
160.3K
Downloads
264
Episodes
Ehli Sünnet Alimlerinin Hayatları
Episodes

Jan 17, 2023
Jan 17, 2023
23 min
Osmanlı âlimlerinin en meşhûrlarından. Onüçüncü Osmanlı Şeyhülislâmı olup, tefsîr, fıkıh ilimlerinde ve diğer ilimlerde büyük âlim idi. İsmi, Ahmed bin Mustafa’dır. Bağdadlı İsmâil Paşa, yaptığı inceleme ve araştırma neticesinde. İsminin Mehmed değil Ahmed olduğunu tesbit etmiştir. İsminin Ahmed olduğu “Kâmûs-ül-a’lâm”da da yazılıdır. Ebüssü’ûd el-İmâdî ismiyle meşhûr olup. Hoca Çelebi ismiyle de tanınmıştır. 898 (m. 1413) senesinde doğdu. Ba’zı kaynaklarda İstanbul civarındaki Metris köyünde doğduğu kaydedilmiş ise de, kendi vakfiyesinde İskilip’de doğduğu yazılıdır. 982 (m. 1584) senesinde İstanbul’da vefât etti. Kabri Eyyûb Sultan’da kendi yaptırdığı medresenin yanında, Eyyûb Câmii karşısındadır.
Ebüssü’ûd Efendi, âlimler yetiştiren bir aileye mensûb idi. Dedesi, meşhûr âlim Ali Kuşcu’nun kardeşi Mustafa İmâdî’dir. Dedeleri Türkistanlı olup, Semerkand’dan Anadolu’ya gelmişlerdir. Ebüssü’ûd Efendi’nin dedesinin babası Mehmed Kuşçu, Timur Hân’ın torunu olan Uluğ Bey’in yakını ve Doğancıbaşısı idi. senelerce Uluğ Bey’in hizmetinde bulunup, sevgisini kazanmıştı. Mehmed Kuşcu’nun oğulları Ali Kuşçu ve Ebüssü’ûd Efendi’nin dedesi olan Mustafa İmâdî, Uluğ Bey’in elinde yetişip ilim öğrenmişlerdir. Mustafa îmâdi. bilhassa tasavvufta yetişip ilerlemiştir. Uluğ Bey’in vefâtından sonra, Ali Kuşçu ve Mustafa İmâdi, aileleri ile birlikte Akkoyunlu devleti pâdişâhı Uzun Hasen’in yanına gittiler. Uzun Hasen onlara yakın alâka gösterdi. Onlarda, siyâsî ve ilmi faaliyetleriyle hizmet ettiler. Burada bulundukları sırada Ali Kuşçu, Osmanlı Sultânı Fâtih Sultan Mehmed Hân’a Uzun Hasen’in elçisi olarak gitmişti. Ali Kuşçu’ya çok iltifât eden Fâtih Sultan Mehmed Hân, onun İstanbul’a gelmesini ısrarla istedi. Uzun Hasen’den müsâade alan Ali Kuşçu, kardeşi Mustafa İmâdî ile birlikte İstanbul’a gelip yerleştiler. Fâtih Sultan Mehmed Hân, onların Tebrîz’den İstanbul’a yaptıkları yolculukları için, günlüğü bin akçe olarak hesaplatıp vermiştir. İstanbul’a geldiklerinde, Fâtih Sultan Mehmed Hân, Ali Kuşçu’yu Ayasofya Medresesi’ne müderris tayin etti. Mustafa İmâdî de, ilim öğretmekle meşgûl olan tasavvuf ehli bir âlim idi. İstanbul’a geldikten sonra, Ali Kuşçu, kızını kardeşi Mustafa İmâdî’nin oğlu Yavsı Muhyiddîn Mehmed’e nikahladı. Bu evlilikden Ebüssü’ûd Efendi doğdu.
Ebüssü’ûd Efendi’nin babası, hem amcası hem de kayınbabası olan Ali Kuşcu’dan ve kendi babası Mustafa İmâdî’den ilim öğrendi. senelerce süren bu tahsilden sonra, babası gibi o da tasavvufa yönelip zamanının meşhûr evliyâsından ve Akşemseddîn hazretlerinin halîfesi olan İbrâhim Tennûri’ye talebe oldu. Onun sohbetlerinde bulunarak, tasavvufda yetişti. Hocası İbrâhim Tennûrî’nin vefâtından sonra, onun halîfesi olduğu için yerine geçti ve İstanbul’da insanları irşâd etmekle meşgûl oldu. İkinci Bâyezîd Hân, ona büyük bir zaviye yaptırdı ve buraya mülk vakfetti. İkinci Bâyezîd Hân, onun sohbetlerinden çok tad alırdı. Bu sebeble, ekseriya beraber bulunurlardı. Zamanının meşhûr devlet adamları ve âlimleri, “Hünkâr Şeyhi” lakabıyla da anılan Yavsî Muhyîddîn Mehmed İskilîbî’nin sohbetine gelirler, dergâhı dolup taşardı. Meşhûr tarihçi Hoca Sa’deddîn Efendi, bu hâli şöyle ifâde etmiştir: “Sultanların Şeyhi, Şeyhlerin Sultânı olmuş, herkesin gönlünü kazanmıştır.”
Böyle bir zâtın oğlu olan Ebüssü’ûd Efendi, önce babasından ilim öğrendi. Onun terbiyesi altında yetişti. Ebüssü’ûd Efendi, küçük yaşta ilim öğrenmeye başlayıp, çocukluk ve gençlik çağında babasından ders aldı. Babasından Hâşiye-i Tecrid’i, Şerh-i Miftâh’ı bütün haşiyeleri ile birlikte iki kerre ve Şerh-i mevâkıf’ı baştan sona tahkîk ederek, iyice okudu. Miftâh-ül-ulûm adlı meşhûr eserin metnini ezberledi. Babası, vefât edinceye kadar onun yetişmesi için gayret gösterip, ders vererek eğitip terbiye etti ve icâzet verdi. Babasından sonra;’ meşhûr Osmanlı âlimlerinden Müeyyed-zâde Abdürrahmân Efendi’den, tefsîr ve hadîs ilimlerinde âlim ve kayınbabası olan Mevlânâ Seyyidî Karamânî’den ve meşhûr Osmanlı âlimi Müftiy-yüs-Sakaleyn İbn-i Kemâl Paşa’dan ilim öğrendi. Tahsilini tamamlayıp, ilimde yetiştikten sonra, zamanının Şeyhülislâmı olan İbn-i Kemâl Paşa’nın emri ile Çankırı Medresesi’ne müderris olarak ta’yin edildi. Fakat bu vazîfeye gitmeden, o sırada İnegöl’de İshak Paşa Medresesi müderrisi Bursalı Şems Çelebi vefât ettiğinden, 922 (m. 1516) senesinde onun yerine ta’yin edildi. Bu sırada yirmialtı yaşlarında idi. Bu sırada Osmanlı Devleti, mühim hâdiselere ve önemli gelişmelere sahne oldu. Yavuz Sultan Selim Hân, Çaldıran’da Şah İsmâil’i ve Safevîleri Anadolu’dan çıkararak, Güneydoğu sınırlarının güvenliğini sağladı. Bir yıl sonra Mısır üzerine yaptığı sefer neticesinde, halifelik Osmanlılara geçti.
Ebüssü’ûd Efendi, İnegöl’deki İshâk Paşa Medresesi’ndeki müderrislik vazîfesinden 926 (m. 1520) senesinde alındı. On ay sonra 927 (m. 1521)’de İstanbul’da Dâvûd Paşa Medresesi’ne müderris olarak ta’yin edildi. Aynı sene, Sa’dî Efendi yerine Mahmûd Paşa Medresesi’ne, 931 (m. 1524)’de İkinci Vezîr Mustafa Paşa’nın Gebze’de yaptırdığı medreseye ta’yin edildi. 932 (m. 1525)’de ise, Kireççi-zâde yerine Bursa Sultaniye Medresesi’ne ta’yin edildi. 934 (m. 1527) senesinde Abdüllatîf Efendi yerine Sahn-ı semân Müftî Medresesi müderrisliğine terfi olundu. Bu vazîfesi beş sene sürdü. Çok sayıda ve kıymetli âlimler yetiştirdi.
939 (m. 1532) senesinde Bursa kadılığına ta’yin edildi. Bursa kadılığı önemli mevkilerden idi. Bu vazîfede başarılı olan İstanbul kadılığına, İstanbul kadılığında muvaffak olan da Anadolu kadıaskerliğine ta’yin edilirdi. Bundan sonra da şeyhülislâmlık makamına getirilirdi. Ebüssü’ûd Efendi, Bursa’da bir yıl kadılık yaptıktan sonra, İstanbul kadılığına ta’yin edildi. Bu vazîfesinde başarılı hizmetler yaptı. Bu vazîfesinde adlî işlerin tamâmına, belediye reîsliğine, denetleme ve ta’kib müesseselerinin tamâmına ve idâri işlerin bir kısmına bakıyordu. Ebüssü’ûd Efendi, bu vazîfesinde öyle serî ve çok çalışıyor, işleri öyle yürütüyordu ki, yanında çalışan kâtibler ona yetişemiyorlardı. Bu sebeple kâtiblerden bir grup günün yarısında, diğer bir grub da günün diğer yarısında işleri yetiştirmeye çalışıyorlardı, İstanbul kadılığı, ilmiye sınıfı için önemli bir mevkî idi. Ebüssü’ûd Efendi’nin İstanbul kadılığı vazîfesi üç sene sürdü. Bu zaman içinde fevkalâde başarı ve mehâretle kadılık yaptı. Bundan sonra, ilmiye sınıfı için en yüksek makamlardan sayılan kadıaskerlik vazîfesine ta’yin edildi. Normalde Anadolu kadıaskeri, sonra da Rumeli kadıaskeri olması gerekirken, bir rütbe atlanarak, 944 (m. 1537) senesinde Rumeli kadıaskerliğine ta’yin edildi. Sekiz sene bu vazîfede bulunarak, büyük hizmetler yaptı. Ebüssü’ûd Efendi, kadıasker ta’yin edilmeden önce gördüğü bir rü’yâyı şöyle anlatmıştır: “Kadıasker olmadan bir hafta önce, rü’yâmda Fâtih Sultan Mehmed Câmii’nin mihrabında benim için bir seccade serilmiş olduğunu gördüm. Halka İmâm oldum ve sekiz rek’at namaz kıldım. Bu rü’yâdan sonra kadıasker oldum. Meğer bu rü’yâ, kadıaskerlikte sekiz sene kalacağıma işâretmiş. Keşke kıldığım o sekiz rek’atlık ikindi yerine yatsı namazı kılmış olsaydım.”
Ebüssü’ûd Efendi, Kanunî Sultan Süleymân Hân’ın sevip değer verdiği, pek kıymetli bir âlim idi. Kanunî, onu bütün seferlerinde yanında bulundurdu. 948 (m. 1541) senesinde Budin’in fethinde, kiliseden câmiye çevrilen bir câmide, Pâdişâh Kânûnî’ye ve orduya Cum’a namazı kıldırdı. Pâdişâhın emri üzerine, Budin’in ve Orta Macaristan’ın tapu ve tahrir işlerini yaptı. Mühim hizmetler yaptığı bu vazîfesinden sonra, 952 (m. 1545) senesinde Fenârî-zâde Muhyiddîn Efendi’den sonra şeyhülislâm oldu. Bu sırada ellibeş yaşında bulunuyordu. Otuz sene şeyhülislâmlık yaparak, dîne ve devlete üstün hizmetler yaptı.
Ebüssü’ûd Efendi, şeyhülislâm olmasıyla ilgili bir rü’yâsını şöyle anlatmıştır: “Henüz daha medresede talebe iken, bir gece rü’yâmda Zeyrek Câmii’ne girdim. Câmi halk ile dolu idi. “Bu topluluk nedir?” dedim. “Resûl-i ekremin ( aleyhisselâm ) dîvân-ı se’âdetleridir (toplantılarıdır)” denildi. Hürmetle bir köşede durdum. Önümde de, o devrin müftîsi İbn-i Kemâl Paşa oturuyordu. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) mihrâbda oturuyordu. Sağ ve solunda Eshâb-ı Kirâm efendilerimiz edeble ayakta duruyorlardı. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) huzûrunda da bir zât vardı. Kıyafetinden onu Arab zannetmiştim. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) ile dizdize denilecek bir hâlde oturuyor ve konuşuyordu. Acaba bu zât kimdir ki, Eshâb-ı Kirâm efendilerimiz ayakta oldukları hâlde, o, Resûlullahın huzûrunda oturuyor? diyerek hayret ettim. Konuşmalarını dinledim; Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) Arabca konuşuyorlar, o zât ise Farsça söylüyordu. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) ona; “Yâ Mevlânâ Câmî, ben Arabca konuşuyorum, sen de Arabca konuş” buyurunca, Arab zannettiğim o zâtın Mevlânâ Abdürrahmân Câmî olduğunu anladım. Mevlânâ Câmî, Peygamberimize; “Yâ Resûlallah ( aleyhisselâm )! Bir hatâmdan dolayı sizden özür dilemiştim. Acaba özrüm makbûl olmadı mı?” dedi. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Ne yolla i’tirâz etmiştin?” buyurunca, şöyle dedi. “Sizi methetmek için yazdığım bir kasidemde; “Onun sırrına eremiyorum, O Arabdır, ben ise Acemim...” demiştim” dedi. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Beis yok, Farsça konuşman da makbûldür” buyurdu. Sonra Peygamberimiz ( aleyhisselâm ), Mevlânâ Câmî’ye hitaben; “Şu oturan kimseyi bilir misin?” diyerek İbn-i Kemâl Paşa’yı gösterdiler. Mevlânâ Câmî; “Bilmem yâ Resûlallah” dedi. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “O, İbn-i Kemâl Paşa’dır ve hâlen ümmetimin müftîsidir” buyurdu. Sonra da beni göstererek; “Ya onun arkasında oturan şu kimseyi bilir misin?” buyurdu. Mevlânâ Câmî yine; “Hayır Yâ Resûlallah” dedi. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) “O, Ebüssü’ûd bin Yavsî’dir. O da ümmetimin müftîsî olsa gerektir.” buyurdu. Bu sâdık rü’yâdan tam otuz yıl sonra, bu âcize fetvâ işleri vazîfesi verildi.
Kanunî Sultan Süleymân Hân ve İkinci Sultan Selîm’in saltanatları zamanında 30 sene şeyhülislâmlık yaptı. Osmanlı şeyhülislâmları arasında ençok bu makamda kalıp hizmeti geçen Ebüssü’ûd Efendi’dir. Bu vazîfede bulunduğu sırada çok mühim hizmetler yapmıştır. Kanunî Sultan Süleymân Hân, Ebüssü’ûd Efendi’yi çok sever ve her önemli işinde onun fetvâsına müracaat ederdi. Süleymâniye Câmii’nin temel atma merasiminde, mihrabın temel taşını Ebüssü’ûd Efendi’ye koydurtmuştur. Devrinde âlimler arasında bir mes’ele hakkında farklı hüküm ortaya çıksa, Kanunî Sultan Süleymân Hân, Ebüssü’ûd Efendi’nin tarafını tercih ederdi. Ebüssü’ûd Efendi, o devirde, devlet kânunlarını dînin hükümlerine uygun şekilde te’lîf etmiştir. Tımar ve zeametlere dâir mevzûlarda verilen kararlar, genellikle Ebüssü’ûd Efendi’nin fetvâlarına dayanmıştır. Mülâzemet usûlü de onun kadıaskerliği zamanında te’sis edilmiştir. Kanunî, arazi kanunnâmesini de Ebüssü’ûd Efendi’ye yaptırmıştır.
Kanunî Sultan Süleymân Hân 974 (m. 1566) senesinde vefât edince, cenâze namazını Ebüssü’ûd Efendi kıldırdı. Onun vefâtı üzerine bir de mersiye yazdı. Bu mersiyesi de, edebiyattaki yüksek derecesini göstermektedir.
Ebüssü’ûd Efendi, sekiz senede Sultan İkinci Selim Hân zamanında şeyhülislâmlık yaptı. Sultan İkinci Selim Hân, Ebüssü’ûd Efendi’ye çok hürmet edip, onu incitecek hareketlerden sakınırdı. Bu dönemde de pek mühim hizmetler yaptı. En mühim hizmetlerinden biri, Kıbrıs’ın fethi için fetvâ vermesi ve Kıbrıs’ın fethini sağlamasıdır. Bu ada, İslâmiyetin ilk zamanlarında Eshâb-ı Kirâm tarafından fethedilmişti. Osmanlı Devleti’nin Kıbrıs üzerinde târihî bir hakka sâhib olması ve bir de o zaman Kıbrıs’a hâkim olan Venediklilerin, yapılan anlaşmayı bozarak deniz yollarına tecâvüz etmeleri sebebiyle, Kıbrıs’ın fethine fetvâ verdi.
Kuruluşundan beri durmadan gelişen Osmanlı Devleti büyüdükçe, geniş arazileri ve değişik kabileleri içine almıştı. Bütün bunların idâresinde, her devrin âlimleri pâdişâha yardımcı olmuşlar, aldıkları mühim vazîfeler ile hizmet etmişlerdir. Ebüssü’ûd Efendi, bu âlimlerin en başta gelenlerindendir. Zamanında en parlak dönemine ulaşan Osmanlı Devleti’nin bu başarısına büyük katkıları olmuştur.
Ebüssü’ûd Efendi, dînine bağlı, haramlardan ve şüpheli şeylerden son derece sakınan, Allah korkusu çok olan bir âlimdi. Güleryüzlü, tatlı dilli olup, latifeden hoşlanırdı. Etrâfında bulunanlara yumuşaklıkla muâmele ederdi. Çok ibâdet eder ve zâhidâne bir hayat yaşardı. Gayet temiz ve sâde giyinirdi. Heybetinden meclisinde kimse konuşmaz, onun konuşması hürmetle dinlenirdi. Devlet işlerini ve hizmetlerini mükemmel bir şekilde yürütmesi yanında, talebe yetiştirmek ve kıymetli eserler hazırlamakla da vakit geçirirdi. Meşgûliyetinin çokluğuna rağmen, talebelerine zamanında ve aksatmadan derslerini verirdi. Zeyrek civarında Çırçır’da bulunan konağında oturur, müslümanların işlerine bakardı. Belli zamanlarda Topkapı sarayına giderek pâdişâhı ziyâret ederdi. Bu ziyâretlerine giderken devamlı bugün Ebüssü’ûd Caddesi denilen caddeden gittiği, bu sebeple onun ismine izafeten bu caddeye Ebüssü’ûd Caddesi denildiği ba’zı kaynaklarda kaydedilmiştir.
Osmanlı Devleti’nde yetişmiş en büyük şeyhülislâmlardan birisi idi. Cinlere de fetvâ vermesiyle meşhûrdur. Eyyûb Sultan’da Yazılı Medrese adıyla tanınan medresede bulunduğu sırada, bir defasında cinler kendisinden fetvâ sormak üzere gelmişlerdi, içlerinden ba’zısı suâllerini sorarken, diğerleri de medresenin duvarlarına birşeyler yazmışlardı. Cinlerin bu duvarlara yazı yazmaları sebebiyle, o medreseye “Yazılı Medrese” ismi verilmiştir. Bu yazılar, daha sonra üzerlerine badana çekilmek sûretiyle kapatılmıştır.
Ebüssü’ûd Efendi, kendisine sorulan suâllere gayet hakimane cevaplar verirdi. Şeyhülislâmlığı dönemindeki fetvâlarının herbiri, bir kânun maddesi mahiyetindeydi. Bu fetvâları, “Fetâvâ-i Ebüssü’ûd” adlı bir kitapta toplanmıştır. Sorulan suâl manzûm ise, cevabı da kâfiye ve vezin bakımından suâle uygun olarak verirdi. Sorulan suâl nesir ve seçili ise, cevâbı da öyle olurdu. Suâl Arabca ise cevâbı da Arabca, suâl Farsça ise cevâbı da Farsça, Türkçe ise cevâbı da Türkçe olurdu. Çoğu gün binden fazla fetvâ verirdi. İki defa işlerin çokluğu sebebiyle, sabah namazından sonra sorulan suâllere cevap vermeye başlayıp, ikindi namazında bitirmiştir. Birinde 1412, diğerinde 1413 fetvâ verdiği tesbit edilmiştir.
Ebüssü’ûd Efendi, Sultan İkinci Bâyezîd Hân’ın, Yavuz Sultan Selim Hân’ın ve Kanunî Sultan Süleymân Hân’ın fevkalâde sevgi ve iltifâtını kazandı. Kanunî Sultan Süleymân Hân’ın Ebüssü’ûd Efendi’ye gönderdiği şu mektûp, ona karşı beslediği halisane duyguları dile getirmektedir. Mektûp özetle şöyledir:
“Hâlde hâldaşım, sinde sindaşım (yaşta yaşdaşım), âhıret karındaşım, Molla Ebüssü’ûd Efendi hazretlerine, sonsuz duâlarımı bildirdikten sonra, hâl ve hatırını suâl ederim. Hazret-i Hak, gizli hazînelerinden tam bir kuvvet ve daimî selâmet müyesser eylesin! Allahü teâlânın ihsânı ile, lütuflarınızdan niyaz olunur ki, mübârek vakitlerde, muhlislerinizi şerefli kalbinizden çıkarmayınız. Bizim için duâ buyurunuz ki, yere batasıca kâfirler hezimete uğrayıp, bütün İslâm orduları, mensûr ve muzaffer olup, Allahü teâlânın rızâsına kavuşalar!... Duâlarınızı, yine duâlarınızı bekleyen, Hak teâlânın kulu Süleymân bî riya.”
Ebüssü’ûd Efendi, başta muhteşem bir hükümdâr olan Kanunî Sultan Süleymân Hân, ilimde Zenbilli Ali Efendi ve İbn-i Kemâl Paşa, İmâm-ı Birgivî gibi âlimlerin, edebiyatta Fuzûlî ve Bâki gibi şâirlerin, mimarîde Mîmâr Sinân, târihte Selânikli Mustafa ve Ali, Nişancı Mehmed, coğrafyada Pîri Reîs, denizcilikte Barbaros ve Turgut Reîs gibi meşhûr kimselerin bulunduğu bir devirde bulunmuş ve o da ilimdeki yüksek derecesi ve mehâretiyle şeyhülislâmlık makamında hizmet etmiştir. Bu devir, Osmanlı Devleti’nin en parlak dönemlerindendir. İlimde, san’atta ve diğer birçok husûslarda en meşhûr kimseler bu devrede bir araya gelmiştir. Osmanlı Devleti, o devirde dünyânın yarısına hükmeden muazzam bir devlet idi. Devletin bu hâle gelmesinde, diğer Osmanlı âlimleri gibi, Ebüssü’ûd Efendi’nin de büyük emeği geçmiştir. Hattâ ençok emeği ve hizmeti geçen âlimlerdendir, ömrü boyunca Osmanlı Devleti’nde adâletin yerleşmesinde ve yaygınlaşmasında her türlü çalışmayı yapmış ve pek üstün gayretler göstermiştir.
Ebüssü’ûd Efendi, yüksek bir âlim olduğu gibi, olgun bir velî idi. Tasavvuf ehline karşı olduğu iddiası asılsızdır. Nitekim, meşhûr tarihçi Peçevî, bu iddia sahiplerini şiddetle tenkid etmekte ve asılsız iddiâlarını ilmî olarak reddetmektedir. Ebüssü’ûd Efendi, tasavvuf ehil olmayan ellerde kalınca, dîne zarar getireceğini bildiği için, ehli olmayanlara sert davranıyordu ki, bu onun din gayretinin açık bir delîlidir. Nitekim, kendisine bu konuda sorulan bir suâle, “Allahü teâlânın ilmi, sonsuz bir derya gibidir. İslâmiyet bu deryanın sahilidir. Biz sahil ehliyiz. Meşâyıh-ı izam ya’nî tasavvuf büyükleri, o sonsuz deryanın dalgıçlarıdır. Bizim onlar aleyhinde söyleyecek herhangi bir sözümüz, olamaz” diyerek cevap vermiştir.
Ebüssü’ûd Efendi, bütün bu meziyet ve üstünlükleri yanında, edebiyat ve şiir sahasında da yadigâr eserler bırakmıştır. Zamanının şâir ve edîbleri, yazdıkları nefis kasidelerle onu övmüşler, şânını dile getirmeğe çalışmışlardır. Kendisinin Türkçe, Arabca ve Farsça şiirleri vardır. Arabca şiirlerinden “Kasîde-i mimiyye”si en meşhûrudur. Sorulan ba’zı suâllere şiirle cevap verdiği de olurdu. Şiirlerinde daha ziyâde fikir hâkimdir, ya’nî âlimâne ve hâkimânedir. Meselâ;
“Eşk-i pür-hûn ser-be-ser tutdı cihan eknâfını,
Sîne-i sûzânım içre âteş-i hasret gibi.”
Ve aynı kasidesinde;
“Âleme beyhude bakma, eyle im’ân-ı nazar,
Sun’i üstâd-ı ezelde, nâzır-ı ibret gibi.
Her biri zerrât-ı ekvânın lisân-ı hâl ile,
Keşfeder sırr-ı cihanı hâtik-i hikmet gibi.”
Ebüssü’ûd Efendi, benzeri az yetişen bir âlim idi. Arabcaya ve Arab edebiyatına vukûfîyetini ve bu husûstaki ihtisasını zamanın âlimleri ve Arab şâirleri tasdik etmişlerdir. Arabcayı gayet güzel yazar ve güzel konuşurdu. Şemsî Paşa’nın yazdığı beşyüz beyitlik manzûm “Vikâye”nin incelemesini yapıp, yanlışlarını göstererek nâzik ve zarif tarzda bir yazı ile iade etmesi meşhûrdur. Sorulan nükteli ve garip suâllere aynı tarzda ve aynı üslûpta cevaplar verirdi. Nüktedan birinin hazîne ma’nâsına gelen “Hızânetü” kelimesinin ve çanak ma’nâsına gelen “Kas’atü” kelimesinin fetha ile mi yoksa kesrâ ile mi okunur diye sorduğu soruya; “La teftah-ül-hızânete velâ teksîr-ul-kas’ate” diye cevap verdi. Burada, “hızâne”yi feth etme, ya’nî “fetha” ile okuma Kas’ayı da kesr etme, “kesre” ile okuma derken, “fetha” kelimesini açma ma’nâsında, “kesre” kelimesini de kırma ma’nâsında kullanarak; “Hazîneyi açma, çanağı da kırma” diyerek, san’atlı bir ifâde kullanmıştır.
Tefsîr ilminde de büyük bir âlim olduğu için, “Müfessirlerin hatîbi” ünvanı verilmiştir. Yine fıkıh ilmindeki yüksek derecesinden dolayı, âlimler arasında “Nu’mân-üssânî (İkinci Ebû Hanîfe)” lakabıyla ve “Müftiy-yüs-sekaleyn (cinlerin ve insanların müftîsi)” ve İbn-i Kemâl Paşa’dan sonra “Muallim sânî” lakabıyle tanınmıştır. Bütün ilimlerde mahir olup, bilhassa tefsîr, fıkıh ve Arabî ilimlerde mütehassıs idi. Asrında İslâm âleminde onun derecesinde bir âlim yetişmemiştir. Zamanında Hanefî mezhebinin reîsliği onda idi. İslâm hukukunda, usûl ve fürû’ mes’elelerinde tam bir selâhiyete sâhib idi. Dört mezhebin fıkıh bilgilerine vâkıf idi.
Tîmûr Hân zamanında asrın en meşhûr iki âlimi olan Sa’deddîn Teftâzânî ile Seyyid Şerîf Cürcânî arasında, Arabî ilimlerin bir kolu olan me’ânî ilminde “temsili istihâre” ile ilgili yapılan dünyâca meşhûr bir münâzara, birgün Ebüssü’ûd Efendi ile o devrin meşhûr âlimi olan Hoca Hâfız Taşkendî arasında da mevzû olup, münâzara beş saat sürmüştü. Bu hâdise de Ebüssü’ûd Efendi’nin ilimdeki yüksek derecesini göstermektedir. Dînî hükümleri çok iyi bilen, sağlam karakterli, kimseye haksızlık etmeyen, hatır için asla söz söylemeyen, gayet tedbirli bir âlim idi. Devrin durumunu, şartlarını, halkın örf ve âdetlerini dikkate alır, işlerinde dînin emirlerinden asla dışarı çıkmazdı. Bütün bu vasıflarıyla üstün hizmetler yaptı.
Ebüssü’ûd Efendi, 25 Ağustos 1574 târihinde 84 yaşında iken vefât etti. İslâm âleminde çok tanınmış olduğundan, duyulduğu zaman büyük bir üzüntü ile karşılandı. Cenâze namazını Kadıasker Muhşî Sinân Efendi, Fâtih Câmii’nde kıldırdı. Cenâze namazı için o devrin âlimleri, vezirler, dîvân erkânı ve halk, büyük bir kalabalık hâlinde toplandı. Sultan İkinci Selim Hân. Ebüssü’ûd Efendi’nin vefâtından dolayı pek ziyâde üzülmüştür.
58 sene müddetle müderrislik, kadılık ve şeyhülislâmlık vazîfeleri ile, millete ve devlete çok hizmeti geçmiş, pâdişâhlar ve halk tarafından çok sevilmiş müstesna bir âlim idi. Yetiştirdiği âlimler, yaptığı mühim hizmetler ve yazdığı eserleri ile hem yaşadığı asırda, hem de sonraki asırlarda şükran ve rahmetle yâd edilen ve benzeri az yetişen bir İslâm âlimi idi.
Ebüssü’ûd Efendi’nin talebelerinden ve o devrin en meşhûr şâirlerinden olan Şâir Bâki Efendi, Ebüssü’ûd Efendi’yi metheden şu şiiri yazmıştır.
“Ser-i efâdıl-âfak müftî-i âlem,
Sipihr-i fazl-u kemâl, âfitâb-ı câh-ü celâl,
İmâm-ı saff-ı ef’âdıl, emîr-i hayl-i Kirâm,
Emîn-i dîn-ü-düvel hâce-i hûceste hısâl,
Ebû Hânîfe-i sânî Ebüssü’ûd ol kim.
Fezail içre olupdur efâdıl ona ıyâl.”
Ebüssü’ûd Efendi: uzun boylu yanakları çukurca, buğday benizli, ak sakallı, nûrânî yüzlü, vakûr, heybetli idi. Gösterişten uzak bir şekilde giyinir, yiyip içmede, giyim ve kuşamda Eshâb-ı Kirâmın ve Tâbiîn’in yolundan ayrılmayan bir zât idi.
Ebüssü’ûd Efendi’nin İstanbul’da ve İskilip’te yaptırdığı hayratı vardır. İskilip’te, babası Muhyiddîn Mehmed İskilîbî’nin ve annesinin medfûn bulunduğu türbenin yanında bir câmi ve bir medrese, o civarda bir de köprü yaptırmıştır, İstanbul’da Eyyûb’de bir medrese yaptırdı. Kabri, bu medresenin yanındadır. Yine İstanbul’da Şehremini ve Ma’cuncu semtlerinde birer çeşme ve hamam yaptırmıştır. Ma’cuncu’da bir konağı ve Sütlüce’de bahçeli bir yalısı vardı. Tefsîrini bu yalıda yazmıştır.
Talebeleri, Osmanlı sultanlarından İkinci Selîm, Üçüncü Murâd ve Üçüncü Mehmed’in zamanlarında yetişen ilim adamlarının çoğunun hocasıdır. Bunlardan ba’zıları şu zâtlardır: Ma’lûl-zâde Seyyid Mehmed, Abdülkâdir Şeyhî. Hoca Sa’deddîn, Bostan-zâde Mehmed Sun’ullah Efendi, Bostan-zâde Mustafa, meşhûr şâir Bâki Efendi, Hâce-i sultan Atâullah, Kınalı-zâde Hasen ve Ali Cemalî Efendi’nin oğlu Fudayl Efendi gibi âlimler.
Ebüssü’ûd Efendi, kendi oğullarını da ilimde yetiştirmiştir. Dört oğlu iki kızı vardı. Oğullarından Mehmed Çelebi, ilimde yetişip, çeşitli medreselerde müderrislik, Şam vâliliği ve Haleb kadılığı yaptı. “Meylî” mahlası ile meşhûr olup, hattâtlığı ve şâirliği ile de tanınmıştır. Farsçada ve şiirde mehâretli idi. Farsça gazelleri vardır. Bu oğlu, kırk yaşında iken vefât etmiştir.
İkinci oğlu Şemseddîn Ahmed Çelebi, Taşköprü-zâde Ahmed Efendi’den ve babasından ilim öğrendi. Babasına muîd (yardımcı, asistan) oldu. Daha onyedi yaşında iken, Rüstem Paşa Medresesi’ne müderris oldu. Sahn-ı semân ve Şehzâde Medresesi’nde de müderrislik yaptı Bu oğlu da otuz yaşlarında vefât etti.
En küçük oğlu Mustafa Efendi’yi kendisi ilimde yetiştirip, icâzet verdi. Önce Sahn Medresesi müderrisliğine ta’yin edildi. Edirne Selîmiyye Medresesi’nde de müderrislik yaptı. Selanik, Galata, Bursa, Edirne ve İstanbul kadılığı yaptı. Bundan sonra Anadolu kadıaskerliği, bir sene sonra da Rumeli kadıaskerliği yaptı. Hat san’atında mahir, fıkıh ve usûl-i fıkıh ilminde âlim idi. Meşhûr fıkıh kitabı “Dürer”e haşiye yazmıştır. Bu oğlu da 43 yaşında vefât etmiştir. Oğullarından Mustafa Çelebi hâriç, diğerleri kendisinden önce vefât etmişlerdir. Kızlarından biri, şeyhülislâm Müeyyed-zâde Abdülkâdir Şeyhî’nin hanımı idi. Bu zât, Ebüssü’ûd Efendi’nin kız kardeşinin oğludur. Diğer kızı, yine şeyhülislâm olan Ma’lûl-zâde Mehmed Efendi’nin hanımı idi. Ba’zı kaynaklarda bir kızının daha olduğu ve onun da Ali Cemâlî Efendi’nin oğlu Fudayl Efendi’nin hanımı olduğu kaydına rastlanmıştır. Ebüssü’ûd Efendi’nin kardeşi Şeyh Nasrüddîn de âlim ve ehl-i tasavvuf bir zât idi. Önce İskilib’de, sonra İstanbul’da insanlara rehberlik ederek irşâd vazîfesi yapmıştır.
Eserleri: Ebüssü’ûd Efendi, tefsîr, fıkıh ilimlerinde ve diğer ilimlerde pekçok eser yazmıştır. Bu eserlerinden bir kısmı şunlardır:
1-İrşâdü akl-is-Selim; meşhûr tefsîri olup, kıymetli bir eserdir. Ebüssü’ûd Efendi yazdığı bu tefsîrde, “Keşşâf” tefsîri ile müfessirlerin baştâcı olan İmâm-ı Beydâvî’nin “Envâr-üt-tenzîl”ini kaynak olarak almıştır. Bu tefsîrlerden aldığı bilgiler yanına, yeni inceleme ve mütâlâalar da ilâve etmiştir. Evliyâ Çelebi, bu tefsîrden, “Seyehatnâme” adlı eserinde şöyle bahsetmiştir: “Üçbin ulemâdan ve binyediyüz kadar mu’teber tefsîrden istifâde etmek, feyz almak sûretiyle yazdığı tefsîr, hâlen âlimler arasında makbûl ve medhedilen bir tefsîrdir. Ona denk bir tefsîr yoktur.” “Mir’ât-ı kâinat” müellifi Nişancı-zâde de bu tefsîr için: “Yazdığı güzel tefsîr-i şerîfi dünyânın en güzel tefsîrlerindendir” demiştir.
Ebüssü’ûd Efendi, bu tefsîrini nasıl yazdığı hakkında yaptığı açıklamanın bir bölümünde, “Keşşâf” tefsîrinin ve İmâm-ı Beydâvî’nin “Envâr-üt-tenzîl” adlı tefsîrinin, yazılmış tefsîrlerin en meşhûru ve seçilmiş tefsîrler olduğunu belirttikten sonra; “Önceden bu iki kitabı okuyup incelemekle meşgûl olurken, bunların ihtivâ ettiği cevherlere, kıymetli bilgilere, diğer kitaplarda bulduklarımı da ilâve etmek sûretiyle, güzel bir uslûb ile tertîb etmek ve Allahü teâlânın lütfu olarak kalbime doğacak olan şeyleri de, Kur’ân-ı kerîmin şânına uygun bir şekilde ilâve edip Sultan Süleymân’ın hazînei şahânesine hediye etmeyi düşündüm. Lâkin seyahatlerim azmime mâni oldu. Yapılacak işin büyüklüğü beni tereddüde düşürdü. Aradan aylar ve yıllar geçti. Meşgûliyetin çokluğu, muharebelerde, seferlerde, beldelerde dolaşmam bu işe mâni oldu. Baktım ki fırsat elden gidiyor, ecel yaklaşıyor, hayat güneşi batmak, sönmek üzere, artık meşgalemin çokluğuna bakmadan arzu ettiğim kitabı yazmaya karar verdim. Allahü teâlâya sığınarak işe başladım” demektedir.
Ebüssü’ûd Efendi, bu tefsîri yazmaya başlayıp, Sâd sûresine kadar yazınca, Kanunî Sultan Süleymân Hân görmek istemişti. Yazılan kısım takdim edilince, büyük bir hürmetle karşıladı. Ebüssü’ûd Efendi’nin o zaman ikiyüz akçe olan meşihat yevmiyesini beşyüz akçeye çıkardı. Büyük ihsân ve ikramlarda bulunup, hil’at (elbise) giydirmişti. Bu tefsîr 973 (m. 1566) senesinde yazılıp tamamlanınca, Ebüssü’ûd Efendi’nin yevmiyesine yüz akçe daha ilâve edilerek altıyüz akçeye çıkarıldı. Tefsîr yazılıp tamamlandıktan sonra, Mekke’ye ve Medine’ye iki nüsha gönderilip, o zaman ilim öğrenmekte olan talebelerin istinsah etmesine, yazarak çoğaltmalarına izin verildi. Bu tefsîrin İstanbul kütüphânelerinde ve Anadolu’nun muhtelif şehirlerinde bulunan kütüphânelerde çok sayıda yazma nüshaları vardır. 1275-1285 (m. 1858-1868) seneleri arasında, Bulak’ta müstakil olarak ilk baskısı yapıldı. Yine Bulak’ta 1289 (m. 1872) senesinde İmâm-ı Râzî’nin tefsîr-i kebîri “Mefâtîh-ül-gayb” kenarında ikinci baskısı yapıldı. Daha sonra 1307-1308 (m. 1889-1890) senelerinde, Kâhire’de müstakil olarak üçüncü baskısı yapıldı. Aynı yıllarda İstanbul’da Dâr-üt-tabâat-il-âmire matbaasında, yine İmâm-ı Râzî’nin tefsîri kenarında dördüncü baskısı yapıldı. 1372 (m. 1952) senesinde, Mısır’da beş cild hâlinde beşinci baskısı yapıldı. Ebüssü’ûd Efendi’nin. bu tefsîri üzerine şerh ve ta’likler, incelemeler yazıldı. Bu tefsîr, Mısır’da Câmi’ul-Ezher’de ders olarak okutulmuştur. 2-Ma’rûzât, 3-Hasm-ül-hılâf, fil-meshi alel-hıfâf, 4-Tehâfüt-ül-emcâd fî evveli kitâb-ül-cihâd, 5-Meâkıd-üt-tarâf fî evveli tefsîri sûret-il-fethi min-el-keşşâf, 6-Gamezât-ül-melîh fî evveli mebâhıs-il-kasr-ıl-âm minet-telvîh, 7-Tevâkıb-ül-enzâr fî evveli menâr-ül-envâr, 8-Ta’likatün alel-Hidâye; Burhâneddîn Mergınânî’nin “El-Hidâye” adlı meşhûr eserinin “Kitâb-ül-bey” kısmına yazdığı bir ta’likdir. 9-Fetvâlar Ebüssü’ûd Efendi’nin fetvâları, Bostan-zâde Muhammed bin Ahmed Efendi tarafından toplanmıştır. Bâblara ve fasıllara ayrılmıştır. 10-Kânunnâmeler: Ebüssü’ûd Efendi’nin fetvâ şeklinde tertîb ettiği kısımları ihtivâ eden bir eserdir. 11-Risâletü vakfünnuküd, 12- Galatât-ül-avvâm, 13-Tescil-ül-vakf, 14-Kânûn-ül-muâmelât, 15-Risâle-i mesh, 16-Münşeât, 17-Kıssa-i Hârût ve Mârût, 18-Tuhfet-üt-tullâb fil-münâzarât, 19-Risâletün fil-ed’ıyyet-il-me’sûre, 20-Mektûpları, 21-Şiirleri; Arabca, Farsça ve Türkçe şiirleri olup, Kasîde-i mîmiyye’si meşhûrdur. Kanunî Sultan Süleymân Hân için yazdığı Arabca mersiye en meşhûr şiiri olup, çok mükemmel bir mersiyedir. Bu mersiyesi o devrin Arab âlimlerinden Garseddîn Ahmed Halebî ve Şemseddîn Muhammed Halebî tarafından şerhedilmiştir.
Ebüssü’ûd Efendi, fetvâsında buyuruyor ki: “Bir tavuk boğazlanıp, içi ve gursağı çıkarılmadan, kaynar suda haşlasalar, yolsalar, yemesi helâl olmaz, haramdır. Kesip içi ve gursağı çıkarılıp, içi yıkandıktan sonra haşlanırsa, tüylerine necâset bulaşmamış ise, yemesi helâl olur.”
Ebüssü’ûd Efendi, fetvâsında diyor ki: “İmâm, âmel-i kesîr oluncaya kadar tegannî ederse, yahut üç harf ziyâde ederse, namazı fâsid olur. Tegannî, ırlamaktır, sesini hançeresinde terdîd edip, ya’nî tekrarlayıp türlü sesler çıkarmaktır.”
Ebüssü’ûd Efendi, fetvâsında buyuruyor ki: “Bir köyde veya mahallede mescid olmayıp, cemâatle namaz kılmasalar, hükümet bunlara zorla mescid yaptırmalıdır. Cemâati ihmâl edenleri ta’zir etmelidir. Dokuzyüzkırk (m. 1533) senesinde bu husûsta her vilâyete emr gönderilmiştir. Murâd Molla Kütüphânesi’ndeki, Ebüssü’ûd Efendi fetvâsında; “Suâl: Namazda otururken, şehâdet parmağı kaldırmak mı, kaldırmamak mı daha iyidir? Cevap: Her ikisi de iyi demişlerdir. Fakat parmağı kaldırmamak daha iyi olduğu meydandadır.”
Ebüssü’ûd Efendi’nin “Kaza ve Kader” risalesinin tercümesi şöyledir:
“Din bilgisi kuvvetli olan bir kimse, nefsine uyup, gece-gündüz günah işlese, tanıdıktan, kendisine emr-i ma’rûf ve nasihat ettiklerinde, bunlara karşı; “Benim içki içeceğimi, Allahü teâlâ ezelde takdîr edip, Levh-i mahfûzda yazmıştır. Onun için, ister istemez, bu günahları bana yaptırmaktadır” dese, ya’nî insan kaza ve kadere mağlûb bir hâldedir. Kaderi yerine getirmeğe mecbûr ve günah işlemekte ma’zûrdur dese, bu sözünü akl ve nakl ile isbâta kalkışarak dese ki: Allahü teâlâ, hiçbirşeyi yaratmadan önce, yapacağı şeyleri biliyordu. Bunlar, elbette meydana gelecektir. Yaratmıyacağı şeyleri de biliyordu. Bunlar da, elbette meydâna gelmiyecektir. İnsanlar, bunları hiç değiştiremez. Allahü teâlânın ezelî kelâmı olan Kur’ân-ı kerîmde haber verdiği şeyler de, ister istemez meydana gelecektir. Âlimlerimizin büyüklerinden, Fahreddîn-i Râzî de böyle söylüyor. Yasin suresindeki; “Onların îmân etmiyeceklerini ezelde söyledik” ve Müddessir suresindeki; “Onu yalnız yarattım, sonra çok mal, her işine hazır yardımcı çocuklar ve yüksek rütbe ve mevki verdim. Fakat o, bunları az görüp daha istedi ise de, arttırmadım. Çünkü, benim. Kur’ânıma ve Peygamberime inanmadı, inad etti. Sonra, onu Cehennemde (Sa’ûd) adındaki ateşten tepelere koyacağım”, “Ebû Leheb’in elleri kurusun! Sonra kurudu” âyet-i kerîmelerinde Allahü teâlâ, bir kimsenin îmân etmiyeceğini haber veriyor. Bunlar îmân ederse, kelâm-ı ilâhînin yanlış olmasına sebep olur, bu ise, olamaz. O hâlde bunlar îmân edemez. Bunun gibi, kâfirlerin îmân etmiyeceklerini biliyordu. Bunlar îmân ederse, ilm-i ilâhînin yanlış olması îcâb eder. Kâfirler îmâna gelemez. Demek ki, insanlarda ihtiyâr, irâde-i cüz’iyye kalmıyor.
Günah işliyen o âlim, Fahreddîn-i Râzî’nin bu sözlerini bitirdikten sonra dese ki: insan, bir işi yapmayı, yapmamaktan iyi görür ve yapar. Bu görüşü, tercihi, insandan değildir. O hâlde insan, işi yapmağa mecbûrdur. Nitekim, Fahreddîn-i Râzî, Bekâra sûresinin baş tarafındaki, “Allahü teâlâ onların kalblerini mühürlemiştir” âyet-i kerîmesinden de, cebr lâzım gelir. Çünkü, Allahü teâlâ, kalbde küf’r arzusunu yaratınca, insan kâfir olmağa mecbûr olur, dedi. Demek ki, insanın her hareketi, yaprakların sallanması, ayın, güneşin hareketi gibidir. Nitekim, onlar da, canlı imiş gibi hareket ediyor, insan da, ihtiyârı ile hareket ediyormuş gibi görünüp, mecbûrî hareket etmektedir. Nitekim Mûsâ aleyhisselâm, Âdem aleyhisselâma dedi ki: “Allahü teâlâ seni, kendi kudreti ile yarattı. Rûhundan sana verdi. Melekleri sana karşı secde ettirdi. Seni Cennete koydu. Sonra, insanlar senin yüzünden Cennetten çıktı.” Âdem aleyhisselâm cevap verip; “Allahü teâlâ, seni Peygamber yaptı. Sana levhalar hâlinde Tevrat gönderip, herşeyi bildirdi. Tevrat bu levhalara ne zaman yazıldı?” deyince; “Seni yaratmadan önce” dedi. Bunun üzerine, Âdem aleyhisselâm sorup; “Benim Cennette hatâ edip çıkarılacağım Tevrât’da yazılı mı?” deyince, “Evet” dedi. Âdem aleyhisselâm da; “O hâlde ben, Allahü teâlânın, kitabında yazdığını yaptım” diyerek, hak kazandığını bildiren hadîs-i şerîf de, sözümün doğru olduğunu gösteriyor, dese, bu kimseyi günah işlemesine bırakmak caiz olur mu? Yoksa bunu, i’tikâdından vaz geçirip, tövbe etmesi emr olunur mu?
Cevap: Bunu o hâlde bırakmamalıdır. Sözlerinden anlaşıldığı gibi, “İnsan günah işlemeğe mecbûr ve kötülüklerinde ma’zûrdur. İbâdetlere sevâb, günahlara azâb olmaz” diye inanıyorsa zındıktır. Hemen öldürülmesi lâzımdır. Eğer ibâdetlere sevâb, günahlara azâb vardır amma, insan bunları yapmağa mecbûrdur. Herkes kaza kader elinde esîrdir diye, günahlarına üzülüyorsa, bu bozuk i’tikâdını düzeltmesi emr olunur. Sözlerinin yanlış olduğu bildirilir ve doğrusu anlatılır. Cevap şöyle verilir: Yapılacak günahları, Allahü teâlâ, ezelde biliyordu. Fakat, insanın iyiliği, kötülüğü, Cennetlik, Cehennemlik olacağı, son nefeste belli olur. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: Bir kimse, bütün ömrünce, Cehennem ateşine götürecek günahlar yapar. Bu kimse, ömrünün son günlerinde, Cennete götürecek iyilikler yaparak Cennete gider.” Bu günah işliyen âlim, bu hâl üzere yaşayıp ömrü bu hâlde tamamlanacağını Allahü teâlânın bildiğini nereden anladı ki kendini, son nefese kadar günah işlemeğe mecbûr sanıp, iyi olmaktan ümidsiz bulunuyor. Birçok inâdcı, azgın kâfirlerin, son günlerinde îmâna geldiği çok görülmüştür. Kendinin de, böyle düzeleceğine niçin ihtimâl vermiyor. Niçin iyiliğe dönmüyor? Ölünceye kadar günah işliyeceği, kendisine bildirildi mi? Belli bir kâfirin bile, ebedî kâfir kalacağını, Allahü teâlânın bildiğini kimse söyleyemez. Kur’ân-ı kerîmde haber verilen kâfirlerin, küfre mecbûr olmaları ve bunların îmâna çağrılmaları, ellerinden gelmiyen bir işi istemek demek olacağı da, yanlış sözdür. Çünkü ilim, ma’lûma tâbidir. Allahü teâlâ, olacak şeyleri, olacağı için biliyor. Kur’ân-ı kerîmde haber verilen şeyler de, olacakları için bildiriliyor. Bir ressamın, at resmi yapması, at o şekilde olduğu içindir. Yoksa, atın o şekilde olması, ressam, öyle yaptığı için değildir. Allahü teâlânın ba’zı kimselerin îmâna gelmiyeceklerini bilmesi ve Kur’ân-ı kerîmde haber vermesi, onlar, kendi arzuları ile küfür üzere kalmağı niyet edip, îmân etmek istemedikleri içindir. Yoksa, bunların kâfir olması, Allahü teâlânın bunları kâfir bildiği ve haber verdiği için değildir. Eğer Allahü teâlâ bildiği için kâfir olmağa mecbûr kalınsaydı, Allahü teâlânın kendi yaratmasında da irâde, ihtiyâr sahibi olmayıp, mecbûr olması lâzım gelirdi. Çünkü, kendi yaratacaklarını da ezelde biliyordu. O hâlde bunlar, kendi irâde ve ihtiyârları ile kâfir oluyor. Allahü teâlâ, ezelde bildiği için, haber verdiği için kâfir olmağa mecbûr değildirler, îmâna çağırılmaları da, olmıyacak şeyi istemek değildir. Kur’ân-ı kerîme topluca imân etmek yetişir. Her yerine ayrı ayrı îmân etmek istenmiyor ki, Kur’ân-ı kerîmde yazılı kâfirlerin, kendi imansızlıklarına da îmân etmeleri lâzım gelsin.
İrâde ile yapılan işleri yapmak arzusunu, Allahü teâlânın yaratması da cebr olmaz. O arzuyu Allahü teâlâ yaratır ise de, insan kesb etmektedir. Allahü teâlânın irâdesi, birşeyi yalnız yaratmağa veya yalnız yaratmamağa mahsûs olmayıp, her ikisine de şâmil olduğu gibi, insanın irâdesi de böyledir. İşi yapmayı da yapmamayı da irâde edebiliriz. Ya’nî yapmayı istediğimiz anda, yapmamağı da istiyebiliriz. Bir işi yaparken, hiç kimse, bu işi yapmamak elimde değildi, demez. Âdem ve Mûsâ aleyhimüsselâm konuşması cebr göstermez. Mûsâ aleyhisselâm, bu kadar ihsân sahibinin emrine karşı, irâdeni kullanırken, neden dikkat etmedin demiş, Âdem aleyhisselâm da, işin yapılmasını irâde ve ihtiyâr edeceğimi, Allahü teâlânın ezelde bildiğini Tevrat’da okuduğun hâlde ve bu işden meydana gelecek nice fâideleri bildiğin hâlde, beni ayıplamak sana yakışmaz demiştir. Herşeyin doğrusunu Allahü teâlâ bilir.”
1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-11, sh. 301
2) Şezerât-üz-zeheb cild-8, sh. 398
3) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 1002
4) Şakâyık-ı Nu’mâniyye zeyli (Atâî) sh. 183
5) Peçevî Târihi cild-1, sh. 52
6) Beyân-ül-hak sh. 932
7) Brockelmann Sup-2, sh. 651
8) Mir’ât-üt-hakikât cild-2, sh. 131
9) Fevâid-ül-behiyye sh. 81
10) Devhât-ül-meşâyıh sh. 23
11) Mir’ât-ı kâinât cild-2, sh. 131
12) Ikd-ül-manzûm (Vefeyât kenarında) cild-2, sh. 282
13) Kâmûs-ül-â’lâm cild-1, sh. 722
14) Menâkıb-ı Ebüssüûd (Menâkıb mecmûası). Süleymâniye Kütüphânesi. Es’ad Efendi kısmı. No: 3622
15) Keşf-üz-zünûn cild-1 sh. 65, 247, 898 cild-2 sh. 1219, 1481, 2036

Jan 17, 2023
Jan 17, 2023
23 min
Osmanlı âlimlerinin en meşhûrlarından. Onüçüncü Osmanlı Şeyhülislâmı olup, tefsîr, fıkıh ilimlerinde ve diğer ilimlerde büyük âlim idi. İsmi, Ahmed bin Mustafa’dır. Bağdadlı İsmâil Paşa, yaptığı inceleme ve araştırma neticesinde. İsminin Mehmed değil Ahmed olduğunu tesbit etmiştir. İsminin Ahmed olduğu “Kâmûs-ül-a’lâm”da da yazılıdır. Ebüssü’ûd el-İmâdî ismiyle meşhûr olup. Hoca Çelebi ismiyle de tanınmıştır. 898 (m. 1413) senesinde doğdu. Ba’zı kaynaklarda İstanbul civarındaki Metris köyünde doğduğu kaydedilmiş ise de, kendi vakfiyesinde İskilip’de doğduğu yazılıdır. 982 (m. 1584) senesinde İstanbul’da vefât etti. Kabri Eyyûb Sultan’da kendi yaptırdığı medresenin yanında, Eyyûb Câmii karşısındadır.
Ebüssü’ûd Efendi, âlimler yetiştiren bir aileye mensûb idi. Dedesi, meşhûr âlim Ali Kuşcu’nun kardeşi Mustafa İmâdî’dir. Dedeleri Türkistanlı olup, Semerkand’dan Anadolu’ya gelmişlerdir. Ebüssü’ûd Efendi’nin dedesinin babası Mehmed Kuşçu, Timur Hân’ın torunu olan Uluğ Bey’in yakını ve Doğancıbaşısı idi. senelerce Uluğ Bey’in hizmetinde bulunup, sevgisini kazanmıştı. Mehmed Kuşcu’nun oğulları Ali Kuşçu ve Ebüssü’ûd Efendi’nin dedesi olan Mustafa İmâdî, Uluğ Bey’in elinde yetişip ilim öğrenmişlerdir. Mustafa îmâdi. bilhassa tasavvufta yetişip ilerlemiştir. Uluğ Bey’in vefâtından sonra, Ali Kuşçu ve Mustafa İmâdi, aileleri ile birlikte Akkoyunlu devleti pâdişâhı Uzun Hasen’in yanına gittiler. Uzun Hasen onlara yakın alâka gösterdi. Onlarda, siyâsî ve ilmi faaliyetleriyle hizmet ettiler. Burada bulundukları sırada Ali Kuşçu, Osmanlı Sultânı Fâtih Sultan Mehmed Hân’a Uzun Hasen’in elçisi olarak gitmişti. Ali Kuşçu’ya çok iltifât eden Fâtih Sultan Mehmed Hân, onun İstanbul’a gelmesini ısrarla istedi. Uzun Hasen’den müsâade alan Ali Kuşçu, kardeşi Mustafa İmâdî ile birlikte İstanbul’a gelip yerleştiler. Fâtih Sultan Mehmed Hân, onların Tebrîz’den İstanbul’a yaptıkları yolculukları için, günlüğü bin akçe olarak hesaplatıp vermiştir. İstanbul’a geldiklerinde, Fâtih Sultan Mehmed Hân, Ali Kuşçu’yu Ayasofya Medresesi’ne müderris tayin etti. Mustafa İmâdî de, ilim öğretmekle meşgûl olan tasavvuf ehli bir âlim idi. İstanbul’a geldikten sonra, Ali Kuşçu, kızını kardeşi Mustafa İmâdî’nin oğlu Yavsı Muhyiddîn Mehmed’e nikahladı. Bu evlilikden Ebüssü’ûd Efendi doğdu.
Ebüssü’ûd Efendi’nin babası, hem amcası hem de kayınbabası olan Ali Kuşcu’dan ve kendi babası Mustafa İmâdî’den ilim öğrendi. senelerce süren bu tahsilden sonra, babası gibi o da tasavvufa yönelip zamanının meşhûr evliyâsından ve Akşemseddîn hazretlerinin halîfesi olan İbrâhim Tennûri’ye talebe oldu. Onun sohbetlerinde bulunarak, tasavvufda yetişti. Hocası İbrâhim Tennûrî’nin vefâtından sonra, onun halîfesi olduğu için yerine geçti ve İstanbul’da insanları irşâd etmekle meşgûl oldu. İkinci Bâyezîd Hân, ona büyük bir zaviye yaptırdı ve buraya mülk vakfetti. İkinci Bâyezîd Hân, onun sohbetlerinden çok tad alırdı. Bu sebeble, ekseriya beraber bulunurlardı. Zamanının meşhûr devlet adamları ve âlimleri, “Hünkâr Şeyhi” lakabıyla da anılan Yavsî Muhyîddîn Mehmed İskilîbî’nin sohbetine gelirler, dergâhı dolup taşardı. Meşhûr tarihçi Hoca Sa’deddîn Efendi, bu hâli şöyle ifâde etmiştir: “Sultanların Şeyhi, Şeyhlerin Sultânı olmuş, herkesin gönlünü kazanmıştır.”
Böyle bir zâtın oğlu olan Ebüssü’ûd Efendi, önce babasından ilim öğrendi. Onun terbiyesi altında yetişti. Ebüssü’ûd Efendi, küçük yaşta ilim öğrenmeye başlayıp, çocukluk ve gençlik çağında babasından ders aldı. Babasından Hâşiye-i Tecrid’i, Şerh-i Miftâh’ı bütün haşiyeleri ile birlikte iki kerre ve Şerh-i mevâkıf’ı baştan sona tahkîk ederek, iyice okudu. Miftâh-ül-ulûm adlı meşhûr eserin metnini ezberledi. Babası, vefât edinceye kadar onun yetişmesi için gayret gösterip, ders vererek eğitip terbiye etti ve icâzet verdi. Babasından sonra;’ meşhûr Osmanlı âlimlerinden Müeyyed-zâde Abdürrahmân Efendi’den, tefsîr ve hadîs ilimlerinde âlim ve kayınbabası olan Mevlânâ Seyyidî Karamânî’den ve meşhûr Osmanlı âlimi Müftiy-yüs-Sakaleyn İbn-i Kemâl Paşa’dan ilim öğrendi. Tahsilini tamamlayıp, ilimde yetiştikten sonra, zamanının Şeyhülislâmı olan İbn-i Kemâl Paşa’nın emri ile Çankırı Medresesi’ne müderris olarak ta’yin edildi. Fakat bu vazîfeye gitmeden, o sırada İnegöl’de İshak Paşa Medresesi müderrisi Bursalı Şems Çelebi vefât ettiğinden, 922 (m. 1516) senesinde onun yerine ta’yin edildi. Bu sırada yirmialtı yaşlarında idi. Bu sırada Osmanlı Devleti, mühim hâdiselere ve önemli gelişmelere sahne oldu. Yavuz Sultan Selim Hân, Çaldıran’da Şah İsmâil’i ve Safevîleri Anadolu’dan çıkararak, Güneydoğu sınırlarının güvenliğini sağladı. Bir yıl sonra Mısır üzerine yaptığı sefer neticesinde, halifelik Osmanlılara geçti.
Ebüssü’ûd Efendi, İnegöl’deki İshâk Paşa Medresesi’ndeki müderrislik vazîfesinden 926 (m. 1520) senesinde alındı. On ay sonra 927 (m. 1521)’de İstanbul’da Dâvûd Paşa Medresesi’ne müderris olarak ta’yin edildi. Aynı sene, Sa’dî Efendi yerine Mahmûd Paşa Medresesi’ne, 931 (m. 1524)’de İkinci Vezîr Mustafa Paşa’nın Gebze’de yaptırdığı medreseye ta’yin edildi. 932 (m. 1525)’de ise, Kireççi-zâde yerine Bursa Sultaniye Medresesi’ne ta’yin edildi. 934 (m. 1527) senesinde Abdüllatîf Efendi yerine Sahn-ı semân Müftî Medresesi müderrisliğine terfi olundu. Bu vazîfesi beş sene sürdü. Çok sayıda ve kıymetli âlimler yetiştirdi.
939 (m. 1532) senesinde Bursa kadılığına ta’yin edildi. Bursa kadılığı önemli mevkilerden idi. Bu vazîfede başarılı olan İstanbul kadılığına, İstanbul kadılığında muvaffak olan da Anadolu kadıaskerliğine ta’yin edilirdi. Bundan sonra da şeyhülislâmlık makamına getirilirdi. Ebüssü’ûd Efendi, Bursa’da bir yıl kadılık yaptıktan sonra, İstanbul kadılığına ta’yin edildi. Bu vazîfesinde başarılı hizmetler yaptı. Bu vazîfesinde adlî işlerin tamâmına, belediye reîsliğine, denetleme ve ta’kib müesseselerinin tamâmına ve idâri işlerin bir kısmına bakıyordu. Ebüssü’ûd Efendi, bu vazîfesinde öyle serî ve çok çalışıyor, işleri öyle yürütüyordu ki, yanında çalışan kâtibler ona yetişemiyorlardı. Bu sebeple kâtiblerden bir grup günün yarısında, diğer bir grub da günün diğer yarısında işleri yetiştirmeye çalışıyorlardı, İstanbul kadılığı, ilmiye sınıfı için önemli bir mevkî idi. Ebüssü’ûd Efendi’nin İstanbul kadılığı vazîfesi üç sene sürdü. Bu zaman içinde fevkalâde başarı ve mehâretle kadılık yaptı. Bundan sonra, ilmiye sınıfı için en yüksek makamlardan sayılan kadıaskerlik vazîfesine ta’yin edildi. Normalde Anadolu kadıaskeri, sonra da Rumeli kadıaskeri olması gerekirken, bir rütbe atlanarak, 944 (m. 1537) senesinde Rumeli kadıaskerliğine ta’yin edildi. Sekiz sene bu vazîfede bulunarak, büyük hizmetler yaptı. Ebüssü’ûd Efendi, kadıasker ta’yin edilmeden önce gördüğü bir rü’yâyı şöyle anlatmıştır: “Kadıasker olmadan bir hafta önce, rü’yâmda Fâtih Sultan Mehmed Câmii’nin mihrabında benim için bir seccade serilmiş olduğunu gördüm. Halka İmâm oldum ve sekiz rek’at namaz kıldım. Bu rü’yâdan sonra kadıasker oldum. Meğer bu rü’yâ, kadıaskerlikte sekiz sene kalacağıma işâretmiş. Keşke kıldığım o sekiz rek’atlık ikindi yerine yatsı namazı kılmış olsaydım.”
Ebüssü’ûd Efendi, Kanunî Sultan Süleymân Hân’ın sevip değer verdiği, pek kıymetli bir âlim idi. Kanunî, onu bütün seferlerinde yanında bulundurdu. 948 (m. 1541) senesinde Budin’in fethinde, kiliseden câmiye çevrilen bir câmide, Pâdişâh Kânûnî’ye ve orduya Cum’a namazı kıldırdı. Pâdişâhın emri üzerine, Budin’in ve Orta Macaristan’ın tapu ve tahrir işlerini yaptı. Mühim hizmetler yaptığı bu vazîfesinden sonra, 952 (m. 1545) senesinde Fenârî-zâde Muhyiddîn Efendi’den sonra şeyhülislâm oldu. Bu sırada ellibeş yaşında bulunuyordu. Otuz sene şeyhülislâmlık yaparak, dîne ve devlete üstün hizmetler yaptı.
Ebüssü’ûd Efendi, şeyhülislâm olmasıyla ilgili bir rü’yâsını şöyle anlatmıştır: “Henüz daha medresede talebe iken, bir gece rü’yâmda Zeyrek Câmii’ne girdim. Câmi halk ile dolu idi. “Bu topluluk nedir?” dedim. “Resûl-i ekremin ( aleyhisselâm ) dîvân-ı se’âdetleridir (toplantılarıdır)” denildi. Hürmetle bir köşede durdum. Önümde de, o devrin müftîsi İbn-i Kemâl Paşa oturuyordu. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) mihrâbda oturuyordu. Sağ ve solunda Eshâb-ı Kirâm efendilerimiz edeble ayakta duruyorlardı. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) huzûrunda da bir zât vardı. Kıyafetinden onu Arab zannetmiştim. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) ile dizdize denilecek bir hâlde oturuyor ve konuşuyordu. Acaba bu zât kimdir ki, Eshâb-ı Kirâm efendilerimiz ayakta oldukları hâlde, o, Resûlullahın huzûrunda oturuyor? diyerek hayret ettim. Konuşmalarını dinledim; Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) Arabca konuşuyorlar, o zât ise Farsça söylüyordu. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) ona; “Yâ Mevlânâ Câmî, ben Arabca konuşuyorum, sen de Arabca konuş” buyurunca, Arab zannettiğim o zâtın Mevlânâ Abdürrahmân Câmî olduğunu anladım. Mevlânâ Câmî, Peygamberimize; “Yâ Resûlallah ( aleyhisselâm )! Bir hatâmdan dolayı sizden özür dilemiştim. Acaba özrüm makbûl olmadı mı?” dedi. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Ne yolla i’tirâz etmiştin?” buyurunca, şöyle dedi. “Sizi methetmek için yazdığım bir kasidemde; “Onun sırrına eremiyorum, O Arabdır, ben ise Acemim...” demiştim” dedi. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Beis yok, Farsça konuşman da makbûldür” buyurdu. Sonra Peygamberimiz ( aleyhisselâm ), Mevlânâ Câmî’ye hitaben; “Şu oturan kimseyi bilir misin?” diyerek İbn-i Kemâl Paşa’yı gösterdiler. Mevlânâ Câmî; “Bilmem yâ Resûlallah” dedi. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “O, İbn-i Kemâl Paşa’dır ve hâlen ümmetimin müftîsidir” buyurdu. Sonra da beni göstererek; “Ya onun arkasında oturan şu kimseyi bilir misin?” buyurdu. Mevlânâ Câmî yine; “Hayır Yâ Resûlallah” dedi. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) “O, Ebüssü’ûd bin Yavsî’dir. O da ümmetimin müftîsî olsa gerektir.” buyurdu. Bu sâdık rü’yâdan tam otuz yıl sonra, bu âcize fetvâ işleri vazîfesi verildi.
Kanunî Sultan Süleymân Hân ve İkinci Sultan Selîm’in saltanatları zamanında 30 sene şeyhülislâmlık yaptı. Osmanlı şeyhülislâmları arasında ençok bu makamda kalıp hizmeti geçen Ebüssü’ûd Efendi’dir. Bu vazîfede bulunduğu sırada çok mühim hizmetler yapmıştır. Kanunî Sultan Süleymân Hân, Ebüssü’ûd Efendi’yi çok sever ve her önemli işinde onun fetvâsına müracaat ederdi. Süleymâniye Câmii’nin temel atma merasiminde, mihrabın temel taşını Ebüssü’ûd Efendi’ye koydurtmuştur. Devrinde âlimler arasında bir mes’ele hakkında farklı hüküm ortaya çıksa, Kanunî Sultan Süleymân Hân, Ebüssü’ûd Efendi’nin tarafını tercih ederdi. Ebüssü’ûd Efendi, o devirde, devlet kânunlarını dînin hükümlerine uygun şekilde te’lîf etmiştir. Tımar ve zeametlere dâir mevzûlarda verilen kararlar, genellikle Ebüssü’ûd Efendi’nin fetvâlarına dayanmıştır. Mülâzemet usûlü de onun kadıaskerliği zamanında te’sis edilmiştir. Kanunî, arazi kanunnâmesini de Ebüssü’ûd Efendi’ye yaptırmıştır.
Kanunî Sultan Süleymân Hân 974 (m. 1566) senesinde vefât edince, cenâze namazını Ebüssü’ûd Efendi kıldırdı. Onun vefâtı üzerine bir de mersiye yazdı. Bu mersiyesi de, edebiyattaki yüksek derecesini göstermektedir.
Ebüssü’ûd Efendi, sekiz senede Sultan İkinci Selim Hân zamanında şeyhülislâmlık yaptı. Sultan İkinci Selim Hân, Ebüssü’ûd Efendi’ye çok hürmet edip, onu incitecek hareketlerden sakınırdı. Bu dönemde de pek mühim hizmetler yaptı. En mühim hizmetlerinden biri, Kıbrıs’ın fethi için fetvâ vermesi ve Kıbrıs’ın fethini sağlamasıdır. Bu ada, İslâmiyetin ilk zamanlarında Eshâb-ı Kirâm tarafından fethedilmişti. Osmanlı Devleti’nin Kıbrıs üzerinde târihî bir hakka sâhib olması ve bir de o zaman Kıbrıs’a hâkim olan Venediklilerin, yapılan anlaşmayı bozarak deniz yollarına tecâvüz etmeleri sebebiyle, Kıbrıs’ın fethine fetvâ verdi.
Kuruluşundan beri durmadan gelişen Osmanlı Devleti büyüdükçe, geniş arazileri ve değişik kabileleri içine almıştı. Bütün bunların idâresinde, her devrin âlimleri pâdişâha yardımcı olmuşlar, aldıkları mühim vazîfeler ile hizmet etmişlerdir. Ebüssü’ûd Efendi, bu âlimlerin en başta gelenlerindendir. Zamanında en parlak dönemine ulaşan Osmanlı Devleti’nin bu başarısına büyük katkıları olmuştur.
Ebüssü’ûd Efendi, dînine bağlı, haramlardan ve şüpheli şeylerden son derece sakınan, Allah korkusu çok olan bir âlimdi. Güleryüzlü, tatlı dilli olup, latifeden hoşlanırdı. Etrâfında bulunanlara yumuşaklıkla muâmele ederdi. Çok ibâdet eder ve zâhidâne bir hayat yaşardı. Gayet temiz ve sâde giyinirdi. Heybetinden meclisinde kimse konuşmaz, onun konuşması hürmetle dinlenirdi. Devlet işlerini ve hizmetlerini mükemmel bir şekilde yürütmesi yanında, talebe yetiştirmek ve kıymetli eserler hazırlamakla da vakit geçirirdi. Meşgûliyetinin çokluğuna rağmen, talebelerine zamanında ve aksatmadan derslerini verirdi. Zeyrek civarında Çırçır’da bulunan konağında oturur, müslümanların işlerine bakardı. Belli zamanlarda Topkapı sarayına giderek pâdişâhı ziyâret ederdi. Bu ziyâretlerine giderken devamlı bugün Ebüssü’ûd Caddesi denilen caddeden gittiği, bu sebeple onun ismine izafeten bu caddeye Ebüssü’ûd Caddesi denildiği ba’zı kaynaklarda kaydedilmiştir.
Osmanlı Devleti’nde yetişmiş en büyük şeyhülislâmlardan birisi idi. Cinlere de fetvâ vermesiyle meşhûrdur. Eyyûb Sultan’da Yazılı Medrese adıyla tanınan medresede bulunduğu sırada, bir defasında cinler kendisinden fetvâ sormak üzere gelmişlerdi, içlerinden ba’zısı suâllerini sorarken, diğerleri de medresenin duvarlarına birşeyler yazmışlardı. Cinlerin bu duvarlara yazı yazmaları sebebiyle, o medreseye “Yazılı Medrese” ismi verilmiştir. Bu yazılar, daha sonra üzerlerine badana çekilmek sûretiyle kapatılmıştır.
Ebüssü’ûd Efendi, kendisine sorulan suâllere gayet hakimane cevaplar verirdi. Şeyhülislâmlığı dönemindeki fetvâlarının herbiri, bir kânun maddesi mahiyetindeydi. Bu fetvâları, “Fetâvâ-i Ebüssü’ûd” adlı bir kitapta toplanmıştır. Sorulan suâl manzûm ise, cevabı da kâfiye ve vezin bakımından suâle uygun olarak verirdi. Sorulan suâl nesir ve seçili ise, cevâbı da öyle olurdu. Suâl Arabca ise cevâbı da Arabca, suâl Farsça ise cevâbı da Farsça, Türkçe ise cevâbı da Türkçe olurdu. Çoğu gün binden fazla fetvâ verirdi. İki defa işlerin çokluğu sebebiyle, sabah namazından sonra sorulan suâllere cevap vermeye başlayıp, ikindi namazında bitirmiştir. Birinde 1412, diğerinde 1413 fetvâ verdiği tesbit edilmiştir.
Ebüssü’ûd Efendi, Sultan İkinci Bâyezîd Hân’ın, Yavuz Sultan Selim Hân’ın ve Kanunî Sultan Süleymân Hân’ın fevkalâde sevgi ve iltifâtını kazandı. Kanunî Sultan Süleymân Hân’ın Ebüssü’ûd Efendi’ye gönderdiği şu mektûp, ona karşı beslediği halisane duyguları dile getirmektedir. Mektûp özetle şöyledir:
“Hâlde hâldaşım, sinde sindaşım (yaşta yaşdaşım), âhıret karındaşım, Molla Ebüssü’ûd Efendi hazretlerine, sonsuz duâlarımı bildirdikten sonra, hâl ve hatırını suâl ederim. Hazret-i Hak, gizli hazînelerinden tam bir kuvvet ve daimî selâmet müyesser eylesin! Allahü teâlânın ihsânı ile, lütuflarınızdan niyaz olunur ki, mübârek vakitlerde, muhlislerinizi şerefli kalbinizden çıkarmayınız. Bizim için duâ buyurunuz ki, yere batasıca kâfirler hezimete uğrayıp, bütün İslâm orduları, mensûr ve muzaffer olup, Allahü teâlânın rızâsına kavuşalar!... Duâlarınızı, yine duâlarınızı bekleyen, Hak teâlânın kulu Süleymân bî riya.”
Ebüssü’ûd Efendi, başta muhteşem bir hükümdâr olan Kanunî Sultan Süleymân Hân, ilimde Zenbilli Ali Efendi ve İbn-i Kemâl Paşa, İmâm-ı Birgivî gibi âlimlerin, edebiyatta Fuzûlî ve Bâki gibi şâirlerin, mimarîde Mîmâr Sinân, târihte Selânikli Mustafa ve Ali, Nişancı Mehmed, coğrafyada Pîri Reîs, denizcilikte Barbaros ve Turgut Reîs gibi meşhûr kimselerin bulunduğu bir devirde bulunmuş ve o da ilimdeki yüksek derecesi ve mehâretiyle şeyhülislâmlık makamında hizmet etmiştir. Bu devir, Osmanlı Devleti’nin en parlak dönemlerindendir. İlimde, san’atta ve diğer birçok husûslarda en meşhûr kimseler bu devrede bir araya gelmiştir. Osmanlı Devleti, o devirde dünyânın yarısına hükmeden muazzam bir devlet idi. Devletin bu hâle gelmesinde, diğer Osmanlı âlimleri gibi, Ebüssü’ûd Efendi’nin de büyük emeği geçmiştir. Hattâ ençok emeği ve hizmeti geçen âlimlerdendir, ömrü boyunca Osmanlı Devleti’nde adâletin yerleşmesinde ve yaygınlaşmasında her türlü çalışmayı yapmış ve pek üstün gayretler göstermiştir.
Ebüssü’ûd Efendi, yüksek bir âlim olduğu gibi, olgun bir velî idi. Tasavvuf ehline karşı olduğu iddiası asılsızdır. Nitekim, meşhûr tarihçi Peçevî, bu iddia sahiplerini şiddetle tenkid etmekte ve asılsız iddiâlarını ilmî olarak reddetmektedir. Ebüssü’ûd Efendi, tasavvuf ehil olmayan ellerde kalınca, dîne zarar getireceğini bildiği için, ehli olmayanlara sert davranıyordu ki, bu onun din gayretinin açık bir delîlidir. Nitekim, kendisine bu konuda sorulan bir suâle, “Allahü teâlânın ilmi, sonsuz bir derya gibidir. İslâmiyet bu deryanın sahilidir. Biz sahil ehliyiz. Meşâyıh-ı izam ya’nî tasavvuf büyükleri, o sonsuz deryanın dalgıçlarıdır. Bizim onlar aleyhinde söyleyecek herhangi bir sözümüz, olamaz” diyerek cevap vermiştir.
Ebüssü’ûd Efendi, bütün bu meziyet ve üstünlükleri yanında, edebiyat ve şiir sahasında da yadigâr eserler bırakmıştır. Zamanının şâir ve edîbleri, yazdıkları nefis kasidelerle onu övmüşler, şânını dile getirmeğe çalışmışlardır. Kendisinin Türkçe, Arabca ve Farsça şiirleri vardır. Arabca şiirlerinden “Kasîde-i mimiyye”si en meşhûrudur. Sorulan ba’zı suâllere şiirle cevap verdiği de olurdu. Şiirlerinde daha ziyâde fikir hâkimdir, ya’nî âlimâne ve hâkimânedir. Meselâ;
“Eşk-i pür-hûn ser-be-ser tutdı cihan eknâfını,
Sîne-i sûzânım içre âteş-i hasret gibi.”
Ve aynı kasidesinde;
“Âleme beyhude bakma, eyle im’ân-ı nazar,
Sun’i üstâd-ı ezelde, nâzır-ı ibret gibi.
Her biri zerrât-ı ekvânın lisân-ı hâl ile,
Keşfeder sırr-ı cihanı hâtik-i hikmet gibi.”
Ebüssü’ûd Efendi, benzeri az yetişen bir âlim idi. Arabcaya ve Arab edebiyatına vukûfîyetini ve bu husûstaki ihtisasını zamanın âlimleri ve Arab şâirleri tasdik etmişlerdir. Arabcayı gayet güzel yazar ve güzel konuşurdu. Şemsî Paşa’nın yazdığı beşyüz beyitlik manzûm “Vikâye”nin incelemesini yapıp, yanlışlarını göstererek nâzik ve zarif tarzda bir yazı ile iade etmesi meşhûrdur. Sorulan nükteli ve garip suâllere aynı tarzda ve aynı üslûpta cevaplar verirdi. Nüktedan birinin hazîne ma’nâsına gelen “Hızânetü” kelimesinin ve çanak ma’nâsına gelen “Kas’atü” kelimesinin fetha ile mi yoksa kesrâ ile mi okunur diye sorduğu soruya; “La teftah-ül-hızânete velâ teksîr-ul-kas’ate” diye cevap verdi. Burada, “hızâne”yi feth etme, ya’nî “fetha” ile okuma Kas’ayı da kesr etme, “kesre” ile okuma derken, “fetha” kelimesini açma ma’nâsında, “kesre” kelimesini de kırma ma’nâsında kullanarak; “Hazîneyi açma, çanağı da kırma” diyerek, san’atlı bir ifâde kullanmıştır.
Tefsîr ilminde de büyük bir âlim olduğu için, “Müfessirlerin hatîbi” ünvanı verilmiştir. Yine fıkıh ilmindeki yüksek derecesinden dolayı, âlimler arasında “Nu’mân-üssânî (İkinci Ebû Hanîfe)” lakabıyla ve “Müftiy-yüs-sekaleyn (cinlerin ve insanların müftîsi)” ve İbn-i Kemâl Paşa’dan sonra “Muallim sânî” lakabıyle tanınmıştır. Bütün ilimlerde mahir olup, bilhassa tefsîr, fıkıh ve Arabî ilimlerde mütehassıs idi. Asrında İslâm âleminde onun derecesinde bir âlim yetişmemiştir. Zamanında Hanefî mezhebinin reîsliği onda idi. İslâm hukukunda, usûl ve fürû’ mes’elelerinde tam bir selâhiyete sâhib idi. Dört mezhebin fıkıh bilgilerine vâkıf idi.
Tîmûr Hân zamanında asrın en meşhûr iki âlimi olan Sa’deddîn Teftâzânî ile Seyyid Şerîf Cürcânî arasında, Arabî ilimlerin bir kolu olan me’ânî ilminde “temsili istihâre” ile ilgili yapılan dünyâca meşhûr bir münâzara, birgün Ebüssü’ûd Efendi ile o devrin meşhûr âlimi olan Hoca Hâfız Taşkendî arasında da mevzû olup, münâzara beş saat sürmüştü. Bu hâdise de Ebüssü’ûd Efendi’nin ilimdeki yüksek derecesini göstermektedir. Dînî hükümleri çok iyi bilen, sağlam karakterli, kimseye haksızlık etmeyen, hatır için asla söz söylemeyen, gayet tedbirli bir âlim idi. Devrin durumunu, şartlarını, halkın örf ve âdetlerini dikkate alır, işlerinde dînin emirlerinden asla dışarı çıkmazdı. Bütün bu vasıflarıyla üstün hizmetler yaptı.
Ebüssü’ûd Efendi, 25 Ağustos 1574 târihinde 84 yaşında iken vefât etti. İslâm âleminde çok tanınmış olduğundan, duyulduğu zaman büyük bir üzüntü ile karşılandı. Cenâze namazını Kadıasker Muhşî Sinân Efendi, Fâtih Câmii’nde kıldırdı. Cenâze namazı için o devrin âlimleri, vezirler, dîvân erkânı ve halk, büyük bir kalabalık hâlinde toplandı. Sultan İkinci Selim Hân. Ebüssü’ûd Efendi’nin vefâtından dolayı pek ziyâde üzülmüştür.
58 sene müddetle müderrislik, kadılık ve şeyhülislâmlık vazîfeleri ile, millete ve devlete çok hizmeti geçmiş, pâdişâhlar ve halk tarafından çok sevilmiş müstesna bir âlim idi. Yetiştirdiği âlimler, yaptığı mühim hizmetler ve yazdığı eserleri ile hem yaşadığı asırda, hem de sonraki asırlarda şükran ve rahmetle yâd edilen ve benzeri az yetişen bir İslâm âlimi idi.
Ebüssü’ûd Efendi’nin talebelerinden ve o devrin en meşhûr şâirlerinden olan Şâir Bâki Efendi, Ebüssü’ûd Efendi’yi metheden şu şiiri yazmıştır.
“Ser-i efâdıl-âfak müftî-i âlem,
Sipihr-i fazl-u kemâl, âfitâb-ı câh-ü celâl,
İmâm-ı saff-ı ef’âdıl, emîr-i hayl-i Kirâm,
Emîn-i dîn-ü-düvel hâce-i hûceste hısâl,
Ebû Hânîfe-i sânî Ebüssü’ûd ol kim.
Fezail içre olupdur efâdıl ona ıyâl.”
Ebüssü’ûd Efendi: uzun boylu yanakları çukurca, buğday benizli, ak sakallı, nûrânî yüzlü, vakûr, heybetli idi. Gösterişten uzak bir şekilde giyinir, yiyip içmede, giyim ve kuşamda Eshâb-ı Kirâmın ve Tâbiîn’in yolundan ayrılmayan bir zât idi.
Ebüssü’ûd Efendi’nin İstanbul’da ve İskilip’te yaptırdığı hayratı vardır. İskilip’te, babası Muhyiddîn Mehmed İskilîbî’nin ve annesinin medfûn bulunduğu türbenin yanında bir câmi ve bir medrese, o civarda bir de köprü yaptırmıştır, İstanbul’da Eyyûb’de bir medrese yaptırdı. Kabri, bu medresenin yanındadır. Yine İstanbul’da Şehremini ve Ma’cuncu semtlerinde birer çeşme ve hamam yaptırmıştır. Ma’cuncu’da bir konağı ve Sütlüce’de bahçeli bir yalısı vardı. Tefsîrini bu yalıda yazmıştır.
Talebeleri, Osmanlı sultanlarından İkinci Selîm, Üçüncü Murâd ve Üçüncü Mehmed’in zamanlarında yetişen ilim adamlarının çoğunun hocasıdır. Bunlardan ba’zıları şu zâtlardır: Ma’lûl-zâde Seyyid Mehmed, Abdülkâdir Şeyhî. Hoca Sa’deddîn, Bostan-zâde Mehmed Sun’ullah Efendi, Bostan-zâde Mustafa, meşhûr şâir Bâki Efendi, Hâce-i sultan Atâullah, Kınalı-zâde Hasen ve Ali Cemalî Efendi’nin oğlu Fudayl Efendi gibi âlimler.
Ebüssü’ûd Efendi, kendi oğullarını da ilimde yetiştirmiştir. Dört oğlu iki kızı vardı. Oğullarından Mehmed Çelebi, ilimde yetişip, çeşitli medreselerde müderrislik, Şam vâliliği ve Haleb kadılığı yaptı. “Meylî” mahlası ile meşhûr olup, hattâtlığı ve şâirliği ile de tanınmıştır. Farsçada ve şiirde mehâretli idi. Farsça gazelleri vardır. Bu oğlu, kırk yaşında iken vefât etmiştir.
İkinci oğlu Şemseddîn Ahmed Çelebi, Taşköprü-zâde Ahmed Efendi’den ve babasından ilim öğrendi. Babasına muîd (yardımcı, asistan) oldu. Daha onyedi yaşında iken, Rüstem Paşa Medresesi’ne müderris oldu. Sahn-ı semân ve Şehzâde Medresesi’nde de müderrislik yaptı Bu oğlu da otuz yaşlarında vefât etti.
En küçük oğlu Mustafa Efendi’yi kendisi ilimde yetiştirip, icâzet verdi. Önce Sahn Medresesi müderrisliğine ta’yin edildi. Edirne Selîmiyye Medresesi’nde de müderrislik yaptı. Selanik, Galata, Bursa, Edirne ve İstanbul kadılığı yaptı. Bundan sonra Anadolu kadıaskerliği, bir sene sonra da Rumeli kadıaskerliği yaptı. Hat san’atında mahir, fıkıh ve usûl-i fıkıh ilminde âlim idi. Meşhûr fıkıh kitabı “Dürer”e haşiye yazmıştır. Bu oğlu da 43 yaşında vefât etmiştir. Oğullarından Mustafa Çelebi hâriç, diğerleri kendisinden önce vefât etmişlerdir. Kızlarından biri, şeyhülislâm Müeyyed-zâde Abdülkâdir Şeyhî’nin hanımı idi. Bu zât, Ebüssü’ûd Efendi’nin kız kardeşinin oğludur. Diğer kızı, yine şeyhülislâm olan Ma’lûl-zâde Mehmed Efendi’nin hanımı idi. Ba’zı kaynaklarda bir kızının daha olduğu ve onun da Ali Cemâlî Efendi’nin oğlu Fudayl Efendi’nin hanımı olduğu kaydına rastlanmıştır. Ebüssü’ûd Efendi’nin kardeşi Şeyh Nasrüddîn de âlim ve ehl-i tasavvuf bir zât idi. Önce İskilib’de, sonra İstanbul’da insanlara rehberlik ederek irşâd vazîfesi yapmıştır.
Eserleri: Ebüssü’ûd Efendi, tefsîr, fıkıh ilimlerinde ve diğer ilimlerde pekçok eser yazmıştır. Bu eserlerinden bir kısmı şunlardır:
1-İrşâdü akl-is-Selim; meşhûr tefsîri olup, kıymetli bir eserdir. Ebüssü’ûd Efendi yazdığı bu tefsîrde, “Keşşâf” tefsîri ile müfessirlerin baştâcı olan İmâm-ı Beydâvî’nin “Envâr-üt-tenzîl”ini kaynak olarak almıştır. Bu tefsîrlerden aldığı bilgiler yanına, yeni inceleme ve mütâlâalar da ilâve etmiştir. Evliyâ Çelebi, bu tefsîrden, “Seyehatnâme” adlı eserinde şöyle bahsetmiştir: “Üçbin ulemâdan ve binyediyüz kadar mu’teber tefsîrden istifâde etmek, feyz almak sûretiyle yazdığı tefsîr, hâlen âlimler arasında makbûl ve medhedilen bir tefsîrdir. Ona denk bir tefsîr yoktur.” “Mir’ât-ı kâinat” müellifi Nişancı-zâde de bu tefsîr için: “Yazdığı güzel tefsîr-i şerîfi dünyânın en güzel tefsîrlerindendir” demiştir.
Ebüssü’ûd Efendi, bu tefsîrini nasıl yazdığı hakkında yaptığı açıklamanın bir bölümünde, “Keşşâf” tefsîrinin ve İmâm-ı Beydâvî’nin “Envâr-üt-tenzîl” adlı tefsîrinin, yazılmış tefsîrlerin en meşhûru ve seçilmiş tefsîrler olduğunu belirttikten sonra; “Önceden bu iki kitabı okuyup incelemekle meşgûl olurken, bunların ihtivâ ettiği cevherlere, kıymetli bilgilere, diğer kitaplarda bulduklarımı da ilâve etmek sûretiyle, güzel bir uslûb ile tertîb etmek ve Allahü teâlânın lütfu olarak kalbime doğacak olan şeyleri de, Kur’ân-ı kerîmin şânına uygun bir şekilde ilâve edip Sultan Süleymân’ın hazînei şahânesine hediye etmeyi düşündüm. Lâkin seyahatlerim azmime mâni oldu. Yapılacak işin büyüklüğü beni tereddüde düşürdü. Aradan aylar ve yıllar geçti. Meşgûliyetin çokluğu, muharebelerde, seferlerde, beldelerde dolaşmam bu işe mâni oldu. Baktım ki fırsat elden gidiyor, ecel yaklaşıyor, hayat güneşi batmak, sönmek üzere, artık meşgalemin çokluğuna bakmadan arzu ettiğim kitabı yazmaya karar verdim. Allahü teâlâya sığınarak işe başladım” demektedir.
Ebüssü’ûd Efendi, bu tefsîri yazmaya başlayıp, Sâd sûresine kadar yazınca, Kanunî Sultan Süleymân Hân görmek istemişti. Yazılan kısım takdim edilince, büyük bir hürmetle karşıladı. Ebüssü’ûd Efendi’nin o zaman ikiyüz akçe olan meşihat yevmiyesini beşyüz akçeye çıkardı. Büyük ihsân ve ikramlarda bulunup, hil’at (elbise) giydirmişti. Bu tefsîr 973 (m. 1566) senesinde yazılıp tamamlanınca, Ebüssü’ûd Efendi’nin yevmiyesine yüz akçe daha ilâve edilerek altıyüz akçeye çıkarıldı. Tefsîr yazılıp tamamlandıktan sonra, Mekke’ye ve Medine’ye iki nüsha gönderilip, o zaman ilim öğrenmekte olan talebelerin istinsah etmesine, yazarak çoğaltmalarına izin verildi. Bu tefsîrin İstanbul kütüphânelerinde ve Anadolu’nun muhtelif şehirlerinde bulunan kütüphânelerde çok sayıda yazma nüshaları vardır. 1275-1285 (m. 1858-1868) seneleri arasında, Bulak’ta müstakil olarak ilk baskısı yapıldı. Yine Bulak’ta 1289 (m. 1872) senesinde İmâm-ı Râzî’nin tefsîr-i kebîri “Mefâtîh-ül-gayb” kenarında ikinci baskısı yapıldı. Daha sonra 1307-1308 (m. 1889-1890) senelerinde, Kâhire’de müstakil olarak üçüncü baskısı yapıldı. Aynı yıllarda İstanbul’da Dâr-üt-tabâat-il-âmire matbaasında, yine İmâm-ı Râzî’nin tefsîri kenarında dördüncü baskısı yapıldı. 1372 (m. 1952) senesinde, Mısır’da beş cild hâlinde beşinci baskısı yapıldı. Ebüssü’ûd Efendi’nin. bu tefsîri üzerine şerh ve ta’likler, incelemeler yazıldı. Bu tefsîr, Mısır’da Câmi’ul-Ezher’de ders olarak okutulmuştur. 2-Ma’rûzât, 3-Hasm-ül-hılâf, fil-meshi alel-hıfâf, 4-Tehâfüt-ül-emcâd fî evveli kitâb-ül-cihâd, 5-Meâkıd-üt-tarâf fî evveli tefsîri sûret-il-fethi min-el-keşşâf, 6-Gamezât-ül-melîh fî evveli mebâhıs-il-kasr-ıl-âm minet-telvîh, 7-Tevâkıb-ül-enzâr fî evveli menâr-ül-envâr, 8-Ta’likatün alel-Hidâye; Burhâneddîn Mergınânî’nin “El-Hidâye” adlı meşhûr eserinin “Kitâb-ül-bey” kısmına yazdığı bir ta’likdir. 9-Fetvâlar Ebüssü’ûd Efendi’nin fetvâları, Bostan-zâde Muhammed bin Ahmed Efendi tarafından toplanmıştır. Bâblara ve fasıllara ayrılmıştır. 10-Kânunnâmeler: Ebüssü’ûd Efendi’nin fetvâ şeklinde tertîb ettiği kısımları ihtivâ eden bir eserdir. 11-Risâletü vakfünnuküd, 12- Galatât-ül-avvâm, 13-Tescil-ül-vakf, 14-Kânûn-ül-muâmelât, 15-Risâle-i mesh, 16-Münşeât, 17-Kıssa-i Hârût ve Mârût, 18-Tuhfet-üt-tullâb fil-münâzarât, 19-Risâletün fil-ed’ıyyet-il-me’sûre, 20-Mektûpları, 21-Şiirleri; Arabca, Farsça ve Türkçe şiirleri olup, Kasîde-i mîmiyye’si meşhûrdur. Kanunî Sultan Süleymân Hân için yazdığı Arabca mersiye en meşhûr şiiri olup, çok mükemmel bir mersiyedir. Bu mersiyesi o devrin Arab âlimlerinden Garseddîn Ahmed Halebî ve Şemseddîn Muhammed Halebî tarafından şerhedilmiştir.
Ebüssü’ûd Efendi, fetvâsında buyuruyor ki: “Bir tavuk boğazlanıp, içi ve gursağı çıkarılmadan, kaynar suda haşlasalar, yolsalar, yemesi helâl olmaz, haramdır. Kesip içi ve gursağı çıkarılıp, içi yıkandıktan sonra haşlanırsa, tüylerine necâset bulaşmamış ise, yemesi helâl olur.”
Ebüssü’ûd Efendi, fetvâsında diyor ki: “İmâm, âmel-i kesîr oluncaya kadar tegannî ederse, yahut üç harf ziyâde ederse, namazı fâsid olur. Tegannî, ırlamaktır, sesini hançeresinde terdîd edip, ya’nî tekrarlayıp türlü sesler çıkarmaktır.”
Ebüssü’ûd Efendi, fetvâsında buyuruyor ki: “Bir köyde veya mahallede mescid olmayıp, cemâatle namaz kılmasalar, hükümet bunlara zorla mescid yaptırmalıdır. Cemâati ihmâl edenleri ta’zir etmelidir. Dokuzyüzkırk (m. 1533) senesinde bu husûsta her vilâyete emr gönderilmiştir. Murâd Molla Kütüphânesi’ndeki, Ebüssü’ûd Efendi fetvâsında; “Suâl: Namazda otururken, şehâdet parmağı kaldırmak mı, kaldırmamak mı daha iyidir? Cevap: Her ikisi de iyi demişlerdir. Fakat parmağı kaldırmamak daha iyi olduğu meydandadır.”
Ebüssü’ûd Efendi’nin “Kaza ve Kader” risalesinin tercümesi şöyledir:
“Din bilgisi kuvvetli olan bir kimse, nefsine uyup, gece-gündüz günah işlese, tanıdıktan, kendisine emr-i ma’rûf ve nasihat ettiklerinde, bunlara karşı; “Benim içki içeceğimi, Allahü teâlâ ezelde takdîr edip, Levh-i mahfûzda yazmıştır. Onun için, ister istemez, bu günahları bana yaptırmaktadır” dese, ya’nî insan kaza ve kadere mağlûb bir hâldedir. Kaderi yerine getirmeğe mecbûr ve günah işlemekte ma’zûrdur dese, bu sözünü akl ve nakl ile isbâta kalkışarak dese ki: Allahü teâlâ, hiçbirşeyi yaratmadan önce, yapacağı şeyleri biliyordu. Bunlar, elbette meydana gelecektir. Yaratmıyacağı şeyleri de biliyordu. Bunlar da, elbette meydâna gelmiyecektir. İnsanlar, bunları hiç değiştiremez. Allahü teâlânın ezelî kelâmı olan Kur’ân-ı kerîmde haber verdiği şeyler de, ister istemez meydana gelecektir. Âlimlerimizin büyüklerinden, Fahreddîn-i Râzî de böyle söylüyor. Yasin suresindeki; “Onların îmân etmiyeceklerini ezelde söyledik” ve Müddessir suresindeki; “Onu yalnız yarattım, sonra çok mal, her işine hazır yardımcı çocuklar ve yüksek rütbe ve mevki verdim. Fakat o, bunları az görüp daha istedi ise de, arttırmadım. Çünkü, benim. Kur’ânıma ve Peygamberime inanmadı, inad etti. Sonra, onu Cehennemde (Sa’ûd) adındaki ateşten tepelere koyacağım”, “Ebû Leheb’in elleri kurusun! Sonra kurudu” âyet-i kerîmelerinde Allahü teâlâ, bir kimsenin îmân etmiyeceğini haber veriyor. Bunlar îmân ederse, kelâm-ı ilâhînin yanlış olmasına sebep olur, bu ise, olamaz. O hâlde bunlar îmân edemez. Bunun gibi, kâfirlerin îmân etmiyeceklerini biliyordu. Bunlar îmân ederse, ilm-i ilâhînin yanlış olması îcâb eder. Kâfirler îmâna gelemez. Demek ki, insanlarda ihtiyâr, irâde-i cüz’iyye kalmıyor.
Günah işliyen o âlim, Fahreddîn-i Râzî’nin bu sözlerini bitirdikten sonra dese ki: insan, bir işi yapmayı, yapmamaktan iyi görür ve yapar. Bu görüşü, tercihi, insandan değildir. O hâlde insan, işi yapmağa mecbûrdur. Nitekim, Fahreddîn-i Râzî, Bekâra sûresinin baş tarafındaki, “Allahü teâlâ onların kalblerini mühürlemiştir” âyet-i kerîmesinden de, cebr lâzım gelir. Çünkü, Allahü teâlâ, kalbde küf’r arzusunu yaratınca, insan kâfir olmağa mecbûr olur, dedi. Demek ki, insanın her hareketi, yaprakların sallanması, ayın, güneşin hareketi gibidir. Nitekim, onlar da, canlı imiş gibi hareket ediyor, insan da, ihtiyârı ile hareket ediyormuş gibi görünüp, mecbûrî hareket etmektedir. Nitekim Mûsâ aleyhisselâm, Âdem aleyhisselâma dedi ki: “Allahü teâlâ seni, kendi kudreti ile yarattı. Rûhundan sana verdi. Melekleri sana karşı secde ettirdi. Seni Cennete koydu. Sonra, insanlar senin yüzünden Cennetten çıktı.” Âdem aleyhisselâm cevap verip; “Allahü teâlâ, seni Peygamber yaptı. Sana levhalar hâlinde Tevrat gönderip, herşeyi bildirdi. Tevrat bu levhalara ne zaman yazıldı?” deyince; “Seni yaratmadan önce” dedi. Bunun üzerine, Âdem aleyhisselâm sorup; “Benim Cennette hatâ edip çıkarılacağım Tevrât’da yazılı mı?” deyince, “Evet” dedi. Âdem aleyhisselâm da; “O hâlde ben, Allahü teâlânın, kitabında yazdığını yaptım” diyerek, hak kazandığını bildiren hadîs-i şerîf de, sözümün doğru olduğunu gösteriyor, dese, bu kimseyi günah işlemesine bırakmak caiz olur mu? Yoksa bunu, i’tikâdından vaz geçirip, tövbe etmesi emr olunur mu?
Cevap: Bunu o hâlde bırakmamalıdır. Sözlerinden anlaşıldığı gibi, “İnsan günah işlemeğe mecbûr ve kötülüklerinde ma’zûrdur. İbâdetlere sevâb, günahlara azâb olmaz” diye inanıyorsa zındıktır. Hemen öldürülmesi lâzımdır. Eğer ibâdetlere sevâb, günahlara azâb vardır amma, insan bunları yapmağa mecbûrdur. Herkes kaza kader elinde esîrdir diye, günahlarına üzülüyorsa, bu bozuk i’tikâdını düzeltmesi emr olunur. Sözlerinin yanlış olduğu bildirilir ve doğrusu anlatılır. Cevap şöyle verilir: Yapılacak günahları, Allahü teâlâ, ezelde biliyordu. Fakat, insanın iyiliği, kötülüğü, Cennetlik, Cehennemlik olacağı, son nefeste belli olur. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: Bir kimse, bütün ömrünce, Cehennem ateşine götürecek günahlar yapar. Bu kimse, ömrünün son günlerinde, Cennete götürecek iyilikler yaparak Cennete gider.” Bu günah işliyen âlim, bu hâl üzere yaşayıp ömrü bu hâlde tamamlanacağını Allahü teâlânın bildiğini nereden anladı ki kendini, son nefese kadar günah işlemeğe mecbûr sanıp, iyi olmaktan ümidsiz bulunuyor. Birçok inâdcı, azgın kâfirlerin, son günlerinde îmâna geldiği çok görülmüştür. Kendinin de, böyle düzeleceğine niçin ihtimâl vermiyor. Niçin iyiliğe dönmüyor? Ölünceye kadar günah işliyeceği, kendisine bildirildi mi? Belli bir kâfirin bile, ebedî kâfir kalacağını, Allahü teâlânın bildiğini kimse söyleyemez. Kur’ân-ı kerîmde haber verilen kâfirlerin, küfre mecbûr olmaları ve bunların îmâna çağrılmaları, ellerinden gelmiyen bir işi istemek demek olacağı da, yanlış sözdür. Çünkü ilim, ma’lûma tâbidir. Allahü teâlâ, olacak şeyleri, olacağı için biliyor. Kur’ân-ı kerîmde haber verilen şeyler de, olacakları için bildiriliyor. Bir ressamın, at resmi yapması, at o şekilde olduğu içindir. Yoksa, atın o şekilde olması, ressam, öyle yaptığı için değildir. Allahü teâlânın ba’zı kimselerin îmâna gelmiyeceklerini bilmesi ve Kur’ân-ı kerîmde haber vermesi, onlar, kendi arzuları ile küfür üzere kalmağı niyet edip, îmân etmek istemedikleri içindir. Yoksa, bunların kâfir olması, Allahü teâlânın bunları kâfir bildiği ve haber verdiği için değildir. Eğer Allahü teâlâ bildiği için kâfir olmağa mecbûr kalınsaydı, Allahü teâlânın kendi yaratmasında da irâde, ihtiyâr sahibi olmayıp, mecbûr olması lâzım gelirdi. Çünkü, kendi yaratacaklarını da ezelde biliyordu. O hâlde bunlar, kendi irâde ve ihtiyârları ile kâfir oluyor. Allahü teâlâ, ezelde bildiği için, haber verdiği için kâfir olmağa mecbûr değildirler, îmâna çağırılmaları da, olmıyacak şeyi istemek değildir. Kur’ân-ı kerîme topluca imân etmek yetişir. Her yerine ayrı ayrı îmân etmek istenmiyor ki, Kur’ân-ı kerîmde yazılı kâfirlerin, kendi imansızlıklarına da îmân etmeleri lâzım gelsin.
İrâde ile yapılan işleri yapmak arzusunu, Allahü teâlânın yaratması da cebr olmaz. O arzuyu Allahü teâlâ yaratır ise de, insan kesb etmektedir. Allahü teâlânın irâdesi, birşeyi yalnız yaratmağa veya yalnız yaratmamağa mahsûs olmayıp, her ikisine de şâmil olduğu gibi, insanın irâdesi de böyledir. İşi yapmayı da yapmamayı da irâde edebiliriz. Ya’nî yapmayı istediğimiz anda, yapmamağı da istiyebiliriz. Bir işi yaparken, hiç kimse, bu işi yapmamak elimde değildi, demez. Âdem ve Mûsâ aleyhimüsselâm konuşması cebr göstermez. Mûsâ aleyhisselâm, bu kadar ihsân sahibinin emrine karşı, irâdeni kullanırken, neden dikkat etmedin demiş, Âdem aleyhisselâm da, işin yapılmasını irâde ve ihtiyâr edeceğimi, Allahü teâlânın ezelde bildiğini Tevrat’da okuduğun hâlde ve bu işden meydana gelecek nice fâideleri bildiğin hâlde, beni ayıplamak sana yakışmaz demiştir. Herşeyin doğrusunu Allahü teâlâ bilir.”
1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-11, sh. 301
2) Şezerât-üz-zeheb cild-8, sh. 398
3) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 1002
4) Şakâyık-ı Nu’mâniyye zeyli (Atâî) sh. 183
5) Peçevî Târihi cild-1, sh. 52
6) Beyân-ül-hak sh. 932
7) Brockelmann Sup-2, sh. 651
8) Mir’ât-üt-hakikât cild-2, sh. 131
9) Fevâid-ül-behiyye sh. 81
10) Devhât-ül-meşâyıh sh. 23
11) Mir’ât-ı kâinât cild-2, sh. 131
12) Ikd-ül-manzûm (Vefeyât kenarında) cild-2, sh. 282
13) Kâmûs-ül-â’lâm cild-1, sh. 722
14) Menâkıb-ı Ebüssüûd (Menâkıb mecmûası). Süleymâniye Kütüphânesi. Es’ad Efendi kısmı. No: 3622
15) Keşf-üz-zünûn cild-1 sh. 65, 247, 898 cild-2 sh. 1219, 1481, 2036

Jan 17, 2023
Jan 17, 2023
22 min
Osmanlı âlimlerinin en meşhûrlarından. Onüçüncü Osmanlı Şeyhülislâmı olup, tefsîr, fıkıh ilimlerinde ve diğer ilimlerde büyük âlim idi. İsmi, Ahmed bin Mustafa’dır. Bağdadlı İsmâil Paşa, yaptığı inceleme ve araştırma neticesinde. İsminin Mehmed değil Ahmed olduğunu tesbit etmiştir. İsminin Ahmed olduğu “Kâmûs-ül-a’lâm”da da yazılıdır. Ebüssü’ûd el-İmâdî ismiyle meşhûr olup. Hoca Çelebi ismiyle de tanınmıştır. 898 (m. 1413) senesinde doğdu. Ba’zı kaynaklarda İstanbul civarındaki Metris köyünde doğduğu kaydedilmiş ise de, kendi vakfiyesinde İskilip’de doğduğu yazılıdır. 982 (m. 1584) senesinde İstanbul’da vefât etti. Kabri Eyyûb Sultan’da kendi yaptırdığı medresenin yanında, Eyyûb Câmii karşısındadır.
Ebüssü’ûd Efendi, âlimler yetiştiren bir aileye mensûb idi. Dedesi, meşhûr âlim Ali Kuşcu’nun kardeşi Mustafa İmâdî’dir. Dedeleri Türkistanlı olup, Semerkand’dan Anadolu’ya gelmişlerdir. Ebüssü’ûd Efendi’nin dedesinin babası Mehmed Kuşçu, Timur Hân’ın torunu olan Uluğ Bey’in yakını ve Doğancıbaşısı idi. senelerce Uluğ Bey’in hizmetinde bulunup, sevgisini kazanmıştı. Mehmed Kuşcu’nun oğulları Ali Kuşçu ve Ebüssü’ûd Efendi’nin dedesi olan Mustafa İmâdî, Uluğ Bey’in elinde yetişip ilim öğrenmişlerdir. Mustafa îmâdi. bilhassa tasavvufta yetişip ilerlemiştir. Uluğ Bey’in vefâtından sonra, Ali Kuşçu ve Mustafa İmâdi, aileleri ile birlikte Akkoyunlu devleti pâdişâhı Uzun Hasen’in yanına gittiler. Uzun Hasen onlara yakın alâka gösterdi. Onlarda, siyâsî ve ilmi faaliyetleriyle hizmet ettiler. Burada bulundukları sırada Ali Kuşçu, Osmanlı Sultânı Fâtih Sultan Mehmed Hân’a Uzun Hasen’in elçisi olarak gitmişti. Ali Kuşçu’ya çok iltifât eden Fâtih Sultan Mehmed Hân, onun İstanbul’a gelmesini ısrarla istedi. Uzun Hasen’den müsâade alan Ali Kuşçu, kardeşi Mustafa İmâdî ile birlikte İstanbul’a gelip yerleştiler. Fâtih Sultan Mehmed Hân, onların Tebrîz’den İstanbul’a yaptıkları yolculukları için, günlüğü bin akçe olarak hesaplatıp vermiştir. İstanbul’a geldiklerinde, Fâtih Sultan Mehmed Hân, Ali Kuşçu’yu Ayasofya Medresesi’ne müderris tayin etti. Mustafa İmâdî de, ilim öğretmekle meşgûl olan tasavvuf ehli bir âlim idi. İstanbul’a geldikten sonra, Ali Kuşçu, kızını kardeşi Mustafa İmâdî’nin oğlu Yavsı Muhyiddîn Mehmed’e nikahladı. Bu evlilikden Ebüssü’ûd Efendi doğdu.
Ebüssü’ûd Efendi’nin babası, hem amcası hem de kayınbabası olan Ali Kuşcu’dan ve kendi babası Mustafa İmâdî’den ilim öğrendi. senelerce süren bu tahsilden sonra, babası gibi o da tasavvufa yönelip zamanının meşhûr evliyâsından ve Akşemseddîn hazretlerinin halîfesi olan İbrâhim Tennûri’ye talebe oldu. Onun sohbetlerinde bulunarak, tasavvufda yetişti. Hocası İbrâhim Tennûrî’nin vefâtından sonra, onun halîfesi olduğu için yerine geçti ve İstanbul’da insanları irşâd etmekle meşgûl oldu. İkinci Bâyezîd Hân, ona büyük bir zaviye yaptırdı ve buraya mülk vakfetti. İkinci Bâyezîd Hân, onun sohbetlerinden çok tad alırdı. Bu sebeble, ekseriya beraber bulunurlardı. Zamanının meşhûr devlet adamları ve âlimleri, “Hünkâr Şeyhi” lakabıyla da anılan Yavsî Muhyîddîn Mehmed İskilîbî’nin sohbetine gelirler, dergâhı dolup taşardı. Meşhûr tarihçi Hoca Sa’deddîn Efendi, bu hâli şöyle ifâde etmiştir: “Sultanların Şeyhi, Şeyhlerin Sultânı olmuş, herkesin gönlünü kazanmıştır.”
Böyle bir zâtın oğlu olan Ebüssü’ûd Efendi, önce babasından ilim öğrendi. Onun terbiyesi altında yetişti. Ebüssü’ûd Efendi, küçük yaşta ilim öğrenmeye başlayıp, çocukluk ve gençlik çağında babasından ders aldı. Babasından Hâşiye-i Tecrid’i, Şerh-i Miftâh’ı bütün haşiyeleri ile birlikte iki kerre ve Şerh-i mevâkıf’ı baştan sona tahkîk ederek, iyice okudu. Miftâh-ül-ulûm adlı meşhûr eserin metnini ezberledi. Babası, vefât edinceye kadar onun yetişmesi için gayret gösterip, ders vererek eğitip terbiye etti ve icâzet verdi. Babasından sonra;’ meşhûr Osmanlı âlimlerinden Müeyyed-zâde Abdürrahmân Efendi’den, tefsîr ve hadîs ilimlerinde âlim ve kayınbabası olan Mevlânâ Seyyidî Karamânî’den ve meşhûr Osmanlı âlimi Müftiy-yüs-Sakaleyn İbn-i Kemâl Paşa’dan ilim öğrendi. Tahsilini tamamlayıp, ilimde yetiştikten sonra, zamanının Şeyhülislâmı olan İbn-i Kemâl Paşa’nın emri ile Çankırı Medresesi’ne müderris olarak ta’yin edildi. Fakat bu vazîfeye gitmeden, o sırada İnegöl’de İshak Paşa Medresesi müderrisi Bursalı Şems Çelebi vefât ettiğinden, 922 (m. 1516) senesinde onun yerine ta’yin edildi. Bu sırada yirmialtı yaşlarında idi. Bu sırada Osmanlı Devleti, mühim hâdiselere ve önemli gelişmelere sahne oldu. Yavuz Sultan Selim Hân, Çaldıran’da Şah İsmâil’i ve Safevîleri Anadolu’dan çıkararak, Güneydoğu sınırlarının güvenliğini sağladı. Bir yıl sonra Mısır üzerine yaptığı sefer neticesinde, halifelik Osmanlılara geçti.
Ebüssü’ûd Efendi, İnegöl’deki İshâk Paşa Medresesi’ndeki müderrislik vazîfesinden 926 (m. 1520) senesinde alındı. On ay sonra 927 (m. 1521)’de İstanbul’da Dâvûd Paşa Medresesi’ne müderris olarak ta’yin edildi. Aynı sene, Sa’dî Efendi yerine Mahmûd Paşa Medresesi’ne, 931 (m. 1524)’de İkinci Vezîr Mustafa Paşa’nın Gebze’de yaptırdığı medreseye ta’yin edildi. 932 (m. 1525)’de ise, Kireççi-zâde yerine Bursa Sultaniye Medresesi’ne ta’yin edildi. 934 (m. 1527) senesinde Abdüllatîf Efendi yerine Sahn-ı semân Müftî Medresesi müderrisliğine terfi olundu. Bu vazîfesi beş sene sürdü. Çok sayıda ve kıymetli âlimler yetiştirdi.
939 (m. 1532) senesinde Bursa kadılığına ta’yin edildi. Bursa kadılığı önemli mevkilerden idi. Bu vazîfede başarılı olan İstanbul kadılığına, İstanbul kadılığında muvaffak olan da Anadolu kadıaskerliğine ta’yin edilirdi. Bundan sonra da şeyhülislâmlık makamına getirilirdi. Ebüssü’ûd Efendi, Bursa’da bir yıl kadılık yaptıktan sonra, İstanbul kadılığına ta’yin edildi. Bu vazîfesinde başarılı hizmetler yaptı. Bu vazîfesinde adlî işlerin tamâmına, belediye reîsliğine, denetleme ve ta’kib müesseselerinin tamâmına ve idâri işlerin bir kısmına bakıyordu. Ebüssü’ûd Efendi, bu vazîfesinde öyle serî ve çok çalışıyor, işleri öyle yürütüyordu ki, yanında çalışan kâtibler ona yetişemiyorlardı. Bu sebeple kâtiblerden bir grup günün yarısında, diğer bir grub da günün diğer yarısında işleri yetiştirmeye çalışıyorlardı, İstanbul kadılığı, ilmiye sınıfı için önemli bir mevkî idi. Ebüssü’ûd Efendi’nin İstanbul kadılığı vazîfesi üç sene sürdü. Bu zaman içinde fevkalâde başarı ve mehâretle kadılık yaptı. Bundan sonra, ilmiye sınıfı için en yüksek makamlardan sayılan kadıaskerlik vazîfesine ta’yin edildi. Normalde Anadolu kadıaskeri, sonra da Rumeli kadıaskeri olması gerekirken, bir rütbe atlanarak, 944 (m. 1537) senesinde Rumeli kadıaskerliğine ta’yin edildi. Sekiz sene bu vazîfede bulunarak, büyük hizmetler yaptı. Ebüssü’ûd Efendi, kadıasker ta’yin edilmeden önce gördüğü bir rü’yâyı şöyle anlatmıştır: “Kadıasker olmadan bir hafta önce, rü’yâmda Fâtih Sultan Mehmed Câmii’nin mihrabında benim için bir seccade serilmiş olduğunu gördüm. Halka İmâm oldum ve sekiz rek’at namaz kıldım. Bu rü’yâdan sonra kadıasker oldum. Meğer bu rü’yâ, kadıaskerlikte sekiz sene kalacağıma işâretmiş. Keşke kıldığım o sekiz rek’atlık ikindi yerine yatsı namazı kılmış olsaydım.”
Ebüssü’ûd Efendi, Kanunî Sultan Süleymân Hân’ın sevip değer verdiği, pek kıymetli bir âlim idi. Kanunî, onu bütün seferlerinde yanında bulundurdu. 948 (m. 1541) senesinde Budin’in fethinde, kiliseden câmiye çevrilen bir câmide, Pâdişâh Kânûnî’ye ve orduya Cum’a namazı kıldırdı. Pâdişâhın emri üzerine, Budin’in ve Orta Macaristan’ın tapu ve tahrir işlerini yaptı. Mühim hizmetler yaptığı bu vazîfesinden sonra, 952 (m. 1545) senesinde Fenârî-zâde Muhyiddîn Efendi’den sonra şeyhülislâm oldu. Bu sırada ellibeş yaşında bulunuyordu. Otuz sene şeyhülislâmlık yaparak, dîne ve devlete üstün hizmetler yaptı.
Ebüssü’ûd Efendi, şeyhülislâm olmasıyla ilgili bir rü’yâsını şöyle anlatmıştır: “Henüz daha medresede talebe iken, bir gece rü’yâmda Zeyrek Câmii’ne girdim. Câmi halk ile dolu idi. “Bu topluluk nedir?” dedim. “Resûl-i ekremin ( aleyhisselâm ) dîvân-ı se’âdetleridir (toplantılarıdır)” denildi. Hürmetle bir köşede durdum. Önümde de, o devrin müftîsi İbn-i Kemâl Paşa oturuyordu. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) mihrâbda oturuyordu. Sağ ve solunda Eshâb-ı Kirâm efendilerimiz edeble ayakta duruyorlardı. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) huzûrunda da bir zât vardı. Kıyafetinden onu Arab zannetmiştim. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) ile dizdize denilecek bir hâlde oturuyor ve konuşuyordu. Acaba bu zât kimdir ki, Eshâb-ı Kirâm efendilerimiz ayakta oldukları hâlde, o, Resûlullahın huzûrunda oturuyor? diyerek hayret ettim. Konuşmalarını dinledim; Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) Arabca konuşuyorlar, o zât ise Farsça söylüyordu. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) ona; “Yâ Mevlânâ Câmî, ben Arabca konuşuyorum, sen de Arabca konuş” buyurunca, Arab zannettiğim o zâtın Mevlânâ Abdürrahmân Câmî olduğunu anladım. Mevlânâ Câmî, Peygamberimize; “Yâ Resûlallah ( aleyhisselâm )! Bir hatâmdan dolayı sizden özür dilemiştim. Acaba özrüm makbûl olmadı mı?” dedi. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Ne yolla i’tirâz etmiştin?” buyurunca, şöyle dedi. “Sizi methetmek için yazdığım bir kasidemde; “Onun sırrına eremiyorum, O Arabdır, ben ise Acemim...” demiştim” dedi. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Beis yok, Farsça konuşman da makbûldür” buyurdu. Sonra Peygamberimiz ( aleyhisselâm ), Mevlânâ Câmî’ye hitaben; “Şu oturan kimseyi bilir misin?” diyerek İbn-i Kemâl Paşa’yı gösterdiler. Mevlânâ Câmî; “Bilmem yâ Resûlallah” dedi. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “O, İbn-i Kemâl Paşa’dır ve hâlen ümmetimin müftîsidir” buyurdu. Sonra da beni göstererek; “Ya onun arkasında oturan şu kimseyi bilir misin?” buyurdu. Mevlânâ Câmî yine; “Hayır Yâ Resûlallah” dedi. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) “O, Ebüssü’ûd bin Yavsî’dir. O da ümmetimin müftîsî olsa gerektir.” buyurdu. Bu sâdık rü’yâdan tam otuz yıl sonra, bu âcize fetvâ işleri vazîfesi verildi.
Kanunî Sultan Süleymân Hân ve İkinci Sultan Selîm’in saltanatları zamanında 30 sene şeyhülislâmlık yaptı. Osmanlı şeyhülislâmları arasında ençok bu makamda kalıp hizmeti geçen Ebüssü’ûd Efendi’dir. Bu vazîfede bulunduğu sırada çok mühim hizmetler yapmıştır. Kanunî Sultan Süleymân Hân, Ebüssü’ûd Efendi’yi çok sever ve her önemli işinde onun fetvâsına müracaat ederdi. Süleymâniye Câmii’nin temel atma merasiminde, mihrabın temel taşını Ebüssü’ûd Efendi’ye koydurtmuştur. Devrinde âlimler arasında bir mes’ele hakkında farklı hüküm ortaya çıksa, Kanunî Sultan Süleymân Hân, Ebüssü’ûd Efendi’nin tarafını tercih ederdi. Ebüssü’ûd Efendi, o devirde, devlet kânunlarını dînin hükümlerine uygun şekilde te’lîf etmiştir. Tımar ve zeametlere dâir mevzûlarda verilen kararlar, genellikle Ebüssü’ûd Efendi’nin fetvâlarına dayanmıştır. Mülâzemet usûlü de onun kadıaskerliği zamanında te’sis edilmiştir. Kanunî, arazi kanunnâmesini de Ebüssü’ûd Efendi’ye yaptırmıştır.
Kanunî Sultan Süleymân Hân 974 (m. 1566) senesinde vefât edince, cenâze namazını Ebüssü’ûd Efendi kıldırdı. Onun vefâtı üzerine bir de mersiye yazdı. Bu mersiyesi de, edebiyattaki yüksek derecesini göstermektedir.
Ebüssü’ûd Efendi, sekiz senede Sultan İkinci Selim Hân zamanında şeyhülislâmlık yaptı. Sultan İkinci Selim Hân, Ebüssü’ûd Efendi’ye çok hürmet edip, onu incitecek hareketlerden sakınırdı. Bu dönemde de pek mühim hizmetler yaptı. En mühim hizmetlerinden biri, Kıbrıs’ın fethi için fetvâ vermesi ve Kıbrıs’ın fethini sağlamasıdır. Bu ada, İslâmiyetin ilk zamanlarında Eshâb-ı Kirâm tarafından fethedilmişti. Osmanlı Devleti’nin Kıbrıs üzerinde târihî bir hakka sâhib olması ve bir de o zaman Kıbrıs’a hâkim olan Venediklilerin, yapılan anlaşmayı bozarak deniz yollarına tecâvüz etmeleri sebebiyle, Kıbrıs’ın fethine fetvâ verdi.
Kuruluşundan beri durmadan gelişen Osmanlı Devleti büyüdükçe, geniş arazileri ve değişik kabileleri içine almıştı. Bütün bunların idâresinde, her devrin âlimleri pâdişâha yardımcı olmuşlar, aldıkları mühim vazîfeler ile hizmet etmişlerdir. Ebüssü’ûd Efendi, bu âlimlerin en başta gelenlerindendir. Zamanında en parlak dönemine ulaşan Osmanlı Devleti’nin bu başarısına büyük katkıları olmuştur.
Ebüssü’ûd Efendi, dînine bağlı, haramlardan ve şüpheli şeylerden son derece sakınan, Allah korkusu çok olan bir âlimdi. Güleryüzlü, tatlı dilli olup, latifeden hoşlanırdı. Etrâfında bulunanlara yumuşaklıkla muâmele ederdi. Çok ibâdet eder ve zâhidâne bir hayat yaşardı. Gayet temiz ve sâde giyinirdi. Heybetinden meclisinde kimse konuşmaz, onun konuşması hürmetle dinlenirdi. Devlet işlerini ve hizmetlerini mükemmel bir şekilde yürütmesi yanında, talebe yetiştirmek ve kıymetli eserler hazırlamakla da vakit geçirirdi. Meşgûliyetinin çokluğuna rağmen, talebelerine zamanında ve aksatmadan derslerini verirdi. Zeyrek civarında Çırçır’da bulunan konağında oturur, müslümanların işlerine bakardı. Belli zamanlarda Topkapı sarayına giderek pâdişâhı ziyâret ederdi. Bu ziyâretlerine giderken devamlı bugün Ebüssü’ûd Caddesi denilen caddeden gittiği, bu sebeple onun ismine izafeten bu caddeye Ebüssü’ûd Caddesi denildiği ba’zı kaynaklarda kaydedilmiştir.
Osmanlı Devleti’nde yetişmiş en büyük şeyhülislâmlardan birisi idi. Cinlere de fetvâ vermesiyle meşhûrdur. Eyyûb Sultan’da Yazılı Medrese adıyla tanınan medresede bulunduğu sırada, bir defasında cinler kendisinden fetvâ sormak üzere gelmişlerdi, içlerinden ba’zısı suâllerini sorarken, diğerleri de medresenin duvarlarına birşeyler yazmışlardı. Cinlerin bu duvarlara yazı yazmaları sebebiyle, o medreseye “Yazılı Medrese” ismi verilmiştir. Bu yazılar, daha sonra üzerlerine badana çekilmek sûretiyle kapatılmıştır.
Ebüssü’ûd Efendi, kendisine sorulan suâllere gayet hakimane cevaplar verirdi. Şeyhülislâmlığı dönemindeki fetvâlarının herbiri, bir kânun maddesi mahiyetindeydi. Bu fetvâları, “Fetâvâ-i Ebüssü’ûd” adlı bir kitapta toplanmıştır. Sorulan suâl manzûm ise, cevabı da kâfiye ve vezin bakımından suâle uygun olarak verirdi. Sorulan suâl nesir ve seçili ise, cevâbı da öyle olurdu. Suâl Arabca ise cevâbı da Arabca, suâl Farsça ise cevâbı da Farsça, Türkçe ise cevâbı da Türkçe olurdu. Çoğu gün binden fazla fetvâ verirdi. İki defa işlerin çokluğu sebebiyle, sabah namazından sonra sorulan suâllere cevap vermeye başlayıp, ikindi namazında bitirmiştir. Birinde 1412, diğerinde 1413 fetvâ verdiği tesbit edilmiştir.
Ebüssü’ûd Efendi, Sultan İkinci Bâyezîd Hân’ın, Yavuz Sultan Selim Hân’ın ve Kanunî Sultan Süleymân Hân’ın fevkalâde sevgi ve iltifâtını kazandı. Kanunî Sultan Süleymân Hân’ın Ebüssü’ûd Efendi’ye gönderdiği şu mektûp, ona karşı beslediği halisane duyguları dile getirmektedir. Mektûp özetle şöyledir:
“Hâlde hâldaşım, sinde sindaşım (yaşta yaşdaşım), âhıret karındaşım, Molla Ebüssü’ûd Efendi hazretlerine, sonsuz duâlarımı bildirdikten sonra, hâl ve hatırını suâl ederim. Hazret-i Hak, gizli hazînelerinden tam bir kuvvet ve daimî selâmet müyesser eylesin! Allahü teâlânın ihsânı ile, lütuflarınızdan niyaz olunur ki, mübârek vakitlerde, muhlislerinizi şerefli kalbinizden çıkarmayınız. Bizim için duâ buyurunuz ki, yere batasıca kâfirler hezimete uğrayıp, bütün İslâm orduları, mensûr ve muzaffer olup, Allahü teâlânın rızâsına kavuşalar!... Duâlarınızı, yine duâlarınızı bekleyen, Hak teâlânın kulu Süleymân bî riya.”
Ebüssü’ûd Efendi, başta muhteşem bir hükümdâr olan Kanunî Sultan Süleymân Hân, ilimde Zenbilli Ali Efendi ve İbn-i Kemâl Paşa, İmâm-ı Birgivî gibi âlimlerin, edebiyatta Fuzûlî ve Bâki gibi şâirlerin, mimarîde Mîmâr Sinân, târihte Selânikli Mustafa ve Ali, Nişancı Mehmed, coğrafyada Pîri Reîs, denizcilikte Barbaros ve Turgut Reîs gibi meşhûr kimselerin bulunduğu bir devirde bulunmuş ve o da ilimdeki yüksek derecesi ve mehâretiyle şeyhülislâmlık makamında hizmet etmiştir. Bu devir, Osmanlı Devleti’nin en parlak dönemlerindendir. İlimde, san’atta ve diğer birçok husûslarda en meşhûr kimseler bu devrede bir araya gelmiştir. Osmanlı Devleti, o devirde dünyânın yarısına hükmeden muazzam bir devlet idi. Devletin bu hâle gelmesinde, diğer Osmanlı âlimleri gibi, Ebüssü’ûd Efendi’nin de büyük emeği geçmiştir. Hattâ ençok emeği ve hizmeti geçen âlimlerdendir, ömrü boyunca Osmanlı Devleti’nde adâletin yerleşmesinde ve yaygınlaşmasında her türlü çalışmayı yapmış ve pek üstün gayretler göstermiştir.
Ebüssü’ûd Efendi, yüksek bir âlim olduğu gibi, olgun bir velî idi. Tasavvuf ehline karşı olduğu iddiası asılsızdır. Nitekim, meşhûr tarihçi Peçevî, bu iddia sahiplerini şiddetle tenkid etmekte ve asılsız iddiâlarını ilmî olarak reddetmektedir. Ebüssü’ûd Efendi, tasavvuf ehil olmayan ellerde kalınca, dîne zarar getireceğini bildiği için, ehli olmayanlara sert davranıyordu ki, bu onun din gayretinin açık bir delîlidir. Nitekim, kendisine bu konuda sorulan bir suâle, “Allahü teâlânın ilmi, sonsuz bir derya gibidir. İslâmiyet bu deryanın sahilidir. Biz sahil ehliyiz. Meşâyıh-ı izam ya’nî tasavvuf büyükleri, o sonsuz deryanın dalgıçlarıdır. Bizim onlar aleyhinde söyleyecek herhangi bir sözümüz, olamaz” diyerek cevap vermiştir.
Ebüssü’ûd Efendi, bütün bu meziyet ve üstünlükleri yanında, edebiyat ve şiir sahasında da yadigâr eserler bırakmıştır. Zamanının şâir ve edîbleri, yazdıkları nefis kasidelerle onu övmüşler, şânını dile getirmeğe çalışmışlardır. Kendisinin Türkçe, Arabca ve Farsça şiirleri vardır. Arabca şiirlerinden “Kasîde-i mimiyye”si en meşhûrudur. Sorulan ba’zı suâllere şiirle cevap verdiği de olurdu. Şiirlerinde daha ziyâde fikir hâkimdir, ya’nî âlimâne ve hâkimânedir. Meselâ;
“Eşk-i pür-hûn ser-be-ser tutdı cihan eknâfını,
Sîne-i sûzânım içre âteş-i hasret gibi.”
Ve aynı kasidesinde;
“Âleme beyhude bakma, eyle im’ân-ı nazar,
Sun’i üstâd-ı ezelde, nâzır-ı ibret gibi.
Her biri zerrât-ı ekvânın lisân-ı hâl ile,
Keşfeder sırr-ı cihanı hâtik-i hikmet gibi.”
Ebüssü’ûd Efendi, benzeri az yetişen bir âlim idi. Arabcaya ve Arab edebiyatına vukûfîyetini ve bu husûstaki ihtisasını zamanın âlimleri ve Arab şâirleri tasdik etmişlerdir. Arabcayı gayet güzel yazar ve güzel konuşurdu. Şemsî Paşa’nın yazdığı beşyüz beyitlik manzûm “Vikâye”nin incelemesini yapıp, yanlışlarını göstererek nâzik ve zarif tarzda bir yazı ile iade etmesi meşhûrdur. Sorulan nükteli ve garip suâllere aynı tarzda ve aynı üslûpta cevaplar verirdi. Nüktedan birinin hazîne ma’nâsına gelen “Hızânetü” kelimesinin ve çanak ma’nâsına gelen “Kas’atü” kelimesinin fetha ile mi yoksa kesrâ ile mi okunur diye sorduğu soruya; “La teftah-ül-hızânete velâ teksîr-ul-kas’ate” diye cevap verdi. Burada, “hızâne”yi feth etme, ya’nî “fetha” ile okuma Kas’ayı da kesr etme, “kesre” ile okuma derken, “fetha” kelimesini açma ma’nâsında, “kesre” kelimesini de kırma ma’nâsında kullanarak; “Hazîneyi açma, çanağı da kırma” diyerek, san’atlı bir ifâde kullanmıştır.
Tefsîr ilminde de büyük bir âlim olduğu için, “Müfessirlerin hatîbi” ünvanı verilmiştir. Yine fıkıh ilmindeki yüksek derecesinden dolayı, âlimler arasında “Nu’mân-üssânî (İkinci Ebû Hanîfe)” lakabıyla ve “Müftiy-yüs-sekaleyn (cinlerin ve insanların müftîsi)” ve İbn-i Kemâl Paşa’dan sonra “Muallim sânî” lakabıyle tanınmıştır. Bütün ilimlerde mahir olup, bilhassa tefsîr, fıkıh ve Arabî ilimlerde mütehassıs idi. Asrında İslâm âleminde onun derecesinde bir âlim yetişmemiştir. Zamanında Hanefî mezhebinin reîsliği onda idi. İslâm hukukunda, usûl ve fürû’ mes’elelerinde tam bir selâhiyete sâhib idi. Dört mezhebin fıkıh bilgilerine vâkıf idi.
Tîmûr Hân zamanında asrın en meşhûr iki âlimi olan Sa’deddîn Teftâzânî ile Seyyid Şerîf Cürcânî arasında, Arabî ilimlerin bir kolu olan me’ânî ilminde “temsili istihâre” ile ilgili yapılan dünyâca meşhûr bir münâzara, birgün Ebüssü’ûd Efendi ile o devrin meşhûr âlimi olan Hoca Hâfız Taşkendî arasında da mevzû olup, münâzara beş saat sürmüştü. Bu hâdise de Ebüssü’ûd Efendi’nin ilimdeki yüksek derecesini göstermektedir. Dînî hükümleri çok iyi bilen, sağlam karakterli, kimseye haksızlık etmeyen, hatır için asla söz söylemeyen, gayet tedbirli bir âlim idi. Devrin durumunu, şartlarını, halkın örf ve âdetlerini dikkate alır, işlerinde dînin emirlerinden asla dışarı çıkmazdı. Bütün bu vasıflarıyla üstün hizmetler yaptı.
Ebüssü’ûd Efendi, 25 Ağustos 1574 târihinde 84 yaşında iken vefât etti. İslâm âleminde çok tanınmış olduğundan, duyulduğu zaman büyük bir üzüntü ile karşılandı. Cenâze namazını Kadıasker Muhşî Sinân Efendi, Fâtih Câmii’nde kıldırdı. Cenâze namazı için o devrin âlimleri, vezirler, dîvân erkânı ve halk, büyük bir kalabalık hâlinde toplandı. Sultan İkinci Selim Hân. Ebüssü’ûd Efendi’nin vefâtından dolayı pek ziyâde üzülmüştür.
58 sene müddetle müderrislik, kadılık ve şeyhülislâmlık vazîfeleri ile, millete ve devlete çok hizmeti geçmiş, pâdişâhlar ve halk tarafından çok sevilmiş müstesna bir âlim idi. Yetiştirdiği âlimler, yaptığı mühim hizmetler ve yazdığı eserleri ile hem yaşadığı asırda, hem de sonraki asırlarda şükran ve rahmetle yâd edilen ve benzeri az yetişen bir İslâm âlimi idi.
Ebüssü’ûd Efendi’nin talebelerinden ve o devrin en meşhûr şâirlerinden olan Şâir Bâki Efendi, Ebüssü’ûd Efendi’yi metheden şu şiiri yazmıştır.
“Ser-i efâdıl-âfak müftî-i âlem,
Sipihr-i fazl-u kemâl, âfitâb-ı câh-ü celâl,
İmâm-ı saff-ı ef’âdıl, emîr-i hayl-i Kirâm,
Emîn-i dîn-ü-düvel hâce-i hûceste hısâl,
Ebû Hânîfe-i sânî Ebüssü’ûd ol kim.
Fezail içre olupdur efâdıl ona ıyâl.”
Ebüssü’ûd Efendi: uzun boylu yanakları çukurca, buğday benizli, ak sakallı, nûrânî yüzlü, vakûr, heybetli idi. Gösterişten uzak bir şekilde giyinir, yiyip içmede, giyim ve kuşamda Eshâb-ı Kirâmın ve Tâbiîn’in yolundan ayrılmayan bir zât idi.
Ebüssü’ûd Efendi’nin İstanbul’da ve İskilip’te yaptırdığı hayratı vardır. İskilip’te, babası Muhyiddîn Mehmed İskilîbî’nin ve annesinin medfûn bulunduğu türbenin yanında bir câmi ve bir medrese, o civarda bir de köprü yaptırmıştır, İstanbul’da Eyyûb’de bir medrese yaptırdı. Kabri, bu medresenin yanındadır. Yine İstanbul’da Şehremini ve Ma’cuncu semtlerinde birer çeşme ve hamam yaptırmıştır. Ma’cuncu’da bir konağı ve Sütlüce’de bahçeli bir yalısı vardı. Tefsîrini bu yalıda yazmıştır.
Talebeleri, Osmanlı sultanlarından İkinci Selîm, Üçüncü Murâd ve Üçüncü Mehmed’in zamanlarında yetişen ilim adamlarının çoğunun hocasıdır. Bunlardan ba’zıları şu zâtlardır: Ma’lûl-zâde Seyyid Mehmed, Abdülkâdir Şeyhî. Hoca Sa’deddîn, Bostan-zâde Mehmed Sun’ullah Efendi, Bostan-zâde Mustafa, meşhûr şâir Bâki Efendi, Hâce-i sultan Atâullah, Kınalı-zâde Hasen ve Ali Cemalî Efendi’nin oğlu Fudayl Efendi gibi âlimler.
Ebüssü’ûd Efendi, kendi oğullarını da ilimde yetiştirmiştir. Dört oğlu iki kızı vardı. Oğullarından Mehmed Çelebi, ilimde yetişip, çeşitli medreselerde müderrislik, Şam vâliliği ve Haleb kadılığı yaptı. “Meylî” mahlası ile meşhûr olup, hattâtlığı ve şâirliği ile de tanınmıştır. Farsçada ve şiirde mehâretli idi. Farsça gazelleri vardır. Bu oğlu, kırk yaşında iken vefât etmiştir.
İkinci oğlu Şemseddîn Ahmed Çelebi, Taşköprü-zâde Ahmed Efendi’den ve babasından ilim öğrendi. Babasına muîd (yardımcı, asistan) oldu. Daha onyedi yaşında iken, Rüstem Paşa Medresesi’ne müderris oldu. Sahn-ı semân ve Şehzâde Medresesi’nde de müderrislik yaptı Bu oğlu da otuz yaşlarında vefât etti.
En küçük oğlu Mustafa Efendi’yi kendisi ilimde yetiştirip, icâzet verdi. Önce Sahn Medresesi müderrisliğine ta’yin edildi. Edirne Selîmiyye Medresesi’nde de müderrislik yaptı. Selanik, Galata, Bursa, Edirne ve İstanbul kadılığı yaptı. Bundan sonra Anadolu kadıaskerliği, bir sene sonra da Rumeli kadıaskerliği yaptı. Hat san’atında mahir, fıkıh ve usûl-i fıkıh ilminde âlim idi. Meşhûr fıkıh kitabı “Dürer”e haşiye yazmıştır. Bu oğlu da 43 yaşında vefât etmiştir. Oğullarından Mustafa Çelebi hâriç, diğerleri kendisinden önce vefât etmişlerdir. Kızlarından biri, şeyhülislâm Müeyyed-zâde Abdülkâdir Şeyhî’nin hanımı idi. Bu zât, Ebüssü’ûd Efendi’nin kız kardeşinin oğludur. Diğer kızı, yine şeyhülislâm olan Ma’lûl-zâde Mehmed Efendi’nin hanımı idi. Ba’zı kaynaklarda bir kızının daha olduğu ve onun da Ali Cemâlî Efendi’nin oğlu Fudayl Efendi’nin hanımı olduğu kaydına rastlanmıştır. Ebüssü’ûd Efendi’nin kardeşi Şeyh Nasrüddîn de âlim ve ehl-i tasavvuf bir zât idi. Önce İskilib’de, sonra İstanbul’da insanlara rehberlik ederek irşâd vazîfesi yapmıştır.
Eserleri: Ebüssü’ûd Efendi, tefsîr, fıkıh ilimlerinde ve diğer ilimlerde pekçok eser yazmıştır. Bu eserlerinden bir kısmı şunlardır:
1-İrşâdü akl-is-Selim; meşhûr tefsîri olup, kıymetli bir eserdir. Ebüssü’ûd Efendi yazdığı bu tefsîrde, “Keşşâf” tefsîri ile müfessirlerin baştâcı olan İmâm-ı Beydâvî’nin “Envâr-üt-tenzîl”ini kaynak olarak almıştır. Bu tefsîrlerden aldığı bilgiler yanına, yeni inceleme ve mütâlâalar da ilâve etmiştir. Evliyâ Çelebi, bu tefsîrden, “Seyehatnâme” adlı eserinde şöyle bahsetmiştir: “Üçbin ulemâdan ve binyediyüz kadar mu’teber tefsîrden istifâde etmek, feyz almak sûretiyle yazdığı tefsîr, hâlen âlimler arasında makbûl ve medhedilen bir tefsîrdir. Ona denk bir tefsîr yoktur.” “Mir’ât-ı kâinat” müellifi Nişancı-zâde de bu tefsîr için: “Yazdığı güzel tefsîr-i şerîfi dünyânın en güzel tefsîrlerindendir” demiştir.
Ebüssü’ûd Efendi, bu tefsîrini nasıl yazdığı hakkında yaptığı açıklamanın bir bölümünde, “Keşşâf” tefsîrinin ve İmâm-ı Beydâvî’nin “Envâr-üt-tenzîl” adlı tefsîrinin, yazılmış tefsîrlerin en meşhûru ve seçilmiş tefsîrler olduğunu belirttikten sonra; “Önceden bu iki kitabı okuyup incelemekle meşgûl olurken, bunların ihtivâ ettiği cevherlere, kıymetli bilgilere, diğer kitaplarda bulduklarımı da ilâve etmek sûretiyle, güzel bir uslûb ile tertîb etmek ve Allahü teâlânın lütfu olarak kalbime doğacak olan şeyleri de, Kur’ân-ı kerîmin şânına uygun bir şekilde ilâve edip Sultan Süleymân’ın hazînei şahânesine hediye etmeyi düşündüm. Lâkin seyahatlerim azmime mâni oldu. Yapılacak işin büyüklüğü beni tereddüde düşürdü. Aradan aylar ve yıllar geçti. Meşgûliyetin çokluğu, muharebelerde, seferlerde, beldelerde dolaşmam bu işe mâni oldu. Baktım ki fırsat elden gidiyor, ecel yaklaşıyor, hayat güneşi batmak, sönmek üzere, artık meşgalemin çokluğuna bakmadan arzu ettiğim kitabı yazmaya karar verdim. Allahü teâlâya sığınarak işe başladım” demektedir.
Ebüssü’ûd Efendi, bu tefsîri yazmaya başlayıp, Sâd sûresine kadar yazınca, Kanunî Sultan Süleymân Hân görmek istemişti. Yazılan kısım takdim edilince, büyük bir hürmetle karşıladı. Ebüssü’ûd Efendi’nin o zaman ikiyüz akçe olan meşihat yevmiyesini beşyüz akçeye çıkardı. Büyük ihsân ve ikramlarda bulunup, hil’at (elbise) giydirmişti. Bu tefsîr 973 (m. 1566) senesinde yazılıp tamamlanınca, Ebüssü’ûd Efendi’nin yevmiyesine yüz akçe daha ilâve edilerek altıyüz akçeye çıkarıldı. Tefsîr yazılıp tamamlandıktan sonra, Mekke’ye ve Medine’ye iki nüsha gönderilip, o zaman ilim öğrenmekte olan talebelerin istinsah etmesine, yazarak çoğaltmalarına izin verildi. Bu tefsîrin İstanbul kütüphânelerinde ve Anadolu’nun muhtelif şehirlerinde bulunan kütüphânelerde çok sayıda yazma nüshaları vardır. 1275-1285 (m. 1858-1868) seneleri arasında, Bulak’ta müstakil olarak ilk baskısı yapıldı. Yine Bulak’ta 1289 (m. 1872) senesinde İmâm-ı Râzî’nin tefsîr-i kebîri “Mefâtîh-ül-gayb” kenarında ikinci baskısı yapıldı. Daha sonra 1307-1308 (m. 1889-1890) senelerinde, Kâhire’de müstakil olarak üçüncü baskısı yapıldı. Aynı yıllarda İstanbul’da Dâr-üt-tabâat-il-âmire matbaasında, yine İmâm-ı Râzî’nin tefsîri kenarında dördüncü baskısı yapıldı. 1372 (m. 1952) senesinde, Mısır’da beş cild hâlinde beşinci baskısı yapıldı. Ebüssü’ûd Efendi’nin. bu tefsîri üzerine şerh ve ta’likler, incelemeler yazıldı. Bu tefsîr, Mısır’da Câmi’ul-Ezher’de ders olarak okutulmuştur. 2-Ma’rûzât, 3-Hasm-ül-hılâf, fil-meshi alel-hıfâf, 4-Tehâfüt-ül-emcâd fî evveli kitâb-ül-cihâd, 5-Meâkıd-üt-tarâf fî evveli tefsîri sûret-il-fethi min-el-keşşâf, 6-Gamezât-ül-melîh fî evveli mebâhıs-il-kasr-ıl-âm minet-telvîh, 7-Tevâkıb-ül-enzâr fî evveli menâr-ül-envâr, 8-Ta’likatün alel-Hidâye; Burhâneddîn Mergınânî’nin “El-Hidâye” adlı meşhûr eserinin “Kitâb-ül-bey” kısmına yazdığı bir ta’likdir. 9-Fetvâlar Ebüssü’ûd Efendi’nin fetvâları, Bostan-zâde Muhammed bin Ahmed Efendi tarafından toplanmıştır. Bâblara ve fasıllara ayrılmıştır. 10-Kânunnâmeler: Ebüssü’ûd Efendi’nin fetvâ şeklinde tertîb ettiği kısımları ihtivâ eden bir eserdir. 11-Risâletü vakfünnuküd, 12- Galatât-ül-avvâm, 13-Tescil-ül-vakf, 14-Kânûn-ül-muâmelât, 15-Risâle-i mesh, 16-Münşeât, 17-Kıssa-i Hârût ve Mârût, 18-Tuhfet-üt-tullâb fil-münâzarât, 19-Risâletün fil-ed’ıyyet-il-me’sûre, 20-Mektûpları, 21-Şiirleri; Arabca, Farsça ve Türkçe şiirleri olup, Kasîde-i mîmiyye’si meşhûrdur. Kanunî Sultan Süleymân Hân için yazdığı Arabca mersiye en meşhûr şiiri olup, çok mükemmel bir mersiyedir. Bu mersiyesi o devrin Arab âlimlerinden Garseddîn Ahmed Halebî ve Şemseddîn Muhammed Halebî tarafından şerhedilmiştir.
Ebüssü’ûd Efendi, fetvâsında buyuruyor ki: “Bir tavuk boğazlanıp, içi ve gursağı çıkarılmadan, kaynar suda haşlasalar, yolsalar, yemesi helâl olmaz, haramdır. Kesip içi ve gursağı çıkarılıp, içi yıkandıktan sonra haşlanırsa, tüylerine necâset bulaşmamış ise, yemesi helâl olur.”
Ebüssü’ûd Efendi, fetvâsında diyor ki: “İmâm, âmel-i kesîr oluncaya kadar tegannî ederse, yahut üç harf ziyâde ederse, namazı fâsid olur. Tegannî, ırlamaktır, sesini hançeresinde terdîd edip, ya’nî tekrarlayıp türlü sesler çıkarmaktır.”
Ebüssü’ûd Efendi, fetvâsında buyuruyor ki: “Bir köyde veya mahallede mescid olmayıp, cemâatle namaz kılmasalar, hükümet bunlara zorla mescid yaptırmalıdır. Cemâati ihmâl edenleri ta’zir etmelidir. Dokuzyüzkırk (m. 1533) senesinde bu husûsta her vilâyete emr gönderilmiştir. Murâd Molla Kütüphânesi’ndeki, Ebüssü’ûd Efendi fetvâsında; “Suâl: Namazda otururken, şehâdet parmağı kaldırmak mı, kaldırmamak mı daha iyidir? Cevap: Her ikisi de iyi demişlerdir. Fakat parmağı kaldırmamak daha iyi olduğu meydandadır.”
Ebüssü’ûd Efendi’nin “Kaza ve Kader” risalesinin tercümesi şöyledir:
“Din bilgisi kuvvetli olan bir kimse, nefsine uyup, gece-gündüz günah işlese, tanıdıktan, kendisine emr-i ma’rûf ve nasihat ettiklerinde, bunlara karşı; “Benim içki içeceğimi, Allahü teâlâ ezelde takdîr edip, Levh-i mahfûzda yazmıştır. Onun için, ister istemez, bu günahları bana yaptırmaktadır” dese, ya’nî insan kaza ve kadere mağlûb bir hâldedir. Kaderi yerine getirmeğe mecbûr ve günah işlemekte ma’zûrdur dese, bu sözünü akl ve nakl ile isbâta kalkışarak dese ki: Allahü teâlâ, hiçbirşeyi yaratmadan önce, yapacağı şeyleri biliyordu. Bunlar, elbette meydana gelecektir. Yaratmıyacağı şeyleri de biliyordu. Bunlar da, elbette meydâna gelmiyecektir. İnsanlar, bunları hiç değiştiremez. Allahü teâlânın ezelî kelâmı olan Kur’ân-ı kerîmde haber verdiği şeyler de, ister istemez meydana gelecektir. Âlimlerimizin büyüklerinden, Fahreddîn-i Râzî de böyle söylüyor. Yasin suresindeki; “Onların îmân etmiyeceklerini ezelde söyledik” ve Müddessir suresindeki; “Onu yalnız yarattım, sonra çok mal, her işine hazır yardımcı çocuklar ve yüksek rütbe ve mevki verdim. Fakat o, bunları az görüp daha istedi ise de, arttırmadım. Çünkü, benim. Kur’ânıma ve Peygamberime inanmadı, inad etti. Sonra, onu Cehennemde (Sa’ûd) adındaki ateşten tepelere koyacağım”, “Ebû Leheb’in elleri kurusun! Sonra kurudu” âyet-i kerîmelerinde Allahü teâlâ, bir kimsenin îmân etmiyeceğini haber veriyor. Bunlar îmân ederse, kelâm-ı ilâhînin yanlış olmasına sebep olur, bu ise, olamaz. O hâlde bunlar îmân edemez. Bunun gibi, kâfirlerin îmân etmiyeceklerini biliyordu. Bunlar îmân ederse, ilm-i ilâhînin yanlış olması îcâb eder. Kâfirler îmâna gelemez. Demek ki, insanlarda ihtiyâr, irâde-i cüz’iyye kalmıyor.
Günah işliyen o âlim, Fahreddîn-i Râzî’nin bu sözlerini bitirdikten sonra dese ki: insan, bir işi yapmayı, yapmamaktan iyi görür ve yapar. Bu görüşü, tercihi, insandan değildir. O hâlde insan, işi yapmağa mecbûrdur. Nitekim, Fahreddîn-i Râzî, Bekâra sûresinin baş tarafındaki, “Allahü teâlâ onların kalblerini mühürlemiştir” âyet-i kerîmesinden de, cebr lâzım gelir. Çünkü, Allahü teâlâ, kalbde küf’r arzusunu yaratınca, insan kâfir olmağa mecbûr olur, dedi. Demek ki, insanın her hareketi, yaprakların sallanması, ayın, güneşin hareketi gibidir. Nitekim, onlar da, canlı imiş gibi hareket ediyor, insan da, ihtiyârı ile hareket ediyormuş gibi görünüp, mecbûrî hareket etmektedir. Nitekim Mûsâ aleyhisselâm, Âdem aleyhisselâma dedi ki: “Allahü teâlâ seni, kendi kudreti ile yarattı. Rûhundan sana verdi. Melekleri sana karşı secde ettirdi. Seni Cennete koydu. Sonra, insanlar senin yüzünden Cennetten çıktı.” Âdem aleyhisselâm cevap verip; “Allahü teâlâ, seni Peygamber yaptı. Sana levhalar hâlinde Tevrat gönderip, herşeyi bildirdi. Tevrat bu levhalara ne zaman yazıldı?” deyince; “Seni yaratmadan önce” dedi. Bunun üzerine, Âdem aleyhisselâm sorup; “Benim Cennette hatâ edip çıkarılacağım Tevrât’da yazılı mı?” deyince, “Evet” dedi. Âdem aleyhisselâm da; “O hâlde ben, Allahü teâlânın, kitabında yazdığını yaptım” diyerek, hak kazandığını bildiren hadîs-i şerîf de, sözümün doğru olduğunu gösteriyor, dese, bu kimseyi günah işlemesine bırakmak caiz olur mu? Yoksa bunu, i’tikâdından vaz geçirip, tövbe etmesi emr olunur mu?
Cevap: Bunu o hâlde bırakmamalıdır. Sözlerinden anlaşıldığı gibi, “İnsan günah işlemeğe mecbûr ve kötülüklerinde ma’zûrdur. İbâdetlere sevâb, günahlara azâb olmaz” diye inanıyorsa zındıktır. Hemen öldürülmesi lâzımdır. Eğer ibâdetlere sevâb, günahlara azâb vardır amma, insan bunları yapmağa mecbûrdur. Herkes kaza kader elinde esîrdir diye, günahlarına üzülüyorsa, bu bozuk i’tikâdını düzeltmesi emr olunur. Sözlerinin yanlış olduğu bildirilir ve doğrusu anlatılır. Cevap şöyle verilir: Yapılacak günahları, Allahü teâlâ, ezelde biliyordu. Fakat, insanın iyiliği, kötülüğü, Cennetlik, Cehennemlik olacağı, son nefeste belli olur. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: Bir kimse, bütün ömrünce, Cehennem ateşine götürecek günahlar yapar. Bu kimse, ömrünün son günlerinde, Cennete götürecek iyilikler yaparak Cennete gider.” Bu günah işliyen âlim, bu hâl üzere yaşayıp ömrü bu hâlde tamamlanacağını Allahü teâlânın bildiğini nereden anladı ki kendini, son nefese kadar günah işlemeğe mecbûr sanıp, iyi olmaktan ümidsiz bulunuyor. Birçok inâdcı, azgın kâfirlerin, son günlerinde îmâna geldiği çok görülmüştür. Kendinin de, böyle düzeleceğine niçin ihtimâl vermiyor. Niçin iyiliğe dönmüyor? Ölünceye kadar günah işliyeceği, kendisine bildirildi mi? Belli bir kâfirin bile, ebedî kâfir kalacağını, Allahü teâlânın bildiğini kimse söyleyemez. Kur’ân-ı kerîmde haber verilen kâfirlerin, küfre mecbûr olmaları ve bunların îmâna çağrılmaları, ellerinden gelmiyen bir işi istemek demek olacağı da, yanlış sözdür. Çünkü ilim, ma’lûma tâbidir. Allahü teâlâ, olacak şeyleri, olacağı için biliyor. Kur’ân-ı kerîmde haber verilen şeyler de, olacakları için bildiriliyor. Bir ressamın, at resmi yapması, at o şekilde olduğu içindir. Yoksa, atın o şekilde olması, ressam, öyle yaptığı için değildir. Allahü teâlânın ba’zı kimselerin îmâna gelmiyeceklerini bilmesi ve Kur’ân-ı kerîmde haber vermesi, onlar, kendi arzuları ile küfür üzere kalmağı niyet edip, îmân etmek istemedikleri içindir. Yoksa, bunların kâfir olması, Allahü teâlânın bunları kâfir bildiği ve haber verdiği için değildir. Eğer Allahü teâlâ bildiği için kâfir olmağa mecbûr kalınsaydı, Allahü teâlânın kendi yaratmasında da irâde, ihtiyâr sahibi olmayıp, mecbûr olması lâzım gelirdi. Çünkü, kendi yaratacaklarını da ezelde biliyordu. O hâlde bunlar, kendi irâde ve ihtiyârları ile kâfir oluyor. Allahü teâlâ, ezelde bildiği için, haber verdiği için kâfir olmağa mecbûr değildirler, îmâna çağırılmaları da, olmıyacak şeyi istemek değildir. Kur’ân-ı kerîme topluca imân etmek yetişir. Her yerine ayrı ayrı îmân etmek istenmiyor ki, Kur’ân-ı kerîmde yazılı kâfirlerin, kendi imansızlıklarına da îmân etmeleri lâzım gelsin.
İrâde ile yapılan işleri yapmak arzusunu, Allahü teâlânın yaratması da cebr olmaz. O arzuyu Allahü teâlâ yaratır ise de, insan kesb etmektedir. Allahü teâlânın irâdesi, birşeyi yalnız yaratmağa veya yalnız yaratmamağa mahsûs olmayıp, her ikisine de şâmil olduğu gibi, insanın irâdesi de böyledir. İşi yapmayı da yapmamayı da irâde edebiliriz. Ya’nî yapmayı istediğimiz anda, yapmamağı da istiyebiliriz. Bir işi yaparken, hiç kimse, bu işi yapmamak elimde değildi, demez. Âdem ve Mûsâ aleyhimüsselâm konuşması cebr göstermez. Mûsâ aleyhisselâm, bu kadar ihsân sahibinin emrine karşı, irâdeni kullanırken, neden dikkat etmedin demiş, Âdem aleyhisselâm da, işin yapılmasını irâde ve ihtiyâr edeceğimi, Allahü teâlânın ezelde bildiğini Tevrat’da okuduğun hâlde ve bu işden meydana gelecek nice fâideleri bildiğin hâlde, beni ayıplamak sana yakışmaz demiştir. Herşeyin doğrusunu Allahü teâlâ bilir.”
1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-11, sh. 301
2) Şezerât-üz-zeheb cild-8, sh. 398
3) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 1002
4) Şakâyık-ı Nu’mâniyye zeyli (Atâî) sh. 183
5) Peçevî Târihi cild-1, sh. 52
6) Beyân-ül-hak sh. 932
7) Brockelmann Sup-2, sh. 651
8) Mir’ât-üt-hakikât cild-2, sh. 131
9) Fevâid-ül-behiyye sh. 81
10) Devhât-ül-meşâyıh sh. 23
11) Mir’ât-ı kâinât cild-2, sh. 131
12) Ikd-ül-manzûm (Vefeyât kenarında) cild-2, sh. 282
13) Kâmûs-ül-â’lâm cild-1, sh. 722
14) Menâkıb-ı Ebüssüûd (Menâkıb mecmûası). Süleymâniye Kütüphânesi. Es’ad Efendi kısmı. No: 3622
15) Keşf-üz-zünûn cild-1 sh. 65, 247, 898 cild-2 sh. 1219, 1481, 2036

Jan 17, 2023
Jan 17, 2023
24 min
Osmanlı âlimlerinin en meşhûrlarından. Onüçüncü Osmanlı Şeyhülislâmı olup, tefsîr, fıkıh ilimlerinde ve diğer ilimlerde büyük âlim idi. İsmi, Ahmed bin Mustafa’dır. Bağdadlı İsmâil Paşa, yaptığı inceleme ve araştırma neticesinde. İsminin Mehmed değil Ahmed olduğunu tesbit etmiştir. İsminin Ahmed olduğu “Kâmûs-ül-a’lâm”da da yazılıdır. Ebüssü’ûd el-İmâdî ismiyle meşhûr olup. Hoca Çelebi ismiyle de tanınmıştır. 898 (m. 1413) senesinde doğdu. Ba’zı kaynaklarda İstanbul civarındaki Metris köyünde doğduğu kaydedilmiş ise de, kendi vakfiyesinde İskilip’de doğduğu yazılıdır. 982 (m. 1584) senesinde İstanbul’da vefât etti. Kabri Eyyûb Sultan’da kendi yaptırdığı medresenin yanında, Eyyûb Câmii karşısındadır.
Ebüssü’ûd Efendi, âlimler yetiştiren bir aileye mensûb idi. Dedesi, meşhûr âlim Ali Kuşcu’nun kardeşi Mustafa İmâdî’dir. Dedeleri Türkistanlı olup, Semerkand’dan Anadolu’ya gelmişlerdir. Ebüssü’ûd Efendi’nin dedesinin babası Mehmed Kuşçu, Timur Hân’ın torunu olan Uluğ Bey’in yakını ve Doğancıbaşısı idi. senelerce Uluğ Bey’in hizmetinde bulunup, sevgisini kazanmıştı. Mehmed Kuşcu’nun oğulları Ali Kuşçu ve Ebüssü’ûd Efendi’nin dedesi olan Mustafa İmâdî, Uluğ Bey’in elinde yetişip ilim öğrenmişlerdir. Mustafa îmâdi. bilhassa tasavvufta yetişip ilerlemiştir. Uluğ Bey’in vefâtından sonra, Ali Kuşçu ve Mustafa İmâdi, aileleri ile birlikte Akkoyunlu devleti pâdişâhı Uzun Hasen’in yanına gittiler. Uzun Hasen onlara yakın alâka gösterdi. Onlarda, siyâsî ve ilmi faaliyetleriyle hizmet ettiler. Burada bulundukları sırada Ali Kuşçu, Osmanlı Sultânı Fâtih Sultan Mehmed Hân’a Uzun Hasen’in elçisi olarak gitmişti. Ali Kuşçu’ya çok iltifât eden Fâtih Sultan Mehmed Hân, onun İstanbul’a gelmesini ısrarla istedi. Uzun Hasen’den müsâade alan Ali Kuşçu, kardeşi Mustafa İmâdî ile birlikte İstanbul’a gelip yerleştiler. Fâtih Sultan Mehmed Hân, onların Tebrîz’den İstanbul’a yaptıkları yolculukları için, günlüğü bin akçe olarak hesaplatıp vermiştir. İstanbul’a geldiklerinde, Fâtih Sultan Mehmed Hân, Ali Kuşçu’yu Ayasofya Medresesi’ne müderris tayin etti. Mustafa İmâdî de, ilim öğretmekle meşgûl olan tasavvuf ehli bir âlim idi. İstanbul’a geldikten sonra, Ali Kuşçu, kızını kardeşi Mustafa İmâdî’nin oğlu Yavsı Muhyiddîn Mehmed’e nikahladı. Bu evlilikden Ebüssü’ûd Efendi doğdu.
Ebüssü’ûd Efendi’nin babası, hem amcası hem de kayınbabası olan Ali Kuşcu’dan ve kendi babası Mustafa İmâdî’den ilim öğrendi. senelerce süren bu tahsilden sonra, babası gibi o da tasavvufa yönelip zamanının meşhûr evliyâsından ve Akşemseddîn hazretlerinin halîfesi olan İbrâhim Tennûri’ye talebe oldu. Onun sohbetlerinde bulunarak, tasavvufda yetişti. Hocası İbrâhim Tennûrî’nin vefâtından sonra, onun halîfesi olduğu için yerine geçti ve İstanbul’da insanları irşâd etmekle meşgûl oldu. İkinci Bâyezîd Hân, ona büyük bir zaviye yaptırdı ve buraya mülk vakfetti. İkinci Bâyezîd Hân, onun sohbetlerinden çok tad alırdı. Bu sebeble, ekseriya beraber bulunurlardı. Zamanının meşhûr devlet adamları ve âlimleri, “Hünkâr Şeyhi” lakabıyla da anılan Yavsî Muhyîddîn Mehmed İskilîbî’nin sohbetine gelirler, dergâhı dolup taşardı. Meşhûr tarihçi Hoca Sa’deddîn Efendi, bu hâli şöyle ifâde etmiştir: “Sultanların Şeyhi, Şeyhlerin Sultânı olmuş, herkesin gönlünü kazanmıştır.”
Böyle bir zâtın oğlu olan Ebüssü’ûd Efendi, önce babasından ilim öğrendi. Onun terbiyesi altında yetişti. Ebüssü’ûd Efendi, küçük yaşta ilim öğrenmeye başlayıp, çocukluk ve gençlik çağında babasından ders aldı. Babasından Hâşiye-i Tecrid’i, Şerh-i Miftâh’ı bütün haşiyeleri ile birlikte iki kerre ve Şerh-i mevâkıf’ı baştan sona tahkîk ederek, iyice okudu. Miftâh-ül-ulûm adlı meşhûr eserin metnini ezberledi. Babası, vefât edinceye kadar onun yetişmesi için gayret gösterip, ders vererek eğitip terbiye etti ve icâzet verdi. Babasından sonra;’ meşhûr Osmanlı âlimlerinden Müeyyed-zâde Abdürrahmân Efendi’den, tefsîr ve hadîs ilimlerinde âlim ve kayınbabası olan Mevlânâ Seyyidî Karamânî’den ve meşhûr Osmanlı âlimi Müftiy-yüs-Sakaleyn İbn-i Kemâl Paşa’dan ilim öğrendi. Tahsilini tamamlayıp, ilimde yetiştikten sonra, zamanının Şeyhülislâmı olan İbn-i Kemâl Paşa’nın emri ile Çankırı Medresesi’ne müderris olarak ta’yin edildi. Fakat bu vazîfeye gitmeden, o sırada İnegöl’de İshak Paşa Medresesi müderrisi Bursalı Şems Çelebi vefât ettiğinden, 922 (m. 1516) senesinde onun yerine ta’yin edildi. Bu sırada yirmialtı yaşlarında idi. Bu sırada Osmanlı Devleti, mühim hâdiselere ve önemli gelişmelere sahne oldu. Yavuz Sultan Selim Hân, Çaldıran’da Şah İsmâil’i ve Safevîleri Anadolu’dan çıkararak, Güneydoğu sınırlarının güvenliğini sağladı. Bir yıl sonra Mısır üzerine yaptığı sefer neticesinde, halifelik Osmanlılara geçti.
Ebüssü’ûd Efendi, İnegöl’deki İshâk Paşa Medresesi’ndeki müderrislik vazîfesinden 926 (m. 1520) senesinde alındı. On ay sonra 927 (m. 1521)’de İstanbul’da Dâvûd Paşa Medresesi’ne müderris olarak ta’yin edildi. Aynı sene, Sa’dî Efendi yerine Mahmûd Paşa Medresesi’ne, 931 (m. 1524)’de İkinci Vezîr Mustafa Paşa’nın Gebze’de yaptırdığı medreseye ta’yin edildi. 932 (m. 1525)’de ise, Kireççi-zâde yerine Bursa Sultaniye Medresesi’ne ta’yin edildi. 934 (m. 1527) senesinde Abdüllatîf Efendi yerine Sahn-ı semân Müftî Medresesi müderrisliğine terfi olundu. Bu vazîfesi beş sene sürdü. Çok sayıda ve kıymetli âlimler yetiştirdi.
939 (m. 1532) senesinde Bursa kadılığına ta’yin edildi. Bursa kadılığı önemli mevkilerden idi. Bu vazîfede başarılı olan İstanbul kadılığına, İstanbul kadılığında muvaffak olan da Anadolu kadıaskerliğine ta’yin edilirdi. Bundan sonra da şeyhülislâmlık makamına getirilirdi. Ebüssü’ûd Efendi, Bursa’da bir yıl kadılık yaptıktan sonra, İstanbul kadılığına ta’yin edildi. Bu vazîfesinde başarılı hizmetler yaptı. Bu vazîfesinde adlî işlerin tamâmına, belediye reîsliğine, denetleme ve ta’kib müesseselerinin tamâmına ve idâri işlerin bir kısmına bakıyordu. Ebüssü’ûd Efendi, bu vazîfesinde öyle serî ve çok çalışıyor, işleri öyle yürütüyordu ki, yanında çalışan kâtibler ona yetişemiyorlardı. Bu sebeple kâtiblerden bir grup günün yarısında, diğer bir grub da günün diğer yarısında işleri yetiştirmeye çalışıyorlardı, İstanbul kadılığı, ilmiye sınıfı için önemli bir mevkî idi. Ebüssü’ûd Efendi’nin İstanbul kadılığı vazîfesi üç sene sürdü. Bu zaman içinde fevkalâde başarı ve mehâretle kadılık yaptı. Bundan sonra, ilmiye sınıfı için en yüksek makamlardan sayılan kadıaskerlik vazîfesine ta’yin edildi. Normalde Anadolu kadıaskeri, sonra da Rumeli kadıaskeri olması gerekirken, bir rütbe atlanarak, 944 (m. 1537) senesinde Rumeli kadıaskerliğine ta’yin edildi. Sekiz sene bu vazîfede bulunarak, büyük hizmetler yaptı. Ebüssü’ûd Efendi, kadıasker ta’yin edilmeden önce gördüğü bir rü’yâyı şöyle anlatmıştır: “Kadıasker olmadan bir hafta önce, rü’yâmda Fâtih Sultan Mehmed Câmii’nin mihrabında benim için bir seccade serilmiş olduğunu gördüm. Halka İmâm oldum ve sekiz rek’at namaz kıldım. Bu rü’yâdan sonra kadıasker oldum. Meğer bu rü’yâ, kadıaskerlikte sekiz sene kalacağıma işâretmiş. Keşke kıldığım o sekiz rek’atlık ikindi yerine yatsı namazı kılmış olsaydım.”
Ebüssü’ûd Efendi, Kanunî Sultan Süleymân Hân’ın sevip değer verdiği, pek kıymetli bir âlim idi. Kanunî, onu bütün seferlerinde yanında bulundurdu. 948 (m. 1541) senesinde Budin’in fethinde, kiliseden câmiye çevrilen bir câmide, Pâdişâh Kânûnî’ye ve orduya Cum’a namazı kıldırdı. Pâdişâhın emri üzerine, Budin’in ve Orta Macaristan’ın tapu ve tahrir işlerini yaptı. Mühim hizmetler yaptığı bu vazîfesinden sonra, 952 (m. 1545) senesinde Fenârî-zâde Muhyiddîn Efendi’den sonra şeyhülislâm oldu. Bu sırada ellibeş yaşında bulunuyordu. Otuz sene şeyhülislâmlık yaparak, dîne ve devlete üstün hizmetler yaptı.
Ebüssü’ûd Efendi, şeyhülislâm olmasıyla ilgili bir rü’yâsını şöyle anlatmıştır: “Henüz daha medresede talebe iken, bir gece rü’yâmda Zeyrek Câmii’ne girdim. Câmi halk ile dolu idi. “Bu topluluk nedir?” dedim. “Resûl-i ekremin ( aleyhisselâm ) dîvân-ı se’âdetleridir (toplantılarıdır)” denildi. Hürmetle bir köşede durdum. Önümde de, o devrin müftîsi İbn-i Kemâl Paşa oturuyordu. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) mihrâbda oturuyordu. Sağ ve solunda Eshâb-ı Kirâm efendilerimiz edeble ayakta duruyorlardı. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) huzûrunda da bir zât vardı. Kıyafetinden onu Arab zannetmiştim. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) ile dizdize denilecek bir hâlde oturuyor ve konuşuyordu. Acaba bu zât kimdir ki, Eshâb-ı Kirâm efendilerimiz ayakta oldukları hâlde, o, Resûlullahın huzûrunda oturuyor? diyerek hayret ettim. Konuşmalarını dinledim; Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) Arabca konuşuyorlar, o zât ise Farsça söylüyordu. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) ona; “Yâ Mevlânâ Câmî, ben Arabca konuşuyorum, sen de Arabca konuş” buyurunca, Arab zannettiğim o zâtın Mevlânâ Abdürrahmân Câmî olduğunu anladım. Mevlânâ Câmî, Peygamberimize; “Yâ Resûlallah ( aleyhisselâm )! Bir hatâmdan dolayı sizden özür dilemiştim. Acaba özrüm makbûl olmadı mı?” dedi. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Ne yolla i’tirâz etmiştin?” buyurunca, şöyle dedi. “Sizi methetmek için yazdığım bir kasidemde; “Onun sırrına eremiyorum, O Arabdır, ben ise Acemim...” demiştim” dedi. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Beis yok, Farsça konuşman da makbûldür” buyurdu. Sonra Peygamberimiz ( aleyhisselâm ), Mevlânâ Câmî’ye hitaben; “Şu oturan kimseyi bilir misin?” diyerek İbn-i Kemâl Paşa’yı gösterdiler. Mevlânâ Câmî; “Bilmem yâ Resûlallah” dedi. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “O, İbn-i Kemâl Paşa’dır ve hâlen ümmetimin müftîsidir” buyurdu. Sonra da beni göstererek; “Ya onun arkasında oturan şu kimseyi bilir misin?” buyurdu. Mevlânâ Câmî yine; “Hayır Yâ Resûlallah” dedi. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) “O, Ebüssü’ûd bin Yavsî’dir. O da ümmetimin müftîsî olsa gerektir.” buyurdu. Bu sâdık rü’yâdan tam otuz yıl sonra, bu âcize fetvâ işleri vazîfesi verildi.
Kanunî Sultan Süleymân Hân ve İkinci Sultan Selîm’in saltanatları zamanında 30 sene şeyhülislâmlık yaptı. Osmanlı şeyhülislâmları arasında ençok bu makamda kalıp hizmeti geçen Ebüssü’ûd Efendi’dir. Bu vazîfede bulunduğu sırada çok mühim hizmetler yapmıştır. Kanunî Sultan Süleymân Hân, Ebüssü’ûd Efendi’yi çok sever ve her önemli işinde onun fetvâsına müracaat ederdi. Süleymâniye Câmii’nin temel atma merasiminde, mihrabın temel taşını Ebüssü’ûd Efendi’ye koydurtmuştur. Devrinde âlimler arasında bir mes’ele hakkında farklı hüküm ortaya çıksa, Kanunî Sultan Süleymân Hân, Ebüssü’ûd Efendi’nin tarafını tercih ederdi. Ebüssü’ûd Efendi, o devirde, devlet kânunlarını dînin hükümlerine uygun şekilde te’lîf etmiştir. Tımar ve zeametlere dâir mevzûlarda verilen kararlar, genellikle Ebüssü’ûd Efendi’nin fetvâlarına dayanmıştır. Mülâzemet usûlü de onun kadıaskerliği zamanında te’sis edilmiştir. Kanunî, arazi kanunnâmesini de Ebüssü’ûd Efendi’ye yaptırmıştır.
Kanunî Sultan Süleymân Hân 974 (m. 1566) senesinde vefât edince, cenâze namazını Ebüssü’ûd Efendi kıldırdı. Onun vefâtı üzerine bir de mersiye yazdı. Bu mersiyesi de, edebiyattaki yüksek derecesini göstermektedir.
Ebüssü’ûd Efendi, sekiz senede Sultan İkinci Selim Hân zamanında şeyhülislâmlık yaptı. Sultan İkinci Selim Hân, Ebüssü’ûd Efendi’ye çok hürmet edip, onu incitecek hareketlerden sakınırdı. Bu dönemde de pek mühim hizmetler yaptı. En mühim hizmetlerinden biri, Kıbrıs’ın fethi için fetvâ vermesi ve Kıbrıs’ın fethini sağlamasıdır. Bu ada, İslâmiyetin ilk zamanlarında Eshâb-ı Kirâm tarafından fethedilmişti. Osmanlı Devleti’nin Kıbrıs üzerinde târihî bir hakka sâhib olması ve bir de o zaman Kıbrıs’a hâkim olan Venediklilerin, yapılan anlaşmayı bozarak deniz yollarına tecâvüz etmeleri sebebiyle, Kıbrıs’ın fethine fetvâ verdi.
Kuruluşundan beri durmadan gelişen Osmanlı Devleti büyüdükçe, geniş arazileri ve değişik kabileleri içine almıştı. Bütün bunların idâresinde, her devrin âlimleri pâdişâha yardımcı olmuşlar, aldıkları mühim vazîfeler ile hizmet etmişlerdir. Ebüssü’ûd Efendi, bu âlimlerin en başta gelenlerindendir. Zamanında en parlak dönemine ulaşan Osmanlı Devleti’nin bu başarısına büyük katkıları olmuştur.
Ebüssü’ûd Efendi, dînine bağlı, haramlardan ve şüpheli şeylerden son derece sakınan, Allah korkusu çok olan bir âlimdi. Güleryüzlü, tatlı dilli olup, latifeden hoşlanırdı. Etrâfında bulunanlara yumuşaklıkla muâmele ederdi. Çok ibâdet eder ve zâhidâne bir hayat yaşardı. Gayet temiz ve sâde giyinirdi. Heybetinden meclisinde kimse konuşmaz, onun konuşması hürmetle dinlenirdi. Devlet işlerini ve hizmetlerini mükemmel bir şekilde yürütmesi yanında, talebe yetiştirmek ve kıymetli eserler hazırlamakla da vakit geçirirdi. Meşgûliyetinin çokluğuna rağmen, talebelerine zamanında ve aksatmadan derslerini verirdi. Zeyrek civarında Çırçır’da bulunan konağında oturur, müslümanların işlerine bakardı. Belli zamanlarda Topkapı sarayına giderek pâdişâhı ziyâret ederdi. Bu ziyâretlerine giderken devamlı bugün Ebüssü’ûd Caddesi denilen caddeden gittiği, bu sebeple onun ismine izafeten bu caddeye Ebüssü’ûd Caddesi denildiği ba’zı kaynaklarda kaydedilmiştir.
Osmanlı Devleti’nde yetişmiş en büyük şeyhülislâmlardan birisi idi. Cinlere de fetvâ vermesiyle meşhûrdur. Eyyûb Sultan’da Yazılı Medrese adıyla tanınan medresede bulunduğu sırada, bir defasında cinler kendisinden fetvâ sormak üzere gelmişlerdi, içlerinden ba’zısı suâllerini sorarken, diğerleri de medresenin duvarlarına birşeyler yazmışlardı. Cinlerin bu duvarlara yazı yazmaları sebebiyle, o medreseye “Yazılı Medrese” ismi verilmiştir. Bu yazılar, daha sonra üzerlerine badana çekilmek sûretiyle kapatılmıştır.
Ebüssü’ûd Efendi, kendisine sorulan suâllere gayet hakimane cevaplar verirdi. Şeyhülislâmlığı dönemindeki fetvâlarının herbiri, bir kânun maddesi mahiyetindeydi. Bu fetvâları, “Fetâvâ-i Ebüssü’ûd” adlı bir kitapta toplanmıştır. Sorulan suâl manzûm ise, cevabı da kâfiye ve vezin bakımından suâle uygun olarak verirdi. Sorulan suâl nesir ve seçili ise, cevâbı da öyle olurdu. Suâl Arabca ise cevâbı da Arabca, suâl Farsça ise cevâbı da Farsça, Türkçe ise cevâbı da Türkçe olurdu. Çoğu gün binden fazla fetvâ verirdi. İki defa işlerin çokluğu sebebiyle, sabah namazından sonra sorulan suâllere cevap vermeye başlayıp, ikindi namazında bitirmiştir. Birinde 1412, diğerinde 1413 fetvâ verdiği tesbit edilmiştir.
Ebüssü’ûd Efendi, Sultan İkinci Bâyezîd Hân’ın, Yavuz Sultan Selim Hân’ın ve Kanunî Sultan Süleymân Hân’ın fevkalâde sevgi ve iltifâtını kazandı. Kanunî Sultan Süleymân Hân’ın Ebüssü’ûd Efendi’ye gönderdiği şu mektûp, ona karşı beslediği halisane duyguları dile getirmektedir. Mektûp özetle şöyledir:
“Hâlde hâldaşım, sinde sindaşım (yaşta yaşdaşım), âhıret karındaşım, Molla Ebüssü’ûd Efendi hazretlerine, sonsuz duâlarımı bildirdikten sonra, hâl ve hatırını suâl ederim. Hazret-i Hak, gizli hazînelerinden tam bir kuvvet ve daimî selâmet müyesser eylesin! Allahü teâlânın ihsânı ile, lütuflarınızdan niyaz olunur ki, mübârek vakitlerde, muhlislerinizi şerefli kalbinizden çıkarmayınız. Bizim için duâ buyurunuz ki, yere batasıca kâfirler hezimete uğrayıp, bütün İslâm orduları, mensûr ve muzaffer olup, Allahü teâlânın rızâsına kavuşalar!... Duâlarınızı, yine duâlarınızı bekleyen, Hak teâlânın kulu Süleymân bî riya.”
Ebüssü’ûd Efendi, başta muhteşem bir hükümdâr olan Kanunî Sultan Süleymân Hân, ilimde Zenbilli Ali Efendi ve İbn-i Kemâl Paşa, İmâm-ı Birgivî gibi âlimlerin, edebiyatta Fuzûlî ve Bâki gibi şâirlerin, mimarîde Mîmâr Sinân, târihte Selânikli Mustafa ve Ali, Nişancı Mehmed, coğrafyada Pîri Reîs, denizcilikte Barbaros ve Turgut Reîs gibi meşhûr kimselerin bulunduğu bir devirde bulunmuş ve o da ilimdeki yüksek derecesi ve mehâretiyle şeyhülislâmlık makamında hizmet etmiştir. Bu devir, Osmanlı Devleti’nin en parlak dönemlerindendir. İlimde, san’atta ve diğer birçok husûslarda en meşhûr kimseler bu devrede bir araya gelmiştir. Osmanlı Devleti, o devirde dünyânın yarısına hükmeden muazzam bir devlet idi. Devletin bu hâle gelmesinde, diğer Osmanlı âlimleri gibi, Ebüssü’ûd Efendi’nin de büyük emeği geçmiştir. Hattâ ençok emeği ve hizmeti geçen âlimlerdendir, ömrü boyunca Osmanlı Devleti’nde adâletin yerleşmesinde ve yaygınlaşmasında her türlü çalışmayı yapmış ve pek üstün gayretler göstermiştir.
Ebüssü’ûd Efendi, yüksek bir âlim olduğu gibi, olgun bir velî idi. Tasavvuf ehline karşı olduğu iddiası asılsızdır. Nitekim, meşhûr tarihçi Peçevî, bu iddia sahiplerini şiddetle tenkid etmekte ve asılsız iddiâlarını ilmî olarak reddetmektedir. Ebüssü’ûd Efendi, tasavvuf ehil olmayan ellerde kalınca, dîne zarar getireceğini bildiği için, ehli olmayanlara sert davranıyordu ki, bu onun din gayretinin açık bir delîlidir. Nitekim, kendisine bu konuda sorulan bir suâle, “Allahü teâlânın ilmi, sonsuz bir derya gibidir. İslâmiyet bu deryanın sahilidir. Biz sahil ehliyiz. Meşâyıh-ı izam ya’nî tasavvuf büyükleri, o sonsuz deryanın dalgıçlarıdır. Bizim onlar aleyhinde söyleyecek herhangi bir sözümüz, olamaz” diyerek cevap vermiştir.
Ebüssü’ûd Efendi, bütün bu meziyet ve üstünlükleri yanında, edebiyat ve şiir sahasında da yadigâr eserler bırakmıştır. Zamanının şâir ve edîbleri, yazdıkları nefis kasidelerle onu övmüşler, şânını dile getirmeğe çalışmışlardır. Kendisinin Türkçe, Arabca ve Farsça şiirleri vardır. Arabca şiirlerinden “Kasîde-i mimiyye”si en meşhûrudur. Sorulan ba’zı suâllere şiirle cevap verdiği de olurdu. Şiirlerinde daha ziyâde fikir hâkimdir, ya’nî âlimâne ve hâkimânedir. Meselâ;
“Eşk-i pür-hûn ser-be-ser tutdı cihan eknâfını,
Sîne-i sûzânım içre âteş-i hasret gibi.”
Ve aynı kasidesinde;
“Âleme beyhude bakma, eyle im’ân-ı nazar,
Sun’i üstâd-ı ezelde, nâzır-ı ibret gibi.
Her biri zerrât-ı ekvânın lisân-ı hâl ile,
Keşfeder sırr-ı cihanı hâtik-i hikmet gibi.”
Ebüssü’ûd Efendi, benzeri az yetişen bir âlim idi. Arabcaya ve Arab edebiyatına vukûfîyetini ve bu husûstaki ihtisasını zamanın âlimleri ve Arab şâirleri tasdik etmişlerdir. Arabcayı gayet güzel yazar ve güzel konuşurdu. Şemsî Paşa’nın yazdığı beşyüz beyitlik manzûm “Vikâye”nin incelemesini yapıp, yanlışlarını göstererek nâzik ve zarif tarzda bir yazı ile iade etmesi meşhûrdur. Sorulan nükteli ve garip suâllere aynı tarzda ve aynı üslûpta cevaplar verirdi. Nüktedan birinin hazîne ma’nâsına gelen “Hızânetü” kelimesinin ve çanak ma’nâsına gelen “Kas’atü” kelimesinin fetha ile mi yoksa kesrâ ile mi okunur diye sorduğu soruya; “La teftah-ül-hızânete velâ teksîr-ul-kas’ate” diye cevap verdi. Burada, “hızâne”yi feth etme, ya’nî “fetha” ile okuma Kas’ayı da kesr etme, “kesre” ile okuma derken, “fetha” kelimesini açma ma’nâsında, “kesre” kelimesini de kırma ma’nâsında kullanarak; “Hazîneyi açma, çanağı da kırma” diyerek, san’atlı bir ifâde kullanmıştır.
Tefsîr ilminde de büyük bir âlim olduğu için, “Müfessirlerin hatîbi” ünvanı verilmiştir. Yine fıkıh ilmindeki yüksek derecesinden dolayı, âlimler arasında “Nu’mân-üssânî (İkinci Ebû Hanîfe)” lakabıyla ve “Müftiy-yüs-sekaleyn (cinlerin ve insanların müftîsi)” ve İbn-i Kemâl Paşa’dan sonra “Muallim sânî” lakabıyle tanınmıştır. Bütün ilimlerde mahir olup, bilhassa tefsîr, fıkıh ve Arabî ilimlerde mütehassıs idi. Asrında İslâm âleminde onun derecesinde bir âlim yetişmemiştir. Zamanında Hanefî mezhebinin reîsliği onda idi. İslâm hukukunda, usûl ve fürû’ mes’elelerinde tam bir selâhiyete sâhib idi. Dört mezhebin fıkıh bilgilerine vâkıf idi.
Tîmûr Hân zamanında asrın en meşhûr iki âlimi olan Sa’deddîn Teftâzânî ile Seyyid Şerîf Cürcânî arasında, Arabî ilimlerin bir kolu olan me’ânî ilminde “temsili istihâre” ile ilgili yapılan dünyâca meşhûr bir münâzara, birgün Ebüssü’ûd Efendi ile o devrin meşhûr âlimi olan Hoca Hâfız Taşkendî arasında da mevzû olup, münâzara beş saat sürmüştü. Bu hâdise de Ebüssü’ûd Efendi’nin ilimdeki yüksek derecesini göstermektedir. Dînî hükümleri çok iyi bilen, sağlam karakterli, kimseye haksızlık etmeyen, hatır için asla söz söylemeyen, gayet tedbirli bir âlim idi. Devrin durumunu, şartlarını, halkın örf ve âdetlerini dikkate alır, işlerinde dînin emirlerinden asla dışarı çıkmazdı. Bütün bu vasıflarıyla üstün hizmetler yaptı.
Ebüssü’ûd Efendi, 25 Ağustos 1574 târihinde 84 yaşında iken vefât etti. İslâm âleminde çok tanınmış olduğundan, duyulduğu zaman büyük bir üzüntü ile karşılandı. Cenâze namazını Kadıasker Muhşî Sinân Efendi, Fâtih Câmii’nde kıldırdı. Cenâze namazı için o devrin âlimleri, vezirler, dîvân erkânı ve halk, büyük bir kalabalık hâlinde toplandı. Sultan İkinci Selim Hân. Ebüssü’ûd Efendi’nin vefâtından dolayı pek ziyâde üzülmüştür.
58 sene müddetle müderrislik, kadılık ve şeyhülislâmlık vazîfeleri ile, millete ve devlete çok hizmeti geçmiş, pâdişâhlar ve halk tarafından çok sevilmiş müstesna bir âlim idi. Yetiştirdiği âlimler, yaptığı mühim hizmetler ve yazdığı eserleri ile hem yaşadığı asırda, hem de sonraki asırlarda şükran ve rahmetle yâd edilen ve benzeri az yetişen bir İslâm âlimi idi.
Ebüssü’ûd Efendi’nin talebelerinden ve o devrin en meşhûr şâirlerinden olan Şâir Bâki Efendi, Ebüssü’ûd Efendi’yi metheden şu şiiri yazmıştır.
“Ser-i efâdıl-âfak müftî-i âlem,
Sipihr-i fazl-u kemâl, âfitâb-ı câh-ü celâl,
İmâm-ı saff-ı ef’âdıl, emîr-i hayl-i Kirâm,
Emîn-i dîn-ü-düvel hâce-i hûceste hısâl,
Ebû Hânîfe-i sânî Ebüssü’ûd ol kim.
Fezail içre olupdur efâdıl ona ıyâl.”
Ebüssü’ûd Efendi: uzun boylu yanakları çukurca, buğday benizli, ak sakallı, nûrânî yüzlü, vakûr, heybetli idi. Gösterişten uzak bir şekilde giyinir, yiyip içmede, giyim ve kuşamda Eshâb-ı Kirâmın ve Tâbiîn’in yolundan ayrılmayan bir zât idi.
Ebüssü’ûd Efendi’nin İstanbul’da ve İskilip’te yaptırdığı hayratı vardır. İskilip’te, babası Muhyiddîn Mehmed İskilîbî’nin ve annesinin medfûn bulunduğu türbenin yanında bir câmi ve bir medrese, o civarda bir de köprü yaptırmıştır, İstanbul’da Eyyûb’de bir medrese yaptırdı. Kabri, bu medresenin yanındadır. Yine İstanbul’da Şehremini ve Ma’cuncu semtlerinde birer çeşme ve hamam yaptırmıştır. Ma’cuncu’da bir konağı ve Sütlüce’de bahçeli bir yalısı vardı. Tefsîrini bu yalıda yazmıştır.
Talebeleri, Osmanlı sultanlarından İkinci Selîm, Üçüncü Murâd ve Üçüncü Mehmed’in zamanlarında yetişen ilim adamlarının çoğunun hocasıdır. Bunlardan ba’zıları şu zâtlardır: Ma’lûl-zâde Seyyid Mehmed, Abdülkâdir Şeyhî. Hoca Sa’deddîn, Bostan-zâde Mehmed Sun’ullah Efendi, Bostan-zâde Mustafa, meşhûr şâir Bâki Efendi, Hâce-i sultan Atâullah, Kınalı-zâde Hasen ve Ali Cemalî Efendi’nin oğlu Fudayl Efendi gibi âlimler.
Ebüssü’ûd Efendi, kendi oğullarını da ilimde yetiştirmiştir. Dört oğlu iki kızı vardı. Oğullarından Mehmed Çelebi, ilimde yetişip, çeşitli medreselerde müderrislik, Şam vâliliği ve Haleb kadılığı yaptı. “Meylî” mahlası ile meşhûr olup, hattâtlığı ve şâirliği ile de tanınmıştır. Farsçada ve şiirde mehâretli idi. Farsça gazelleri vardır. Bu oğlu, kırk yaşında iken vefât etmiştir.
İkinci oğlu Şemseddîn Ahmed Çelebi, Taşköprü-zâde Ahmed Efendi’den ve babasından ilim öğrendi. Babasına muîd (yardımcı, asistan) oldu. Daha onyedi yaşında iken, Rüstem Paşa Medresesi’ne müderris oldu. Sahn-ı semân ve Şehzâde Medresesi’nde de müderrislik yaptı Bu oğlu da otuz yaşlarında vefât etti.
En küçük oğlu Mustafa Efendi’yi kendisi ilimde yetiştirip, icâzet verdi. Önce Sahn Medresesi müderrisliğine ta’yin edildi. Edirne Selîmiyye Medresesi’nde de müderrislik yaptı. Selanik, Galata, Bursa, Edirne ve İstanbul kadılığı yaptı. Bundan sonra Anadolu kadıaskerliği, bir sene sonra da Rumeli kadıaskerliği yaptı. Hat san’atında mahir, fıkıh ve usûl-i fıkıh ilminde âlim idi. Meşhûr fıkıh kitabı “Dürer”e haşiye yazmıştır. Bu oğlu da 43 yaşında vefât etmiştir. Oğullarından Mustafa Çelebi hâriç, diğerleri kendisinden önce vefât etmişlerdir. Kızlarından biri, şeyhülislâm Müeyyed-zâde Abdülkâdir Şeyhî’nin hanımı idi. Bu zât, Ebüssü’ûd Efendi’nin kız kardeşinin oğludur. Diğer kızı, yine şeyhülislâm olan Ma’lûl-zâde Mehmed Efendi’nin hanımı idi. Ba’zı kaynaklarda bir kızının daha olduğu ve onun da Ali Cemâlî Efendi’nin oğlu Fudayl Efendi’nin hanımı olduğu kaydına rastlanmıştır. Ebüssü’ûd Efendi’nin kardeşi Şeyh Nasrüddîn de âlim ve ehl-i tasavvuf bir zât idi. Önce İskilib’de, sonra İstanbul’da insanlara rehberlik ederek irşâd vazîfesi yapmıştır.
Eserleri: Ebüssü’ûd Efendi, tefsîr, fıkıh ilimlerinde ve diğer ilimlerde pekçok eser yazmıştır. Bu eserlerinden bir kısmı şunlardır:
1-İrşâdü akl-is-Selim; meşhûr tefsîri olup, kıymetli bir eserdir. Ebüssü’ûd Efendi yazdığı bu tefsîrde, “Keşşâf” tefsîri ile müfessirlerin baştâcı olan İmâm-ı Beydâvî’nin “Envâr-üt-tenzîl”ini kaynak olarak almıştır. Bu tefsîrlerden aldığı bilgiler yanına, yeni inceleme ve mütâlâalar da ilâve etmiştir. Evliyâ Çelebi, bu tefsîrden, “Seyehatnâme” adlı eserinde şöyle bahsetmiştir: “Üçbin ulemâdan ve binyediyüz kadar mu’teber tefsîrden istifâde etmek, feyz almak sûretiyle yazdığı tefsîr, hâlen âlimler arasında makbûl ve medhedilen bir tefsîrdir. Ona denk bir tefsîr yoktur.” “Mir’ât-ı kâinat” müellifi Nişancı-zâde de bu tefsîr için: “Yazdığı güzel tefsîr-i şerîfi dünyânın en güzel tefsîrlerindendir” demiştir.
Ebüssü’ûd Efendi, bu tefsîrini nasıl yazdığı hakkında yaptığı açıklamanın bir bölümünde, “Keşşâf” tefsîrinin ve İmâm-ı Beydâvî’nin “Envâr-üt-tenzîl” adlı tefsîrinin, yazılmış tefsîrlerin en meşhûru ve seçilmiş tefsîrler olduğunu belirttikten sonra; “Önceden bu iki kitabı okuyup incelemekle meşgûl olurken, bunların ihtivâ ettiği cevherlere, kıymetli bilgilere, diğer kitaplarda bulduklarımı da ilâve etmek sûretiyle, güzel bir uslûb ile tertîb etmek ve Allahü teâlânın lütfu olarak kalbime doğacak olan şeyleri de, Kur’ân-ı kerîmin şânına uygun bir şekilde ilâve edip Sultan Süleymân’ın hazînei şahânesine hediye etmeyi düşündüm. Lâkin seyahatlerim azmime mâni oldu. Yapılacak işin büyüklüğü beni tereddüde düşürdü. Aradan aylar ve yıllar geçti. Meşgûliyetin çokluğu, muharebelerde, seferlerde, beldelerde dolaşmam bu işe mâni oldu. Baktım ki fırsat elden gidiyor, ecel yaklaşıyor, hayat güneşi batmak, sönmek üzere, artık meşgalemin çokluğuna bakmadan arzu ettiğim kitabı yazmaya karar verdim. Allahü teâlâya sığınarak işe başladım” demektedir.
Ebüssü’ûd Efendi, bu tefsîri yazmaya başlayıp, Sâd sûresine kadar yazınca, Kanunî Sultan Süleymân Hân görmek istemişti. Yazılan kısım takdim edilince, büyük bir hürmetle karşıladı. Ebüssü’ûd Efendi’nin o zaman ikiyüz akçe olan meşihat yevmiyesini beşyüz akçeye çıkardı. Büyük ihsân ve ikramlarda bulunup, hil’at (elbise) giydirmişti. Bu tefsîr 973 (m. 1566) senesinde yazılıp tamamlanınca, Ebüssü’ûd Efendi’nin yevmiyesine yüz akçe daha ilâve edilerek altıyüz akçeye çıkarıldı. Tefsîr yazılıp tamamlandıktan sonra, Mekke’ye ve Medine’ye iki nüsha gönderilip, o zaman ilim öğrenmekte olan talebelerin istinsah etmesine, yazarak çoğaltmalarına izin verildi. Bu tefsîrin İstanbul kütüphânelerinde ve Anadolu’nun muhtelif şehirlerinde bulunan kütüphânelerde çok sayıda yazma nüshaları vardır. 1275-1285 (m. 1858-1868) seneleri arasında, Bulak’ta müstakil olarak ilk baskısı yapıldı. Yine Bulak’ta 1289 (m. 1872) senesinde İmâm-ı Râzî’nin tefsîr-i kebîri “Mefâtîh-ül-gayb” kenarında ikinci baskısı yapıldı. Daha sonra 1307-1308 (m. 1889-1890) senelerinde, Kâhire’de müstakil olarak üçüncü baskısı yapıldı. Aynı yıllarda İstanbul’da Dâr-üt-tabâat-il-âmire matbaasında, yine İmâm-ı Râzî’nin tefsîri kenarında dördüncü baskısı yapıldı. 1372 (m. 1952) senesinde, Mısır’da beş cild hâlinde beşinci baskısı yapıldı. Ebüssü’ûd Efendi’nin. bu tefsîri üzerine şerh ve ta’likler, incelemeler yazıldı. Bu tefsîr, Mısır’da Câmi’ul-Ezher’de ders olarak okutulmuştur. 2-Ma’rûzât, 3-Hasm-ül-hılâf, fil-meshi alel-hıfâf, 4-Tehâfüt-ül-emcâd fî evveli kitâb-ül-cihâd, 5-Meâkıd-üt-tarâf fî evveli tefsîri sûret-il-fethi min-el-keşşâf, 6-Gamezât-ül-melîh fî evveli mebâhıs-il-kasr-ıl-âm minet-telvîh, 7-Tevâkıb-ül-enzâr fî evveli menâr-ül-envâr, 8-Ta’likatün alel-Hidâye; Burhâneddîn Mergınânî’nin “El-Hidâye” adlı meşhûr eserinin “Kitâb-ül-bey” kısmına yazdığı bir ta’likdir. 9-Fetvâlar Ebüssü’ûd Efendi’nin fetvâları, Bostan-zâde Muhammed bin Ahmed Efendi tarafından toplanmıştır. Bâblara ve fasıllara ayrılmıştır. 10-Kânunnâmeler: Ebüssü’ûd Efendi’nin fetvâ şeklinde tertîb ettiği kısımları ihtivâ eden bir eserdir. 11-Risâletü vakfünnuküd, 12- Galatât-ül-avvâm, 13-Tescil-ül-vakf, 14-Kânûn-ül-muâmelât, 15-Risâle-i mesh, 16-Münşeât, 17-Kıssa-i Hârût ve Mârût, 18-Tuhfet-üt-tullâb fil-münâzarât, 19-Risâletün fil-ed’ıyyet-il-me’sûre, 20-Mektûpları, 21-Şiirleri; Arabca, Farsça ve Türkçe şiirleri olup, Kasîde-i mîmiyye’si meşhûrdur. Kanunî Sultan Süleymân Hân için yazdığı Arabca mersiye en meşhûr şiiri olup, çok mükemmel bir mersiyedir. Bu mersiyesi o devrin Arab âlimlerinden Garseddîn Ahmed Halebî ve Şemseddîn Muhammed Halebî tarafından şerhedilmiştir.
Ebüssü’ûd Efendi, fetvâsında buyuruyor ki: “Bir tavuk boğazlanıp, içi ve gursağı çıkarılmadan, kaynar suda haşlasalar, yolsalar, yemesi helâl olmaz, haramdır. Kesip içi ve gursağı çıkarılıp, içi yıkandıktan sonra haşlanırsa, tüylerine necâset bulaşmamış ise, yemesi helâl olur.”
Ebüssü’ûd Efendi, fetvâsında diyor ki: “İmâm, âmel-i kesîr oluncaya kadar tegannî ederse, yahut üç harf ziyâde ederse, namazı fâsid olur. Tegannî, ırlamaktır, sesini hançeresinde terdîd edip, ya’nî tekrarlayıp türlü sesler çıkarmaktır.”
Ebüssü’ûd Efendi, fetvâsında buyuruyor ki: “Bir köyde veya mahallede mescid olmayıp, cemâatle namaz kılmasalar, hükümet bunlara zorla mescid yaptırmalıdır. Cemâati ihmâl edenleri ta’zir etmelidir. Dokuzyüzkırk (m. 1533) senesinde bu husûsta her vilâyete emr gönderilmiştir. Murâd Molla Kütüphânesi’ndeki, Ebüssü’ûd Efendi fetvâsında; “Suâl: Namazda otururken, şehâdet parmağı kaldırmak mı, kaldırmamak mı daha iyidir? Cevap: Her ikisi de iyi demişlerdir. Fakat parmağı kaldırmamak daha iyi olduğu meydandadır.”
Ebüssü’ûd Efendi’nin “Kaza ve Kader” risalesinin tercümesi şöyledir:
“Din bilgisi kuvvetli olan bir kimse, nefsine uyup, gece-gündüz günah işlese, tanıdıktan, kendisine emr-i ma’rûf ve nasihat ettiklerinde, bunlara karşı; “Benim içki içeceğimi, Allahü teâlâ ezelde takdîr edip, Levh-i mahfûzda yazmıştır. Onun için, ister istemez, bu günahları bana yaptırmaktadır” dese, ya’nî insan kaza ve kadere mağlûb bir hâldedir. Kaderi yerine getirmeğe mecbûr ve günah işlemekte ma’zûrdur dese, bu sözünü akl ve nakl ile isbâta kalkışarak dese ki: Allahü teâlâ, hiçbirşeyi yaratmadan önce, yapacağı şeyleri biliyordu. Bunlar, elbette meydana gelecektir. Yaratmıyacağı şeyleri de biliyordu. Bunlar da, elbette meydâna gelmiyecektir. İnsanlar, bunları hiç değiştiremez. Allahü teâlânın ezelî kelâmı olan Kur’ân-ı kerîmde haber verdiği şeyler de, ister istemez meydana gelecektir. Âlimlerimizin büyüklerinden, Fahreddîn-i Râzî de böyle söylüyor. Yasin suresindeki; “Onların îmân etmiyeceklerini ezelde söyledik” ve Müddessir suresindeki; “Onu yalnız yarattım, sonra çok mal, her işine hazır yardımcı çocuklar ve yüksek rütbe ve mevki verdim. Fakat o, bunları az görüp daha istedi ise de, arttırmadım. Çünkü, benim. Kur’ânıma ve Peygamberime inanmadı, inad etti. Sonra, onu Cehennemde (Sa’ûd) adındaki ateşten tepelere koyacağım”, “Ebû Leheb’in elleri kurusun! Sonra kurudu” âyet-i kerîmelerinde Allahü teâlâ, bir kimsenin îmân etmiyeceğini haber veriyor. Bunlar îmân ederse, kelâm-ı ilâhînin yanlış olmasına sebep olur, bu ise, olamaz. O hâlde bunlar îmân edemez. Bunun gibi, kâfirlerin îmân etmiyeceklerini biliyordu. Bunlar îmân ederse, ilm-i ilâhînin yanlış olması îcâb eder. Kâfirler îmâna gelemez. Demek ki, insanlarda ihtiyâr, irâde-i cüz’iyye kalmıyor.
Günah işliyen o âlim, Fahreddîn-i Râzî’nin bu sözlerini bitirdikten sonra dese ki: insan, bir işi yapmayı, yapmamaktan iyi görür ve yapar. Bu görüşü, tercihi, insandan değildir. O hâlde insan, işi yapmağa mecbûrdur. Nitekim, Fahreddîn-i Râzî, Bekâra sûresinin baş tarafındaki, “Allahü teâlâ onların kalblerini mühürlemiştir” âyet-i kerîmesinden de, cebr lâzım gelir. Çünkü, Allahü teâlâ, kalbde küf’r arzusunu yaratınca, insan kâfir olmağa mecbûr olur, dedi. Demek ki, insanın her hareketi, yaprakların sallanması, ayın, güneşin hareketi gibidir. Nitekim, onlar da, canlı imiş gibi hareket ediyor, insan da, ihtiyârı ile hareket ediyormuş gibi görünüp, mecbûrî hareket etmektedir. Nitekim Mûsâ aleyhisselâm, Âdem aleyhisselâma dedi ki: “Allahü teâlâ seni, kendi kudreti ile yarattı. Rûhundan sana verdi. Melekleri sana karşı secde ettirdi. Seni Cennete koydu. Sonra, insanlar senin yüzünden Cennetten çıktı.” Âdem aleyhisselâm cevap verip; “Allahü teâlâ, seni Peygamber yaptı. Sana levhalar hâlinde Tevrat gönderip, herşeyi bildirdi. Tevrat bu levhalara ne zaman yazıldı?” deyince; “Seni yaratmadan önce” dedi. Bunun üzerine, Âdem aleyhisselâm sorup; “Benim Cennette hatâ edip çıkarılacağım Tevrât’da yazılı mı?” deyince, “Evet” dedi. Âdem aleyhisselâm da; “O hâlde ben, Allahü teâlânın, kitabında yazdığını yaptım” diyerek, hak kazandığını bildiren hadîs-i şerîf de, sözümün doğru olduğunu gösteriyor, dese, bu kimseyi günah işlemesine bırakmak caiz olur mu? Yoksa bunu, i’tikâdından vaz geçirip, tövbe etmesi emr olunur mu?
Cevap: Bunu o hâlde bırakmamalıdır. Sözlerinden anlaşıldığı gibi, “İnsan günah işlemeğe mecbûr ve kötülüklerinde ma’zûrdur. İbâdetlere sevâb, günahlara azâb olmaz” diye inanıyorsa zındıktır. Hemen öldürülmesi lâzımdır. Eğer ibâdetlere sevâb, günahlara azâb vardır amma, insan bunları yapmağa mecbûrdur. Herkes kaza kader elinde esîrdir diye, günahlarına üzülüyorsa, bu bozuk i’tikâdını düzeltmesi emr olunur. Sözlerinin yanlış olduğu bildirilir ve doğrusu anlatılır. Cevap şöyle verilir: Yapılacak günahları, Allahü teâlâ, ezelde biliyordu. Fakat, insanın iyiliği, kötülüğü, Cennetlik, Cehennemlik olacağı, son nefeste belli olur. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: Bir kimse, bütün ömrünce, Cehennem ateşine götürecek günahlar yapar. Bu kimse, ömrünün son günlerinde, Cennete götürecek iyilikler yaparak Cennete gider.” Bu günah işliyen âlim, bu hâl üzere yaşayıp ömrü bu hâlde tamamlanacağını Allahü teâlânın bildiğini nereden anladı ki kendini, son nefese kadar günah işlemeğe mecbûr sanıp, iyi olmaktan ümidsiz bulunuyor. Birçok inâdcı, azgın kâfirlerin, son günlerinde îmâna geldiği çok görülmüştür. Kendinin de, böyle düzeleceğine niçin ihtimâl vermiyor. Niçin iyiliğe dönmüyor? Ölünceye kadar günah işliyeceği, kendisine bildirildi mi? Belli bir kâfirin bile, ebedî kâfir kalacağını, Allahü teâlânın bildiğini kimse söyleyemez. Kur’ân-ı kerîmde haber verilen kâfirlerin, küfre mecbûr olmaları ve bunların îmâna çağrılmaları, ellerinden gelmiyen bir işi istemek demek olacağı da, yanlış sözdür. Çünkü ilim, ma’lûma tâbidir. Allahü teâlâ, olacak şeyleri, olacağı için biliyor. Kur’ân-ı kerîmde haber verilen şeyler de, olacakları için bildiriliyor. Bir ressamın, at resmi yapması, at o şekilde olduğu içindir. Yoksa, atın o şekilde olması, ressam, öyle yaptığı için değildir. Allahü teâlânın ba’zı kimselerin îmâna gelmiyeceklerini bilmesi ve Kur’ân-ı kerîmde haber vermesi, onlar, kendi arzuları ile küfür üzere kalmağı niyet edip, îmân etmek istemedikleri içindir. Yoksa, bunların kâfir olması, Allahü teâlânın bunları kâfir bildiği ve haber verdiği için değildir. Eğer Allahü teâlâ bildiği için kâfir olmağa mecbûr kalınsaydı, Allahü teâlânın kendi yaratmasında da irâde, ihtiyâr sahibi olmayıp, mecbûr olması lâzım gelirdi. Çünkü, kendi yaratacaklarını da ezelde biliyordu. O hâlde bunlar, kendi irâde ve ihtiyârları ile kâfir oluyor. Allahü teâlâ, ezelde bildiği için, haber verdiği için kâfir olmağa mecbûr değildirler, îmâna çağırılmaları da, olmıyacak şeyi istemek değildir. Kur’ân-ı kerîme topluca imân etmek yetişir. Her yerine ayrı ayrı îmân etmek istenmiyor ki, Kur’ân-ı kerîmde yazılı kâfirlerin, kendi imansızlıklarına da îmân etmeleri lâzım gelsin.
İrâde ile yapılan işleri yapmak arzusunu, Allahü teâlânın yaratması da cebr olmaz. O arzuyu Allahü teâlâ yaratır ise de, insan kesb etmektedir. Allahü teâlânın irâdesi, birşeyi yalnız yaratmağa veya yalnız yaratmamağa mahsûs olmayıp, her ikisine de şâmil olduğu gibi, insanın irâdesi de böyledir. İşi yapmayı da yapmamayı da irâde edebiliriz. Ya’nî yapmayı istediğimiz anda, yapmamağı da istiyebiliriz. Bir işi yaparken, hiç kimse, bu işi yapmamak elimde değildi, demez. Âdem ve Mûsâ aleyhimüsselâm konuşması cebr göstermez. Mûsâ aleyhisselâm, bu kadar ihsân sahibinin emrine karşı, irâdeni kullanırken, neden dikkat etmedin demiş, Âdem aleyhisselâm da, işin yapılmasını irâde ve ihtiyâr edeceğimi, Allahü teâlânın ezelde bildiğini Tevrat’da okuduğun hâlde ve bu işden meydana gelecek nice fâideleri bildiğin hâlde, beni ayıplamak sana yakışmaz demiştir. Herşeyin doğrusunu Allahü teâlâ bilir.”
1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-11, sh. 301
2) Şezerât-üz-zeheb cild-8, sh. 398
3) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 1002
4) Şakâyık-ı Nu’mâniyye zeyli (Atâî) sh. 183
5) Peçevî Târihi cild-1, sh. 52
6) Beyân-ül-hak sh. 932
7) Brockelmann Sup-2, sh. 651
8) Mir’ât-üt-hakikât cild-2, sh. 131
9) Fevâid-ül-behiyye sh. 81
10) Devhât-ül-meşâyıh sh. 23
11) Mir’ât-ı kâinât cild-2, sh. 131
12) Ikd-ül-manzûm (Vefeyât kenarında) cild-2, sh. 282
13) Kâmûs-ül-â’lâm cild-1, sh. 722
14) Menâkıb-ı Ebüssüûd (Menâkıb mecmûası). Süleymâniye Kütüphânesi. Es’ad Efendi kısmı. No: 3622
15) Keşf-üz-zünûn cild-1 sh. 65, 247, 898 cild-2 sh. 1219, 1481, 2036

Jan 17, 2023
Jan 17, 2023
23 min
Evliyanın büyüklerinden. Künyesi Ebü’l-Vefâ, ismi Muhammed bin Muhammed bin Muhammed bin Zeyd bin Hasen el-Ârif bin Zeyd bin İmâm-ı Zeynel’âbidîn bin İmâm-ı Hüseyn bin Aliyy-ül-Murtezâ bin Ebî Tâlib’dir (radıyallahü anh). Lakabı Tâc-ül-ârifîn olup, Kakis diye de anılır.
Seyyid Ebü’l-Vefâ 1026 (H. 417) senesi Receb ayının on ikinci günü Irak’ın Kuşende mevkiinde dünyâya geldi. Seyyid Ebü’l-Vefâ, keramet ve hârikada asrının reisiydi. Zamanının bir çok âlimleri ondan istifâde etti ve feyz aldı. Binlerce talebesi vardı. 1107 (H. 501) senesi Rebî’ül-âhir ayının yirminci günü, seksen dört yaşında vefat etti. Cenazesini Adiyy bin Müsâfir yıkadı, kefenledi ve defnetti.
Seyyid Ebü’l-Vefâ hazretlerinin babası Seyyid Muhammed Arizî, zamanının büyük evliyasından olup, menkıbeleri ve kerametleri çok idi. Yaşadığı beldenin hâkimi, seyyidlere çok eziyet vermeye başlayınca, orayı terk ederek Benî Nercis kabilesinin bulunduğu köye yerleşti. Burada yaşayan insanlar, dînî bakımdan çok zayıf idiler. Seyyid Muhammed Arîzî, akşam, yatsı ve sabah ezanlarını okuyarak, namaz kıldı. Ezan sesini duyan oradaki halkın, cenâb-ı Hakk’ın izniyle, kalbleri yumuşadı ve hepsi namaz kılmaya başladılar. Oranın halkı Seyyid Muhammed Arîzî hazretlerini göndermiyerek, köylerine yerleşmesini sağladılar. Beni Nercis kabilesinin reisi Ömer bin Şirküve bin Ebî Ammâr Naci’nin Fâtıma isimli bir kızı vardı. Seyyid Muhammed Arîzî bununla evlendi.
Seyyid Muhammed Arîzî, vefatı ânında bulunduğu beldenin halkını çağırarak; “Doğru yoldan ayrılmayın. Size gösterdiğim yol üzere olun ve bu yolda ilerleyin” diye vasiyette bulundu. Hanımına ise; “Yâ hâtûn! Erkek bir çocuk dünyâya getirsen gerek. Bu çocuk, büyüyünce yüce bir zât olur. Çok kerametleri görülür ve pek çok kimselere doğru yolu gösterir ve kerametlerinin bâzıları daha doğmadan görülür. Bunları bilesin ve bundan gafil olmayasın” diye vasiyet etti. Vefatından sonra, o beldenin halkı oradan göç ettiler. Bu göç esnasında, yolları bir bostan kenarından geçti. Kafileden bir kaç kişi, bostandan izinsiz kavun aldılar. Kesip kervandakilere dağıttılar. Bir parça da Seyyid Ebü’l-Vefâ’nın annesine verdiler. Annesi, o kavunun, sahibinden izinsiz alındığından habersiz olduğu için, verilen parçayı yedi. O kavun parçasını yedikten sonra, hemen karnında bir ağrı vâki oldu ve yediklerini çıkarmak için istifra etti. Bu durum kabilenin ileri gelenlerine anlatılınca, Seyyid Muhammed Arîzî hazretlerinin söylediği, doğum öncesi kerametlerinin görüldüğünü anladılar. Ebü’l-Vefâ hazretleri babasının vefatından iki ay sonra doğdu. Daha bebek iken, oruç tutmaya başladı. Gündüzleri annesinden süt emmez, geceleri emerdi.
Kendisine Ebü’l-Vefâ denilmesinin sebebi şöyle anlatılır: Ebü’l-Vefâ daha on yaşında iken, Şenbekî hazretleri onun vasıflarını işitip, görmek istedi. Seyyid Ebü’l-Vefâ hazretleri çoğunlukla tenhâ yerlere gider, buralarda Allahü teâlâya ibâdet ederdi. Şenbekî hazretleri, sık ağaçların bulunduğu ormanlık bir yerde onu ibâdet ederken buldu. Yanında, bir köpekle arslan birbirleriyle oynuyorlardı. Şenbekî hazretleri, Ebü’l-Vefâ’nın arkasından yanına vararak selâm verdi. Ebü’l-Vefâ hazretleri selâmı aldıktan sonra, Şenbekî hazretleri; “Sana bir suâlim vardı. Şimdi iki oldu” dedi. Ebü’l-Vefâ; “Buyur, kaç suâl sorarsan sor” deyince, Şenbekî hazretleri; “Arslanla köpek yaradılış itibariyle birbirine düşman birer hayvandırlar. Hâl böyle iken, nasıl oluyor da senin köpeğinle bu arslan oynuyor, bunun sebebi nedir?” diye sordu. Seyyid Ebü’l-Vefâ hazretleri; “Allahü teâlâ kudret ve inayeti ile kalbimi temizlediğinden beri, köpeğimle bu arslan dost ve arkadaş oldu” dedi. Şenbekî hazretleri; “İkinci suâlim ise, herkesin bir derecesi vardır. Sana selâm verdim. Selâmımı iade ederken niçin ayağa kalkıp, bana doğru dönüp de selâmımı öyle iade etmedin?” diye sorunca, Ebü’l-Vefâ hazretleri; “Yâ Şenbekî! Bu hususta Allahü teâlâ meâlen şöyle buyuruyor: “Evlere kapılarından gelin ve Allah’tan korkun ki, kurtulasınız” (Bekara sûresi: 189). Eğer sen karşımdan gelse idin, senin selâmını iade ederken ayağa kalkardım. Fakat sen, âdet olanın aksini yaparak arkamdan geldin. Ben de senin bu hareketinin karşılğmda, ayağa kalkmadan selâmını aldım” diye cevâb verdi.
Daha sonra Ebü’l-Vefâ hazretlerinin evine beraber gelip, bir süre sohbet ettiler. Sonra, Şenbekî hazretleri; “Ey Muhammed! Sende nihayetsiz bir nur müşahede ettim ve başının üzerinde Hak teâlânın nurundan bir alem gördüm ki, kıyamete kadar senin evlâdının kerametleri zahir olup, dillerde söylense gerektir. Sana bu müjdeyi vermeye ve talebeliğime davete geldim” dedi. Ebü’l-Vefâ hazretleri de; “Annemden izin alıp öyle gelevim” dedi. Bir süre sonra annesinden izin alarak, Şenbekî hazretlerinin yanına gitmek için yola çıktı. Yolda, bütün hayvanlar ona selâm verirdi. Huzuruna vardığında Şenbekî hazretleri; “Merhaba Ebü’l-Vefâ’ya! Ahdine vefa eyledi, sözünde durdu” dedi. Bunun üzerine ona, Ebü’l-Vefâ künyesi verildi.
Ebü’l-Vefâ hazretleri, hocasının izniyle Buhârâ’ya gitti. Orada zahirî ilimlerin hepsini tahsîl etti. Bu esnada nesebi hakkında kimseye bir şey söylemedi. Tahsilini tamamladıktan sonra, memleketine dönmek isteyince, arkadaşları ona; “Zahirî ilimlerin hepsini öğrendin. Memleketine gitmek istiyorsun. Buna şükran olmak için, bizlere bir ziyafet çekmen gerekmez mi?” dediler. Bunun üzerine; “İstediğinizi memnuniyetle yerine getirmek isterim. Fakat fakîrim, bu isteğinizi yerine getiremiyeceğim için üzgünüm” dedi. Arkadaşları; “Bu özrünü kabul etmeyiz, biz ziyafet isteriz” dediler. Bunun üzerine çaresiz, tekliflerini kabul etmek zorunda kaldı. Fakat ne yapacağını bilemiyordu. Ziyafet verecek parası yoktu. Bir süre düşündükten sonra, Buhara melikine yitmeye karar verdi. Melikin yanına varınca ona; “Ben İmâm-ı Ali’nin evlâdlarındanım. Buhârâ’ya ilim öğrenmek için gelmiştim. Tahsilimi tamamladım. Ve memleketime dönmek istedim. Arkadaşlarım, gitmeden önce kendilerine ziyafet vermemi istediler. Fakîr olduğumdan onlara ziyafet vermeye gücüm yetmiyor, bana yardımcı olmanı istiyorum. Bu yardımın şüphesiz ind-i ilâhîde boşa gitmez” dedi. Buhara meliki bu sözlere değer vermedi ve; “Burada Seyyid çok olur. Senin İmâm-ı Ali hazretlerinin torunu olduğun ne malûm?” dedi. Bu duruma çok üzülen Ebü’l-Vefâ, melikin huzurundan çok müteessir olarak çıktı. O gece melik rüyasında kıyamet kopmuş gördü. O sırada kendisi, anlatılamıyacak derecede susamıştı. Peygamber efendimiz, Kevser havuzunun başında bölük bölük gelen ümmetine su dağıtmakta idi. Buhara meliki kevser şarâbından içmek için havuzun başına vardı ve; “Yâ Resûlallah! Ben de senin ümmetindenim, bana da Kevser şarâbından ihsan eyle. Çok susuzum” dedi. Peygamber efendimiz de; “Burada bana ümmetinim diyen çok olur. Fakat bana gerçek ümmet olanlar bildirilir” buyurdular. Melik; “Yâ Resûlallah! Ben de gerçek ümmetindenim” deyince, Resûl-i ekrem; “Benim neslimden Ebü’l-Vefâ, kendisini sana bildirdiği zaman, sen ona îtimâd etmedin. Bana gerçek ümmet olan, benim neslime hakaret nazarıyla bakar mı?” buyurdu. O sırada melik uykusundan uyandı. O kadar korktu ki, hemen adamlarını sağa sola göndererek, Ebü’l-Vefâ hazretlerini aramalarını emretti. Fakat Ebü’l-Vefâ hazretlerini hiç bir yerde bulamadılar. Bunun üzerine kendisi, Ebü’l-Vefâ hazretlerini bulmak için yola düştü. Onun arkasından yetişip tövbe etti ve önüne kırk yük mal koydu. Sonra fakirlere sadaka dağıttı.
Daha sonra, Tâc-ül-ârifîn Ebü’l-Vefâ hazretleri, Kalmine’ye geldi ve orada yerleşti. Burada halka hakîkî müslümanlığı anlatmaya ve talebe yetiştirmeye başladı.
Ebü’l-Vefâ hazretleri şöyle anlatır: “İlim öğretmekle meşgul olduğum sırada, bir gece rüyamda Peygamber efendimizi gördüm. Rüyada Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, bana dönerek; “Yâ Ebe’l-Vefâ! Sana yedi yâren verdik. Kim bunlara ihlâs ve sıdk ile riyasız muhabbet besler ve mürîd olursa, kıyamet gününde benim bayrağım altında haşrolunur. Benim evlâdım olan seyyidlere kim hürmet ederse, aynen bana hürmet etmiş olur. Bana hürmet eden, Allahü teâlâya hürmet etmiştir. Allahü teâlâya hürmet eden, Cennet’i kazanmıştır. Benim evlâdıma kim hürmet etmezse, bana hürmet etmemiş olur. Bana hürmet etmiyen, Allahü teâlâya hürmet etmemiştir. Allahü teâlâya hürmet etmeyenin yeri ise Cehennem’dir.
Ey Ebü’l-Vefâ! Sana ve yârenlerine vasiyetim olsun. Kıyamete kadar kimseyle kavga ve anlaşmazlık çıkarmayın. Çünkü kavga ve anlaşmazlık karışan silsilenin nesli helak olur. Ey Ebü’l-Vefâ! Benim sünnetimi yerine getirip bu yedi yâreninin eteğine yapışan saadete ulaşır. Bunlardan uzaklaşan, benden uzaklaşmış olur” buyurdu. Ben bu ahde sâdık kalacağımı söyledim ve yedi zâtı da cânu gönülden yârenliğe kabul ettim. Peygamber efendimiz dua ettiler. Kapı çalınmasıyla uyandım.
Kapıyı açınca, o yedi zâtı gördüm ve onları içeriye davet ederek yemek yedirdim ve; “Gelmenizin sebebi nedir?” diye sordum. Onlar da; “Rüyamızda Peygamber efendimizi gördük. Bize; “Tâc-ül-ârifîn Seyyid Ebü’l-Vefâ sizin zahiren ve bâtınen atanız oldu. Ona gidin” buyurdu” dediler. Ben de onlara gördüğüm rüyayı anlattım. Onlar zahiren de bana bî’at ettiler.” Seyyid Ebü’l-Vefâ hazretleri bir müddet Bağdâd’a gelip halîfe Kâim biemrillah’a nasîhatte bulundu.
Seyyid Ebü’l-Vefâ hazretleri buyurdu ki: “Az yiyip, az uyuyun. Çok tefekkür edin. Geceyi ibâdetle geçirin! Çok yemek, insanı uyuşuk yapar. Uyuşuk olan gafil, gafil olan da mahzun olur. Bu ise insanı felâkete götürür.”
“Takva bir ağaçtır. Bu ağacın kökü Peygamber efendimizdir. Budakları Sahabe ve Tâbiîndir. Meyvesi ise sâlih ameldir.”
“Nerede olursanız olun, ne yaparsanız yapın, Allahü teâlâ sizi görür. Onun için, yasaklanan yerlerde değil, emredilen yerlerde bulunun.”
“Talebenin dikkat etmesi gereken ve kendine lâzım olan şeyler şunlardır: 1) Kalbini ve niyetini kötülüklerden temizlemek, 2) Farz ve sünnetleri yerine getirmeye çok hırslı olmak, 3) Bid’atlerden ve fitnelerden uzak bulunmak, 4) Tevazu ehli olmak, 5) Devamlı iyi düşüncelerle meşgul olmak, 6) Yimeye, içmeye ve giyime çok dikkat etmek, 7) Dînin hudûdlarından bir zerre bile dışarı çıkmamak, 8) Ahdine vefa etmek, asla yalan söylememek, 9) Kendini beğenmişlerden olmamak, 10) İbâdet ve tâatinden dolayı gururlanmamak.”
“Vaktini boş yere harcayan kimse câhildir.”
“Dünyâya aşırı düşkün, mağrûr ve fitneci kimselerle dostluk kurup onların bulunduğu yerlere gitmeyin. Bunlarla birlikte olanın gideceği yer Cehennem’dir.”
NURDAN TAÇ!..
Ebü’l-Vefâ’ya Tâc-ül-ârifîn lakabımı verilmesi şöyle anlatılır: Seyyid Ebü’l-Vefa hazretleri ile hocası, bir gün inzivâya çekildiler. Üç gün kimse ili görüşmeden sohbet ettiler. Dördüncü güı hocası; “Yâ Ebe’l-Vefâ! Her yıl bu gece bütün ricâl-i gayb ehli, falan yerdeki sah rada hazır bulunurlar. Orada Peygambe efendimiz de onlarla beraber olur. Şayet o gecenin mânevi feyzlerindet nasibini almak istersen, bu gece ora da hâzır bulunalım” dedi. Seyyid Ebü’l-Vefa bu teklifi kabul etti. Gece vaki olunca, hocası ve Seyyid Ebü’l-Vefâ sahraya çıktılar. Orada bir çok evliyamı ibâdet ettiklerini, niyazda bulunduklarır gördüler. Onlar da bu grubun içine gire rek, ibâdetle meşgul olmaya başladılar.
Bu esnada gök gürültüsünü andıra, bir ses duyuldu. Ondan sonra, nurdan bı taç zahir oldu. Onun ışığı her tarafı aydınlattı. O nurdan taç, Allah dostu velîler doğru geldi. Orada bulunanlar ona ellerini uzattılar ise de, ona erişemediler. Nurda taç, en sonunda Ebü’l-Vefâ hazretlerim mübarek başına indi. Hocası bunun üzt rine; “Cenâb-ı Hak’dan gelen bu taç san mübarek olsun, ey Tâc-ül-ârifîn” dedi. Orada bulunanlar da Ebü’l-Vefâ’ya, Tâc-ül-ârifîn dediler. Tâc-ül-ârifîn ismini ala ilk zât, Ebü’l-Vefâ hazretleridir.

Jan 17, 2023
Jan 17, 2023
18 min
Evliyanın büyüklerinden. Künyesi Ebü’l-Vefâ, ismi Muhammed bin Muhammed bin Muhammed bin Zeyd bin Hasen el-Ârif bin Zeyd bin İmâm-ı Zeynel’âbidîn bin İmâm-ı Hüseyn bin Aliyy-ül-Murtezâ bin Ebî Tâlib’dir (radıyallahü anh). Lakabı Tâc-ül-ârifîn olup, Kakis diye de anılır.
Seyyid Ebü’l-Vefâ 1026 (H. 417) senesi Receb ayının on ikinci günü Irak’ın Kuşende mevkiinde dünyâya geldi. Seyyid Ebü’l-Vefâ, keramet ve hârikada asrının reisiydi. Zamanının bir çok âlimleri ondan istifâde etti ve feyz aldı. Binlerce talebesi vardı. 1107 (H. 501) senesi Rebî’ül-âhir ayının yirminci günü, seksen dört yaşında vefat etti. Cenazesini Adiyy bin Müsâfir yıkadı, kefenledi ve defnetti.
Seyyid Ebü’l-Vefâ hazretlerinin babası Seyyid Muhammed Arizî, zamanının büyük evliyasından olup, menkıbeleri ve kerametleri çok idi. Yaşadığı beldenin hâkimi, seyyidlere çok eziyet vermeye başlayınca, orayı terk ederek Benî Nercis kabilesinin bulunduğu köye yerleşti. Burada yaşayan insanlar, dînî bakımdan çok zayıf idiler. Seyyid Muhammed Arîzî, akşam, yatsı ve sabah ezanlarını okuyarak, namaz kıldı. Ezan sesini duyan oradaki halkın, cenâb-ı Hakk’ın izniyle, kalbleri yumuşadı ve hepsi namaz kılmaya başladılar. Oranın halkı Seyyid Muhammed Arîzî hazretlerini göndermiyerek, köylerine yerleşmesini sağladılar. Beni Nercis kabilesinin reisi Ömer bin Şirküve bin Ebî Ammâr Naci’nin Fâtıma isimli bir kızı vardı. Seyyid Muhammed Arîzî bununla evlendi.
Seyyid Muhammed Arîzî, vefatı ânında bulunduğu beldenin halkını çağırarak; “Doğru yoldan ayrılmayın. Size gösterdiğim yol üzere olun ve bu yolda ilerleyin” diye vasiyette bulundu. Hanımına ise; “Yâ hâtûn! Erkek bir çocuk dünyâya getirsen gerek. Bu çocuk, büyüyünce yüce bir zât olur. Çok kerametleri görülür ve pek çok kimselere doğru yolu gösterir ve kerametlerinin bâzıları daha doğmadan görülür. Bunları bilesin ve bundan gafil olmayasın” diye vasiyet etti. Vefatından sonra, o beldenin halkı oradan göç ettiler. Bu göç esnasında, yolları bir bostan kenarından geçti. Kafileden bir kaç kişi, bostandan izinsiz kavun aldılar. Kesip kervandakilere dağıttılar. Bir parça da Seyyid Ebü’l-Vefâ’nın annesine verdiler. Annesi, o kavunun, sahibinden izinsiz alındığından habersiz olduğu için, verilen parçayı yedi. O kavun parçasını yedikten sonra, hemen karnında bir ağrı vâki oldu ve yediklerini çıkarmak için istifra etti. Bu durum kabilenin ileri gelenlerine anlatılınca, Seyyid Muhammed Arîzî hazretlerinin söylediği, doğum öncesi kerametlerinin görüldüğünü anladılar. Ebü’l-Vefâ hazretleri babasının vefatından iki ay sonra doğdu. Daha bebek iken, oruç tutmaya başladı. Gündüzleri annesinden süt emmez, geceleri emerdi.
Kendisine Ebü’l-Vefâ denilmesinin sebebi şöyle anlatılır: Ebü’l-Vefâ daha on yaşında iken, Şenbekî hazretleri onun vasıflarını işitip, görmek istedi. Seyyid Ebü’l-Vefâ hazretleri çoğunlukla tenhâ yerlere gider, buralarda Allahü teâlâya ibâdet ederdi. Şenbekî hazretleri, sık ağaçların bulunduğu ormanlık bir yerde onu ibâdet ederken buldu. Yanında, bir köpekle arslan birbirleriyle oynuyorlardı. Şenbekî hazretleri, Ebü’l-Vefâ’nın arkasından yanına vararak selâm verdi. Ebü’l-Vefâ hazretleri selâmı aldıktan sonra, Şenbekî hazretleri; “Sana bir suâlim vardı. Şimdi iki oldu” dedi. Ebü’l-Vefâ; “Buyur, kaç suâl sorarsan sor” deyince, Şenbekî hazretleri; “Arslanla köpek yaradılış itibariyle birbirine düşman birer hayvandırlar. Hâl böyle iken, nasıl oluyor da senin köpeğinle bu arslan oynuyor, bunun sebebi nedir?” diye sordu. Seyyid Ebü’l-Vefâ hazretleri; “Allahü teâlâ kudret ve inayeti ile kalbimi temizlediğinden beri, köpeğimle bu arslan dost ve arkadaş oldu” dedi. Şenbekî hazretleri; “İkinci suâlim ise, herkesin bir derecesi vardır. Sana selâm verdim. Selâmımı iade ederken niçin ayağa kalkıp, bana doğru dönüp de selâmımı öyle iade etmedin?” diye sorunca, Ebü’l-Vefâ hazretleri; “Yâ Şenbekî! Bu hususta Allahü teâlâ meâlen şöyle buyuruyor: “Evlere kapılarından gelin ve Allah’tan korkun ki, kurtulasınız” (Bekara sûresi: 189). Eğer sen karşımdan gelse idin, senin selâmını iade ederken ayağa kalkardım. Fakat sen, âdet olanın aksini yaparak arkamdan geldin. Ben de senin bu hareketinin karşılğmda, ayağa kalkmadan selâmını aldım” diye cevâb verdi.
Daha sonra Ebü’l-Vefâ hazretlerinin evine beraber gelip, bir süre sohbet ettiler. Sonra, Şenbekî hazretleri; “Ey Muhammed! Sende nihayetsiz bir nur müşahede ettim ve başının üzerinde Hak teâlânın nurundan bir alem gördüm ki, kıyamete kadar senin evlâdının kerametleri zahir olup, dillerde söylense gerektir. Sana bu müjdeyi vermeye ve talebeliğime davete geldim” dedi. Ebü’l-Vefâ hazretleri de; “Annemden izin alıp öyle gelevim” dedi. Bir süre sonra annesinden izin alarak, Şenbekî hazretlerinin yanına gitmek için yola çıktı. Yolda, bütün hayvanlar ona selâm verirdi. Huzuruna vardığında Şenbekî hazretleri; “Merhaba Ebü’l-Vefâ’ya! Ahdine vefa eyledi, sözünde durdu” dedi. Bunun üzerine ona, Ebü’l-Vefâ künyesi verildi.
Ebü’l-Vefâ hazretleri, hocasının izniyle Buhârâ’ya gitti. Orada zahirî ilimlerin hepsini tahsîl etti. Bu esnada nesebi hakkında kimseye bir şey söylemedi. Tahsilini tamamladıktan sonra, memleketine dönmek isteyince, arkadaşları ona; “Zahirî ilimlerin hepsini öğrendin. Memleketine gitmek istiyorsun. Buna şükran olmak için, bizlere bir ziyafet çekmen gerekmez mi?” dediler. Bunun üzerine; “İstediğinizi memnuniyetle yerine getirmek isterim. Fakat fakîrim, bu isteğinizi yerine getiremiyeceğim için üzgünüm” dedi. Arkadaşları; “Bu özrünü kabul etmeyiz, biz ziyafet isteriz” dediler. Bunun üzerine çaresiz, tekliflerini kabul etmek zorunda kaldı. Fakat ne yapacağını bilemiyordu. Ziyafet verecek parası yoktu. Bir süre düşündükten sonra, Buhara melikine yitmeye karar verdi. Melikin yanına varınca ona; “Ben İmâm-ı Ali’nin evlâdlarındanım. Buhârâ’ya ilim öğrenmek için gelmiştim. Tahsilimi tamamladım. Ve memleketime dönmek istedim. Arkadaşlarım, gitmeden önce kendilerine ziyafet vermemi istediler. Fakîr olduğumdan onlara ziyafet vermeye gücüm yetmiyor, bana yardımcı olmanı istiyorum. Bu yardımın şüphesiz ind-i ilâhîde boşa gitmez” dedi. Buhara meliki bu sözlere değer vermedi ve; “Burada Seyyid çok olur. Senin İmâm-ı Ali hazretlerinin torunu olduğun ne malûm?” dedi. Bu duruma çok üzülen Ebü’l-Vefâ, melikin huzurundan çok müteessir olarak çıktı. O gece melik rüyasında kıyamet kopmuş gördü. O sırada kendisi, anlatılamıyacak derecede susamıştı. Peygamber efendimiz, Kevser havuzunun başında bölük bölük gelen ümmetine su dağıtmakta idi. Buhara meliki kevser şarâbından içmek için havuzun başına vardı ve; “Yâ Resûlallah! Ben de senin ümmetindenim, bana da Kevser şarâbından ihsan eyle. Çok susuzum” dedi. Peygamber efendimiz de; “Burada bana ümmetinim diyen çok olur. Fakat bana gerçek ümmet olanlar bildirilir” buyurdular. Melik; “Yâ Resûlallah! Ben de gerçek ümmetindenim” deyince, Resûl-i ekrem; “Benim neslimden Ebü’l-Vefâ, kendisini sana bildirdiği zaman, sen ona îtimâd etmedin. Bana gerçek ümmet olan, benim neslime hakaret nazarıyla bakar mı?” buyurdu. O sırada melik uykusundan uyandı. O kadar korktu ki, hemen adamlarını sağa sola göndererek, Ebü’l-Vefâ hazretlerini aramalarını emretti. Fakat Ebü’l-Vefâ hazretlerini hiç bir yerde bulamadılar. Bunun üzerine kendisi, Ebü’l-Vefâ hazretlerini bulmak için yola düştü. Onun arkasından yetişip tövbe etti ve önüne kırk yük mal koydu. Sonra fakirlere sadaka dağıttı.
Daha sonra, Tâc-ül-ârifîn Ebü’l-Vefâ hazretleri, Kalmine’ye geldi ve orada yerleşti. Burada halka hakîkî müslümanlığı anlatmaya ve talebe yetiştirmeye başladı.
Ebü’l-Vefâ hazretleri şöyle anlatır: “İlim öğretmekle meşgul olduğum sırada, bir gece rüyamda Peygamber efendimizi gördüm. Rüyada Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, bana dönerek; “Yâ Ebe’l-Vefâ! Sana yedi yâren verdik. Kim bunlara ihlâs ve sıdk ile riyasız muhabbet besler ve mürîd olursa, kıyamet gününde benim bayrağım altında haşrolunur. Benim evlâdım olan seyyidlere kim hürmet ederse, aynen bana hürmet etmiş olur. Bana hürmet eden, Allahü teâlâya hürmet etmiştir. Allahü teâlâya hürmet eden, Cennet’i kazanmıştır. Benim evlâdıma kim hürmet etmezse, bana hürmet etmemiş olur. Bana hürmet etmiyen, Allahü teâlâya hürmet etmemiştir. Allahü teâlâya hürmet etmeyenin yeri ise Cehennem’dir.
Ey Ebü’l-Vefâ! Sana ve yârenlerine vasiyetim olsun. Kıyamete kadar kimseyle kavga ve anlaşmazlık çıkarmayın. Çünkü kavga ve anlaşmazlık karışan silsilenin nesli helak olur. Ey Ebü’l-Vefâ! Benim sünnetimi yerine getirip bu yedi yâreninin eteğine yapışan saadete ulaşır. Bunlardan uzaklaşan, benden uzaklaşmış olur” buyurdu. Ben bu ahde sâdık kalacağımı söyledim ve yedi zâtı da cânu gönülden yârenliğe kabul ettim. Peygamber efendimiz dua ettiler. Kapı çalınmasıyla uyandım.
Kapıyı açınca, o yedi zâtı gördüm ve onları içeriye davet ederek yemek yedirdim ve; “Gelmenizin sebebi nedir?” diye sordum. Onlar da; “Rüyamızda Peygamber efendimizi gördük. Bize; “Tâc-ül-ârifîn Seyyid Ebü’l-Vefâ sizin zahiren ve bâtınen atanız oldu. Ona gidin” buyurdu” dediler. Ben de onlara gördüğüm rüyayı anlattım. Onlar zahiren de bana bî’at ettiler.” Seyyid Ebü’l-Vefâ hazretleri bir müddet Bağdâd’a gelip halîfe Kâim biemrillah’a nasîhatte bulundu.
Seyyid Ebü’l-Vefâ hazretleri buyurdu ki: “Az yiyip, az uyuyun. Çok tefekkür edin. Geceyi ibâdetle geçirin! Çok yemek, insanı uyuşuk yapar. Uyuşuk olan gafil, gafil olan da mahzun olur. Bu ise insanı felâkete götürür.”
“Takva bir ağaçtır. Bu ağacın kökü Peygamber efendimizdir. Budakları Sahabe ve Tâbiîndir. Meyvesi ise sâlih ameldir.”
“Nerede olursanız olun, ne yaparsanız yapın, Allahü teâlâ sizi görür. Onun için, yasaklanan yerlerde değil, emredilen yerlerde bulunun.”
“Talebenin dikkat etmesi gereken ve kendine lâzım olan şeyler şunlardır: 1) Kalbini ve niyetini kötülüklerden temizlemek, 2) Farz ve sünnetleri yerine getirmeye çok hırslı olmak, 3) Bid’atlerden ve fitnelerden uzak bulunmak, 4) Tevazu ehli olmak, 5) Devamlı iyi düşüncelerle meşgul olmak, 6) Yimeye, içmeye ve giyime çok dikkat etmek, 7) Dînin hudûdlarından bir zerre bile dışarı çıkmamak, 8) Ahdine vefa etmek, asla yalan söylememek, 9) Kendini beğenmişlerden olmamak, 10) İbâdet ve tâatinden dolayı gururlanmamak.”
“Vaktini boş yere harcayan kimse câhildir.”
“Dünyâya aşırı düşkün, mağrûr ve fitneci kimselerle dostluk kurup onların bulunduğu yerlere gitmeyin. Bunlarla birlikte olanın gideceği yer Cehennem’dir.”
NURDAN TAÇ!..
Ebü’l-Vefâ’ya Tâc-ül-ârifîn lakabımı verilmesi şöyle anlatılır: Seyyid Ebü’l-Vefa hazretleri ile hocası, bir gün inzivâya çekildiler. Üç gün kimse ili görüşmeden sohbet ettiler. Dördüncü güı hocası; “Yâ Ebe’l-Vefâ! Her yıl bu gece bütün ricâl-i gayb ehli, falan yerdeki sah rada hazır bulunurlar. Orada Peygambe efendimiz de onlarla beraber olur. Şayet o gecenin mânevi feyzlerindet nasibini almak istersen, bu gece ora da hâzır bulunalım” dedi. Seyyid Ebü’l-Vefa bu teklifi kabul etti. Gece vaki olunca, hocası ve Seyyid Ebü’l-Vefâ sahraya çıktılar. Orada bir çok evliyamı ibâdet ettiklerini, niyazda bulunduklarır gördüler. Onlar da bu grubun içine gire rek, ibâdetle meşgul olmaya başladılar.
Bu esnada gök gürültüsünü andıra, bir ses duyuldu. Ondan sonra, nurdan bı taç zahir oldu. Onun ışığı her tarafı aydınlattı. O nurdan taç, Allah dostu velîler doğru geldi. Orada bulunanlar ona ellerini uzattılar ise de, ona erişemediler. Nurda taç, en sonunda Ebü’l-Vefâ hazretlerim mübarek başına indi. Hocası bunun üzt rine; “Cenâb-ı Hak’dan gelen bu taç san mübarek olsun, ey Tâc-ül-ârifîn” dedi. Orada bulunanlar da Ebü’l-Vefâ’ya, Tâc-ül-ârifîn dediler. Tâc-ül-ârifîn ismini ala ilk zât, Ebü’l-Vefâ hazretleridir.

Jan 17, 2023
Jan 17, 2023
22 min
Evliyanın büyüklerinden. Künyesi Ebü’l-Vefâ, ismi Muhammed bin Muhammed bin Muhammed bin Zeyd bin Hasen el-Ârif bin Zeyd bin İmâm-ı Zeynel’âbidîn bin İmâm-ı Hüseyn bin Aliyy-ül-Murtezâ bin Ebî Tâlib’dir (radıyallahü anh). Lakabı Tâc-ül-ârifîn olup, Kakis diye de anılır.
Seyyid Ebü’l-Vefâ 1026 (H. 417) senesi Receb ayının on ikinci günü Irak’ın Kuşende mevkiinde dünyâya geldi. Seyyid Ebü’l-Vefâ, keramet ve hârikada asrının reisiydi. Zamanının bir çok âlimleri ondan istifâde etti ve feyz aldı. Binlerce talebesi vardı. 1107 (H. 501) senesi Rebî’ül-âhir ayının yirminci günü, seksen dört yaşında vefat etti. Cenazesini Adiyy bin Müsâfir yıkadı, kefenledi ve defnetti.
Seyyid Ebü’l-Vefâ hazretlerinin babası Seyyid Muhammed Arizî, zamanının büyük evliyasından olup, menkıbeleri ve kerametleri çok idi. Yaşadığı beldenin hâkimi, seyyidlere çok eziyet vermeye başlayınca, orayı terk ederek Benî Nercis kabilesinin bulunduğu köye yerleşti. Burada yaşayan insanlar, dînî bakımdan çok zayıf idiler. Seyyid Muhammed Arîzî, akşam, yatsı ve sabah ezanlarını okuyarak, namaz kıldı. Ezan sesini duyan oradaki halkın, cenâb-ı Hakk’ın izniyle, kalbleri yumuşadı ve hepsi namaz kılmaya başladılar. Oranın halkı Seyyid Muhammed Arîzî hazretlerini göndermiyerek, köylerine yerleşmesini sağladılar. Beni Nercis kabilesinin reisi Ömer bin Şirküve bin Ebî Ammâr Naci’nin Fâtıma isimli bir kızı vardı. Seyyid Muhammed Arîzî bununla evlendi.
Seyyid Muhammed Arîzî, vefatı ânında bulunduğu beldenin halkını çağırarak; “Doğru yoldan ayrılmayın. Size gösterdiğim yol üzere olun ve bu yolda ilerleyin” diye vasiyette bulundu. Hanımına ise; “Yâ hâtûn! Erkek bir çocuk dünyâya getirsen gerek. Bu çocuk, büyüyünce yüce bir zât olur. Çok kerametleri görülür ve pek çok kimselere doğru yolu gösterir ve kerametlerinin bâzıları daha doğmadan görülür. Bunları bilesin ve bundan gafil olmayasın” diye vasiyet etti. Vefatından sonra, o beldenin halkı oradan göç ettiler. Bu göç esnasında, yolları bir bostan kenarından geçti. Kafileden bir kaç kişi, bostandan izinsiz kavun aldılar. Kesip kervandakilere dağıttılar. Bir parça da Seyyid Ebü’l-Vefâ’nın annesine verdiler. Annesi, o kavunun, sahibinden izinsiz alındığından habersiz olduğu için, verilen parçayı yedi. O kavun parçasını yedikten sonra, hemen karnında bir ağrı vâki oldu ve yediklerini çıkarmak için istifra etti. Bu durum kabilenin ileri gelenlerine anlatılınca, Seyyid Muhammed Arîzî hazretlerinin söylediği, doğum öncesi kerametlerinin görüldüğünü anladılar. Ebü’l-Vefâ hazretleri babasının vefatından iki ay sonra doğdu. Daha bebek iken, oruç tutmaya başladı. Gündüzleri annesinden süt emmez, geceleri emerdi.
Kendisine Ebü’l-Vefâ denilmesinin sebebi şöyle anlatılır: Ebü’l-Vefâ daha on yaşında iken, Şenbekî hazretleri onun vasıflarını işitip, görmek istedi. Seyyid Ebü’l-Vefâ hazretleri çoğunlukla tenhâ yerlere gider, buralarda Allahü teâlâya ibâdet ederdi. Şenbekî hazretleri, sık ağaçların bulunduğu ormanlık bir yerde onu ibâdet ederken buldu. Yanında, bir köpekle arslan birbirleriyle oynuyorlardı. Şenbekî hazretleri, Ebü’l-Vefâ’nın arkasından yanına vararak selâm verdi. Ebü’l-Vefâ hazretleri selâmı aldıktan sonra, Şenbekî hazretleri; “Sana bir suâlim vardı. Şimdi iki oldu” dedi. Ebü’l-Vefâ; “Buyur, kaç suâl sorarsan sor” deyince, Şenbekî hazretleri; “Arslanla köpek yaradılış itibariyle birbirine düşman birer hayvandırlar. Hâl böyle iken, nasıl oluyor da senin köpeğinle bu arslan oynuyor, bunun sebebi nedir?” diye sordu. Seyyid Ebü’l-Vefâ hazretleri; “Allahü teâlâ kudret ve inayeti ile kalbimi temizlediğinden beri, köpeğimle bu arslan dost ve arkadaş oldu” dedi. Şenbekî hazretleri; “İkinci suâlim ise, herkesin bir derecesi vardır. Sana selâm verdim. Selâmımı iade ederken niçin ayağa kalkıp, bana doğru dönüp de selâmımı öyle iade etmedin?” diye sorunca, Ebü’l-Vefâ hazretleri; “Yâ Şenbekî! Bu hususta Allahü teâlâ meâlen şöyle buyuruyor: “Evlere kapılarından gelin ve Allah’tan korkun ki, kurtulasınız” (Bekara sûresi: 189). Eğer sen karşımdan gelse idin, senin selâmını iade ederken ayağa kalkardım. Fakat sen, âdet olanın aksini yaparak arkamdan geldin. Ben de senin bu hareketinin karşılğmda, ayağa kalkmadan selâmını aldım” diye cevâb verdi.
Daha sonra Ebü’l-Vefâ hazretlerinin evine beraber gelip, bir süre sohbet ettiler. Sonra, Şenbekî hazretleri; “Ey Muhammed! Sende nihayetsiz bir nur müşahede ettim ve başının üzerinde Hak teâlânın nurundan bir alem gördüm ki, kıyamete kadar senin evlâdının kerametleri zahir olup, dillerde söylense gerektir. Sana bu müjdeyi vermeye ve talebeliğime davete geldim” dedi. Ebü’l-Vefâ hazretleri de; “Annemden izin alıp öyle gelevim” dedi. Bir süre sonra annesinden izin alarak, Şenbekî hazretlerinin yanına gitmek için yola çıktı. Yolda, bütün hayvanlar ona selâm verirdi. Huzuruna vardığında Şenbekî hazretleri; “Merhaba Ebü’l-Vefâ’ya! Ahdine vefa eyledi, sözünde durdu” dedi. Bunun üzerine ona, Ebü’l-Vefâ künyesi verildi.
Ebü’l-Vefâ hazretleri, hocasının izniyle Buhârâ’ya gitti. Orada zahirî ilimlerin hepsini tahsîl etti. Bu esnada nesebi hakkında kimseye bir şey söylemedi. Tahsilini tamamladıktan sonra, memleketine dönmek isteyince, arkadaşları ona; “Zahirî ilimlerin hepsini öğrendin. Memleketine gitmek istiyorsun. Buna şükran olmak için, bizlere bir ziyafet çekmen gerekmez mi?” dediler. Bunun üzerine; “İstediğinizi memnuniyetle yerine getirmek isterim. Fakat fakîrim, bu isteğinizi yerine getiremiyeceğim için üzgünüm” dedi. Arkadaşları; “Bu özrünü kabul etmeyiz, biz ziyafet isteriz” dediler. Bunun üzerine çaresiz, tekliflerini kabul etmek zorunda kaldı. Fakat ne yapacağını bilemiyordu. Ziyafet verecek parası yoktu. Bir süre düşündükten sonra, Buhara melikine yitmeye karar verdi. Melikin yanına varınca ona; “Ben İmâm-ı Ali’nin evlâdlarındanım. Buhârâ’ya ilim öğrenmek için gelmiştim. Tahsilimi tamamladım. Ve memleketime dönmek istedim. Arkadaşlarım, gitmeden önce kendilerine ziyafet vermemi istediler. Fakîr olduğumdan onlara ziyafet vermeye gücüm yetmiyor, bana yardımcı olmanı istiyorum. Bu yardımın şüphesiz ind-i ilâhîde boşa gitmez” dedi. Buhara meliki bu sözlere değer vermedi ve; “Burada Seyyid çok olur. Senin İmâm-ı Ali hazretlerinin torunu olduğun ne malûm?” dedi. Bu duruma çok üzülen Ebü’l-Vefâ, melikin huzurundan çok müteessir olarak çıktı. O gece melik rüyasında kıyamet kopmuş gördü. O sırada kendisi, anlatılamıyacak derecede susamıştı. Peygamber efendimiz, Kevser havuzunun başında bölük bölük gelen ümmetine su dağıtmakta idi. Buhara meliki kevser şarâbından içmek için havuzun başına vardı ve; “Yâ Resûlallah! Ben de senin ümmetindenim, bana da Kevser şarâbından ihsan eyle. Çok susuzum” dedi. Peygamber efendimiz de; “Burada bana ümmetinim diyen çok olur. Fakat bana gerçek ümmet olanlar bildirilir” buyurdular. Melik; “Yâ Resûlallah! Ben de gerçek ümmetindenim” deyince, Resûl-i ekrem; “Benim neslimden Ebü’l-Vefâ, kendisini sana bildirdiği zaman, sen ona îtimâd etmedin. Bana gerçek ümmet olan, benim neslime hakaret nazarıyla bakar mı?” buyurdu. O sırada melik uykusundan uyandı. O kadar korktu ki, hemen adamlarını sağa sola göndererek, Ebü’l-Vefâ hazretlerini aramalarını emretti. Fakat Ebü’l-Vefâ hazretlerini hiç bir yerde bulamadılar. Bunun üzerine kendisi, Ebü’l-Vefâ hazretlerini bulmak için yola düştü. Onun arkasından yetişip tövbe etti ve önüne kırk yük mal koydu. Sonra fakirlere sadaka dağıttı.
Daha sonra, Tâc-ül-ârifîn Ebü’l-Vefâ hazretleri, Kalmine’ye geldi ve orada yerleşti. Burada halka hakîkî müslümanlığı anlatmaya ve talebe yetiştirmeye başladı.
Ebü’l-Vefâ hazretleri şöyle anlatır: “İlim öğretmekle meşgul olduğum sırada, bir gece rüyamda Peygamber efendimizi gördüm. Rüyada Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, bana dönerek; “Yâ Ebe’l-Vefâ! Sana yedi yâren verdik. Kim bunlara ihlâs ve sıdk ile riyasız muhabbet besler ve mürîd olursa, kıyamet gününde benim bayrağım altında haşrolunur. Benim evlâdım olan seyyidlere kim hürmet ederse, aynen bana hürmet etmiş olur. Bana hürmet eden, Allahü teâlâya hürmet etmiştir. Allahü teâlâya hürmet eden, Cennet’i kazanmıştır. Benim evlâdıma kim hürmet etmezse, bana hürmet etmemiş olur. Bana hürmet etmiyen, Allahü teâlâya hürmet etmemiştir. Allahü teâlâya hürmet etmeyenin yeri ise Cehennem’dir.
Ey Ebü’l-Vefâ! Sana ve yârenlerine vasiyetim olsun. Kıyamete kadar kimseyle kavga ve anlaşmazlık çıkarmayın. Çünkü kavga ve anlaşmazlık karışan silsilenin nesli helak olur. Ey Ebü’l-Vefâ! Benim sünnetimi yerine getirip bu yedi yâreninin eteğine yapışan saadete ulaşır. Bunlardan uzaklaşan, benden uzaklaşmış olur” buyurdu. Ben bu ahde sâdık kalacağımı söyledim ve yedi zâtı da cânu gönülden yârenliğe kabul ettim. Peygamber efendimiz dua ettiler. Kapı çalınmasıyla uyandım.
Kapıyı açınca, o yedi zâtı gördüm ve onları içeriye davet ederek yemek yedirdim ve; “Gelmenizin sebebi nedir?” diye sordum. Onlar da; “Rüyamızda Peygamber efendimizi gördük. Bize; “Tâc-ül-ârifîn Seyyid Ebü’l-Vefâ sizin zahiren ve bâtınen atanız oldu. Ona gidin” buyurdu” dediler. Ben de onlara gördüğüm rüyayı anlattım. Onlar zahiren de bana bî’at ettiler.” Seyyid Ebü’l-Vefâ hazretleri bir müddet Bağdâd’a gelip halîfe Kâim biemrillah’a nasîhatte bulundu.
Seyyid Ebü’l-Vefâ hazretleri buyurdu ki: “Az yiyip, az uyuyun. Çok tefekkür edin. Geceyi ibâdetle geçirin! Çok yemek, insanı uyuşuk yapar. Uyuşuk olan gafil, gafil olan da mahzun olur. Bu ise insanı felâkete götürür.”
“Takva bir ağaçtır. Bu ağacın kökü Peygamber efendimizdir. Budakları Sahabe ve Tâbiîndir. Meyvesi ise sâlih ameldir.”
“Nerede olursanız olun, ne yaparsanız yapın, Allahü teâlâ sizi görür. Onun için, yasaklanan yerlerde değil, emredilen yerlerde bulunun.”
“Talebenin dikkat etmesi gereken ve kendine lâzım olan şeyler şunlardır: 1) Kalbini ve niyetini kötülüklerden temizlemek, 2) Farz ve sünnetleri yerine getirmeye çok hırslı olmak, 3) Bid’atlerden ve fitnelerden uzak bulunmak, 4) Tevazu ehli olmak, 5) Devamlı iyi düşüncelerle meşgul olmak, 6) Yimeye, içmeye ve giyime çok dikkat etmek, 7) Dînin hudûdlarından bir zerre bile dışarı çıkmamak, 8) Ahdine vefa etmek, asla yalan söylememek, 9) Kendini beğenmişlerden olmamak, 10) İbâdet ve tâatinden dolayı gururlanmamak.”
“Vaktini boş yere harcayan kimse câhildir.”
“Dünyâya aşırı düşkün, mağrûr ve fitneci kimselerle dostluk kurup onların bulunduğu yerlere gitmeyin. Bunlarla birlikte olanın gideceği yer Cehennem’dir.”
NURDAN TAÇ!..
Ebü’l-Vefâ’ya Tâc-ül-ârifîn lakabımı verilmesi şöyle anlatılır: Seyyid Ebü’l-Vefa hazretleri ile hocası, bir gün inzivâya çekildiler. Üç gün kimse ili görüşmeden sohbet ettiler. Dördüncü güı hocası; “Yâ Ebe’l-Vefâ! Her yıl bu gece bütün ricâl-i gayb ehli, falan yerdeki sah rada hazır bulunurlar. Orada Peygambe efendimiz de onlarla beraber olur. Şayet o gecenin mânevi feyzlerindet nasibini almak istersen, bu gece ora da hâzır bulunalım” dedi. Seyyid Ebü’l-Vefa bu teklifi kabul etti. Gece vaki olunca, hocası ve Seyyid Ebü’l-Vefâ sahraya çıktılar. Orada bir çok evliyamı ibâdet ettiklerini, niyazda bulunduklarır gördüler. Onlar da bu grubun içine gire rek, ibâdetle meşgul olmaya başladılar.
Bu esnada gök gürültüsünü andıra, bir ses duyuldu. Ondan sonra, nurdan bı taç zahir oldu. Onun ışığı her tarafı aydınlattı. O nurdan taç, Allah dostu velîler doğru geldi. Orada bulunanlar ona ellerini uzattılar ise de, ona erişemediler. Nurda taç, en sonunda Ebü’l-Vefâ hazretlerim mübarek başına indi. Hocası bunun üzt rine; “Cenâb-ı Hak’dan gelen bu taç san mübarek olsun, ey Tâc-ül-ârifîn” dedi. Orada bulunanlar da Ebü’l-Vefâ’ya, Tâc-ül-ârifîn dediler. Tâc-ül-ârifîn ismini ala ilk zât, Ebü’l-Vefâ hazretleridir.

Jan 17, 2023

Jan 17, 2023

Jan 17, 2023
Jan 17, 2023
22 min
Hindistan'ın büyük velîlerinden. İsmi Abdullah olup, babasınınki Şah Muhammed Ömer'dir. Lakabı Muhyiddîn'dir. Çırağ-ı Nebevî ismi ile de meşhurdur. Dedesi, büyük âlim Abdullah-ı Dehlevî'nin halîfesi Ahmed Saîd-i Fârûkî'dir. Ebü'l-Hayr, 1856 (H.1272) senesinde Abdullah-ı Dehlevî Dergâhında doğdu.
Ebü'l-Hayr'ın babası Şah Muhammed Ömer'in çocuğu olmuyordu. Bir gün ağabeyi MuhammedMazhar, babası Ahmed Saîd'in huzûrunda iken; "Kardeşim Şah Muhammed Ömer'in bir çocuğu olması için duâ buyursanız." dedi. Ahmed Saîd-i Fârûkî de; "İnşâallah çocuğu olur. Allahü teâlâ kerîmdir ve kâdirdir. Dilerse bir çocuk ihsân eder." buyurdu. Sonra Ahmed Saîd-i Fârûkî'nin tasavvur ve himmeti ile Muhammed Ömer'in evlenmesinden on sene sonra bir oğlu dünyâya geldi. Dedesi ona Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin lakabı olan Muhyiddîn lakabını, Abdullah ismini ve hayırlı bir insan olması dileğiyle Ebü'l-Hayr künyesini verdi.
Onun doğumu ile ilgili olarak şöyle bir şiir yazılmıştır:
"Ebü'l-Hayr, Saîd ve Ömer'in servi bahçelerinde, şerrin kökünü kazıyıcı hep hayır söyleyicidir. O, Allah ve Resûlünü sever. Resûlullah'ın hak saçan yolunun fedâisidir. Onun gönlü tevhid ile öyle doludur ki, başkası onda yer bulamaz. Onun gönlü hep Allahü teâlâyı anmakla meşgûldür. Eğer onun lütuf gözü, nazarı erip olgunlaşmamış bir tâlibe düşse onu asrın kâmili yapar."
Ebü'l-Hayr henüz iki yaşına geldiği sırada İngilizler Delhi'yi işgâl etti. Bunun üzerine dedesi Ahmed Saîd-i Fârûkî, talebeleri ile Medîne-i münevvereye hicret etti. Ahmed Saîd hazretleri, torunu Ebü'l-Hayr'ı çok severdi. Ekseriyetle onun ile berâber Mescid-i Nebîye giderdi. Küçük bir çocuk iken dedesinin feyz ve bereketinden istifâde etmeye başladı. Bir gün Ahmed Saîd-i Fârûkî, talebeleri ile sohbet ediyordu. Torunu Ebü'l-Hayr da yanında idi. Mecliste bulunanlardan birisi; "Efendim! Sizden sonra muhterem çocuklarınızdan hangisi yerinize geçecek?" diye suâl etti. Ahmed Saîd hazretleri; "Allahü teâlânın lütuf ve ihsânı ile üç oğlum da Kur'ân-ı kerîmi ezberledi. Üçü de âlim, veliyy-i kâmil ve takvâ sâhibidir. Nakşibendiyye yolunda nihâyete kavuşmuş, hilâfet almışlardır. Bizim yerimize geçmeye üçü de lâyıktırlar. Fakat benden sonra halîfem bu mübârek çocuk olacaktır." buyurarak ellerini Ebü'l-Hayr Fârûkî'nin başına koydu. Beş yaşına girince, babası, Ebü'l-Hayr'ı elinden tutup Ahmed-i Saîd-i Fârûkî'nin huzûruna götürdü ve ona bîat ettirdi. Böylece küçük yaşta dedesine talebe olmakla şereflendi. Ahmed-i Saîd-i Fârûkî hazretleri bu olaydan kısa bir süre sonra 1860 senesinde vefât etti. Dedesinin vefâtından sonra babası ayrılık acısına dayanamayıp, âilesi ile birlikte Mekke-i Mükerremeye gitti. Ebü'l-Hayr dokuz yaşına geldiğinde Kur'ân-ı kerîmi ezberledi. On bir yaşına geldiğinde nahv ilminden İbn-i Hâcib'in Kâfiye kitabını, on üç yaşında Hâfız Abdullah Darirî'den sarf ilmine dâir olanŞâfiiyye kitabını okudu. Ebü'l-Hayr hazretleri Delâil-i Hayrât'ın başına şu tavsiyeleri yazdı:
"Havanın ağarmaya başlamasından bir saat önce olan teheccüt, seher vaktinde uyanık olup, birkaç rekat namaz kılmalıdır. Sonra bir müddet Allahü teâlâyı zikretmeli, havanın ağarmaya başladığı vakitte ise sabah namazını kılmalıdır. Bundan sonra İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât'ını, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî'sini, İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin İhyâu Ulûmiddîn'ini, Molla Câmî'nin Nefehât'ını ve İmâm-ı Birgivî'nin Tarîkat-ı Muhammediye'sini mütâlaa etmelidir. Yemek yedikten sonra bir müddet kaylule yapmalıdır. Sonra bir mikdâr zikirle meşgul olmalı ve her gün en az altı sahife Kur'ân-ı kerîm okumalıdır. Her talebe planlı ve proğramlı bir şekilde bu işleri zevkle yerine getirmelidir."
Ebü'l-Hayr, on beş yaşına gelince Resûlullah efendimizin kabr-i şerîfini ve amcalarını ziyâret için Medîne'ye gitti. Bu ziyâreti sırasında amcasından hadîs ilminde icâzet, diploma aldı. Böylece ilim tahsîlini tamamladıktan sonra 1888 senesinde Hindistan'a dönerek Dehli'deki Abdullah-ı Dehlevî dergâhına yerleşti. Dergahın tâmir işlerini tamamladıktan sonra birkaç sene dergâhtan dışarı çıkmadı. Sonra insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlatmaya başladı.
Ebü'l-Hayr Fârûkî, hediye kabûl etmekte ihtiyatlı idi. Haram işleyen ve îtikâdı bozuk kimselerden hediye kabûl etmezdi. Aldığı hediyeleri evinde husûsî bir köşeye bırakırdı. Eğer kalbinde bir sıkıntı, bulanıklık meydana gelirse, ertesi gün o hediyeyi getiren şahsa iâde ederdi. Sevenlerinden Afganlı bir zât, bir mikdâr yağ getirmişti. Ertesi gün yağı geri gönderdi ve; "Bana bu yağdan haram kokusu geliyor." buyurdu. O şahıs hayret içinde kaldı. Koyunları helâl para ile satın almış, hanımı da yağı kendi eliyle çekmişti. Evine dönünce yağın durumunu araştırdı. Koyunlarından bâzısı bir ara başkalarının arâzisine giderek orada otlamış. Yağdaki haramlık kokusunun buradan geldiğini anladı.
Mevlevî Bereketullah ilk talebelerinden idi. Bir gün Ebü'l-Hayr'ın huzûruna gelip, bir mikdâr para hediye etti. Bir iki gün dergâhta kaldıktan sonra, memleketine geri döndü. Ebü'l-Hayr arkasından şöyle bir mektup yazdı:
"Sizin dönmek üzere izin aldığınız gün ikindiden sonra kalbime hakkınızda bir lütufsuzluk, hoşnutsuzluk vâsıl oldu. Hemen sizi aradık, fakat gitmişsiniz. Hediyeniz geri gönderildi. Çünkü sizin hâliniz şüphelidir. Eğer durumunuz iyi olsa idi, kalbimde size karşı hoşnutsuzluk meydana gelmezdi. Biz her şahsın hediyesini almadığımız gibi, herkes de bizden nasîbdâr olamaz. Size düşen tövbe etmenizdir."
Allahü teâlâ Ebü'l-Hayr hazretlerinin bütün işlerini ve vakitlerini güzel hoş eylemişti. Mişkatkitabında geçen bir hadîs-i kudsîde; "Ey Âdemoğlu! Kendini bana ibâdete ver. Böyle yaparsan gönlünü zenginlik ile doldurur, ihtiyâcını gideririm. Eğer böyle yapmazsan elini meşgûliyetle doldururum. İhtiyâcını gidermem." buyrulmaktadır. Ebü'l-Hayr hazretlerinin bu hadîs-i kudsîye uygun şekilde Allahü teâlânın lütuf ve ihsânı ile gönlü mâsivâdan, dünyâ düşüncelerinden temizlenmişti. Onların her ânı böyle saf ve temiz idi. Kalbi her an Allahü teâlâyı zikrederdi.
Ebü'l-Hayr'ın birkaç sene dergâhtan dışarı çıkmamaları yüzünden sıhhatlerinde bozukluk görüldü. Bunun üzerine sevenlerinden bir zât dışarı çıkıp, biraz gezinmelerini tavsiye etti. O günden îtibâren böyle dolaşmaya başladı. Ekseri yanlarında iki kişi bulunurdu. Bunlardan birisi Hâfız Münîrüddîn diğeri Mevlevî Abdüssübhân idi. Hâfız Münîrüddîn devamlı Kur'ân-ı kerîm okurdu. Ebü'l-Hayr okunan âyet-i kerîmelerin tefsîrini yaptığı zaman, Mevlevî Abdüssübhân çok lezzet alırdı. Bir gün Hâfız Münîrüddîn, Lut kavmi ile alâkalı olan âyet-i kerîmeleri okudu. Ebü'l-Hayr bu âyet-i kerîmeleri öyle açıkladı ki, Allah korkusundan Mevlevî Abdüssübhân'ın gözlerinden yaşlar aktı.
Ebü'l-Hayr hazretlerinin bâtını, iç dünyâsı Allahü teâlânın aşkı ile yanardı. Bâzan bu aşk dışına da vurur ve görenler vücûdundan buhar çıkıyor zannederlerdi. Yazın sıcak günlerinin harâreti de eklenince, onun ince ve zayıf vücudu bu harârete dayanamaz ve hastalanırdı. Sevenlerinden Hakim Abdülhakîm bir yaz mevsiminde kendilerine serin bir yere gitmelerinin iyi olacağını bildirdi. Bunun için Belücistan'da Kuita'nın uygun olduğunu arzetti. BurasıEbü'l-Hayr hazretleri için yeni bir yerdi. Tanıdık kimsesi yoktu. 1900 senesi başlarında çoluk çocukları ile berâber Kuita'ya gidip orada bir ev kiraladılar. Berâberinde yalnız Hindli bir hizmetçi vardı. Ebü'l-Hayr hazretleri ne Afgan ne de Beluci dillerini biliyordu. Buna rağmen Allahü teâlâ oradaki insanların kalplerini ona meylettirdi. Onu herkese sevdirdi. Nitekim Mişkât kitabında Sahîh-i Müslim'den alınan bir hadîs-i şerîfte buyrulduğu gibi:"Şüphesiz Allahü teâlâ bir kulundan râzı olup, onu sevdiğinde, Cebrâil aleyhisselâmı çağırır ve ona buyurur ki: Ben falan kulumu seviyorum sen de onu sev. Cebrâil aleyhisselâm onu sever. Sonra semâda seslenip der ki: Allahü teâlâ falan kulu seviyor, siz de onu sevin. Semâdakiler onu sever. Sonra onun sevgisi yerdekilerin gönüllerinde yerleşir."
Nitekim Ebü'l-Hayr hazretleri Kuita bölgesine gittiği zaman buradaki âlimler, sâlihler onun sohbetine koştular. Devrin âlimlerinden olan Mîr Hasan Sâhibzâde, Kuita'ya uzak bir yerde oturuyordu. Küçük oğlu Seyyid Abdülhalîm'i çağırıp; "Mübârek bir zâtın "Dehli'den teşrif ettiğini duyduk. Kuita'ya git. Onun ahvâlini, durumunu öğrenip bize haber getir." dedi. Abdülhalîm Kuita'ya gelip Ebü'l-Hayr'ı ve hallerini sordu. Yakınlarından da onun hakkında bilgi aldı. Dönüp babasına şöyle anlattı: "O zât, iyi bir âlim ve Kur'ân-ı kerîm hâfızıdır. Herkesle görüşmüyor. Kendini açıkça günâh işleyenlerden uzak tutuyor. Kimse hakkında kötü konuşmuyor. Yolda yürürken ayaklarına bakarak yürüyor. Onun meclisi ilim meclisi olup, yalnız ilimden konuşuluyor. Talebelerini uygun olmayan şeylerden men ediyor." Bunları dinleyen Mîr Hasan Sâhibzâde; "Ey oğlum! Anlattığına göre o zât muhakkak Allahü teâlânın velîlerindendir. Onların huzûruna varmak saâdettir." dedi. Daha sonra Ebü'l-Hayr'ı ziyâret etmek için Kuita'ya gitti ve sohbetlerinde bulundu.
Ebü'l-Hayr hazretleri çok sevdiği Kuita'da 1910 yılında bir ev satın aldı. 1911'de Kuita'dan Dehli'ye geldi. 1915'te ise çoluk çocuğu ile birlikte Rampur'a gitti. Rampur'da çok güzel bir bahçe vardı. Şeyh hazretleri bâzan ferahlamak ve dolaşmak için oraya giderlerdi. Yolda giderken her gün okudukları zikir kelimelerini ve esmâ-i hüsnâyı söylerlerdi. Genellikle içlerinden okudukları halde bâzan da yanındakilerin duyacağı kadar yüksek sesle okurlardı. Bir gün yine böyle yüksek sesle zikrederek giderken kendilerinden mânevî bir hal meydana geldi. Yolda kimse yoktu. Karanlık bir gece idi. Etrafta derin bir sessizlik vardı. Bir anda Ebü'l-Hayr hazretleri buyurdular ki: "Ey ağaçlar! Ey kırık dökük taşlar! Ey yer! Yarın kıyâmet gününde bir kul bu yolda Allahü teâlâyı zikrederek, anarak giderdi diye şâhitlik ediniz." dedi. Bu esnâda gözlerinden yaşlar geliyordu.
Molla Tayyib, Ebü'l-Hayr Efendinin talebelerinden idi. Ebü'l-Hayr, onun Kur'ân-ı kerîm okumasını çok beğenirdi. Bir gün sohbet esnâsında Ebü'l-Hayr Efendi; "Acabâ Molla Tayyib vefât mı etti?" dedi. Orada bulunanlar o gün ve târihi yazdılar. Birkaç gün sonra Molla Tayyib'in vefât haberi geldi. Araştırdıklarında Molla Tayyib'in, Ebü'l-Hayr Efendinin; "Acabâ Molla Tayyib vefât mı etti?" buyurduğu gün vefât ettiği öğrenildi.
Ebü'l-Hayr Efendi bir gün dergâhda oturmuştu. Yanında bâzı talebeleri vardı. Bu sırada gökyüzüne baktı ve; "Melekler sâlih birisini götürüyorlar." buyurdu. Oradaki talebelerinden birisi kimin vefât ettiğini araştırdığında, yüzücü bir pehlivanın vefât ettiğini öğrendi. Gerçi o şahıs sâlih ve gönül ehli birisi değildi. Ancak, Şâh Cihân kalesinin yanındaki nehir taştığı zaman yüzlerce insanı boğulmaktan kurtarmıştı.
Hâfız Fazlurrahmân, Pâniputlu idi. Kur'ân-ı kerîmi gâyet güzel okurdu. Ebü'l-Hayr sohbetlerinde Kur'ân-ı kerîmi ona okuturdu. Bir gün Ebü'l-Hayr Efendi bir yere gitmişti. Orada birisi Kur'ân-ı kerîm okuyordu. Fakat tecvide vâkıf olmadığından doğru okumuyordu. Bunun üzerine Ebü'l-Hayr Fârûkî onu Kur'ân-ı kerîm okumaktan men etti ve Hâfız Fazlurrahmân'a seslendi. Fazlurrahmân o sırada bir işi için Pânipût'a gitmişti. İşini bitirmiş, dinlenmek için bir yerde otururken uyuya kalmıştı. Uykuda Ebü'l-Hayr Fârûkî'nin sesini işitti. Hemen kalkıp Dehli'ye doğru yola çıktı. Akşamdan sonra Dehli'ye vardı. Durumu arkadaşlarına anlatınca, onlar da; "Gündüz hocamız sana seslenmişti." dediler.
Ebü'l-Hayr Fârûkî, talebelerinin ahlâkını güzelleştirmek için çok gayret gösterirdi. Onları benlik ve ucub, kendini beğenme girdâbından çekerdi. Buyururdu ki: "Kötü ahlâk yok olmadıkça kalp kemâle gelmez."
Fadl Ömer Dehlevî, Ebü'l-Hayr Fârûkî'nin Hindistan'daki en yakınlarından ve hâlis bağlılarından idi. Fadl Ömer vefât ettiği sırada Ebü'l-Hayr Efendi Kuita'da idi. Dehli'ye döndüklerinde hemen Fadl Ömer'in kabrini ziyârete gitti. Beraberinde sevenleri ve Fadl Ömer'in akrabâları da vardı. Ebü'l-Hayr Fârûkî kabrin başında Fâtiha okuduktan sonra orada bulunanlara; "Bakınız! Fadl Ömer'in kabrinde bulunan toprağın her zerresi Allahü teâlâyı zikretmekte." buyurdular.
Ebü'l-Hayr Fârûkî'yi sevenlerden birisinin çocuğu olmuyordu. Muhaccer-i Mübârek denilen yerde bulunduğu esnâda kalbinden; "Ebü'l-Hayr hazretleri duâ buyursalar da bir çocuğum olsa, murâdıma kavuşsam." diye geçti. O anda karşısında Ebü'l-Hayr Fârûkî'yi gördü. Yanına yaklaşıp; "Niçin Ecmir'e gidip, Muînüddîn-i Çeştî'nin kabrini ziyâret edip duâ etmiyorsun?" dedi. O zât, Muînüddîn-i Çeştî'nin kabrini ziyâret edip duâ etti. Allahü teâlâ o büyük zâtın hürmetine duâsını kabûl ederek, bir çocuk ihsân etti.
Ebü'l-Hayr Fârûkî, seyyidlere çok hürmet ederdi. Bir gün Abdülkâdir-i Geylânî'nin soyundan gelen Seyyid Süleymân Şerîf ile Habîburrahmân Şirvânî, Ebü'l-Hayr'ı ziyârete geldiler. Habîburrahmân Şirvânî, Süleymân Efendinin seyyidlerden ve Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin soyundan olduğunu söyleyince, Ebü'l-Hayr Fârûkî onu her zaman nasihat için oturduğu yere dâvet ederek, oturmasını ricâ etti. Seyyid Süleymân Efendi de; "Efendim orası irşâd makâmıdır. Oraya siz lâyıksınız." deyince, Ebü'l-Hayr Efendi; "Siz seyyidsiniz. Size hürmet etmek lâzımdır. Bize bir şeyler anlatınız da onunla amel edelim." buyurdu.
Şâkir Ahmed Ensârî bir gün Habîbullah Pânî-pütî ile beraber Ebü'l-Hayr Fârûkî'nin huzûruna gitmişlerdi. Ebü'l-Hayr Fârûkî o sırada üzerinde iki şal olduğu halde taht gibi bir şeyin üzerinde oturuyordu. Ebü'l-Hayr Fârûkî'yi bu halde görünce, Habîbullah'ın kalbinden; "Şeyh olan birisi iki şala bürünüp böyle taht üzerinde nasıl oturur? Bu, sultanlara mahsus bir haldir." diye geçti. Ebü'l-Hayr Efendi başını kaldırıp; "Eğer şeyh olan kimse eski bir elbise giyip, kül üzerinde otursa, fakat kendini bir şey zannetse, o hiçbir şey değildir. Başka şeyh de iki şala bürünüp, taht üzerinde otursa, fakat kendini hiçbir şey olarak görse, bil ki o esas şeyhdir." buyurdu. Habîbullah bu durumu arkadaşlarına anlatınca, arkadaşı; "Onlar Allahü teâlânın izni ile kalpten geçeni bilirler. Onun için bizler, onların yanına kalbimizi vesveselerden temizleyerek girelim." dedi.
Ebü'l-Hayr Fârûkî, Dehli'de hacca gitmek için yola çıkanlara şöyle tavsiyede bulundu: "Yolculuğun meşakkat ve güçlüklerine zevkle, şevkle katlanmalıdır. Sabırsızlık, sıkıntı, rahatsızlık sözlerini ağıza almamalıdır. Eğer bir kimsenin sıkıntı ve meşakkatlere katlanmaya gücü yoksa, ona bu sefere izin vermek doğru değildir."
"Dehli'de Hacı Zafirüddîn isminde temiz kalpli bir zât vardı. Bir gün Ebü'l-Hayr hazretlerine; "Efendim! Nefsânî arzu ve istekler biz insanların tabiatında, yaratılışında var, bunlardan korunamayız ki." deyince; "Allahü teâlâ insanda bu nefsin isteklerini yarattı. Fakat onları def edecek kuvveti de verdi. İnsan bu kuvvetleri kullanarak, meşrû yollarla, nefsin isteklerini gidermeye çalışması, Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmesi ve yasaklarından sakınması lâzımdır. İşte dindarlık da budur."
Birisi Dehli civârında bulunan çok yüksek bir tepeye çıkmış, kendini oradan aşağıya atıp intihar etmek istiyordu. Tam kendisini dağdan aşağı atacağı sırada arkasından birisi onu kuvvetle tuttu. Dönüp baktığında, kendisini tutanın Ebü'l-Hayr Fârûkî olduğunu gördü. Ebü'l-Hayr Fârûkî buyurdu ki: "İntihar etmeye utanmıyor musun? İrâden kadınlardan da aşağı imiş." Sonra ona birkaç dirhem verip; "Al şu balta ile ipi; odun satarak helal kazan." dedi. O şahıs yaptığına tövbe etti ve talebelerinden oldu.
Ebü'l-Hayr Fârûkî, kabir ziyâretlerine gider, mânen istifâde ederdi. Kabir ziyâreti için sefere çıkmak câizdir buyururdu. Serhend ve Pâni-püt'e oradaki kabirleri ziyâret için gitmişti. Din büyüklerinin kabirlerini ziyârete gidince tam bir edeb üzere bulunurdu. Ayakkabılarını çıkarıp, ellerini bağlar, başını önüne eğerek, kabrin yanına giderdi. Yüzünü kabre dönerlerdi. İki dizi üzerine oturarak Kur'ân-ı kerîm okurdu. Edeb ve hürmetle geri geri giderek kabrin yanından ayrılırdı.
Ebü'l-Hayr Fârûkî, sohbetlerinde sık sık şöyle nasihat ederdi:
"Din bilgisini öğreniniz. Geliş-gidişlerinizde, oturup kalkmalarınızda, kısaca her vakit, kalbinizi Allahü teâlâyı anmak ve hatırlamakla meşgul ediniz. Böylece dâimâ Allahü teâlâyı anma ve hatırlama hâli, melekesi hâsıl olur."
"Çok istiğfâr ve Lâ havle velâ kuvvete illâ billah, okuyunuz. Kalpteki vesveselerden ve günahlardan uzaklaşmak için çok faydalıdır."
"Musibet ve sıkıntı zamanlarında sabırlı olunuz. Böyle vakitlerde Allahü teâlâyı anmakla meşgul olmak kalbe rahatlık verir. Allahü teâlâyı çok anınız. Bu dünyâya gelen bir gün mutlaka buradan göç edecektir. Saâdetli o kimsedir ki, tövbe edip zikr ile meşgul olarak vefât eder."
"Tâatler, ibâdetler için çok gayretli olunuz. Kıymetli ömür sermâyesini zâyi etmeyiniz. Sıkıntı ve kederden kendinizi uzak tutunuz. Gıybetten ve yalan söylemekten çok sakınınız. Kötü huylardan sakınmakta çok gayret ediniz."
"Hocasının huzûrunda sağa sola bakan, kalben hazır bulunmayan edepsizlik etmiş olur. Nefislerinin esiri olanlar ölüdürler. Kalb ehli ise diridirler. Ey Allah'ın kulu! İnsanlara karşı mütevâzî ol. Kibirli ve inâd olma. Halka tevâzû ederek, başını önüne eğ. Fakir kimse gibi yürü. Emir gibi, ihtişamlı yürüme. Din büyüklerine hizmet et. Dünyâda nefsi ölen bir daha ölmez. Seher vakti kalkıp namaz kılmakla, Kur'ân-ı kerîm ve istiğfâr okumakla meşgul olanlara ne mutlu. Zikirlerin en üstünü "Lâ ilâhe illallah" söylemektir.
"Ey aziz! Fırsat ganîmettir. Hadîs-i şerîfte; "Sonra yaparım diyenler helâk oldu." buyruldu.
"Uzun emel, uzun arzular ile kıymetli vaktinizi zâyi etmeyiniz. Kötü düşüncelerden kalbinizi uzak tutunuz. Vesveselerden, boş düşüncelerden zihninizi temizleyiniz. Her gün belli bir vakitte Kur'ân-ı kerîm okuyunuz. İyilerin yolu budur. Dünyâ gam ve kederinde kalmak, eline dünyâlık geçmedi diye üzülmek, akıllıların işi değildir. Dünyâlık için üzülmekten ele ne geçer? Zamânı iyi işlerde harcamak gerekir. Ticâret ve zirâat iyi işlerdendir. İhlâsla Allahü teâlâyı anmak en büyük nîmettir."
Dünyâlık elde etmek ve zengin olmak için yanına gelenlere, kendisinden duâ isteyenlere ise şöyle buyururdu:
"Dünyevî maksatlar için benim yanıma gelmeniz ve benden bir şey taleb etmeniz ahmaklıktır. Allahü teâlâ kitaplarını, dünyevî kazanç yollarını bildirmek için indirmemiş, Peygamberlerini bunun için göndermemiştir. Bilakis onları kullarına dîni öğretmek için göndermiştir. Dünyâlık kazanmak için kitap ve peygambere ihtiyaç yoktur. Kitap ve peygamber olmadan da dünyâlık kazanılabilir. Cenâb-ı Hak bu hususta dinli dinsiz bütün yaratıklarının rızıklarına kefildir. Bir kimse uygun bir mürşid-i kâmil, rehber elinde kemâlin zirvesine ulaşırsa, Peygamber efendimizin vekîli olur. Peygambere dünyâyı kazanma yollarını öğretmesi lâzım değil iken onun vekillerine niye lâzım olsun. Pîr-i kâmilin duâsıyla dünyâlık elde etmek makbûl değildir. Bid'at ve gaflet ehli böyle şeylere müptelâ olmuş, tutulmuştur. İşin özü şudur ki: Bir kul namaz, oruç, Kur'ân-ı kerîm okumak ve zikri bu maksatla yaparsa, dünyâlık bakımından onun durumu iyi olur. Fakat âhiret sevabından mahrûm kalır. Nitekim âyet-i kerîmede meâlen şöyle buyrulmaktadır: "Kim dünyâ hayâtını ve onun süsünü isterse, onlara yaptıklarının(çalıştıklarının) karşılığını burada tam olarak veririz. Bu hususta bir eksikliğe de uğratılmazlar. Onlar öyle kimselerdir ki, âhirette kendileri için ateşten başkası yoktur. Dünyâda yapageldikleri şeyler orada boşa gitmiştir. Zâten yapageldikleri şeyler hep boştur." (Hûd sûresi: 15-16)
Yine buyurdu ki:
"Her söylediğinizi kalp huzûru ile ihlâsla, Allahü teâlâ için söyleyiniz. Gafletten, Allahü teâlâyı unutmaktan, kötü ve bozuk ahlâktan uzak durunuz."
"Kur'ân-ı kerîmi okumanın üç derecesi vardır. En aşağı derecesi, yalnız tecvid ile okumaktır. Orta derecesi tecvidle ve mânâsını anlayarak okumaktır. En üstün derecesi ise, tecvidle ve mânâsını anlayarak ve tadını kalbinde duyarak okumaktır."
"Yabancı kadın, bid'at sâhibi ve fâsıkla berâber olmaktan çok sakının."
"Bedenin sıhhati şu üç şeye bağlıdır: İyi gıdâ, vücutta bozuk zararlı bir madde bulunmaması ve zararlı şeylerden uzak durmak. Kalbin sıhhati ise şunlara bağlıdır: 1) Sâlih amel; kalbin ve rûhun gıdâsıdır. 2) Kin, kibir gibi kötü ahlâktan sakınmak; bunlar bedendeki bozuk maddeler gibidir.3) Günahlardan sakınmak."
"Mânevî perdelerin, kalp gözünün açılması, herkese nasîb olmaz. Allahü teâlâ bunu dilediğine ihsân eder. Allahü teâlânın lütuf ve ihsânına kavuşmadıkça, bu saâdet, pazu kuvveti ile ele geçmez."
"Bir kimse ihlâsla, her şeyi Allahü teâlânın rızâsı için yapmakla, ona saâdet kapıları açılır. Bir zât, okuma-yazma bilmezdi. Fakat Allahü teâlâya ve Resûlullah efendimize o kadar âşık idi ki, bu hâli bütün bedenine sirâyet etmişti. Okuma-yazması olmadığı için Kur'ân-ı kerîmi okuyamazdı, ancak Kur'ân-ı kerîme olan sevgisinden kıbleye doğru oturur, Kur'ân-ı kerîmi bir rahle üzerine koyar, her satırı parmağı ile okuyormuş gibi tâkib ederdi. Sonra sevgi ve ihlâsla; "Allah'ım! Ne hoş buyuruyorsun." derdi. Her gün belli vakitlerde öyle Kur'ân-ı kerîmle meşgul olurdu. Bir müddet sonra kendisinde yüksek haller meydana geldi ve murâdına kavuştu."
Ebü'l-Hayr Fârûkî, 1925 (H.1341) senesinde Dehli'de vefât etti. Kalabalık bir cemâat tarafından kılınan namazdan sonra dedesi Ebû Saîd Fârûkî'nin yanına defnedildi. Kabri ziyâret mahallidir. Oğullarından Zeyd Efendi hâlen sağ olup dergâhda ders vermektedir.
KERÂMET VE MENKÎBELERİ
NASİPSİZİM
Ebü'l-Hayr Fârûkî istasyonda tren beklerken bir köşede oturuyordu. Yanında da Hâfız Hafîzüddîn isminde bir talebesi vardı. Bu talebenin birden kalbine; "Böyle büyük bir zâtın talebesiyim, fakat nasîpsizim." diye geldi. O anda Ebü'l-Hayr Efendi onu yanına doğru çekerek; "Ey kardeşim! Hem dîne, hem de dünyâya kavuştun. Allahü teâlânın lütuf ve ihsânından başka ne istersin." buyurdular. Bir müddet sonra cenâb-ı Hakk'ın lütuf ve ihsânı ile hem mânevî derecesi arttı, hem de dünyevî makam, mevki, mal ve servete kavuştu.
NİÇİN KENDİNİ PERİŞÂN EDİYORSUN?
Ebü'l-Hayr Fârûkî'yi sevenlerden Hâfız Abdülhakîm Dehlevî ticâretle uğraşıyordu. Ticâretinde zarar etmişti. Bu durum ona mânen de zarar vermişti. Bir gün Ebü'l-Hayr dükkanın önünden geçerken, içeri girdi. Hâfız Abdülhakîm'in omuzuna elini koydu. İltifât göstererek; "Ey aziz! Niçin kendini perişan ediyorsun? Niçin keder, üzüntü ve sabırsızlıkla vakitlerini geçiriyorsun. Allahü teâlâ sana mal, hanım, çoluk-çocuk, sıhhat, şeref ve îtibâr gibi pekçok nîmet ihsân etmiş. Bunlar içerisinde maldan bir kısmı zâyi olsa ne olur sanki? Şâyet Allahü teâlâ kalanını da alırsa ne yapacaksın?" buyurdu. Bu sözler Hâfız Abdülhakîm'in kalbindeki derde şifâ oldu. Kalbi şaşılacak derecede sükûnet ve huzur buldu, bütün mânevî kirlerden ve bulaşıklardan temizlendi.
SULTÂN ABDÜLHAMÎD HAN
Ebü'l-Hayr hazretleri buyurdu ki: Bir gece Resûlullah efendimizi gördüm. Bir taraftan diğer tarafa gidip geliyorlardı. Mübârek yüzlerinde keder ve üzüntü görülüyordu. Anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Üzüntü ve kederinizin sebebi nedir? diye sordum. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: Bugün Abdülhamîd Han tahttan indirildi. Bunun için kederliyim." Ebü'l-Hayr hazretleri rüyâsını naklettikten sonra, gözleri yaş içerisinde şöyle buyurdu: "Bu yüz sene içerisinde Sultan Abdülhamîd Han gibi takvâ sâhibi bir sultan gelmemiştir. O, kavminin derdi ile dertlenir, milletinin iyiliğini ve refahını isterdi. Müttekî ve ilmi seven bir sultândı. Hocam Rahmetullah Efendiyi Mekke-i mükerremeden İstanbul'a yanına dâvet etmiş, çok ikrâm ve iltifâtta bulunmuştu. Hattâ kendi eliyle ona namaz için seccâde sermişlerdi. O yüce Hâkana bu muâmeleyi revâ görenlerin sonları pek fecî olacaktır. Ama din ve millet çok zarar görecektir, ona yanıyorum."
İSTEKLERE KAVUŞMAK...
"Ey oğlum! Temennîleri bırak. Gece-gündüz dünyâ malı toplar, amel yapmazsan, hiçbir isteğine kavuşamazsın. Yalnız yaptıklarının meyvesini bulursun. Gece gündüz dünyâ için çalışırsın, sonra da dindârların kavuştuğu derecelere kavuşmayı beklersin. Ne kadar uzak. İşin sonunda kurtuluş, sizin temennî ve arzûlarınıza bağlı değildir. Bilakis îmân ve amele bağlıdır. Kötü amel yapan herkes onun cezâsını görür. Hiç kimsenin Allahü teâlâdan başka hakîkî yardımcısı yoktur. Îmân edip, iyi amel işleyenler Cennet'e girerler. Büyüklerimiz; Allahü teâlâdan ve sevdiklerinden başkasına tutulmuş olandan ne hayır beklenir." buyurmuşlardır.
KAYNAKLAR
1) Makâmât-ı Ahyâr; s.116
2) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye (48. Baskı); s.1039
