, Allahü teâlâ seni bütün Peygamberlerden üstün kıldı. Yâ Cebrâil! Seni bütün gök meleklerinden üstün kıldı.” dedi. “Ey mü’minlerin emîri! En üstün şey takvâdır. Çünkü, kim, Allahü teâlâya itaat için şeref isterse, Allahü teâlâ onu yükseltir. Kim de şerefi günâh işlemek için, isterse, Allahü teâlâ onu alçaltır” Halifenin yanından ayrılırken, Halife ona çok miktarda hediyeler vermek istedi. Fakat kabûl etmedi. Şöyle buyurdu: “Benim ona ihtiyâcım yok. Ben nasîhati, dünyalık karşılığında satmadım.”
Evzâî hazretleri buyurdular ki; “Allahü teâlâ bir kavim için kötülük dilerse, onlara mücâdele kapısını açar, onları iş yapmaktan alıkoyar.” Çoğu kendi kendine “Seni yaratan ne kadar yüce. Yağa benzer bir şey vermiş onunla görürsün. Kemikle işitirsin. Bir et parçası ile konuşursun.”
“Kul, dünyâdaki her ânından kıyâmette hesaba (sorguya) çekilecek. Hem de gün gün, saat saat. Bu durumda, Allahü teâlâyı anmadığı biran karşısına çıkınca, pişman olur ve kendini parçalamak ister.” “Bizim, hayatlarına yetiştiğimiz insanlar şöyleydi; Gece uykusundan en erken uyanırlar, sabah namazını vaktinde kılarlar, sonra bir müddet âhıret işlerini, akıbetlerinin (sonlarının) ne olacağını düşünürlerdi. Bundan sonra kendilerini fıkıh (dînî bilgileri) öğrenmeye ve Kur’ân-ı kerîm okumaya verirlerdi.”
“Bir din kardeşiyle karşılaşmak, maldan ve çoluk çocuktan daha hayırlıdır (iyidir).” “Halkın bize verdiği her şeyi kabûl etseydik kıymetimiz kalmazdı.”
“Resûlullahtan sana bir hadîs-i şerîf ulaştığı zaman, ondan başkasını söyleme, onu değiştirme, çünkü, Resûlullah ( aleyhisselâm ) Allahü teâlâdan aldığını bildirmektedir.”
“Eshâb-ı kiramda şu beş haslet (özellik) vardı: Cemâate devam, Resûlullahın sünnetine uymak. Câmi yapmak, Kur’ân-ı kerîm okumak ve cihâd (İslâmiyeti yaymak) etmek.”
“Bir bid’at ortaya çıkaran kimsenin verâ’ı (şüphelilerden sakınma) kalmaz.”
“İbâdet maksadı dışında fıkıh öğrenenlere, şüphelilerle, haramları helâl göstermeye uğraşanlara yazıklar olsun.”
Namazda huşû’nun nasıl olacağını sordukları zaman Evzâî hazretleri şöyle cevap verdi: “Gözleri aşağı düşürüp, önüne bakmak, yanlarını kabartıp, şişirmeyip, alçaltmak ve bir de kalb yumuşaklığı, ya’nî üzüntülü bir vaziyette durmak. Gösteriş olunca huşû’ gider.”
Misâfire ikramın ne olduğunu soranlara Evzâî ( radıyallahü anh ) “Güler yüz ve tatlı dildir” diye cevap verdi. Evzâî hazretleri, Ömer bin Abdülazîz’in ( radıyallahü anh ), kendisine yazdığı bir mektûbtan şöyle bildirir: “Ölümü çok hatırlıyan kimse dünyâya rağbet etmez. Ağzından çıkan her sözün hesaba çekileceğini bilen az konuşur ve ancak lüzumlu sözleri söyler.”
Yine buyurdu ki: “Süleymân (aleyhisselâm) oğluna “Ey oğlum! Allahü teâlâdan kork. Çünkü Allahü teâlâdan korkmak her şeyi yener.” “Mü’min az konuşur, çok iş yapar. Münâfık, çok konuşur, az iş yapar.”
“Sünnete uymakta sabırlı ol. Daha önce yaşamış olan büyüklerin durduğu yerde dur. Söylediklerini söyle, sakındıklarından sen de sakın. Onların yoluna gir. Îmân sözle, söz amelle, bunların üçü (îmân-söz-amel) ise ancak Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) bildirdiklerine uygun ise doğrudur. Büyüklerimiz, îmânı amelden, ameli de îmândan ayırmazlardı. Îmân bunların hepsini içine alan bir isimdir. Amel de îmânı doğrular. Kim diliyle inandığını söyler, fakat, kalbiyle inanmaz, ameliyle de inancını ve sözünü doğrulamazsa, onun îmânı kabûl edilmez. Âhırette zarara uğrıyanlardan olur.”

Jun 15, 2026
Jun 15, 2026
23 min
Zamanının bir tanesi, asrının ilimde önderi, Allahü teâlânın rızâsı için her şeyini feda eden büyük fıkıh âlimi. Tebe-i tâbiîndendir. İsmi Abdurrahmân bin Amr bin Muhammed’dir. Künyesi, Ebû Amr’dır. Ba’lbek’te doğdu. Hayatının sonlarına doğru Beyrut’a gitti. Burada kendisine kadılık vermek istediler. Fakat O, bunu kabûl etmedi. Orada yerleşti. Ders vermekle meşgûl oldu. 157 (m. 774) Beyrut’ta vefât etti. Birisi, rü’yâdan anlıyan birine gidip, “Dün gece, rü’yâmda, magrib tarafından çıkıp, göğe doğru yükselen ve sonunda gökte kaybolan bir demet fesleğen gördüm” dedi. Rü’yâyı yorumlayan zât, “Rü’yân doğrudur. Evzâî ( radıyallahü anh ) vefât etti” dedi. Araştırdıklarında, o gece Evzâî hazretlerinin vefât ettiğini gördüler. Vefâtı hakkında değişik rivâyetler vardır.
Evzâî, Yemen’de bir yer veya Şam’ın Feradız kapısı dışında bir köydü. Yemen’de bir kabile olduğu da söylenmiştir. Oraya bir ara gitmişti. Onun için bu ismi aldı. Edebiyatta, yazı ve güzel konuşmada çok kabiliyetli olup, herkes tarafından beğenilir takdîr edilirdi. Sâlih bin Yahyâ, “Beyrut Târihi” kitabında “Evzâî’nin ( radıyallahü anh ) Şam’da çok itibarı vardı. Hattâ idârecilerden daha fazla hürmet ve itibar görüyordu. O’nun fıkıha dâir “Sünen” isimli kitabı ile “Mes’eleler” adında bir eseri vardır. Kendisine yetmişbin mes’ele sorulup hepsine cevap verdiği söylenir. Hakem bin Hişâm zamanına kadar, Endülüs’te, fetvâlar onun ictihâdı üzerine verilmiştir.” Velîd bin Müslim, “İbâdet konusunda ondan daha çok ictihâd eden birini görmedim” demektedir.
Şam ve Magrib (Fas, Tunus, Cezayir) halkı, Mâlikî mezhebine mensûb olmadan önce Evzâî hazretlerinin mezhebine tâbi idiler. Mezhebi, Endülüs’e Emevîler’le girmiştir. Mensûpları kalmadığı için mezhebi daha sonra unutuldu. Mezhebinin kayboluşu hicri üçüncü asrın ortalarına rastlar.
Atâ bin Ebî Kesir, Zührî, Muhammed bin İbrâhîm et-Teymî’den hadîs bildirdi. Şû’be, İbn-i Mübârek, Yahyâ bin Hamza, Yahyâ el-Kettan, Ebû Âsım ve başkaları da ondan hadîs nakletmişlerdir.
Zamanının en büyük âlimi ve en faziletlisi idi. Zühd ve takvâsı pek çok idi. İbâdet etme konusunda çok gayretli idi. Gecelerini, namaz kılmak, Kur’ân-ı kerîm okumak ve ağlamakla geçirdiği bildirilir. Ümeyye bin Yezîd bin Ebî Osman; “Evzâî ibâdeti, verâ’ı (haramlardan sakınmayı) ve hakkı (doğruyu) söyleme özelliklerini kendisinde toplamıştı” der. İbn-i Sa’d da onun için, “İlmi geniş, fıkıh bilgisi pek çok, fazla hadîs bilen, seçkin ve fazîletli, hadîs ilminde, sika (güvenilir, sağlam) sadûk ve güvenilir bir âlimdir” der. Ebû İshâk Fezârî der ki, “Eğer bana seçme izni verselerdi, bu ümmet için Evzâî’nin mezhebini seçerdim. Çünkü, o her yönüyle yetişmiş derîn bir âlimdir. O zamanki insanlar bir güçlükle karşılaştıkları zaman, hemen ona koşarlardı.” Muhammed bin Âclan da, “İnsanlara ondan daha çok nasîhat eden bilmiyorum.” Halife Mansûr, Evzâî hazretlerine çok hürmet eder, onun nasîhatlerine kulak verirdi. Beşîr bin Velîd der ki: “Evzâî”yi ( radıyallahü anh ) gördüm, huşû’dan dolayı gözleri görmiyen bir kimse gibi idi.”
Velîd bin Mezîd, “Annesinin himâyesinde fakîr bir yetim olarak büyüdü, terbiye gördü. O kadar edebliydi ki, sultanlar bile onda bulunan terbiye ile çocuklarını terbiye etmekten âcizdiler. Ondan boş bir söz işitmedim. O konuştuğunda, mutlaka dinleyenin ihtiyâcı ve ona gerekli olan şeyleri söylerdi. Kahkaha ile güldüğünü asla görmedim. O, âhıreti anlatmaya başlayınca ondan başka orada ağlamayan kalmazdı” demiştir.
Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bazıları şunlardır:
“Bir kimse sadaka verir, sonra vazgeçerse, bir şeyi yiyip sonra kusan, sonra dönüp kustuğunu yiyen köpek gibidir.”
“Kul öldüğü zaman, namazı başının yanında, verdiği sadakası, sağında, tuttuğu orucu göğsünün yanında olur.”
“Îmân, yetmiş küsur hasletdir. En büyüğü: Lâ ilahe illallah’ı dili ile söyleyip, ma’nâsına kalbiyle inanmak. En küçüğü ise, yoldan, eziyet veren bir şeyi gidermek.”
Evzâî ( radıyallahü anh ), Resûlullahın akrabasından birinin günâh işlediğini gördüğü zaman, “Sakın Resûlullaha ( aleyhisselâm ) olan yakınlığınız, sizi aldatmış olmasın. Çünkü o, kızı Fâtıma’ya ( radıyallahü anha ) “Kızım, kendini Cehennem ateşinden kurtarmaya bak. Çünkü ben senin nâmına Allahü teâlâdan bir şey te’mîn edemem” buyurmuştur.
İmâm-ı Evzâî, Halife Ca’fer’e nasihatte bulunurken; Cebrâil (aleyhisselâm) bir gün Peygamber efendimize ( aleyhisselâm ) gelmişti. Resûlullah ( aleyhisselâm ), Cebrâil’e (aleyhisselâm) “Yâ Cebrâil! Bana Cehennemi anlat” diye buyurdu. Cebrâil (aleyhisselâm) da “Allahü teâlâ Cehenneme emretti. Bin sene iyice kırmızılaşıncaya kadar yandı. Bundan sonra bin sene daha yandı. Sapsarı oldu. Bin sene daha yanıp, simsiyah oldu. Onun için Cehennem koyu ve siyahtır. Alevleri ve parçaları parlamaz; seni Peygamber olarak gönderen Allahü teâlâya yemîn ederim ki, Cehennem elbiselerinden birisi, dünyâdakilere gösterilmiş olsaydı, hepsi ölürler idi. Eğer, Cehennemin içecek kovalarından bir tanesi, dünyâ suyuna dökülmüş olsaydı, ondan tadan herkes ölürdü. Eğer, Allahü teâlânın bildirdiği zincirden bir arşın, dünyâdaki dağlar üzerine konulsaydı, bütün dağlar erirdi. Bir kimse Cehenneme girip, çıksaydı, yeryüzündekiler onun kokusundan ölürlerdi.” Bunun üzerine Peygamber efendimiz ağladılar. Resûlullah ( aleyhisselâm ) ağlayınca, Cebrâil (aleyhisselâm) da ağladı ve “Yâ Muhammed ( aleyhisselâm ) sen de mi ağlıyorsun, halbuki Allahü teâlâ senin gelmiş ve gelecek bütün günâhlarını bağışladı” deyince Resûlullah ( aleyhisselâm ), “Allahü teâlâya şükredici bir kul olmıyayım mı?” buyurdu. Resûlullah ( aleyhisselâm ) ile Cebrâil (aleyhisselâm) ağlarlar iken, gökten bir ses, “Yâ Muhammed ( aleyhisselâm ) ve yâ Cebrâil (aleyhisselâm) şüphesiz Allahü teâlâ sizi, günâh işlemiyecek şekilde yarattı. Onun için, yâ Muhammed, Allahü teâlâ seni bütün Peygamberlerden üstün kıldı. Yâ Cebrâil! Seni bütün gök meleklerinden üstün kıldı.” dedi. “Ey mü’minlerin emîri! En üstün şey takvâdır. Çünkü, kim, Allahü teâlâya itaat için şeref isterse, Allahü teâlâ onu yükseltir. Kim de şerefi günâh işlemek için, isterse, Allahü teâlâ onu alçaltır” Halifenin yanından ayrılırken, Halife ona çok miktarda hediyeler vermek istedi. Fakat kabûl etmedi. Şöyle buyurdu: “Benim ona ihtiyâcım yok. Ben nasîhati, dünyalık karşılığında satmadım.”
Evzâî hazretleri buyurdular ki; “Allahü teâlâ bir kavim için kötülük dilerse, onlara mücâdele kapısını açar, onları iş yapmaktan alıkoyar.” Çoğu kendi kendine “Seni yaratan ne kadar yüce. Yağa benzer bir şey vermiş onunla görürsün. Kemikle işitirsin. Bir et parçası ile konuşursun.”
“Kul, dünyâdaki her ânından kıyâmette hesaba (sorguya) çekilecek. Hem de gün gün, saat saat. Bu durumda, Allahü teâlâyı anmadığı biran karşısına çıkınca, pişman olur ve kendini parçalamak ister.” “Bizim, hayatlarına yetiştiğimiz insanlar şöyleydi; Gece uykusundan en erken uyanırlar, sabah namazını vaktinde kılarlar, sonra bir müddet âhıret işlerini, akıbetlerinin (sonlarının) ne olacağını düşünürlerdi. Bundan sonra kendilerini fıkıh (dînî bilgileri) öğrenmeye ve Kur’ân-ı kerîm okumaya verirlerdi.”
“Bir din kardeşiyle karşılaşmak, maldan ve çoluk çocuktan daha hayırlıdır (iyidir).” “Halkın bize verdiği her şeyi kabûl etseydik kıymetimiz kalmazdı.”
“Resûlullahtan sana bir hadîs-i şerîf ulaştığı zaman, ondan başkasını söyleme, onu değiştirme, çünkü, Resûlullah ( aleyhisselâm ) Allahü teâlâdan aldığını bildirmektedir.”
“Eshâb-ı kiramda şu beş haslet (özellik) vardı: Cemâate devam, Resûlullahın sünnetine uymak. Câmi yapmak, Kur’ân-ı kerîm okumak ve cihâd (İslâmiyeti yaymak) etmek.”
“Bir bid’at ortaya çıkaran kimsenin verâ’ı (şüphelilerden sakınma) kalmaz.”
“İbâdet maksadı dışında fıkıh öğrenenlere, şüphelilerle, haramları helâl göstermeye uğraşanlara yazıklar olsun.”
Namazda huşû’nun nasıl olacağını sordukları zaman Evzâî hazretleri şöyle cevap verdi: “Gözleri aşağı düşürüp, önüne bakmak, yanlarını kabartıp, şişirmeyip, alçaltmak ve bir de kalb yumuşaklığı, ya’nî üzüntülü bir vaziyette durmak. Gösteriş olunca huşû’ gider.”
Misâfire ikramın ne olduğunu soranlara Evzâî ( radıyallahü anh ) “Güler yüz ve tatlı dildir” diye cevap verdi. Evzâî hazretleri, Ömer bin Abdülazîz’in ( radıyallahü anh ), kendisine yazdığı bir mektûbtan şöyle bildirir: “Ölümü çok hatırlıyan kimse dünyâya rağbet etmez. Ağzından çıkan her sözün hesaba çekileceğini bilen az konuşur ve ancak lüzumlu sözleri söyler.”
Yine buyurdu ki: “Süleymân (aleyhisselâm) oğluna “Ey oğlum! Allahü teâlâdan kork. Çünkü Allahü teâlâdan korkmak her şeyi yener.” “Mü’min az konuşur, çok iş yapar. Münâfık, çok konuşur, az iş yapar.”
“Sünnete uymakta sabırlı ol. Daha önce yaşamış olan büyüklerin durduğu yerde dur. Söylediklerini söyle, sakındıklarından sen de sakın. Onların yoluna gir. Îmân sözle, söz amelle, bunların üçü (îmân-söz-amel) ise ancak Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) bildirdiklerine uygun ise doğrudur. Büyüklerimiz, îmânı amelden, ameli de îmândan ayırmazlardı. Îmân bunların hepsini içine alan bir isimdir. Amel de îmânı doğrular. Kim diliyle inandığını söyler, fakat, kalbiyle inanmaz, ameliyle de inancını ve sözünü doğrulamazsa, onun îmânı kabûl edilmez. Âhırette zarara uğrıyanlardan olur.”
